Avrupa

Avrupa'da gelişen devlet "antifaşizmi": Kundakçılar itfaiyeci rolünde!

Son dönemde Batı Avrupa'da bir yandan açık faşist/nazi hareketleri güçlenir, özellikle yabancılara yönelen açık nazi saldırıları artarken; diğer yandan da bu saldırılara, ve genelde faşizme karşı kitlelerin tepkisi büyüyor. Batı Avrupa'nın bir dizi ülkesi İkinci Dünya Savaşı sonrasının en geniş katılımlı antifaşist gösterilerine sahne oluyor. Kuşkusuz bu gösteriler; bu gösterilere katılan emekçi kitleler, gençler ve nazilerin doğrudan saldırı hedefi olan yabancılar açısından, faşizme duyulan haklı nefretin bir ifadesidir. Bu insanlar bu eylemleriyle faşizme bir daha geçit verilmemesi gerektiğini haykırıyorlar.
Ancak bu eylemlerin bir başka yanı daha var: Bu eylemler genelde burjuvazinin "demokratik" partilerinin katılımıyla, onların önderliğinde ve denetiminde gelişiyor. Anda devlet iktidarını elinde tutan burjuva partileri, öncelikle de bu partilerin "sol" görünenleri (Sosyalist-Sosyal Demokrat ve Yeşil Partiler) -fakat yalnızca onlar değil, aslında açık faşist partiler dışındaki tüm burjuva partileri (Hristiyan Demokrat Partiler, Liberal Partiler)- antifaşist tüyler takınıyor, kendilerini faşizme karşıymış gibi gösteriyorlar.
Bunun son dönemdeki en açık örnekleri önce Avusturya somutunda yaşandı. Avusturya'da bilindiği gibi faşist FPÖ (Avusturya Özgürlükçü Partisi - bu parti daha çok bu partinin öne çıkan lideri Haider'in ismiyle, "Haider'in partisi" olarak tanınıyor ülkemizde!), bundan önceki dönemde Avusturya Sosyal Demokrat Partisi ile koalisyon hükümeti içinde yer alan klasik "tutucu parti" ile koalisyon hükümeti kurarak, merkezi hükümet içinde yer aldı. Bu hükümetin kurulmasının engellenmesi için hem Avusturya'da, hem de özellikle Batı Avrupa'nın diğer ülkelerinde burjuvazinin önemli kesimleri bir kampanya yürüttüler. FPÖ gibi oldukça açık ırkçı, faşist programlı ve küçük silahlı nazi terör gruplarıyla yalnızca ideolojik değil, pratik-personel bağları da güçlü olan bir partinin merkezi iktidar içinde yer alması, bir bütün olarak Avrupa burjuvazisinin "demokratik" kanadı tarafından tehlikeli bir gelişme olarak değerlendirildi. Öyle ya; böyle bir durumda Avusturya burjuvazisi açısından Avusturya'nın; Avrupa burjuvazisi açısından Avrupa'nın dış ilişkilerinde dezavantajlar ortaya çıkabilir; böyle bir gelişme ticari ilişkilere, dışsatıma vb. olumsuz etkilerde bulunabilirdi. Ayrıca bir ülkede faşist partinin merkezi iktidarda yer alması, bunun "normal" hale gelmesi ve görülmesinin yolunu da açabilir; diğer ülkelerde de "demokratik" kuralları kullanan açık faşist partilerin güçlenmesi, burjuvazinin diğer partilerinin "müşteri" kaybetmesi durumu ortaya çıkabilirdi. Bu yüzden açık faşist partiye, genelde açık faşizme karşı tüm diğer burjuva partileri bir kampanya yürüttüler. Avusturya'da Sosyal Demokrat Parti (SPÖ) FPÖ'nün hükümet içinde yer almasına karşı kampanyanın içinde yer almanın ötesinde, pratikte bu kampanyanın başını çekti. Böylece yığınların haklı antifaşist nefreti ve eylemliliği, SPÖ'nün iktidar dalaşının bir kaldıracı olarak kullanılmaya çalışıldı. Başını Almanya'nın çektiği Avrupa Birliği ise, kendi kurallarını da çiğneyerek, bir üye ülkesine karşı ambargo kararı aldı. Esasta siyasi bir gösteriden başka bir şey olmayan, pratik bir yaptırımı olmayan ve gelinen yerde de kaldırılmış olan bu ambargo ile, başta emperyalist Alman burjuvazisi, Avrupa'nın açık faşist olmayan partileri, kendilerinin ne kadar antifaşist olduklarını, faşizme karşı kendilerinin de mücadele ettiklerini göstermeye çalıştılar.
