BELEDİYE İŞÇİLERİ GREVDE...

İşçiler gücünüzü birleştirin!Belediyelerde grev dalgası yükseliyor. Ağustos ayı binlerce işçinin grev silahına sarıldığı ay oldu. Toplu iş görüşmelerinin uyuşmazlıkla sonuçlanması üzerine İstanbul Belediyesi'nde çalışan, BelediyEĞİş Sendikası'na bağlı yaklaşık onbin işçi 15 Ağustos'tan itibaren greve başladı. Gaziosmanpaşa, Güngören, Bayrampaşa, Adalar, Ümraniye, Üsküdar ilçeleri 15 Ağustos'ta belediye işçilerinin grev mücadelesini resmen başlattığı ilçeler oldu. 11 Ağustos'ta da BelediyEĞİş ve Genel-İş'e bağlı işçiler Küçükçekmece ilçesinde greve çıkmışlardı. Grev dalgası yalnızca İstanbul ve ilçeleriyle sınırlı değil... İzmir Konak ve Karşıyaka ilçelerinde de belediye işçileri greve başladı. Antalya da sırada beklemektedir.
Belediyeler IMF'nin direktiflerine uyarak işçi haklarını vermemeye, kazanılmış hakları tırpanlamaya, onları sefalete mahkum etmeye çalışırken belediye işçileri de hakları için alanları doldurmakta, mücadeleyi yükseltmektedir. Kısacası Ağustos ayı sınıf mücadelesi açısından da havaların iyice ısındığı bir ay. Hakim sınıflar işçilere IMF'nin reçetelerini yutturmaya çalışırken işçi sınıfı da en önemli mücadele silahlarından biriyle; grev silahıyla haklarını elde etme mücadelesi yürütüyor.
Grev mücadelesinde işçiler hakim sınıfların gerçek yüzüyle karşıkarşıya geliyor ve mücadele içinde çok şey öğreniyorlar. İşçiler egemenlerin ezilenleri yönetmek için başvurdukları oyunların bir bölümünü grev mücadelesi içinde çok somut görüyor, yaşıyorlar. Örneğin, binlerce belediye işçisi grev mücadelesiyle alanları doldururken hakim sınıflar işlerin fazla zarar görmeyeceğinin rahatlığı içinde görünmeye çalışıyor, IMF'nin reçetelerini dayatmaktan öte bir adım atmak istemiyorlar. Peki, belediye yetkilileri nasıl oluyor da bu kadar rahat hareket edebiliyor? Hakim sınıflar gücünü nereden alıyor? İşçiler grev mücadelesi içinde bu türden soruların bir bölümünün yanıtını kendi pratik deneyimleriyle görüyorlar.
Belediye işçileri, hakim sınıfların işçileri bölüp parçaladığını, birbirlerine karşı kullandığını; gücünü işçilerin bölünmüşlüğünden aldığını bugün yürüttükleri grev mücadelesi içinde çok somut görüyorlar. Örneğin, hakim sınıfların özelleştirme, taşeronlaştırma ataklarına neden bu kadar önem verdikleri çok net ortaya çıkıyor. Hakim sınıflar taşeronlaştırmayla yalnızca ucuz işçi çalıştırmakla, işçiyi örgütsüzleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda taşeron firmanın işçilerini grev mücadelesini bastırmada kullanmak istiyorlar. Egemenler bu amaçlarında başarılı olabilmek için çeşitli iş dallarında öncelikle en önemli buldukları alanlara el attılar, buraları özelleştirdiler, taşeronlaştırdılar.
Hakim sınıflar kısa zamanda kendini gösterecek, toplumun dikkatini çekecek iş kollarını özelleştirmiş durumda. Örneğin belediyelerde temizlik işlerini taşeron firmalara vermiş durumdalar. Öyle olunca onların hesabına göre taşeron firmanın işçileri temizlik işlerini yürütecekler. Hakim sınıflar da belediye işçilerinin grevi karşısında uzun süreli dayanma imkânını elde etmiş olacaklar. Bu olgu sermaye iktidarının gücünü işçi sınıfının bölünmüşlüğünden aldığını, işçileri birbirlerine karşı kullanarak kendi iktidarını sürdürdüğünü ortaya koymaktadır.
