Tehlikeli bir oyuncak: Çernobil hala gündemde
Nükleer teknoloji keşfedildiğinden bu yana başlıca üç alanda kullanılmaktadır:
Nükleer silah yapımında, tıpta (röntgen, hipertroid ve ameliyat sonrası
bazı troid kanser türlerinin tedavi edilmesinde, birçok kanser türünün
ve yayılımının yokedilmesinde -radyoterapi-) ve elektirik enerjisi
üretiminde.
Bu yazıda nükleer teknolojinin elektrik enerjisi üretimin de kullanılması
konusuna değineceğiz. Ayrıca nükleer atık sorunu ve radyasyonun zararları
konusunda kısaca bilgi vermeye çalışacağız.
Nükleer teknolojinin elektrik üretiminde nasıl kullanıldığını anlamak
için öncelikle kabaca atom ve özelliklerini biraz tanıyalım.
ATOM VE ÖZELLİKLERİ
Belli bir hacime, ağırlığa veya yoğunluğa sahip elementlerin bölünebilir
olan en küçük parçalarına atom denir. Her elementin atomu o elementin
bütün kimyasal özelliklerini taşır.
Atom, çekirdek denen bir merkezden ve bu merkez etrafında yoğunlaşmış
ve onu bir bulut gibi kaplamış kabuk veya çeper denilen bir çevreden
oluşur. Atom çekirdeği, söz konusu atomun hemen tüm ağırlığını (%99,9'u)
oluşturur. Çekirdek proton ve nötron denilen iki çeşit tanecikten
oluşur. Proton elektriksel anlamda artı, yani pozitif yüklüdür. Nötron
ise yüksüzdür. Atomun çekirdeğini çevreleyen bulut içinde ve çeperinde
elektron denilen, eksi, yani negatif yüklü tanecikler bulunur. Bu
taneciklerin, merkez çekirdek etrafında yörüngelerindeki dönme hızı
ışık hızıyla eşdeğer farzedilmektedir. Atomun asıl enerji gücünü çekirdek
oluşturur.
Bazı atomlar, kimyasal özellikleri aynı kalmak şartıyla, çekirdekteki
nötronların azalması veya çoğalmasıyla yeni elementer yapılanmaya
geçiş özellikleri olan maddelerdir. Yani istikrarlı olmayan atomlardır.
Böyle atomlara radyoaktiviteyi içinde objektif olarak barındıran maddeler
anlamına gelen radyoizotoplar veya radyonuklidler denir. Bunlar, içlerindeki
bu dengesizliği aşıncaya kadar fiziksel değişim gösterir ve istikrarlı
hale gelirler. Doğada tabii olarak 1400 radyonuklid bulunmaktadır.
Bu demektir ki, atom bombası ya da reaktörler olmadan da radyoaktivite
mevcuttur. İnsan sağlığı açısından, miktar ve konsentrasyonu çok düşük
olduğundan, canlı organizmalara olumsuz etkide bulunmuyorlar. Fakat
sentetik olarak üretilen radyonuklidler bu durumu tamamen değiştirmiştir.
Radyoaktiflik denilen şey, aslında istikrarlı olmayan çekirdekten
belli sayıda nötron ve protonun koparılması ya da çekirdeğin yeni
çekirdeklere ayrıştırılmasından başka bir şey değildir. Bu, çekirdekteki
varolan kinetik enerjinin açığa çıkarılması anlamına da gelir. Bu
istikrarlı olmayan çekirdeğin içinden ayrıştırılan 2 proton 2 nötron
taneciğine alfa taneciği ya da alfa ışını denir. Geri kalan çekirdek,
eğer gene istikrarlı değilse, bu tekrar ayrışmaya uygun anlamına gelir
ve bunun tekrar ayrıştırılması işlemi devam ettirildiğinde de buna
zincirleme reaksiyon adı verilir. Örneğin Radyum-226, Radon-222'ye
dönüşür veya Plutonyum-239'dan 2 proton 2 nötron ayrıştırıldığında
Uranyum-235'e dönüşür, vs.
Alfa ışınları dışında beta ışınları, nötron ışınları, gama ışınları
da radyoaktif ışınlardır. Röntgen ışınları da radyoaktif ışınlardır.
Radyoaktif Uranyum cevheri, nükleer enerjinin üretilmesinde kilit
element. Ancak Uranyumdan yakılma suretiyle enerji sağlanmaz. Enerjinin
açığa çıkarılabilmesi için, küçük atomlara bölünmesi gerekiyor.
NÜKLEER SANTRALLERDE ELEKTRİK NASIL
ELDE EDİLİYOR?
Nükleer reaktörlerde elektrik üretimi karmaşık bir dizi işlemi gerektirir.
Sorunu fazla karıştırmadan, kolayca anlaşılabilmesi için kısaca şöyle
özetleyebiliriz:
Nükleer reaktör en basit şekliyle, içinde nükleer reaksiyonların kontrollü
biçimde sürdürüldüğü ortam olarak tanımlanıyor. Aynı olayların kontrolsüz
biçimde yaratıldığı ortama bomba deniliyor. Enerji veren iki tür nükleer
reaksiyon var. Bunlardan ilki atomların parçalanması fisyon, diğeri
ise atomların birleştirilmesi, yani füzyondur.
Fisyon: Bazı çekirdekler parçalanma özelliği gösteriyor. Bunlar arasında,
doğada düşük oranlarda bulunan Uranyum 235 ve nükleer reaktörlerde
üretilen plütonyum 240 sayılabilir. Bu elementler, bir nötronun çekirdek
içine girmesi sonucu parçalanıyor. Bu tepkime sonucunda çekirdekler,
genellikle boyutları eşit olmayan daha küçük iki çekirdeğe bölünüyor.
Ya da çekirdeklerin birbirlerini itmesi sonucunda enerji açığa çıkıyor.
Füzyon: Enerjiyi daha ağır bir çekirdek vermek üzere kaynaşan iki
hafif çekirdek üretiyor. Füzyon yoluyla enerji sağlanabilmesi için,
iki çekirdeği, taşıdığı protonların elektrik yükleri arasındaki itme
kuvveti, çekirdek çekim kuvvetinin altına düşünceye kadar birbirine
yaklaştırmak gerekiyor.