Avusturya'nın ardından Almanya'da bu kez de açık faşist bir parti olan Almanya Nasyonal Demokrat Partisi'nin (NPD) yasaklanması konusundaki tartışmalar gündeme geldi. Gerçek antifaşistlerin on yıllardır talebi olan, NPD'nin ve diğer tüm faşist partilerin yasaklanması talebi, Almanya'da öncelikle yabancılara karşı yönelen nazi terörünün arttığı ve bunun Alman sermayesinin dıştaki prestijini sarstığı; Alman endüstrisinin ihtiyacı olan ve "yeşil kartla" Almanya'ya çekilmek istenen "yararlı yabancılar" diye adlandırılan yabancı uzman emekçilerin Almanya'ya gelmesini engellediği; Avusturya'da faşist bir partinin hükümette yer almasının sağladığı rüzgarla Almanya'da da "demokrasi" kuralları içinde oynayan açık faşist partilerin seçimlerde kitle desteğinin/oyunun artması ihtimalinin varlığı şartlarında, burjuvazinin "demokratik" partileri tarafından kısmen sahiplenildi. İlk kez, programatik olarak ve pratik tavırlarıyla NPD'ye en yakın olan Bavyera'nın Hristiyan Sosyalist Birliği'nden (CSU) Bavyera Eyalet Hükümeti İçişleri Bakanı, bizim magazin medyamızın "Muhlis'in sınırdışı edilmesi" olayından tanıttığı Beckstein tarafından NPD'nin yasaklanması talebi gündeme getirildi. O hem bir yandan çok değil iki yıl sonra yapılacak Bavyera eyalet seçimlerinde partisinin oylarında azımsanmayacak bir azaltma yapabilecek bir rakipten kurtulacak, hem de antifaşist tüyler takınıp gelişen antifaşist hareketin içinden düzene karşı radikal bir alternatifin gelişme ihtimalini önleyecekti.
Beckstein'ın başlattığı bu tartışmada sonuçta gelinen yerde, andaki SPD/Yeşiller koalisyon hükümeti NPD'nin yasaklanması için Anayasa Mahkemesi'nde dava açtı. Eyaletler Meclisi de çoğunlukla aynı davaya davacı olarak katılma kararı aldı. Şimdi Federal Parlamento'nun da aynı davaya davacı olarak katılması için tartışmalar yürüyor. Büyük olasılıkla oradan da bu yönde bir karar çıkacak. Böylece parlamenter sistemin yasama ve yürütme kurumları, en yüksek yargıdan NPD'yi yasaklamasını birlikte istemiş olacaklar. Görünürde NPD dışında hemen herkes, en başta da diğer burjuva partileri antifaşist!
9 Kasım'da, Almanya'nın birleşmesinin ve 1938'de Almanya çapındaki Yahudi pogromlarının yıldönümü nedeniyle Berlin'de 200 bin kişinin katıldığı bir gösteri yapıldı. Türk boyalı medyasının da büyük gürültü ile reklamını yaptığı ve herkesi katılmaya çağırdığı bu gösterinin şiarı: "İnsanlık ve Hoşgörü için Ayağa Kalkıyoruz!" idi.
Gösteriye Alman parlamentosunda temsil edilen tüm partiler yanında, kiliseler, burjuvazinin önderliğindeki hemen tüm sivil toplum örgütleri çağrıda bulundular. Belediye, belediye emekçilerine gösteriye katılmak için izin verdi. Okullar, üniversiteler öğrencilere izin verdiler. Bir çok özel işletme işçilere/emekçilere yürüyüşe katılmaları için izin verdi. Bunlar yanında aynı zamanda kendilerine devrimci diyen bir dizi örgüt de "İnsanlık ve Hoşgörü" için yürüyüşe çağrıda bulundu. Alman emperyalizminin temsilcisi Cumhurbaşkanı J. Rau'nun miting konuşmasını yaptığı yürüyüşe bütün burjuva parti temsilcileri en ön saflarda katıldılar. 'Rahatsız edici' sloganlar taşıyan kimi pankartlara polis el koydu.
Devlet'in resmi "antifaşizmi"nin gösterisi oldu bu yürüyüş. Kuşkusuz katılan yığınların büyük çoğunluğu açısından amaç, burjuvazinin diğer partilerini ve genelde Alman emperyalizmini güçlendirmek değil, faşizme nefretlerini dile getirmek, faşizme geçit yok mesajını vermektir. Fakat objektif işlev açısından bu eylem, burjuvazinin NPD dışındaki partilerinin "antifaşistliğini" tescilleyen, Alman emperyalizminin demokratlığını tescilleyen ve onları güçlendiren bir eylem olmuştur.
Çare katılmamak mı?
Hayır, doğru bir çizgide katılmak.
Doğru bir çizgide katılmak ise şu demektir:
* Bugün Batı Avrupa ülkelerinde gerçekte burjuva demokratik iktidar biçiminin, açık terörcü faşist bir iktidar biçimi tarafından ortadan kaldırılması, faşizmin iktidara gelme tehlikesi yok. Çünkü emperyalist burjuvazinin burjuva demokratik yöntemlerle iktidarını sürdüremeyecek bir durumu yok; onun iktidarını anda soldan tehdit eden güçlü bir alternatif yok.