Hakim sınıflar çeşitli iş kollarında toplumsal yaşamı kısa sürede etkileme özelliğine sahip olan, bir başka deyimle iş kollarındaki kilit noktaları sınıf mücadelesinde tümüyle etkisizleştirmek, bu bölümlerin nabzını tümüyle kendi ellerine almak için çeşitli önlemler almaktadır. Örneğin, bir yandan işçi sınıfı hareketinin örgütlenmesini tümüyle ortadan kaldırmak için çeşitli tedbirler alırken, diğer yandan bunu tümüyle ortadan kaldırmanın mümkün olmadığı alanlarda var olan örgütlenmeyi "adı var kendisi yok" bir örgütlenme derekesine düşürmek için özel çaba sarfetmektedir. Taşeronlaştırma bu çabanın ürünlerinden biridir. Sermaye iktidarı belediye işçilerinin grevinde taşeron firmanın işçilerini kullanarak grevi etkisizleştirmenin hesabı içindeler.
Gerçekte de belediyelerde onbinlerce işçinin greve çıkmasına rağmen temizlik işleri aksamadan yürütülebilirse geriye park ve bahçelerle fen işleri kalıyor. Bu kalan bölümler toplumun dikkatini kısa sürede çekebilecek özelliğe sahip değildir. Park ve bahçelerin temizliği, düzenlenmesi vb. bir süre olmasa da taşınabiliyor. Ama örneğin çöplerin bir süre toplanmaması çok kısa sürede İstanbul'u çöp yığınına dönüştürür, tüm toplumsal yaşamı etkiler. Grevle doğrudan ilişkili olmayan insanlar bir an önce sorunun çözümünü talep eder duruma gelir. Çünkü işçilerin ücret sorunu doğrudan kendilerini ilgilendirmese de çöp yığınları doğrudan onların yaşamını altüst etmektedir. Hakim sınıflar bunları bildiklerinden belediyeye bağlı işkollarında öncelikle temizlik işlerini taşeronlaştırdılar. Bunu yapmış olmalarının semeresini gelişen bu grev dalgasında toplamak istiyorlar. Böylece bir yandan taşeron firmanın işçilerini çok düşük ücretlerle çalıştırırken, diğer yandan bu işçileri grev mücadelesinde sınıf kardeşlerine karşı kullanma imkânı elde ediyorlar. Taşeron firmanın işçileri düşük ücretli grev kırıcısı köleler konumuna düşürülüyor. Eğer onbinlerce işçinin greve çıktığı yerde temizlik işçileri hakim sınıflara boyun eğip onların buyurdukları işleri yaparsa grevdeki işçiler bunlara grev kırıcısı gözüyle bakacaktır. Böylece işçi işçiye düşman olacak ve egemenler de işlerini çok daha kolay yürütme imkânına kavuşmuş olacaklar! Hakim sınıflar işlerini bu tür dümenlere başvurarak yürütüyorlar.
Peki sermayenin oyunları karşısında nasıl hareket etmeli? Grev hareketinin başarısı için asgari olarak ne yapmalı?
En temel halka olarak, sermayenin bölüp parçalama siyasetinin boşa çıkarılması için işçilerin birliğinin sağlanması ve grev hareketinin öncelikle belediyenin tüm iş kollarında desteklenmesi gerekir. İşçi konfederasyonları laf üretme yerine, mücadele alanlarına çıkıp belediye işçisinin yanında aktif olarak yer almalıdır. Sermayenin topyekün saldırısına karşı işçilerin birlikte mücadele atağını geliştirmesine özel önem verilmelidir. Somut olarak taşeron firmanın işçileri grev kırıcısı olarak kullanılmak istediklerini, sınıf kardeşlerine karşı bunu yapmayacaklarını ilan etmeli, pratik olarak bunu göstermelidir. Taşeronlaştırmanın işçileri bölmek ve örgütsüzleştirmek demek olduğunu, işçi sınıfının haklarının budanmasında kullanıldığının somut görüldüğünü ortaya koymalı ve kendisi de grev hareketini açıkça desteklemeli, taşeronlaştırmanın kaldırılması ve kendilerinin de kadrolu işçi statüsüne alınması için mücadele yürütmelidir. Belediye işçileri de bir bütün olarak taşeron firmanın işçilerinin talebini grev hareketinin temel talepleri içine almalı ve bunları kazanmak için mücadele etmelidir. Tüm işçi örgütleri de bu haklı talebin yanında olduğunu göstermelidir. Sermaye iktidarının emellerini boşa çıkarmanın, grev mücadelesinde sınıf olarak önemli kazanımlar elde etmenin asgari yollarından biri budur!