Nükleer enerjiden ilk elektrik üretilen gün 20 Aralık 1951. Bu tarihte,
EBR-1 adıyla anılan deneysel reaktöre ilave olunan küçük bir jeneratör,
yan yana dizilmiş dört ampülü aydınlatmıştı. 5 MW gücündeki APS-1
Obninsk (Moskova) nükleer gösteri santralı da 1954 Haziran'ında elektrik
üretmeye başladı. Halen çalışmakta olan bu küçük reaktöre, nükleer
santrallerin atası gözüyle bakılıyor. Nisan 1960'ta hizmete giren
Dresden-1 (ABD) ise, yalnızca elektrik üretimi için kurulmuş ilk ticari
santral olma özelliğini taşıyor.
1970'li yıllarda altın çağını yaşayan, sorunsuz ve güvenilir olduğu
propaganda edilen nükleer reaktörler yapılan tahminlere göre, 2000
yılında ABD'de 1.000 ve dünya genelinde ise 4.000 adet olacaktı. Oysa
günümüzde ABD'de 104 adet ve dünye genelinde 436 nükleer reaktör var.
Bu reaktörler dışında 400 adet gemi ve denizaltı reaktörü ve 200 adet
araştırma amaçlı reaktör bulunuyor.
Dünya genelinde elektrik enerjisi içindeki nükleer enerjinin payı
yüzde 16'dır.
NÜKLEER ATIK SORUNU
Nükleer santraller 40 yılı aşkın bir süredir faaliyetlerini sürdürüyorlar.
Fakat santrallerdeki işlem sonrası yüksek oranda radyasyon içeren
atıkları, çevreye ve insanlara zarar vermeyecek güvenli bir biçimde
saklayacak bir çözüm günümüzde yok.
Tükenmiş yakıtlar, çoğunlukla reaktör sahasındaki su dolu soğutma
havuzlarında geçici olarak depolanıyor. Uzmanlara göre, dünya genelinde
tükenmiş atık miktarının, 1994'te 145.000 tondan 2010 yılında 322.000
tona çıkacağı hesaplanıyor. Nükleer atıkları çevreden yalıtma konusunda
kanıtlanmış bir teknoloji yok.
Nükleer şirketlerin tanıtım broşürlerinde, radyoaktif atıklar için
yeraltı son depolama alanlarının idealize edilmiş çizimleri bulunuyor.
Fakat dünyanın hiç bir yerinde böyle bir tesis işletilmiyor. Bunun
nedeni ise depremlerin, su sızıntılarının ya da başka öngörülmeyen
sorunların uzun vadede önceden kestirilemeyen özellikler içermesidir.
Nükleer atık sorununa, nükleer santral inşa etmekten çok daha fazla
para harcanmak zorundadır.
Nükleer enerjinin en yaygın olarak kullanıldığı Amerika'da, radyoaktif
atık sorunu had safhalara ulaşmıştır. Toplam 45.000 depolama sahasında
üç milyon metreküpten fazla yer kaplayan bu radyoaktif maddelerin
temizlenmesi için ortalama üç yüz ile beş yüz milyar dolarlık bir
bütçenin ayrılması gerekmektedir ki, bu da bugüne kadar nükleer enerji
santralleri için yapılan toplam harcamaya hemen hemen eşittir.
Bu konu ile ilgili olarak 1990 yılına kadar ABD'de üç milyar dolar
harcanmış ve 1983'ten beri %80 artan nükleer atık maaliyeti ton başına
325.000 dolara çıkmıştır.
Değişik ülkeler açısından nükleer enerji bağlamında durum şöyledir:
ABD: Son 17 yılda nükleer santral yapılmadı. Çernobil felaketinden
sonra planlanan 128 santral iptal edildi.
Almanya: 1986'dan sonra 4 santral kapatıldı. Planlanan bir santralden
vaz geçildi.
Avusturya: Tamamlanmış olan nükleer santraller çalıştırılmıyor.
İsveç: 2010 yılından sonra nükleer santrallerin tasfiye edilmesi kararlaştırıldı.
İngiltere: Çernobil'den sonra yapımı süren üç santral iptal edildi.
İsviçre: 15 yıldır nükleer santral yapılmıyor. 1990 yılında yapılan
bir referandumla 2000 yılına kadar tüm nükleer program askıya alındı.
Bu örneklerden görüleceği üzere; emperyalist ülkeler artık güvenirliği
tartışılan nükleer santrallerden vazgeçme durumunda. Kendileri vazgeçerken
ellerindeki reaktör tekniğini geri-bağımlı ülkelere satmak istiyorlar.
Türkiye bağlamında Akkuyu'da yapılması planlanan nükleer santrale
emperyalist tekellerin çok istekli olmasının nedeni, bu işin çok kârlı
bir iş olmasıdır.
RADYASYONUNUN ÇEVREYE VE İNSANLARA ZARARLARI...
26 Nisan 1986 yılında Çernobil nükleer santralindeki patlama, çok
geniş bir alanda yüzyıllar boyunca sürecek etkilere yolaçmıştır. Çünkü
doğada radyasyonun etkisi 250 bin yıl sürecektir.
Çernobil felaketi nükleer enerjiyi, nükleer santralleri tartışma konusu
haline getirmiştir. Nükleer santrallerdeki kazalar, sızıntılar en
önemlileri dışında kamuoyundan gizlenmiş, ancak Çernobil felaketiyle
pandoranın kutusu açılmış, nükleer enerjinin güvenirliliği sorgulanmaya
başlanmıştır.
Bu güne kadar dünya genelinde var olan 436 kadar nükleer santral varken,
500 kadar nükleer kaza yada nükleer "sızıntı" olmuştur.
Bu yıl 15 Aralık'ta Çernobil santralinin kapatılmasına bir hafta kala,
yeni bir kaza ve sızıntı daha yaşandı. 15 Aralık'ta Ukrayna devlet
yetkilileri, bu reaktörü kapatmaya karşılık masrafı olan 3,5 milyar
doları koparmayı başardılar. Batılı emperyalist devletlerin bir bölümü,
yakın bir tehlike arzeden bu reaktörün kapatılması için bu parayı
vermeyi taahhüt ettiler.