* Açık faşist partilerin net faşist bir programla ortaya çıkan ve terörü iktidarın esas aracı olarak kullanacağını açıkça iddia eden kesiminin anda kitleselleşme imkânı yok. Bunlar ancak küçük terörist gruplar olarak kalma durumundadır.
* Avusturya'da FPÖ, Fransa'da FN örneğinde görüldüğü gibi, kitleselleşmek isteyen faşist parti, programını "demokratik kurallara" göre düzenlemek, "demokratik" görünmek zorundadır. Fakat bu halde de tek başına iktidar olma şansları bugün yoktur.
O halde bugün küçük Nazi gruplarını ve FPÖ gibi partileri gösterip sanki faşizm iktidara yürüyormuş da, bunu engellemek için burjuvazinin faşist olmayan kesimleriyle de antifaşist cephe kurmak acil bir sorunmuş gibi görmek ve göstermek yanlıştır.
* Bugün Batı Avrupa ülkelerinde faşizm tehlikesi esas olarak açık faşist partilerden değil; antifaşist tüyler takınan ve iktidarda olan "demokratik" partilerden kaynaklanıyor.
İktidarı elinde bulunduran burjuva partileri içte faşistleşmeyi;
a) Demokratik hakları adım adım kısıtlayıp ortadan kaldırarak,
b) Konjonktürel gerekler nedeniyle yabancı düşmanlığını, ırkçılığı körükleyerek,
c) Militarizmi yaygınlaştırarak, bizzat kendileri ilerletiyorlar. Örneğin Almanya'da "Olağanüstü Hal Yasaları"nı, "Avukatlarla sanıkların temas kurmaması yasaları"nı çıkaranlar, "gösteri hakkını" kısıtlayanlar, "telefonların dinlenmesini" kolaylaştıran yasaları çıkaranlar vb. vb. açık faşist partiler değil, parlamentodaki burjuva partileridir.
Ya da örneğin yine Almanya'da, nazilerin ilticacı yurtlarına molotoflarla saldırmasının öncesinde burjuva partilerin ırkçı "sandal doldu"; ilticacılar "akını", "dalgası" durdurulmalıdır; ilticacılar "sosyal hakları istismar ediyorlar" vb. kampanyası vardır.
Güncel nazi saldırılarının öncesinde, Alman İçişleri Bakanı bir zamanlar Yeşil, şimdi Sosyaldemokrat Otto Schilly'nin "sandal doldu" kampanyasını yeniden pişirip piyasaya sürmesi vardır. Şimdi 9 Kasım'da "İnsanlık ve Hoşgörü İçin Ayağa Kalkalım" çağrısı yapanların insanlığını ve toleransının ne olduğunu, adeta bir demir perde ile örülmüş olan Şengen sınırlarını aşabilmek için denize gömülen, tırlarda havasızlıktan boğulan, Polonya-Almanya sınırında Oder Nehri'nde boğulan, kışın soğuktan donan binlerce insan; sınırda yakalanıp sınırdışı edilen onbinlerce insan; sosyal yardım aldıkları için bizim askerdeki mıntıka temizliğine benzer fuzuli işlerde ücretsiz veya çok düşük ücretle çalıştırılan yüzbinlerce insan göstermektedir.
Nazilerin eylemlerini engellemeye yönelik eylemleri şiddetle bastıranlar, devrimci antifaşistleri en sıkı takibat altında tutanlar da bugün antifaşist tüy takınanların ta kendisidir.
"İnsanlık ve Hoşgörü İçin Ayağa Kalkalım" çağrısı yapanların önemli bir bölümü, "Öncü Kültür" dedikleri Alman kültürünü kabul etmeyenlere Almanya'da yer olmadığını söyleyecek kadar açık ırkçıdır. Diğer bölümü ise aynı düşünceyi öncü kültür kavramı yerine "Anayasal Yurtseverlik" kavramını kullanarak kendini gizlemeye çalışan "hafif siklet ırkçı"dırlar.
9 Kasım yürüyüşünde bir otonom grubun taşıdığı; "Alman Irkçıları Faşizme Karşı, Onlar Öldürüyor- Biz Sınırdışı Ediyoruz" pankartı, aslında SPD-Yeşiller-PDS-FDP-CDU-CSU gibi burjuvazinin "demokratik" partilerinin gerçek niteliğini ironik bir biçimde iyi dile getiriyor!
Bunlarla birlikte "faşizme karşı" mücadele edilmez! Faşizme karşı mücadele bu sahtekâr antifaşistlere, bu itfaiyeci kılığına bürünmüş kundakçılara karşı da mücadele olmak zorundadır. Bugün bunların gerçek yüzünün teşhiri, antifaşist yığınlara bunların ne olduğunun anlatılması, antifaşist mücadelenin en birincil görevlerinden biridir.
Bunların içinde yer aldığı antifaşist eylemlerde hatta devrimciler açısından esas olan, kitlelerin antifaşist sandığı bu kuzu postuna bürünmüş kurtların gerçek yüzünün teşhiridir.
Kuşkusuz bunun yöntemleri, kitlelerin karşıya alınmadığı, ve Nazizme karşı mücadele edenlerin öncelikle devrimciler olduğunu gösterecek yöntemler olmalıdır.