İşkolu barajı
örgütsüzleştirmenin
ifadesidir...

Sermaye sınıfının işçileri örgütsüzleştirme ataklarından biri de işkolunda yüzde on barajıdır. 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu'nun 12. maddesine göre bir sendikanın üyeleri adına toplu sözleşme yapabilmesi için örgütlü olduğu işkolunda çalışan işçilerin en az yüzde onunu üye yapması gerekiyor. Bu uygulamayla işçilerin istedikleri herhangi bir sendikada örgütlenmeleri fiilen engellenmiş oluyor. Çünkü, işkolunda yüzde on barajını aşamayan bir sendikanın toplu pazarlık hakkı ortadan kalkıyor. Durum bu olunca işçi, toplu pazarlık hakkı olmayan bir sendika yerine, sadece toplu pazarlık yetkisine sahip olmasından dolayı -çizgisini, çalışma tarzını, ilkelerini vb. beğenmediği- herhangi bir sendikaya üye olmak zorunda kalıyor. Açıkça görüldüğü gibi yüzde on barajı uygulamasıyla ilk adımda işçilerin bir bölümünün toplu pazarlık hakkı ellerinden alınıyor. Toplu pazarlık hakkı bile olmayan bir örgütlülük doğal olarak işçi için cazibesini yitiriyor. Böylece işçi, çizgisini daha doğru bulduğu bir sendikada örgütlenmeye kalkıştığı zaman ekonomik olarak cezalandırılıyor. Aynı iş kolunda çalışan ve toplu pazarlık hakkına sahip işçiye göre daha az bir ücretle çalışmak zorunda bırakılıyor. Bunların doğal sonucu a) toplu pazarlık hakkı gasp ediliyor, b) işçinin istediği herhangi bir sendikadan örgütlenmesi engelleniyor, c) henüz küçük de olsa çizgisini kendisine yakın bulduğu örgütlenmeyi tercihte kararlı olan işçi ekonomik olarak cezalandırılıyor, d) bu tür örgütlenmeden yana olan işçinin sendikal örgütü fiilen işlevsiz; adı var kendisi iş yapamayan örgüt konumuna düşürülüyor, e) hakim sınıfların istemediği bir örgütlenmenin işe yaramaz olduğu düşüncesi işçilere şırınga ediliyor. Bütün bunların sonucunda işçiye dayatılan tek şey örgütsüzlük oluyor.
Yüzde on barajının asıl işlevi sendikal mücadelenin belini kırmak ve işçiyi sendikal alanda da tümüyle örgütsüzleştirmektir. Özellikle son iki yıldır sermaye iktidarı bu yöndeki saldırılarını işçi sınıfına yönelik olarak aralıksız sürdürüyor. Özelleştirme, taşeronlaştırma uygulamalarının yanısıra yüzde on baraj uygulamasının da işçileri örgütsüzleştirmenin en önemli araçlarından biri olduğunu hakim sınıflar kendi verileriyle ortaya koyuyorlar:
Her yıl 17 Ocak ve 17 Temmuz'da işyeri istatistikleri resmi gazetelerde ilan ediliyor. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın Temmuz 2000'de yayınladığı işkolu istatistiğinde sendikalı işçi sayısında 618 bin kişilik düşüş oldu. Ocak 2000'de 3 milyon 86 bin 305 olan sendikalı işçi sayısı Temmuz istatistiğinde 2 milyon 468 bin 591'e indi. Böylece son altı aylık dönemde 617 bin 714 işçi sendika üyeliğini kaybetti.
17 Temmuz 2000 tarihli resmi gazetede yayınlanan istatistiğe göre 10 sendika toplu sözleşme yapma yetkisini kaybetti. Yetki hakkını kaybeden sendikalardan altısı DİSK'e bağlı Gıda-İş, Tekstil, Tümka-İş, Basın-İş, Sosyal-İş, Nakliyat-İş; ikisi Türk-İş'e bağlı, Koop-İş, Tümtis; Hak-İş'e bağlı Öz Ağaç-İş, diğeri de bağımsız Bank-Sen'dir.