Çernobil dışında önemli nükleer santral kazaların bazıları şunlardır:
* 1952 yılında Kanada'da Chalk River isimli santralde kaza,
* 1957 yılında İngiltere'de Windscale isimli santralde kaza,
* 1999 yılı Eylül ayında Japonya'da Takaimura'da kaza.
Radyasyonun organizmaya yapacağı etkiler açısından, radyasyonun ölçü
birimi olan rem üzerinden örnek vermek gerekirse;
50-100 rem: Kan bileşimi bozulur. Deri kızarmaları, kusma ve halsizlik
olur. Bir hafta içinde saç dökülmes olur. Işınlamanın devamı halinde
1 yıllık yaşam süresi.
100-200 rem: Kemik iliğinin bozulması ve bağışıklık sisteminin zayıflaması.
Bu miktarı, sürekli olmasa da alanların 1 yıl içinde ölümleri kaçınılmazdır.
400-500 rem: Ağır kan bileşimi bozukluğu, yüksek ateş ve 4 hafta içinde
en az %50'si ölüm, diğerleri 2 aylık yaşam süresi.
750-1000 rem: Yukarıda sayılan etkilerin dışında ilk günden başlayarak
mide kanamaları, ağız içi, göz içi ve solunum borusu, yemek borusu
gibi zar derilerinde iltihaplı yaraların oluşumu. En fazla 4 hafta
yaşam süresi.
5000 rem: Işınlanmanın olduğu gün ölüm.
10.000 rem: Işınlanma anında sinir sisteminin felç olması ve aynı
yüksek gerilimli elektrik çarpmasında olduğu gibi çeşitli hassas hücrelerin
patlaması ve anında ölüm.
Çernobil felaketinden sonra 14 yıl içinde 150 bin kişinin ölmesi,
kanser hastalıklarında patlama yaşanması, çocukların sakat doğması
radyasyondan kaynaklanmaktadır.
Çernobil radyasyonunun zararları konusunda bir laboratuvardır. Çevrenin
radyasyona bulanması, ağaçların kuruması, toprağın veriminin düşmesi,
içme sularının radyasyonlanması vb. sonucu özellikle troid bezi kanser
hastalıklarının artması, çocukların sakat doğması vb. patlama sonrası
atmosfere yayılan yoğun radyasyon sonucudur.
Nükleer teknoloji ruhları çağıran, fakat onları geri göndermeyi beceremeyen
büyücünün durumuna benzemektedir. Nükleer teknoloji yaratılmış, ama
insanlık için felaketli sonuçlara yolaçmıştır.
Çevre ve insanlık için felaketli sonuçlara yolaçan nükleer enerjiye,
nükleer santrallere hayır!
Çevrenin korunması yaşamın korunmasıdır!
3.12.2000
RİO, BERLİN, KYOTO VE ŞİMDİ DE LAHEY...
'DÜNYA İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ KONFERANSI' YİNE FİYASKOYLA SONUÇLANDI!
Birleşmiş Milletler (BM) tarafından Kasım ayı içerisinde Hollanda'nın
Lahey kentinde iki hafta süren, 'Dünya İklim Değişikliği Konferans'ı
yapıldı. Atmosfere salınan karbondioksit emisyonlarının azaltılmasını
öngören Kyoto Protokolü'ne işlerlik kazandırmak amacıyla yapılan konferans,
atmosfere en çok karbondioksit salan emperyalist güçlerin kendi aralarında
anlaşamamaları sonucu başarısızlıkla sonuçlandı.
Bu konferansa geçmeden önce sera efekti ve sonuçları üzerine kısaca
durmak istiyoruz.
Sera efekti nedir?
Dünyanın çevresini kaplayan atmosfer içindeki belli gazlar ve su buharı
cam görevi görerek güneş ışınlarındaki ısı enerjisini içlerinde tutarak,
absorve ederek havanın sıcak kalmasını sağlarlar. Bu gazların afmosferde
yoğunlaşması, çoğalması demek, hava ısısının artması demektir. Atmosferde
yoğunlaşan gazlar, dünyaya ulaşan güneş ışınlarının, tekrar dünyayı
terketmesini engeller. Bu durum yeryüzünün ısısının artmasına neden
olur. Sera efekti denilen şey kısaca budur.
Isı miktarında ufak bir değişim felaketli sonuçlara yolaçmaktadır.
Atmosferin ilk tabakası olan Troposfer içindeki bu sera efektine sebep
olan gazlar şunlardır: Karbondioksit (CO2), Metan, Florklorhidrokarbon
(FCKW), F 11, F 12, Azotikgazı (güldürücü gaz) ve Ozon.
Karbondioksit gazı sera efektine neden olan gazların başında gelir
ve bunda %50 pay sahibidir.
Karbondioksit gazı fosil yakıtların (petrol, kömür, doğalgaz) yakılması
ve orman yangınları sonucu yılda ortalama 20 milyar tondan fazla üretilmektedir.
Bu miktarın yarıya yakını denizlere ve göllere karışmakta, yaklaşık
10 milyar tonu Atmosfere karışmaktadır. Doğal bitki örtüsü ve ormanlar
karbondioksit tüketimini sağlayan en önemli doğal faktörlerdir. Ormanların
yokedilmesi, karbondioksit gazının doğal tüketiminin önünü kesmekte,
doğal yapının kapasitesinin üstünde üretilen karbondioksit gazı atmosfere
karışmaktadır.
Güney Amerika'da Amazon bölgesinde bulunan tropikal ormanlar, oksijen
üretimi, hava akımları oluşumu ve karbondioksit tüketimi alanlarında
bir başka eşi olmayan 'dünyanın akciğerleri' olarak tanımlanmaktadır.
Fakat bu ormanlar her yıl binlerce kilometrekarelik alanlar halinde
kesilmekte, yakılmakta ve tüm dünya ve insanlık için bu büyük değer
taşıyan ormanlar yok edilmektedir.