Kasım 2000



ABD

ABD'de seçimler ve demokrasicilik oyunu

ABD'de 7 Kasım'da yapılan ve hâlen sonuçlandırılamayan seçimler ülkenin iç kamuoyu kadar yurtdışında da ilgiyle izlendi. Zira ABD, emperyalist-kapitalist dünyanın -diyelim ki Avusturya ya da Belçika gibi- ikincil sıralarında sayılan ülkelerinden birisi değildir. ABD, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana emperyalist-kapitalist dünyanın en güçlü, dolayısıyla en fazla ilgi odağında olan ülkesidir. Hatta, ABD'deki seçimler Amerikan vatandaşlarından daha çok dış ülkelerde ilgi çeker.
Yaklaşık 200 milyon ABD seçmeninin yalnızca yaklaşık % 50'si seçimlerde oyunu kullanır. Seçmenlerin hemen hemen yarısı seçimlere ilgi duymaz ya da seçimler aracılığıyla sosyal ve siyasal durumunda olumlu bir değişikliğin olmayacağını pratik deneyimleriyle bildiği için seçim sandığına gidip oyunu kullanmaz. ABD seçimlerinde seçilen başkan ve yönetim organları işte yalnızca bu seçime katılan yaklaşık % 50'lik seçmen iradesinin yarısından biraz fazlasına dayanır. ABD başkanı en iyi halde oyunu kullanan seçmenlerin % 47-55 arasındaki bir potansiyele, yani tüm seçme hakkına sahip olup da seçime katılmayanların toplam sayısıyla birlikte alındığında ise en fazla % 30'luk bir seçmen potansiyeline dayanarak devletin başına getirilir. Bazen tersi bile olur, tüm kullanılan oyların çoğunluğunu alan değil, oyların azınlığına sahip olsa bile "seçici delegeler"in çoğunluğuna sahip olma durumunda da devlet başkanı olabilir (bu noktayı ileride açacağız).
Gerçekte her kapitalist ülkede olduğu gibi, kapitalizmin bugünkü en güçlü ülkesi ABD'de de resmi burjuva kanunlara tamamen uyularak yapılsa bile, seçimler bir göz boyama, demokrasicilik oyunudur. Seçmenler (daha doğru tanımla seçmenlerin ezici çoğunluğunu oluşturan işçiler, diğer emekçiler ve az gelirli yoksul köylüler) adaylar arasında gerçek bir seçim yapamazlar, çünkü gerçek bir seçim yapmanın objektif imkânları yoktur. ABD'de kendini seçtirmek isteyen her aday için seçim her şeyden önce para, maddi güç demektir. Gerekli reklamları finanse etmek, parti ve devlet bürokrasisi içinde rüşvetle adam satın almak, çok sayıda palavranın atıldığı seçim toplantı ve mitingleri organize edebilmek, yüzlerce, binlerce amigoyu örgütlemek... vb. için her şeyden önce milyonlarca dolar, hatta milyarlarca dolarlık bir maddi imkâna sahip olmak gereklidir. Bu paraya ABD'deki sınıflar içinde sahip olan ve servetine fazla zarar vermeden uygun gördüğü adaya yatırım yapacak olan, burjuva sınıfı, öncelikle de onların en kodamanları büyük tekel sahipleridir. İşte hiçbir ABD başkan adayı, en azından bu kodamanların önemli bir bölümünün doğrudan desteğine sahip olmadan kesinlikle en ufak bir seçilme şansına sahip değildir. Bunun dışındaki tek imkân, seçime katılan adayın kendisinin büyük sermaye sahibi olmasıdır. Bu durumda bile eğer kendi kodaman sermayesiyle seçimlere aday olarak katılan, diğer sermaye gruplarının, örneğin medya ve telekomünikasyon tekellerinin önemli bir bölümünün desteğine sahip değilse yine seçilme şansını yakalayamaz. Kısacası, ABD'deki seçimler burjuvazinin seçtiği adaylar arasında yapılan bir seçimdir ve gerçekten halkın arasından gelen, işçi ve diğer emekçilerin çıkarlarını temsil etmek isteyen adayların seçimlerde bırakalım seçilme imkânını ülke çapında sesini duyurma imkânı bile yoktur.
