İşçiler, emekçiler...
MÜCADELEYE!
Sermayenin devleti işçilere, emekçilere düşmanlığını bir kez daha
gösterdi. 24 Ağustos'ta yaptığı toplantıda Bakanlar Kurulu belediye
işçilerinin 15 Ağustos'ta başlayan grevlerine "son" noktayı
koydu ve grevler "ertelendi!" Grevlerin ertelenmesinin gerekçesi
olarak bu kez grevlerin "sağlık sorunlarına ve toplumsal olaylara
sebep olacağı" ve "İzmir Fuarı" gösterildi. Belediye
işçilerinin grevlerinin "ertelenmesi" işçi sınıfının en
doğal hakkı olan grev hakkının Türkiye'de "hak olmaktan"
çıkmışlığını işçilere, emekçilere bir kez daha hatırlattı! Bu yıl
lastik grevinden sonra yasakladığı ikinci büyük grevle hükümet, IMF'nin
isteklerini yerine getiriyor, enflasyonun düşürülmesi hedefiyle uygulanan
planın yükünün işçilere fatura edilmesi yönünde bir adım daha atıyordu.
ORTAK PAYDA: İŞÇİ DÜŞMANLIĞI!
Türkiye'de işçiye düşmanlık, anayasal olarak garanti altına alınmış,
yasalarla uygulamaya konulmuştur. Ücretli kölelik düzeninde, işçi
sınıfının çok az ücretle köleliğe devam etmesinin yollarından birisi
olarak grev hakkına yasaklama veya "erteleme" getirilmiştir.
IMF'nin direktifleri doğrultusunda hareket eden ve ekonominin yükünü
emekçilere yükleme konusunda emperyalistlerin direktiflerini harfiyen
yerine getiren hükümet, anayasal olarak tanınmış bir "hak"
olan, ancak daha Anayasa'da kuşa çevrilmiş bulunan grev hakkını yasaklamayı
veya ertelemeyi, sermayenin çıkarları doğrultusunda yerine getirmekte,
işçi sınıfına düşman yüzünü açıkça göstermektedir.
IMF'siyle, hükümetiyle, belediyeleriyle... sistem işçiye düşmanlık
konusunda birleşmektedir. Örneğin son dönemlerde "demokrasi",
"insan hakları", "özgürlükler", "emeğin haklarının
korunması" gibi lafları ağızlarından düşürmeyen Fazilet Partisi'nin
elinde bulunan belediyelerde işçiler üzerinde yoğun bir baskı uygulanmakta,
toplu iş sözleşmelerinde işçilerin taleplerinin çok çok altında bir
zam verilerek işçilerin hakları çiğnenmektedir. Dahası işçilerin hakları
açık devlet desteğinde çiğnenmektedir.
"Büyükşehir çalışıyor..." Bu slogan, İstanbul Büyükşehir
Belediyesi'nin yaptığı açılışlar için hazırladığı afişlerdeki slogan...
Sık sık karşılaşıyoruz. Evet, gerçekten çalışıyorlar: Büyükşehir Belediyesi
-ve FP'li diğer belediyeler- belediye işleri yanında belediye işçilerle
toplu iş sözleşmesi imzalamaya yanaşmıyor, işçi ücretlerinin artırılmasını
engelliyorlar. Onlar işçilerin işten atılması, yerine kendi yandaşlarının
alınması, işçilerin kazanılmış haklarının gaspedilmesi gibi işleri
de yapıyorlar.
Onlar çalışıyorlar: İşçi düşmanları olarak işçilerin haklı mücadelelerini
engellemek için çok çalışıyorlar! Hatta bu çalışmalarını, çeteleri
eşliğinde grev kırıcılarını devreye sokma veya silahlı çeteleri grevci
işçilerin üzerine gönderme şeklinde de yerine getiriyorlar.
Belediye işçilerine karşı tüm bu hummalı çalışmaya polis de katılıyor:
Grev ziyaretçileri engelleniyor, grevci işçilerin temsilcileri gözaltına
alınıyor, tehdit ediliyor vb. vb.