Tüm dünyada yılda ortalama üretilen 20 milyar ton karbondioksitin
%90'ını emperyalist ülkeler, %10 kadarını da dünya nüfusunun büyük
bir kesimini teşkil eden geri, bağımlı ülkeler yaratmaktadır.
Sera efektinin sonuçları...
Sera etkisine yolaçan atmosfer tabakası içindeki gazlar; bir yandan
dünyayı güneşten gelen mor ötesi ve kızıl ötesi ışınlardan koruyan
ozon tabakasının delinmesine, diğer yandan güneşten gelen ısının bir
kısmının uzaya geri dönmesini engellemesine yolaçmaktadır. Sera efekti
yerkürenin ortalama sıcaklığını artırmaktadır. Ortalama sıcaklığın
artması ise bir dizi felaketi de beraberinde getirmektedir.
İklimlerin değişmesi, buzulların erimesi, nehirlerin sıkça taşması,
sel, kasırga ve tayfun felaketleri bu sıcaklık artışının doğal sonucudur.
Bir örnek vermek gerekirse; havanın ortalama 0,5 0C (yarım derece!)
ısınması demek, çöllerin en azından 50-100 km genişlemesi, kuzey orman
kuşağının yerini steplere bırakması, kutup buzullarının üçte birinin
erimesi, buzulların 200 metre yukarıya çekilmesi, denizlerin ortalama
4,5 metre yükselmesi, havadaki su buharı oranının en az beş katına
çıkması ve örneğin Hollanda'nın, Almanya'da kuzey kıyı şeridinin,
ABD'nin güneydoğusundaki Florida eyaletinin bir kısmının, Bangladeş'in,
Filipinler, Endonezya ve Japonya'daki binlerce adanın sular altına
gömülmesi demektir. Isı farklarından doğan aşırı basınç değişimlerinin
korkunç kasırgalar, fırtınalar eşliğinde bazı bölgelere metrekareye
yüzlerce litre yağmurun yağması demektir. Ayrıca 0,5 0C'den daha fazla
ısının artması, yani günümüz ortalamasında toplam 2 0C daha fazla
ısı, cins olarak bugünkü insanın yaşamasına olanak tanımayan bir dünya
demektir.
BM çevre zirveleri
Birleşmiş Milletler Örgütü, emperyalist büyük güçler başta olmak üzere,
esasta emperyalizmin uluslararası örgütüdür. Bu örgütün temel işlevi,
emperyalist güçlerin kendi aralarındaki çelişmelerde pazarlık yapıp
çözümler üretmek, şu veya bu büyük emperyalist güçlerin çıkarlarının
ifadesi olan çözümleri "demokrasi", "insan hakları",
"insanlık çıkarları"na uygun çözümler olarak gösterip tanıtmaktır.
BM'in düzenlenen çevre zirvelerinde alınan kararlar da, emperyalist
büyük güçlerin üzerinde anlaştığı ve onların özsel çıkarlarına zarar
vermeyen kararlardır.
BM tarafından bugüne kadar şu çevre zirveleri düzenlenmiştir:
- 4-12 Haziran 1992 RiOĞ 28 Mart-7 Nisan 1995 Berlin
- 1-10 Aralık 1997 KyotOĞ Kasım 2000 Lahey
BM tarafından düzenlenen çevre zirvelerinde, bir dizi iyi niyet konuşması
yapılıyor, çevre kirliliği üzerine timsah gözyaşları dökülüyor, çevrenin
korunması üzerine tavsiye ve öneriler getiriliyor. Sonuçta özde değişen
birşey olmuyor. Hergün tonlarca sera etkisine yolaçan gazlar atmosfere
salınmaya devam ediliyor. Kâr uğruna doğanın talanına devam ediliyor.
En büyük çevre düşmanlarının, en büyük çevre katledicilerinin çevre
yararına doğru kararlar almasını ve uygulamasını beklemek, çevre zırvalarından
çözüm ummak aptalca olur.
Neden?
Çünkü atmosfere karışan karbondioksit gazı, esas olarak emperyalist
ülkeler tarafından üretilmektedir. Dünyadaki toplam korbondioksit
gazının yüzde 23.7'si tek başına ABD tarafından üretilmektedir. ABD'de
yılda kişi başına 19.88 ton karbondioksit gazı üretilmektedir. Kişi
başına düşen karbondioksit gazın üretim miktarı diğer bazı ülkelerde
şöyledir: Rusya 10.4 ton, Almanya 10.8 ton, Çin 2.5 ton, Hindistan
0.8 ton, Türkiye 2.6 ton. ABD'den nüfus olarak 4.5 kat daha büyük
olan Çin, ABD'den 8 kat daha az karbondioksit üretmektedir. Karbondioksit
gazı üretiminde kıtalararası karşılaştırmada Afrika'nın payı yüzde
3.2, Latin Amerika'nın payı ise yüzde 5.3'tür (1997 yılı verileri).
Lahey'de düzenlenen 'Dünya İklim Değişikliği Konferansı'na 182 ülkeden
7 bin kişi katıldı. Bu konferans'la amaçlanan, 1997 yılında kabul
edilen BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin ek Kyoto Protokolü'ne
güya işlerlik kazandırmaktı. Bu protokolle 2010 yılına kadar öngörülen
sera gazı emisyonunun 1990 yılı seviyesinin yüzde 5.2 altına çekilmesi
kabul edilmişti. Bu somut olarak atmosfere atılan sera gazlarını Avrupa
Birliği'nin %8, ABD'nin %7, Japonya'nın %6 oranında azaltması demekti.
Aradan geçen 3 yılda bu alanda değişen bir şey olmadı. Alınan kararların
bağlayıcı özelliklikleri olmadığı için kağıt üzerinde kaldı. Lahey
Konferansı'nda karbondioksit emisyonunun 1990 yılı seviyesinin altına
çekilmesi konusunda emperyalistler kendi aralarında anlaşamadı. Zırvadan
başka herhangi bir sonuç çıkmadığı için, zirve 2001 yılına ertelendi.
Çözüm zirvelerde değil, devrimde!
Çevreyi katledenlerin, doğayı talan edenlerin, çevreyi kurtarmak için
kararlar almasını ve uygulamasını beklemek abesle iştigaldir!