ABD'de kurulan siyasi sistem aslında burjuva partileri fazla gerekli kılmayan, onların rolünü seçimden seçime oy çığırtkanlığı yapan örgütlere indirgemiştir. Bunun nedeni ABD siyasi sisteminin burjuva "güçler ayrımı" ilkesinin özel ABD türünde yapılanmasından kaynaklanmaktadır.
Batılı emperyalist ülkelerde, İsviçre dışında, iki ana siyasi yönetim biçimi uygulanmaktadır:
1. Parlamenter hükümet sistemi. Hükümet parlamentodaki çoğunluğa dayanarak oluşturulur. Bu sistemde parlamento ile hükümet arasında doğrudan bir bağımlılık ilişkisi oluşmuş olur.
2. Başkanlık sistemi. Dualist bir sistemdir ve parlamentoyla hükümet seçmenler tarafından ayrı ayrı seçildiklerinden, birbirinden bağımsız legitimasyona sahiptirler. Bunların birbirine bağımlılığı yürütmede oluşturulur.
ABD'deki sistem bir başkanlık sistemidir. Başkanlık sistemiyle amaçlanan burjuvazinin üç temel güç olarak adlandırdığı yasama, yürütme ve yargının gücünün birbirinden ayrılması ve birbirinin karşılıklı kontrolünün sağlanmasıdır.
ABD'de yasamayı, iki meclisten oluşan Kongre elinde bulundurur. Kongrenin birinci meclisi Temsilciler Meclisi'dir (toplam 435 milletvekili) ve iki yılda bir doğrudan seçmenler tarafından seçilir. Kongre'nin ikinci meclisi Senato'dur ve senato üyelerinin 1/3'i iki yılda bir altı yıllığına seçilir. Senatoya her eyaletin (toplam 50 eyalet) iki üye gönderme hakkı vardır. Kongre'yi, kendisinin dışında başka hiçbir organın dağıtma yetkisi yoktur. Kongre'yi oluşturan her iki organın, birkaç istisna dışında hak ve yetkileri eşittir. Fakat Kongre kararlarının yürürlüğe girebilmesi için Devlet Başkanı'nın onayı gereklidir ve Başkan'ın veto ettiği herhangi bir kongre kararı ancak 2/3 çoğunlukla yasa haline gelebilir. Diğer yandan Devlet Başkanı'nın Kongre'de doğrudan yasa çıkartmak amacıyla inisiyatif kullanma hakkı olmasa da, Başkan'ın istediği kararı çıkartmak amacıyla kanun inisiyatifini kullanacak bir Kongre üyesini bulması zor değildir.
Devlet Başkanı yasal açıdan zorunlu olmasa da 19. yüzyılın birinci yarısından bu yana pratik olarak seçmenler tarafından seçilmektedir. Fakat seçmenler doğrudan Devlet Başkanı'nı değil, Devlet Başkanı'nı seçecek "seçiciler"i seçerler. Her eyaletin nüfus büyüklüğüne göre belli bir sayıda "seçici"yi seçme hakkı vardır. Toplam 538 seçicinin yarısından bir fazlasının oyunu alan Devlet Başkanı seçilebilmektedir. Bu tür seçimin çok açık bir çarpıklığı her zaman toplam oyların çoğunluğunun seçicilerin çoğunluğuyla denk düşmemesidir. Çünkü, bir eyaletteki kullanılan oyların basit çoğunluğunu alan parti, o eyaletin hakkı olan tüm seçicileri belirlemektedir. Gore ile Bush arasındaki başkanlık yarışında Florida'daki oyların bir daha bir daha sayılmasının nedeni de buradan kaynaklanmaktadır.