Grevleri hükümet tarafından "ertelenen" belediye işçileri
16 Eylül'de yapılan Taksim-Levent Metro Hattı'nın açılışında, toplu
iş görüşmelerinde anlaşmaya yanaşmayan belediyeyi ve İstanbul Belediye
Başkanı Ali Müfit Gürtuna'yı protesto ettiler. Ali Müfit Gürtuna haklarını
aramaktan başka bir sorunu olmayan işçilere "provokatörler"
damgasını yapıştırdı! Öyle ya, Türkiye'de hak istemek -özellikle de
işçi ve emekçiysen!- provokatörlükle eşanlamlıydı!!!
Taksim-Levent Metro Hattı'nın açılışında seslerini duyurmak isteyen
işçiler polisin engellemeleriyle karşılaştı. Yine işçilerin sloganları
belediye tarafından yayınlanan yüksek frekanslı müzik sesiyle bastırılmaya
çalışıldı.
İşçilerin haklarını gaspetme, onları sindirme işiyle uğraşanlar sadece
FP'nin elindeki "İstanbul Büyükşehir Belediyesi" ile İstanbul
polisi değil... Son dönemde yaygınlık kazanan belediye işçilerinin
toplu iş sözleşmelerine imza koymama noktasında diğer partilerin elindeki
belediyeler de farklı tutum sergilemiyorlar.
Hepsi işçiye düşman!
Örneğin yine belediye işçilerine yönelik saldırılar DSP'nin elinde
bulunan İzmir'in Konak, Karşıyaka, Buca ve Bornova belediyelerinde
de farklı bir durum yaşanmıyor. Bu belediyelerden Konak, Karşıyaka
ve Buca'da grev hükümet tarafından yasaklanmış durumda. Hükümetin
grev yasaklama tavrı bu belediyelerin başkanlarını işçi düşmanlığında
bir adım daha atmaya itmiş... Buna göre sözkonusu belediyeler, Yüksek
Hakem Kurulu'nun "yüksek" ücret vermesi halinde işçi çıkaracakları
tehdidinde bulunuyorlar!
Hangi düzen partisinden olursa olsun, bunların ortak paydaları işçiye
düşmanlık! Birçok konuda birbirlerine söylenmedik söz bırakmayanlar
işçilerin hakları sözkonusu olunca sanki ağız birliği etmişçesine
işçilerin karşısına dikiliyorlar. Hem de büyük bir ikiyüzlülükle!
Halka hizmet için varolduğunu söyleyen bu "belediyeler"
bir yandan belediye gelirlerini kendi yandaşlarına göz göre göre hortumlarken
diğer yandan işçilerin enflasyon karşısında daha az ezilme ücreti
olarak adlandırılabilecek bir ücreti çok buluyorlar. Bunun adını ise
"halkın malını kimseye yedirtmeme (!)" olarak ileri sürüyorlar.
Ya da işçilerin toplu iş sözleşmelerine yanaşmayan İstanbul Büyükşehir
Belediye Başkanı FP'li Ali Müfit Gürtuna'nın metro açılışında tepkilerini
dile getiren işçileri "provokatörler" olarak damgalaması
örneğinde olduğu gibi işçi eylemlerinde hemen "provokatör parmağı"
aranıyor!
KAYIKÇI KAVGASI
IMF Türkiye Masası Şefi Cottarelli'nin işçi ücretlerinin enflasyon
hedefi kadar artırılmasını istemesi, enflasyonun aşağıya çekilmesi
planında başarılı olmak için hükümetin ekonominin tüm yükünü işçilere,
emekçilere fatura etmesi; belediye işçilerinin grevlerinin yasaklanması,
silahlı çeteler eşliğinde grev kırıcılığının örgütlenmesi, çeşitli
iş kollarında toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde işverenin uzlaşmaz
tutumu, işten çıkarmalar, sendikal hakların budanmasına yönelik çalışmalar,
polis baskısı, vb. vb. Tüm bu ve benzeri gelişmeler işçilerin, emekçilerin
tepkilerini yükseltmelerine neden oluyor; işçiler, emekçiler grevlerle
hak aramaya, gösterilerle taleplerini dile getirmeye çalışıyorlar.
İşçi sınıfı üzerinde baskıların yoğunlaştığı, buna karşın işçilerin
tepkilerini çeşitli yollarla ortaya koydukları bir süreçten geçiyoruz.
İşçi sınıfında bir kıpırdanma var.