Üzerinde yaşanabilir bir çevre, ancak sömürü düzeninin yıkılmasıyla
mümkündür. Doğanın kar uğruna hoyratça talanı yerine, doğa ile uyum
içerisinde bir yaşamı ancak proletarya önderliğinde bir halk iktidarı
yaratabilir.
Gelecek ya sosyalizmle olabilir ya da barbarlık hüküm sürdüğü sürece
gelecek olmayacaktır. Geleceğimizi güven altına almak bizim elimizde!
30.11.2000
Menüde neler var?
Aralık ayında son iki hafta içinde, kirli içme suları, 'deli dana'lı
etler ve hormonlu yiyecekler konuları oldukça günceldi. Ürkütücü ve
korkutucu boyutta güncel! Milyonlarca insanın sağlığı ve hayatının
ne gibi bir tehlike içinde olduğunu gözler önüne serdi. Ne yazık ki
bu tehlikeyi gören gözler, sadece sorunun bilinciyle bakan, sayıları
milyonlar içinde az olan gözlerdi.
Aman et yemeyin 'deli dana' hastalığını içeriyor, aman su içmeyin
kanserojen maddeler içeriyor, aman sebze-meyve yemeyin hormonlu kimyasallar
içeriyor! diyemiyoruz...
Diyemiyoruz çünkü, "ne yenebilir, içilebilir ki?" sorusuna
verebileceğimiz olumlu bir cevap bulmak zor!
Kapitalist dünya sisteminin azami kâr hırsı sınır tanımıyor. İnsanların
en temel ihtiyaçları da, en fazla kâr etme dürtüsü üzerine yükseldiğinden,
"doğal" olanın sağlıklı olan anlamında değil, "doğal"
olanın en fazla kâr getiren anlamında kullanıldığı dünyada yaşıyoruz.
Doğal olmayan et satılıyorsa, neden satıldığına bakmak gerekir: Kâr
amacını taşıyorsa, doğal olmayan ve örneğin BSE hastalığı taşıyan
etten sözedilmesi, "normal" anlamında bir "doğal"lık
taşıyor. "Delidir, ne yapsa yeridir" sözünün yerine, "kâr
amacı taşıyor, ne yapsa yeridir" sözünü koyabiliriz.
Kapitalizm dünyanın doğal dengesini hızla bozuyor, bozmaya devam ediyor...
Kapitalizm; insan, hayvan, bitki, hava, su, toprak... ne varsa onu,
kelimenin tam anlamıyla ve barbarca talan ediyor...
Kapitalist dünya sisteminin merkezinde duran şey; doğayla uyumlu ve
sömürüye dayanmayan bir üretim biçimi değil, doğadaki tüm şeylerin
en fazla para ve en fazla pazar alanı elde etmek için kullanmadır.
Konumuz açısından bir de buna, en hızlı bir şekilde para ve pazar
elde etmeyi ekleyebiliriz, eklemeliyiz.
En hızlı bir şekilde ne demek olabilir?
En hızlı bir şekilde et üretip satmak, su satmak, sebze satmak...
Nasıl en hızlı olması mümkün?
Doğal bir gelişme içinde değil, kimyasal müdahale ile! Yani, et üretiminin
hızlı bir şekilde ve en kârlı bir şekilde artması için, suyun en hızlı
ve en kârlı bir şekilde tüketime sunulması için, sebze-meyvenin en
hızlı ve en kârlı bir şekilde üretilip kapitalist pazarda tüketime
sunulması için, kapitalist müdahale!
Ette BSE (deli dana) hastalığına yol açan yemin hayvanlara yedirilmesi,
suyun aktif klor maddesiyle kirletilmesi, gen teknolojisi ve kimyasal
maddelerle sebze-meyvenin yetiştirilmesi ve "korunması"...
bunların hepsi kısa sürede en çok kârı elde etmek içindir. Tüketiciye
biçilen görev ise, paralarını vererek bunları 'afiyetle' yemek ve
içmektir...
Toplum, yani tüketici ne kadar bilinçsiz ve örgütsüz ise; kapitalist
sistem, yani kâr peşinde koşanlar bir o kadar fütursuz hareket ederler.
Sağlık-mağlık, doğal-moğal dinlemezler. Bugünkü Türkiye'de her alanda
olmazların 'olur' olmasının temelinde bu durum yatmaktadır.
Yazılı ve görsel-işitsel basın-yayında BSE, hormonlu yiyecekler, sağlıksız
sular son günlerde sıkça yer aldı. Bu yer alış, köklü bir değişiklik
için herhangi bir hareketliliğe yol açmadı. Bilinç ve örgütlenme düzeyinin
geri olması, sistemin 'eski tas, eski hamam' misali yoluna devam etmesine
hizmet etti, ediyor.
Yazılı ve görsel-işitsel basın-yayında bu konular hala işleniyorken,
İstanbul'daki Courosel'den vereceğimiz çarpıcı örnek durumun vahameti
açısından ilginç!
Courosel'de alış-veriş marketinde, satıcılara ve alıcılara BSE'li
ve hormonlu yiyecekleri nerede bulabileceğimizi, hangi kısımda alabileceğimizi
sorduk.
Cevaplar çok ilginç!
Et reyonundaki et satan bir baya soruyoruz:
- BSE'li etiniz var mı, varsa alabilir miyiz? diye soruyoruz.
Satıcı, anlamıyor ve şaşkın bakışlarla yanındaki diğer satıcı arkadaşına
sorar gibi davranıyor ve onunda anlamadığını anlıyor.
- Hayır ondan kalmadı, başka tür verelim, diyor.
Sebze-meyve kısmına doğru ilerliyor ve bir görevli genç personele
soruyoruz:
- Burda hormonlu sebze-meyvenin bulunduğu yeri nerde? diye soruyoruz.
Satıcı hormonlu yiyeceklerden bihaber ve net bir cevap veremiyor,
iyi bir şeyi sormuşuzdur gibi rahat davranıyor ve;
- Bilemeyeceğim, şuradaki arkadaşa sorun o bilir, diyor.