Yürütme tek başına Devlet Başkanı'nın elinde toplanmıştır. O tek başına, Devlet Başkanı, Hükümet Başkanı ve "hükümettir". Gerçi başkanın atadığı bakanlar biçimsel açıdan kabineyi oluşturur ama başkan hiçbir bakanın kararına uymak zorunda değildir. ABD'de hükümet denildiğinde yurtdışında yalnızca Devlet Başkanı'nın (en iyi halde bir de Dışişleri Bakanı'nın) alınması ve tanınması, ABD'deki siyasi sistemde, Devlet Başkanı'nın yürütmede olağanüstü yetkilere sahip olmasından kaynaklanır. Devlet Başkanı da bütçeye onay hakkını elinde bulunduran ve bir dizi personel ve örgütsel sorunlara kadar yetkisi bulunan Senato'ya karşı bağımlı kılınmıştır. Devlet Başkanı'nı azletme hakkı da Senato'nun elindedir ve bunun için 2/3 çoğunluk gerekmektedir.
ABD siyasi sisteminin üçüncü gücü olan yasama en üstte "Supreme Court" denilen en yüksek yargı organının elinde toplanmıştır. "Supreme Court" bir tür Anayasa Mahkemesi'dir. Anayasa Mahkemesi üyeleri Senato'nun onayıyla ölünceye kadar bu yetkiyi koruyan hakimlerden oluşur. "Supreme Court"'un Senato'nun ya da başka bir organın aldığı her kanun ve kararı bozma hakkı vardır.
ABD'deki siyasi sistem iki kollu bir yönetim sistemi olduğundan her iki kol kendi bürokrasisine de sahiptir. Devlet Başkanı'nın emri altında bir yandan bakanlık bürokrasisi, diğer yandan senatonun emri altında bulunan kuruluşların oluşturduğu ikinci bir yönetim bürokrasisi vardır. Bunların daha altında da her bir eyaletin federe yapı temel alınarak oluşturduğu ve önemli ölçüde merkezi bürokrasiden bağımsız bir de yerel bürokrasi vardır. Amerikan yönetim sisteminin klasik Batı Avrupa burjuva yönetim sistemlerinden en önemli ayrılığı, kurumları temel alması ve kurumların oluşumu ve denetlenmesinde siyasi partilere çok küçük bir yer vermesidir. ABD'de partiler gerçek anlamda üye örgütleri bile değildirler, daha çok seçim mücadele örgütleri, ya da siyasi birer kulüptürler (kastedilen tabii ki burjuva düzen partileridir). Bunun en önemli göstergelerinden birisi, danışıklı dövüşle sürekli olarak değişerek Devlet Başkanlığı'na kendi adaylarını seçtiren Cumhuriyetçilerin partisiyle Demokratların Başkan adaylarını, ön seçimler aracılığıyla seçmenlerin belirlemesine açık tutulmasıdır. Ön seçimlere katılan seçmenler hangi partiye kendilerini yakın görürlerse, kendilerini o partinin adayını seçmede yazdırırlar ve bu seçmenlerin oylarıyla biçimsel olarak her partinin ana adayı belirlenir.
ABD'de burjuva partilerin kapitalist Batı Avrupa ülkelerindeki gibi kesin ve ağırlıklı bir merkezi yapılarının olmayışı, seçilen vekillerin Senato'da fraksiyon disiplinine tabi olmalarını beraberinde getirir. Bu durumun en açık göstergesi Senato'da particiliğin değil lobiciliğin belirleyici olması, yani her somut kararda somut koalisyonların oluşmasıdır. Siyasi sistemin bu biçimde bir organlar ağına dönüşmesinden yarar gören yalnızca burjuvazidir. Zira siyasi sistem ne kadar karmaşık, yönetim organları ne kadar çapraşık olursa işçilerin ve diğer emekçilerin sistemin gerçek özünü anlamaları ve kavramaları o kadar zor olmaktadır. Bu yaratılan örgüt ağının arkasındaki tek güç, tek fraksiyon, tek sınıf tekelci sermaye ve onun diktatörlüğünü gizlemek için oluşturulmuş bir sistemdir bu. Bu sistemin biçimsel açıdan başında Gore'un mu yoksa Bush'un mu durduğu gerçekte hiç önemli değildir. Tekelci ABD burjuvazisi Gore ile de, Bush'la da kazanan sınıftır ve tersine kaybedenlerse her halukârda işçiler ve emekçilerdir.