Toplu pazarlık yetkisini kaybeden on sendikanın ardından dokuz sendika daha baraj sınırında bulunuyor. Basında aktarılan verilere göre: Basın-İş % 10. 79, BASS % 12, 67, Kristal-İş % 10.99, Tez Koop-İş %11.48 (bunlar Türk-İş'e bağlı), DİSK'e bağlı olanlardan Bank-Sen %13. 05, Birleşik Metal-İş %10.57, Limiter-İş %11.26, OLEYİS %10.38, Hak-İş'e bağlı Öz İplik-İş %12.12 ile baraj sınırında bulunan sendikalardır.
Barajı aşamayan ve sınırda dolaşan sendikaların niteliğine bakıldığında bunlar sistemi karşısına alan, doğrudan sistemle çatışan sendikalar değil. Peki o zaman nasıl oluyor da hakim sınıflar bu sendikaları da tasfiye edecek uygulamalara girişmekten çekinmiyorlar? Akla gelen soru budur. Bu sorunun yanıtı; hakim sınıflar gelinen aşamada yalnızca sistemle sınıf temelinde karşı karşıya gelen; sistemi tehdit eden bir hatta mücadele yürüten sendikaları değil, tümüyle örgütsüzleştirilmiş bir işçi sınıfını yaratmak istemektedir. Onlar işçilerin her türlü örgütlenmesine karşıdır! Kendileri tepeden tırnağa kadar örgütlü hareket ediyorlar. Sorun işçilerin örgütlülüğüne gelince iş değişiyor. Amaca uygun bir örgütlülük olmasa bile; çizgisi itibariyle sermaye iktidarını doğrudan rahatsız edecek bir örgütlülük olmasa bile burjuvazi işçilerin örgütlenmesini engellemek için elinden geleni yapıyor; işçilerden örgütlenme lafını duymak istemiyorlar. Çünkü, işçi örgütünün niteliği geri de olsa en azından işçilerin bir araya gelmesi, birlikte hareket etmesi gerektiği bilinci edinmelerine yardımcı olacak ve yer yer örgütlü güç olarak sermaye sınıfını rahatsız eden bazı başarılar elde edebilecektir. Bu tedirginliklerinden dolayı hakim sınıflar tarafından işçiler tümüyle örgütsüzleştirilmek istenmektedir. Hakim sınıfların yüzde 10 işkolu ve yüzde 51 işyeri barajlarını kaldırmak istememelerinin nedeni, bu uygulamayı örgütsüzleştirmede bir araç olarak kullanmalarıdır. Bu açıdan bugün bu baraj sistemine karşı çıkılmak zorundadır. Baraj sistemi görünürde işçilerin küçük gruplara bölünmesini engellemek için yapılmaktadır. Ama durumun bu olmadığı yukarıdaki verilerden de açıkça ortaya çıkmaktadır.
Biz tabii ki işçilerin küçük küçük sendikalardan örgütlenerek güçlerini bölmelerinden yana değiliz. Biz, işçi sınıfının birleşik sendikalardan sınıf temelinde gücünü birleştirmesinden ve sınıf olarak sermaye iktidarına karşı birleşmiş bir sınıf hareketi olarak mücadele etmesinden yanayız. Ancak bugün bunu savunurken baraj engellerinin örgütlenmenin önünden kalkmasını da savunmak zorundayız. Sermaye sınıfının bilinçli örgütsüzleştirme uygulamalarının bir parçası olarak baraj engelinin kaldırılması için kararlı bir mücadele yürütmek gerekir. Bu olmaksızın işçilerin kendi istedikleri gibi örgütlenmeleri olanaksızlaşmaktadır.
Baraj engeli kaldırılmalıdır. İşçiler bir yandan kendi istedikleri, ilkelerini doğru buldukları sendikalarda örgütlenirken diğer yandan bu gücü büyük birleşik işçi sendikalarında birleştirmek, örgütlü sermaye iktidarına karşı birleşik büyük işçi ordusu olarak mücadele etmelidir.
Bugün öncelikle sermaye iktidarına karşı birleşik örgütlü işçi sınıfının yaratılması lazım. Bu bağlamda en önemli noktalardan biri şudur: Sendikalar düzenin araçları değil, işçi sınıfının mesleki örgütleri olarak sınıf temelinde örgütlenmeli, sınıf sendikası olarak mücadele yürütmelidir. Bu başarılmadan sermeye iktidarı karşısında işçi sınıfının ileri mevziler kazanması bir yana, kazanılmış haklarını koruması bile çok zordur. Bunun bilincinde olarak gücünü birleştirmesini bilen işçi sınıfı kazanacaktır.
İşçiler gücünüzü birleştirin!

22 Ağustos 2000