Bu arada yanımızdan geçen bir alıcı, 50 yaş cıvarında, yardım etmeye
çalışıyor ve tavandan aşağı sarkan afişlerde yazabileceğini, oralardan
okumamızı hatırlatıyor ve;
- Şu şeylere bakarsanız orda yazar, oradan bulabilirsiniz, diyor.
Kasaya geldik ve çıkmadan önce bir de kasiyer bayana sorduk:
- Burada hormonlu yiyeceklerin bulunduğu reyonu öğrenmeye çalıştık
ama görevliler anlayıp bize söyleyemediler, siz nerde olduğunu biliyor
musunuz? diyoruz. Kasiyer de gerçekten 'iyi' bir şey sorduğumuzu zannediyor
ve bilmemesinin ve bize yardımcı olamamasının sıkıntısını yaşıyor
bir an ve cevap veriyor:
- Maalesef ben de bilemeyeceğim, diyor.
Kendisine hormonlu yiyeceklerin ne olduğunu hatırlatıyoruz, bunun
üzerine bize;
- Ben bunu bir yerden biliyordum ama, siz sorduğunuzda hatırlayamadım,
diyor.
Satıcı ve kasiyerlerden oluşan toplam beş görevli kişi bilmediği için
bize yardımcı olamamıştı. Satıcılara sorduğumuzu ve yardım alamadığımızı
gören iki alıcı da, masum bir şekilde yardımcı olmaya çalışmıştı.
Ortaya çıkan bu tablo traji-komik bir tabloydu. Aslında ne sorduğumuzu
bilmiyorlardı. Bilmedikleri için de rahatlıkla satabilir ve satın
alabilirlerdi. Bilmemelerine rağmen hormonlu, BSE'li yiyecekler reyonlarda
çoktu ve fakat bunların üzerinde nasıl bir ürün olduğu yazmıyordu,
yazmazdı. Böylece satan satıyor, satın alan alıyordu. Önemli olan
tatlı kârların akmaya devam etmesidir ne de olsa! Satıcı elemanın
ve tüketici alıcının bunu bilmemesi, satış yapan kurumun lehine!
*
Yediğimiz etlerde 'deli dana' hastalığı olmasın?!
Neden olmasın! Türkiye'de yenen etlerin %60'ı kaçak. Türkiye Ziraatçılar
Derneği genel başkanı İbrahim Yetkin ve Tüketici Hakları Derneği genel
başkanı Turhan Çakar'ın 10 Aralık'ta yaptıkları ortak açıklamada bunu
söylediler. Türk Veteriner Hekimleri Birliği'nin de görüşü bu. Yine
Çakar, Tarım ve Köyişleri Bakanı'ndan kaçak et ithal eden firmaların
isimlerini istediklerini ve fakat bunların kendilerine verilmediğini
açıklıyor. (Radikal, 11 Aralık)
Veterinerlik Fakültesi üyesi Doç. Dr. Tarık Haluk Çetin, 1980'li yıllarda
90 milyon olan hayvan sayısının bugün 50 milyon olduğunu söylüyor.
Yani et ihtiyacını karşılamada iç pazarda bir daralma olduğu açık.
Türkiye'de toplam 888 mezbaha bulunuyor (bunun 80'i özel) ve özel
mezbahalardan 49'unun, belediye mezbahalarından da sadece 8'inin ruhsatlı
olduğunu söylüyor. (Evrensel, 11 Aralık)
Buraya kadar ortaya çıkan şu: Yenen etin %60'ı kaçak, iç piyasa et
ihtiyacını karşılayacak düzeyde değil (yani et ithalinin olması lazım),
mezbahaların %95 kadarı ruhsatsız, denetimsiz.
Peki et ithali varsa, yasal mevzuat ne, gerçek durum ne?
Türkiye İthalat Genel Müdürlüğü Avrupa'dan hiç et ithal edilmediğini
açıklıyor. Avrupa'dan sığır eti ithalinin ise sıfır olduğunu söylüyor.
Bu yıl içinde Çin'den 5 ton sığır eti ithal edildiğini belirtiyor.
İthal edilen etlerde gümrük vergisi %232, içyağı ithalinde ise gümrük
vergisi %4. Mesela hiç et ithalinin yapılmadığı Avrupa'nın bir ülkesi
olan Almanya'dan üç Türk firması (Etaş Gıda, Planet Gıda Turizm, Kartaran
Dış Ticaret) ne hikmetse 91 ton iç yağı ithal etmek istiyor. (Radikal,
11 Aralık)
Gerçekte ithal etmek istedikleri iç yağı değil elbette. İç yağı ithali,
hayali ithal! (Demek ki sadece "hayali itracat" yok, bir
de "hayali ithalat" var!).
Çin dışında, özellikle Avrupa ülkelerinden et ithal edilmediğini söyleyen
İthalat Müdürlüğü, yüksek gümrük vergilerine rağmen Türkiye'ye kaçak
ithal etin girmesini nasıl izah ediyor olabilir?
İthalat Genel Müdürlüğü yetkilisi Mehmet Işık, 7 Aralık'ta Hürriyet'te
yayınlanan ve akıllara durgunluk verebilecek, adeta insanlarla dalga
geçen -ama ciddi- izahını şöyle yapıyor:
"... Böylece resmi olarak Türkiye'ye dışardan et girmemiş oluyor.
Bazen gümrüklerdeki kayıtlarda yanlış yapılıyor. Mesela bir seferinde
gümrük kayıtlarına göre Avrupa'dan Türkiye'ye şeker ithali patlaması
olduğu ortaya çıktı. Ancak yapılan araştırmada bunun şeker değil kömür
ithali olduğu belirlendi. Kömür ithali kayıtlarının gümrükte yanlışlıkla
şeker olarak kayda geçirildiği anlaşıldı. Türkiye'de bu hatalar maalesef
yaşanıyor. ..."
İthalatı yapılan siyah renkli kömür ile beyaz renkli şeker arasında
bir benzeme(!) yanlışlığı yapılırsa, iç yağı ile et arasında bir yanlışlığın
yapılması haydi haydi mümkündür. Nitekim et de %232'lik gümrük vergisi
ile iç yağında %4'lük gümrük vergileri arasındaki fark dikkate alınırsa,
yanlışlık kaçınılmaz görünmektedir!!!