16 Kasım 2000



Latin Amerika

Latin Amerika'da yerlilerin yükselen mücadelesi

Latin Amerika ülkelerinin yerli halklarının Batı Avrupa'dan gelen sömürgeciler tarafından köleleştirilmesinden bu yana yüzlerce yıl geçti. Fakat yerlilerin çektiği acılar, sıkıntılar, siyasi sistem içinde yerleri esasta değişmeden kaldı. Latin Amerika'nın yerlileri, Avrupalı sömürgecilerin ülkelerine daha ilk ayak bastığı tarihten itibaren sömürgeleştirilmeye karşı sürekli mücadele yürüttüler. Bu mücadeleyi 21. yüzyılda da yürütüyorlar.
Guatemala'nın Maya kökenli yerlileri uzun süredir direnişlerini örgütlü bir biçimde yürütüyorlar. Oluşturdukları "İndio ve Tarım İşçileri Ulusal Komitesi" (Conic) aracılığıyla mücadelelerini daha da geliştirmeyi amaçlıyorlar. 12 milyonluk ülke nüfusunun % 60'ını oluşturan yerliler hem ekonomik hem de siyasal hiyerarşide en altta bulunan ve en çok ezilen kesimi oluşturmaktadırlar. Guatemala'da halkçı bir düzen için mücadelenin tarihi eskilere dayanmaktadır ve uzun bir dönemi kapsamaktadır. 1960'dan 1996'ya kadar süren örgütlü gerilla direnişine rağmen, ülkenin ekilebilir toprağının yarısından fazlası nüfusun yalnızca % 2'sinin elinde bulunmaktadır. Maya yerlilerinin neredeyse % 90'ı ise yoksulluk sınırında yaşamaktadır. Yerlilerin Guatemala'daki mücadelesi artık basitçe bazı kültürel hakların verilmesi talebiyle de sınırlı değildir. Yerliler örgütü Conic, yalnızca yerlilerin ekebileceği toprak talep etmekle kalmamakta, aynı zamanda bir tür bölgesel özerklik talep etmekte ve bölgelerinin, yerli halkın kendi seçtiği yönetim örgütlerinden oluşmasını da taleplerine eklemektedirler.
Latin Amerika yerlilerinin yalnızca toprak istemekle yetinmemeleri, bölgesel özerkliği de talep etmeleri, tüm Latin Amerika ülkelerinin oligarşik diktatörlüklerini kudurtmaktadır. Yerlilerin haklı talepleri uğruna yürüttükleri mücadeleler, örneğin Guatemala yerlilerinin tüm ülke çapında oluşturdukları sokak barikatları ve örgütledikleri kitlesel yürüyüş ve mitingler oligarşik diktatörlüklerin sert ve düşmanca tedbirleriyle karşılaşmaktadır. Diğer yandan bu ülkelerin egemenleri yerlilerin mücadelesini içten de parçalamaya çalışmakta, satın aldıkları uşak yerlileri göstermelik mevkilere, örneğin Yerli Bakanlığı'na getirmektedirler.
Latin Amerika'nın diğer ülkelerinde de gelişen yerli mücadelesi kendini göstermektedir. Bolivya'da yerli tarım işçileri ve koko tarımı yapan köylüler bu yılın Eylül ve Ekim aylarında bir dizi ana şehir arasındaki yola barikat kurarak direniş gösterdiler.
Şili'nin güneyinde yaşayan Mapuce yerlileri, yaşadıkları bölgeyi yaşanmaz hale getirecek olan bir büyük barajın engellenmesi amacıyla uzun süredir balta ve sopalarla sistemli bir direniş mücadelesi yürütmektedirler.
Ekvador'da Kuecua yerlileri, "Ekvador İndigenleri Ulusal Koordinasyonu" (Conaie) adlı örgütleriyle hatta devlet başkanını iktidardan kovmuşlar ve 8 saatliğine de olsa iktidar ortağı olmayı başarmışlardır. Askeri Cunta'nın geri çekilmesiyle yerli örgütleri de iktidardan feragat etmişlerdir. Uzun süredir örgütlü mücadele eden Ekvador yerlileri 1990 yılında, içecek su ve toprak gereksinimlerinin karşılanması amacıyla başkent Quito'ya kitlesel bir yürüyüşle girmişler ve istediklerinin önemli bir bölümünü de elde etmişlerdir. Yine 1992 yılında büyük bir yürüyüş daha örgütlemişler ve Amazon yerlileri için korunma bölgesi talep etmişlerdir. Bu yürüyüş sonrasında 148 köy için 1.1 milyon hektar toprağı söke söke almışlardır. 1994 yılında, büyük toprak sahipleri tarafından örgütlenen ve yalnız onların çıkarına hizmet edecek olan "tarım reformu"na karşı protesto örgütlemişler ve bu sözde toprak reformu hükümet tarafından geri çekilmek zorunda kalmıştır.
Latin Amerika yerlilerinin sistemli ve kararlı mücadeleleri sonucunda elde ettikleri kazanımlar, ancak mücadeleyle bir şeyler kazanılabileceğini gösterirken, diğer yandan ama bu kısmi zaferlerin kalıcı olamayacağını, ancak yerlilerin Latin Amerika'nın diğer emekçi halkları (işçi ve yoksul köylüleri) ile birlikte oluşturacakları sıkı bir ittifak sonucunda bu ülkelerin hakim sınıflarının diktatörlüğünü yıkacak devrimlerle kazanımların kalıcılaştırabileceğini göstermektedir.