Adana Çukobirlik'te başlayan grev, Enerji-Yapı Yol Sen'e bağlı işçilerin
iş bırakma veya iş yavaşlatma eylemleri, halihazırda süren veya hükümet
tarafından ertelenen belediye işçilerinin grevleri... bahsettiğimiz
kıpırdamanın kimi somut örnekleri.
Bu noktada sendika bürokratları devreye giriyorlar. Onlar, yükselme
eğilimini içinde barındıran bu kıpırdanışı kontrol altında tutmak,
bu kıvılcımı daha ilk anda söndürmek için kitlelerin taleplerini sahiplenir
görünüp bu talepleri "kendi üsluplarınca" dile getiriyor,
bu yolla işçilerin hareketini kendi potalarında eritmeye çalışıyorlar...
"Türk-İş'in ülkemiz ve halkımızın çıkarları doğrultusundaki haklı
talepleri hükümet tarafından yerine getirilmezse, Türk-İş ülkemizin
tüm çalışanları ve emeklilerle birlikte, üretimden gelen güç de dahil
olmak üzere, meşru, demokratik gücünü tüm ülke genelinde, en etkili
biçimde kullanacaktır." deniliyordu Türk-İş Başkanlar Kurulu'nun
18 Eylül'de yaptığı "olağanüstü" toplantısının sonuç bildirgesinde...
Sözlere bakıldığında, tüm Türkiye işçilerinin, emekçilerinin; hatta
emeklilerinin hemen yarın sokaklara dökülebileceğini düşünebilirsiniz...
Ya da örneğin hükümetin yerinde olsanız bu sözlerden tir tir titrer,
işçilerin haklarını verir, taleplerini hemen yerine getirirsiniz!
Ama Türkiye'de böyle olmuyor! Ne işçiler "hemen yarın" sokaklara
dökülüyor, ne de hükümet tir tir titriyor!
Bu sözlere bakıp böyle değerlendirmelerde bulunabilmek için Türk-İş'i
tanımıyor olmak gerek! Neden mi? Çünkü, bu sözler Türk-İş ve onun
gibi işçi haklarını sermayeye peşkeş çeken sendika bürokratlarının
alışılagelmiş sözleridir. Böyle gürlerler, ama ortada birşey yoktur.
Onların böyle celallenmelerini iyi tanıyoruz. İşçiler, emekçiler kaç
kez böyle "büyük laflarla" kandırıldı? Kaç kez "meydanlara
inileceği", "üretimden gelen gücün kullanılacağı" laflarıyla
hükümetler sözümona tehdit edildi? İşçiler, emekçiler bu yalanlara,
tehditlere, hükümet ile işçi konfederasyonları arasındaki kayıkçı
kavgalarına yabancı değiller.
Şu soru akla geliyor. Peki bunlar neden böyle konuşur, yapamayacakları
vaadlerde bulunurlar? Bunun yanıtı Türk-İş ve onun gibi işçi konfederasyonlarının
düzen içindeki oynadıkları rol dikkate alındığında daha kolay verilebilir.
Türk-İş ve diğer konfederasyonların sermaye düzenindeki işlevlerinden
birisi de, işçi sınıfı hareketini düzen sınırları içinde tutmak, böylece
ücretli kölelik düzeninin sürekliliğini sağlamaya hizmet etmektir.
Bunun için bu işçi bürokratları işçilerin sistemi sorgulamalarını
engellemeye, sermaye düzeninde çarkların nasıl döndüğünü gizlemeye;
işçi sınıfının sisteme yönelik öfkesini dizginlemeye, onları sistemiçi
"çözümlere" mahkum etmeye çalışır; işçilerin sistemin uysal
köleleri olmaları için ellerinden gelen herşeyi yaparlar. Bu yapılırken
sahtekârlıkta fantazilere sınır konulmaz. Yalanın bini bir paradır.
Lafta "işçi sınıfının çıkarları herşeyin üstündedir", pratikte
sendika bürokratlarının çıkarları! Sendika bürokratlarının çıkarları
uğruna işçi sınıfı yeniden, yeniden satılır!
Bütün bunlar, Türkiye'de görmek isteyenlerin gördüğü "basit"
gerçeklerdir. Bu gerçeklerin bilinmesi yukarıda sorduğumuz, "Neden
böyle büyük laflar ediyorlar?" sorusunun yanıtlanmasını da kolaylaştırmaktadır:
Onlar yer yer böyle açıklamalarda hükümetlere yönelik "tehditlerde"
bulunarak, işçi sınıfının biriken öfkesini -kendileri üzerinden- boşaltmak,
işçilerin emekçilerin devlete yönelik tepkisini dizginlemek görevini
yerine getirmek durumundadırlar.
