SU ÜZERİNE

İnsanın yaşamı için vazgeçilmez bir madde olan su, içilebilir bir maddedir. Su, okyanuslarda, denizlerde, göllerde, vs. buharlaşıp yağmur biçiminde toprağa düşer, buradan ırmaklar vasıtası ile tekrar denizlere, göllere, okyanuslara ulaşır. Daha önceki sayılarımızda "ormanların iklimin düzenlenmesi, suyun ve toprağın korunması başta olmak üzere, sayısız faydaları" konusunda bahsettik. Ormanların yokedilmesi erozyonlara ve sel felaketlerine, çevre kirlenmesine ve suyun canlılar açısından kullanılmaz hale gelmesine yolaçar. Ormanların yokedilmesi ve su kaynaklarının cömertçe israfı sonucu, dünyanın bir çok bölgesi bugün kuraklık ve çölleşme ile karşı karşıyadır.
Su, yeryüzündeki en yaygın öğelerden biri olmasına rağmen (1.360 milyon km3) bu miktarın çok azı insan için doğrudan kullanıma hazırdır. Yeryüzündeki suların % 95'i tuzlu, %2,2'si buzulların içinde olup sadece %2,3'ü doğrudan kullanılabilir durumdadır. Tatlı su, büyük ölçüde yağış oranına bağlı olduğu için, yeryüzüne son derece eşitsiz bir şekilde dağılmıştır. Tatlı suyun en bol olduğu kıta Asya'dır. Onu sırayla Güney Amerika, Afrika, Kuzey Amerika, Avrupa ve Avustralya izlemektedir.
İnsan varlığı için vazgeçilmez olan suyun günümüzde durumu nedir? Sanayi toplumu öncesi su kaynakları insanlara yeter derecede idi. Zaten yerleşim bölgeleri de su kenarlarında veya suya kolay erişilebilir yerlerde kuruluyor; kullanılan su, kimyasal maddeler ile zehirlenmediğinden doğanın kendi süzgecinde temizlenerek tekrar insanlar için kullanılabilir duruma geliyordu.
Sanayinin gelişimi ile birlikte, üretim süreci içerisinde o zamanlara kadar düşünülemeyecek boyutlarda su kullanımı gerekli hale geldi. Fabrikalar kimyasal artıklarını, ilk başlarda tamamen, daha sonra zehirlenmenin boyutları bölge insanlarını doğrudan tehdit etmeye başlaması ile birlikte filtrelerden geçirerek nehirlere akıtmaya başladılar. Fakat hiçbir filtre tam temizliğin garantisi değildir, sadece zehirlenmenin miktarını ve derecesini azaltır!
Nehirleri ve tatlı su kaynaklarını tehdit eden sadece bu kaynaklara doğrudan akıtılan kimyasal atıklar değildir. Aynı zamanda başka yerlerde, sanayi bölgelerinde fabrikaların bacalarından duman olarak çıkan zehir, bulutlar vasıtası ile taşınıp yağmur olarak tekrar yere düşerek su kaynaklarına kavuşmaktadır. Doğal su kaynaklarının zehirlenmesinin temel sebeplerinden biri budur. Zehirli atıkların temizlenmesi için filtre takılmasınAĞDoğrudan kâr getirmediği için- yanaşmayan kapitalistlere karşı mücadele etmek her duyarlı insanın görevi olmalıdır.
Doğal su kaynaklarını en başta kirletenler fabrikalar olmasına rağmen, limon ruhu, tuz ruhu, zeytinyağlı sabunlar vb. yerine kimya fabrikalarının laboratuvarlarında imal edilen ve doğal dönüşüm sürecinde temizlenemeyen deterjanlar, şampuanlar vb. piyasayı kapladı. Bu kimyasal maddelerin doğal dönüşüm süreci içinde yokolmayıp su kaynaklarına kalıcı zararlar vermesi kimin umurunda?!
Stockholm Su Sempozyumu yöneticisi ve Oxford Üniversitesi profesörü Asit Biswas ile 4 Ekim 2000 tarihli Milliyet'te Osman İkiz'in bir röportajı yayınlandı. Asit Biswas, dünyanın önümüzdeki yıllarda bizi bekleyen su sıkıntısının bilincinde olduğunu belirterek, sempozyumun amacını şöyle açıklıyor:
"Amacımız kalıcı bir çözüm bulabilmek. Her yıl sorunun değişik bir boyutunu ele alıyoruz. Bu yıl su sorununu nüfus artışı, kentleşme ve sanayileşme bağlamında ele aldık. 2025'te dünya nüfusu 8,5 milyara ulaşacak. Bugün 6 milyar ve 26 ülkede yaklaşık 350 milyon insan susuzluk çekiyor. Yeterli su kaynağına sahip olmayanların sayısı da 1,2 milyar dolayında. Bunlara bir de yeterli arıtma tesisi olmayanları eklersek sayı 2,2 milyara çıkıyor. Yani dünya nüfusunun üçte biri bugün su sorunuyla yüz yüze. Her yıl çoğunluğu çocuk 5 milyon kişi kirli sulardan hastalık kaparak yaşamını yitiriyor. Hesaplara göre 2025'te su sorunuyla yüz yüze kalacak ülke sayısı 52, nüfus da 3 milyarın üzerinde olacak. Oysa 1950'de sadece bir avuç ülkenin böyle bir sorunu vardı."
Asit Biswas'ın burda söyledikleri bir olgu. Görmediği, doğrusu göstermek istemediği bir olgu şudur ki; sanayi toplumu öncesi varolan su kaynakları insanlara yeterli derecede idi. Sanayinin gelişimi ile birlikte, üretim süreci içinde o zamanlara kadar düşünülemeyecek boyutlarda su kullanımı gerekli hale geldi. Üretimde bölge insanlarının geleceğini değil tatlı kârlarını düşünerek üretim yapan sanayi kapitalistleri, kimyasal atıklarını ilk başlarda tamamen, daha sonra filtreleyerek nehirlere akıtmaya başladılar. Dünyadaki 350 milyon insanın susuzluk çekmesinin sorumlusu, üretimi doğa ile uyum içinde yapmayan kapitalistlerdir. Yine Asit Biswas'a göre; "10 yıl içinde su pahalı tüketim maddeleri arasında yer alacaktır." Küresel ısınmanın da bir sonucu olarak Türkiye, özellikle su kaynaklarının zayıflaması, orman yangınları, kuraklık ve çölleşme ile bunlara bağlı ekolojik bozulmalardan olumsuz etkilenecektir, bu açıdan risk grubu ülkeler arasındadır.
Tüm bu gelişmeler bize şunu gösteriyor; burjuva düzeni, doğanın korunması, doğa ile uyum içinde bir yaşam esası üzerinde değil, azami kâr için doğal kaynakların sorumsuzca tüketilmesi esası üzerine kuruludur. Doğa ile uyumlu bir yaşamın sağlanabilmesi için, onu kâr uğruna talan eden kapitalist sistemin yıkılması gerekir. Bu göreve sarılalım!

25 Ekim 2000