15 Kasım 2000



Güney Afrika

GÜNEY AFRİKA'DA IRKÇILIK:


Kâğıt üzerinde kaldırılan, pratikte devam ediyor!Güney Afrika'da bugün çoğunluğu siyahlardan oluşan bir siyasi yönetim var. Bu yönetim; ırkçılığı devlet doktrini olarak ilan eden eski beyaz rejimin anayasasının tersine ırkçılığı yasalarla yasaklamış ve ırkçılığı cezai yaptırımı gerektiren bir cürüm olarak nitelemiştir. İşin kitabi yönü bu. Fakat gerçekte, yaşamda ırkçılık tüm önemli yönleriyle birlikte varlığını korumaktadır.
Hâlen, hemen her siyah Güney Afrikalı, beyazlar tarafından aşağılanmakta küçümsenmekte, küfüre, hatta işkenceye maruz kalmaktadır. Beyazların dilinde siyahlar hâlen "pis, aptal, cahil"dirler. Hâlen onbinlerce siyah beyazların resmi hizmetçiliğini yapmakta; beyazların evlerinin temizliğini, bulaşığını, çocuklarının altının pisliğini temizleme vb. işleri siyah ev hizmetçileri yapmaktadırlar. Beyaz "efendi"nin evinde hizmetçi olan siyahın beyazla eşit olması, eşit haklara ve eşit şartlara sahip olması mümkün müdür?
Siyah emekçilerin kırlık alanda beyaz "efendiler"den gördükleri baskılar daha ağır, daha korkunçtur. Karın tokluğuna sattığı işgücünden başka hiçbir şeye sahip olmayan yüzbinlerce siyah yoksul köylü ve tarım işçisi, beyaz büyük toprak sahipleri tarafından feodal bir bağımlılık ve feodal bir despotluk altında çalıştırılmaktadırlar.
Beyaz toprak sahipleri tarafından çalıştırılan siyah tarım işçileri, en ufak iş yasası hakkından bile yararlanmamakta, en uzun çalışma saatleri sonunda domuz ahırlarında, en berbat barakalarda yatmaya mahkûm edilmektedirler. Bu tür ekonomik baskılar yetmiyormuş gibi beyaz toprak sahipleri, keyiflerine göre belirledikleri biçimde işçilerini öldürmeye kadar varan fiziksel cezalar uygulamaktadırlar.
Milyonlarca siyah işçi ve emekçinin hâlen ırkçılık altında ezilmesinin temel nedeni, ırkçılığın ekonomik ve sosyal temellerinin ortadan kaldırılmamış olması, beyaz azınlığın hâlen tartışılmayacak derecede ülkenin ekonomik ve sosyal açıdan gerçek efendileri olarak kalmaya devam etmeleridir. Beyaz ırkçılar tarafından siyahlardan zorla alınan milyonlarca hektarlık toprak siyah köylülere geri verilmemiştir. En önemli bankalar, madenler, işletmeler, sanayi kuruluşları, ihracat firmaları hâlen beyazların elindedir.
Ülke nüfusunun % 76.6'sını oluşturan siyahların yarısı işsizdir ve bunlar yoksulluk, hatta büyük bölümü açlık sınırında yaşamaktadır. Beyaz toprak sahiplerinin ve beyaz kapitalistlerin tüm ırkçı uygulamalarına rağmen siyah emekçilerin bu işletmelerde çalışmak zorunda kalmasının nedeni de işte bu, siyahların eşitsiz ve bağımlı durumudur. Beyazlar ülke nüfusunun yalnızca % 10.6'sını oluşturmaktadır ve bu % 10.6'nın ancak % 4.6'sı işsizdir. Çalışan beyazların 2/3'ü ayda 3.500 Rand'dan daha fazla kazanabilirken, siyahların ancak 1/20'si bu gelire sahip olabilmektedir. Beyazların yaklaşık 1/3'ü yüksek öğrenime sahipken, siyahlarda bu oran ancak % 3'e ulaşabilmektedir.
Tüm bunlardan çıkan sonuç şudur: Reformizm, Güney Afrika somutunda ANC reformizmi, siyahların durumunu yasal alanda "eşit" kılmakla esasta yetinmiş, böylece beyaz ırkçıların ekonomik ve sosyal egemenliğinin daha uzun bir süre devam etmesinin yolunu açmıştır.
Reformizm, hastalığı tedavi etmez, ancak acıyı kısmen azaltarak müzminleştirir.

17 Kasım 2000