Sermayenin dizginsiz saldırılarına karşı işçi sınıfının hak alma mücadelesine
daha fazla sarılması, sınıfın budanmaya çalışılan haklarına sahiplenme
yanında yeni haklar elde edebilmesi için sınıfın ihtiyacını duyduğu
şey örgütlü mücadeledir, sınıf dayanışmasıdır.
İşçi sınıfına yönelik saldırılara karşı bugün sınıf adına hareket
eden sendika bürokratlarının sınıfın çıkarlarını gözetmediğini, işçileri
sermayenin düzeninde uysal köleler olarak kalmalarını sağlamaya çalıştıklarını
yukarıda belirttik. Buradan hareketle işçilerin ekonomik talepli mücadelelerini
sarı-reformist-faşist sendika ağalarından bağımsız yürütmeleri, kendi
mücadelelerine kendilerinin sahip çıkmaları gerekmektedir. Satılmış
sarı-reformist-faşist sendika ağalarının kendi çıkarları için sınıfın
çıkarlarını sermayeye peşkeş çekmesini önlemenin yollarından birisi
budur.
Bunun dışında bugün sarı-reformist-faşist uzlaşmacı sendikaların,
konfederasyonların alternatifi olarak sınıf savaşımına dayanan sendikaların
yaratılması görevi kendisini daha fazla dayatmaktadır. En geniş işçi
yığınlarını bağrında birleştirecek, işçilerin ekonomik taleplerinin
gerçek savunucusu olabilecek, ama kendisini salt bununla sınırlamayıp
siyasi talepler uğruna mücadeleyi de örgütleyebilecek, ekonomik talepler
uğruna mücadeleyi siyasi talepler uğruna mücadeleye tabi kılacak,
içinde yönetenlerle yönetilenler arasında en yakın ilişkinin sağlandığı,
yönetim organlarında bulunanların çoğunluk karar verdiğinde görevden
alınabildiği... vb. vb. sınıf sendikalarının eksikliği bugün çok daha
açık bir biçimde hissedilmektedir. Gerçek anlamda sınıfın çıkarlarına
hizmet edecek güçlü, birleşik sınıf sendikalarının yaratılması için
işçi sınıfının kararlı ve uzun vadeli bir mücadele yürütmesi gerekmektedir.
Sınıf dayanışması son belediye işçileri grevlerinde ve yaşanan diğer
grevlerde görülen bir eksiklik olarak işçilerin mücadelesini zorlaştırmaktadır.
Bu handikap aşılmak zorundadır. Nasıl ki, sermaye düzeninde işçi düşmanları
işçi düşmanlığı paydasında anında birleşebiliyorlarsa, işçi sınıfı
da dayanışmasını gösterebilmeli; özellikle grevlerde, gösterilerde
güçlerini birleştirip birlikte hareket edebilmelidir.
Çağrımız; mücadeleyedir!
İşçi sınıfı, sermayenin tüm saldırılarına karşı mücadeleyi örgütlemeli,
sermayenin IMF reçeteleri doğrultusundaki saldırıları başta olmak
üzere tüm saldırılarına karşı mücadele cephesinde yerlerini almalıdırlar.
Çağrımız dayanışmayadır!
Örgütlü mücadele yanında işçi sınıfı dayanışma silahını gerektiği
gibi kullandığında kazananın kendisi olacağı gerçeğini unutmadan sınıf
kardeşlerini yalnız bırakmamalı, "sınıfa karşı sınıf!" olarak
tavır geliştirmelidirler.
Çağrımız; devrimedir!
İşçilerin, emekçilerin sorunu salt bu düzen içindeki kimi ekonomik
hakların alınması sorunu ile sınırlı değildir, olamaz. Bu sistem varlığını
devam ettirdiği sürece işçilerin, emekçilerin ücret köleliği de devam
edecektir. Bu sömürü düzeninini ortadan kaldırmak, işçi sınıfının
sermayenin ücretli köleliğinden kurtuluşunun tek yoludur!
İşçi sınıfının kurtuluşu için işçiler, devrime, devrimci mücadeleye!