Et ithal edilmediyse, "et ithal edildi" tartışması nerden
çıkıyor?
Alman makamlarının (özellikle Alman Tarım Bakanlığı'nın) yaptığı açıklamalar
bu tartışmanın çıkışına ve "et ithal edilmedi" yalanının
su yüzeyine çıkmasına sebep oldu.
Alman makamları, bu yıl Türkiye'ye 81.7 ton dondurulmuş, 200 kilo
da taze soğutulmuş sığır eti ihraç ettiklerini söylüyor. Türk makamları
ise, Avrupa'dan hiç et ithal edilmediğini söylüyor.
Sadece bu kadar mı, BSE (deli dana) tartışması nerden geliyor?
O da Alman yetkililerden geliyor. Alman yetkilileri bu yıl Türkiye'ye
'deli dana' hastalığı olarak tabir edilen, içinde BSE virüsü barındıran
25 ton yem ihraç ettiklerini açıkladı. (Hürriyet, 7 Aralık)
Buna Türk Tarım Bakanlığı'nın cevabı şu oldu:
"İthal yemleri yalnızca tavuklar yiyor. Sığır etleri de kaçak
girmiştir. Deli dana tavukları etkilemez. Deli dana yemlerinin sığırlara
yedirilmesi 1997'den beri yasak." (Radikal, 9 Aralık)
Tavuklara yedirdiklerini ve tavuklara da bir şey yapmadığını söyleyen
ziyniyet, "radyasyonun türk erkeğinin cinsel potansiyelini arttırdığını,
bunun dışında bir şey yapmadığını" söyleyen zihniyetle aynı.
BSE nedir?
BSE kısa adını İngilizce Bovin Spongiforme Enzephalopathie'nin baş
harflerinden almaktadır. Bu hastalık ilk olarak İngiltere'de sığırlarda
ve koyunlarda ortaya çıktı. Bu yem (kapitalizm tarafından) hayvanların
daha çabuk ve verimli(!) beslenmesi için özel olarak üretildi. Üretiliş
ve kullanış biçimi kısa olarak; hayvanlara ölü hayvanların et ve kemiklerinin
kurutulup öğütülerek tekrar yem olarak verilmesidir. Bu yem türü içinde
bulunan bir bakteri/mikrop yada virüs olarak tanımlanabilecek bir
hastalık türünün ortaya çıkmasını kendi içinde barındırmaktadır. Yenen
yemle birlikte bir tür virüs, süreç içinde bir kemirici kurt gibi
hayvanın beynine yerleşmekte ve hayvanın beyni günbegün erimektedir.
Bir çok durumda da ölümüne yolaçmaktadır. Beyini bir kurt gibi kemiren
bu hastalık, hayvanı düzgün yürüyemez, normal hareket edemez hale
getirmektedir. Bu yüzden bu hastalık türkçeye "deli dana"
hastalığı olarak girmiştir. Aslında deli dana değil, BSE hastalığından
sözetmek doğrudur. BSE hastalığının ortaya çıkması, bir çok virüs
salgınında olduğu gibi, etkisi hemen belirgin olmamaktadır. Bu yemi
yiyen hayvanda belirtiler, virüsün beyine ulaşması sonucunda ortaya
çıkmaktadır.
Aslında hasta her olduğu gibi, hastalığın varlığı ya da yokluğunu
beyinde tahribata yol açan belirtiler ile birlikte tanımlanamaz. Tıpkı
AİDS virüsü gibi. AİDS virüsü kapmış birisi aslında daha ilk günün
de hastadır. Ancak belirtileri yıllar sonra ortaya çıkmaktadır.
Hayvan bu yemi yedikten sonra, aslında hastalık başlamıştır ve hastalık
var demektir. Bu hastalığı kapmış bir hasta hayvan etinin yenmesi
yolu ile, BSE hastalığının insana geçmesi mümkündür. Bu hastalığın
insandaki belirtilerinin kaç yıl içinde ortaya çıkacağı, ya da çıkıp
çıkmayacağı üzerine araştırma ve spekülasyonlar sürmektedir. Bu konuda
gerçek durumun ne olduğu, kapitalist sistemlerin makamlarınca gizlenmektedir.
Çünkü işin ucunda para ve kâr edenler var. Öncelikle onlar korunmak
zorunda, tüketiciler değil.
Bu arada BSE'li yem üretip Türkiye'ye de satan Almanya, daha yeni,
yani 6 Aralık'ta yürürlüğe girmek üzere 30 aydan büyük olan sığırların
kesilmesi durumunda zorunlu BSE testini uygulamaya başladı.
BSE testi konusunda Türkiye'de ne olduğu sanılabilir? Koca bir hiç!
Mezbahalarının %95'i ruhsatsız ve denetimsiz olan bir ülkeden, yenen
etin %60'ı kaçak ithal et olan bir ülkenin, "biz yemi tavuklara
yediriyoruz" diyen bir bakanlığı olan ülkenin, kömür ile şekeri
birbirine benzetip yanlışlık yapacak kadar rüşvet/para körü olan gümrük
sistemi olan ülkenin insanlarının vay sağlığına! Öyle ya, sağlığınız
kaç para, siz sağlıktan değil paradan haber verin!!! Her şey vatan
için değil, para için!
"Sığır, koyun ve tavuk eti için para harcamasak ne yapmış oluruz
acaba?" sorusunu herkesin kendisine sorup cevaplaması iyi olacaktır.
BSE'li et yemektense, et yememek daha doğru ve mümkün.
*
"Türk'e hormonlu layık!"
Bu başlık, günlük bir gazeteden Murat Gürgen'in haberinin başlığını
taşıyor. Sığır, koyun ve tavuk eti için para harcamasak ne yapmış
oluruz acaba? sorusunu herkes kendisine sorup ona göre cevaplaması
iyi olacaktır dedik. Bu soruyu yediğimiz sebze ve meyve için de sorsak
çok mu ileri gitmiş oluruz acaba?! (Ya sonra değineceğimiz içme suyu
konusunda da söylersek daha da mı ileri gitmiş oluruz acaba?!).
