Çete savaşları sürüyor... Operasyonsuz gün yok...
OPERASYONLAND...
Yabancı dil kökenli kimi sözcüklerle konuşmaya iyice alışıyoruz.
Hayır, burada sözünü ettiğimiz yabancı sözcükler bütün dünya dillerinde
aynı olan kimi teknik terimlerle sınırlı değil... Yani (Chat) çetleşmeden,
e-mail (imeylleşmeden), internetten vb. söz etmiyoruz. Ülkenin siyasi
gündemini de, yabancı dilde ifade edilen kimi kavramlarla anlıyor
ve anlatıyoruz. Yabancı dil bilgimiz gelişiyor anlayacağınız...
"Postmodern Darbe"nin (28 Şubat döneminin Genelkurmay Genel
Sekreteri Emekli Tümgeneral Erol Özkasnak, bir televizyon programında
28 Şubat muhtırası ve sonrası gelişmeler için yapılmış "postmodern
darbe" tespitinin, bu sürece en uygun olan yakıştırma olduğunu
açıkladı.) mimarlarından İngilizceden apartma brifingi öğrenmiştik.
Bunlar bu postmodern darbeyi, medyayı ve onun üzerinden toplumun bir
çok kesimini harekete geçirmek için düzenledikleri brifing üzerine
brifinglerle yönetip yönlendirmişlerdi. O dönemde brifing sözcüğü
dilimize pelesenk olmuştu.
Son aylarda da ülkenin siyasi gündeminin ayrılmaz yol arkadaşı olan
bir sözcük var: OPERASYON. Bu sözcük hakkında "Büyük Larousse"da
yapılan açıklama şöyledir:
"Operasyon a. (fr. operation) 1. Belli bir amacı gerçekleştirmeye
yönelik uygulamaların, önlemlerin ya da işlemlerin tümü. Polis dün
geceki operasyonda bin kilo uyuşturucu ele geçirdi. Operasyonlar sürüyor.
- 2. Cerrahın hastaya uyguladığı işlem; ameliyat." (age, cilt
17, sayfa 8856)
Eğer operasyonların doğrudan hedefi değilseniz, o zaman da hangi gazeteyi
açsanız, hangi televizyonu seyretseniz operasyon sizi yine de buluyor.
Operasyonsuz, operasyon habersiz, operasyon üzerine yorumsuz gün geçmiyor.
Gördüğünüz gibi biz de sonuçta operasyon(lar) üzerine konuşuyor, konuşmak
zorunda kalıyoruz.
ŞEFKAT OPERASYONU
Operasyonlar, bunların düzenleyicileri tarafından -çok sık yapıldığından
birbirine karıştırılmaması için olacak herhalde!!!- ilginç kod isimleriyle
adlandırılıyor. Genelde bu isimlerin operasyonun konusu ile pek ilgisi
olmuyor. Bazen operasyonun hedefinin ve sonucunun tam tersi isimler
konuyor operasyonlara. Bunun en açık örneğini "devletin şefkat
operasyonu", "hayata dönüş operasyonu", "teröristleri
kendi terörlerinden koruma ve kurtarma operasyonu" gibi isimlerle
adlandırılan devrimci tutsaklara saldırı operasyonunda yaşadık.
Operasyonun bu isimlerle ilgisi olmayan gerçek iki hedefi vardı: Devrimci
tutsakların ölüm orucu eyleminde somutlaşan direnişini ezmek, ölüm
orucu eylemini bitirmek; F tipi adı verilen tecrit hapishanelerini
devreye sokup devrimci tutsakları buralara nakletmek.
Özellikle bu ikincisi uzun süredir devletin önüne koymuş olduğu bir
hedefti. Bizzat İçişleri Bakanı Tantan'ın operasyon ertesinde açıkladığı
gibi, özel timler bir yılı aşkın süredir "model üzerinde provalarla"
bu operasyona hazırlanıyordu. Ancak operasyonun bu "provalardan"
bir farkı vardı: Provası yapılan senaryo "ceza indirimi"
isimli af yasası ile devrimci tutuklular dışında kalan tutukluların
büyük bir bölümünün hapisten çıkarılarak, hapishanelerde yer açılmasını,
devrimcilerin kaldığı koğuşlara komşu koğuşların boşaltılmasını, buralara
operasyon timlerinin yerleştirilmesini ve saldırının "komşu koğuşlardan"
başlatılarak içten yapılmasını öngörüyordu.