Tıpkı hayvanların daha "verimli" olması, yani çabuk etlenmesi
vs. için kısa ve ucuz yoldan üretilip hayvanlara verilen BSE'li yemle;
daha çabuk ve daha çok para kazanma üzerine hesap yapan kapitalist
üretim tarzı, aynı hesapla sebze ve meyveye de bulaşmaktadır. 'Konvansiyonel
tarım' adı verilen hormonlu üretimin, yiyeceklerde kanserojen etkisi
tespit edilmesine ve toprağa da (su kayanaklarına da) zararlı olduğu
tespit edilmesine rağmen, bu maddelerin hala ziraatta kullanılması
olağan bir durumdur.
Hormonlu üretim bugün Türkiye'de o kadar olağandır ki, tarımda elde
edilen sebzelerin %99'u hormonludur. Hormonsuz, yani doğal zirai koşullarda
elde edilen sebzelerin geri kalan %1'inin tamamı ihraç edilmektedir.
İnsanların patır patır kanser hastalığına yakalanması, kanser hastalıklarındaki
artışlarda büyük patlamaların olması; 'allah'ın işiyle değil ama kapitalizmin
kısa yoldan çok para kazanma işiyle ilişkisi olduğu çok açık.
Hormonsuz sebzelerin kapitalist pazar için maliyeti %50 daha pahalı
olmaktadır. Üstelik sebzeler hormonlu maddeler kullanılmadığı zaman,
kendi doğal süresi içinde ve bu anlamda da daha uzun zamanda ürün
verir hale gelmektedir. Oysa hormonlu maddeler kullanıldığı zaman,
hangi ürünün nasıl ve hatta ne zaman "ürün veren" ürün haline
geleceği belirlenebilmektedir. Üstelik %50 daha ucuza imal edilerek...
Bir de bugün Türkiye'de tarımda kullanılan 'konvansiyonel tarım' adı
verilen hormonlamaya, mesela kimyasal gübre ve zirai ilaçların kullanımına,
devlet sübvansiyonu var. Yani hormonlu maddelerin kullanımı devlet
tarafından madden destek görüyor.
Pazar ve para için üretim yapan bir zihniyet bu durumda ne yapar:
Daha ucuza ve daha çabuk üretim, daha çok üretim = daha çok kâr için
hormonlu sebze-meyve üretir.
Yani tüketici için (zengin olmayan tüketici için) bu şu demektir:
Örneğin domates: Domatese benzeyen ama kendisinde domates tadı olmayan,
domates gibi büyük ama içi oldukça boş olan, domates gibi dışı kırmızı
ama içi domates gibi olgunlaşmayan, bir domatesten alınması gereken
besin maddeleri yerine kanserojen maddeler yüklü bir hilkat garibesi
yiyecek maddesidir!
Ne domates eski domates, ne çilek eski çilek! Ne de tüketicinin damak
tadı ve sağlığı eskisi gibi! Bunun da sebebini birilerinin kârlarına
daha çok kâr ve zenginliklerine daha çok zenginlik katması üzerine
kurulu sistemine borçluyuz.
*
"Bu suları içmeyin, kanserojen maddeler taşıyor!"
Bir hafta boyunca ve bir kez daha, yazılı ve görsel/işitsel basın-yayın
kuruluşları bu başlığa uyan haberleri yansıttılar. 46 firmanın 28'inin
sattığı sularda yapılan incelemelerin sonucu kötüydü:
İstanbul'da sayıları 3 bini bulan su istasyonu satış noktaları adeta
zehir satan istasyonlar durumunda. Hangisinin suyu içilir, belli değil.
Su dolum firmalarının ve satış istasyonlarının belediyeler tarafından
mı, yoksa il sağlık müdürlükleri tarafından mı denetlenmesi gerektiğinin
net olmadığı görüldü bu tartışmada.
İstanbul Ticaret Odası (İTO) İstanbul'da su satışı yapan firma sayınının
120 olduğunu ve bunların %70'nin kayıtlı olmadığını, yani kaçak olduğunu
açıkladı. İTO Başkanı Mehmet Yıldırım bir başka çarpıcı gerçeği açıklıyor:
"Satışı durdurma kararı bu firmaları etkilemez. Ertesi gün başka
bir isimle aynı suyu satacaklardır" diyor ve ekliyor "Sağlık
Müdürlüğü konuyu yeterince önemsemiyor".
Musluklardan akan suyu içilemez hale getiren bu sistemin kapitalistleri,
musluklardan akan suyun içilememesini fırsat bilerek, petrol istasyonları
gibi su satmayı kâr kapısı yapan yeni kapitalistler doğuruyor. Kapitalist
kâr hırsı, içilen bu türden suları da gerktiğinde kâr uğruna sağlıksız
sular haline getirmekten kaçınmıyor. Kanserojen maddes içeren aktif
klor kullanmak daha çok kâr getirecekse neden olmasın?! Zaten denetleyen
ve "önemseyen" bir kurumdan da söz edilmediği yerde, tencere
yuvarlanıp kapağını buluyor.
Öyle bir olmazların "olur" olduğu bir ülke ki burası, sağlıksız
ve mikroplu su satan firmaların faaliyetlerinin durdurulduğu ilan
edildiği halde, bu firmalara ait suyu satan istasyonlar satışlarını
hala sürdürebiliyor ve müdahale eden olmuyor.
*
Solunan hava, yenen yiyecek, içilecek su...
Kapitalizm yaşam temellerini dinamitlemeye devam edip, onları (kâr
için) hızla tüketiyor, yok ediyor. Bu arada insan sağlığını da tüketiyor,
yok ediyor.
Her yediğimiz ve içtiğimi şey bir şeyi hatırlatmalı: Kapitalizm ve
azami kâr! Ya paramızla yediğimiz içtiğimiz her şeyle sömürücüleri
daha (hızlı) zengin yapıp sağlığımızı, geleceğimizi yok edeceğiz,
ya da sömürü sisteminin her türlü kötülüğünün kaynağı olarak görüp,
onu yok edeceğiz. Seçenek bizim!
Aralık 2000