Meclisteki pazarlıklar; Sezer'in af yasasını imzalamadan geri göndermesi
"oyunbozanlığı" ile "özel timlerin" yerleşimine
açılacak komşu koğuşların boşaltılmasının gecikeceğinin ortaya çıkması;
devrimci tutsakların ölüm orucu eyleminde ölüm sınırına gelinmiş olması
olgusu; devletin güya verebileceği en büyük tavizleri vermiş olduğu,
bunun ötesine hiç bir devletin geçemeyeceği yönünde yeterli kamuoyu
oluşturacak adımların atılmış olması -ki bu Adalet Bakanı'nın; "
F tiplerine geçiş toplumsal uzlaşma sağlanana ve gerekli yasal düzenlemeler
yapılana kadar ertelenmiştir" açık yalanıyla sağlandı-, operasyon
planında "küçük" bir değişikliği beraberinde getirdi: Devlet
güçleri, devrimci tutsaklara "komşu koğuşlardan" değil,
damı delerek yukarıdan, duvarları yıkarak dışarıdan saldırdı!
Güya "hayat kurtarma" adına devrimci tutukluların üzerine
bombalar, kurşunlar yağdırdılar. Devrimci tutukluların bir bölümünü
diri diri yaktılar. Hayat kurtarma adına yapılan operasyonun ilk bilançosu
birkaç gün içinde 31 ölü oldu! Devlet, yakarak, yıkarak girdiği hapishanelerde
birarada bulunan devrimci tutsakları, onların bir bölümünü öldürme,
diğerlerini yaralama, hepsinin ölümünü göze alma pahasına, F tipi
denen cezaevlerine nakledip tecrit etme "başarısına" ulaştı!
Fakat devrimci iradeyi teslim alamadı. Devrimci tutsakların bu alçakça
saldırıya cevabı, açlık grevlerini ve ölüm oruçlarını genişletmek
oldu. Şimdi ölüm orucunda ve açlık grevlerinde yüzler-binler var.
Şefkat, bu devlette, devrimci tutsakların başına yağdırılan binlerce
gaz ve ses bombasının, üzerine sıkılan binlerce kurşunun, beyinlere
inen copların, kalasların; üzerine sıkılan tazyikli suyun; insanları
kış ortasında soğuk hücrelere tıkmanın, giyecek vermemenin, tedavinin
ancak açlık grevini bırakanlar için veya ölümü önlemenin başka yolu
kalmadığında gündeme gelmesinin vb. vb. kod adı oluyor!
Geçen aylar içinde halk güçlerine karşı son yılların en kapsamlı saldırılarından
biri olan "Şefkat Operasyonu" dışında yapılan bir dizi başka
operasyon daha gündemdeydi. Hemen hepsi yolsuzluğa, rüşvete vb. son
verme, "Temiz Toplum" yaratma adına yürütülen bu operasyonların
hepsinin ortak özelliği, bunların egemen sınıfların kendi içindeki
dalaşmaların, bu anlamda bütün hızıyla süren "çete savaşları"nın
birer yansıması olmasıydı. Türkiye'yi adeta bir operasyonland görüntüsüne
büründüren bu operasyonların biraz iricelerine bakalım:
PARAŞÜT OPERASYONU
Operasyon geçen yılın son aylarında Yasin Altınbaş Holding hesaplarının
araştırılmasıyla başladı. Suçlama bu holdingin sahte fatura ve belgelerle
hayali ihracat yaptığı, kaçakçılık yaptığı, sahte belgelerle KDV iadesi
alarak devleti dolandırdığı vb. biçiminde idi. Soruşturma sırasında
toplam 39 kişi gözaltına alınıp sorgulandı. 19 kişi tutuklandı. Tutuklananların
mal varlıklarına ihtiyati tedbir konuldu. Bu holdingin sahtecilik
yoluyla devletten dolandırdığı paranın 500 trilyon lira civarında
olduğu açıklandı. Operasyonda ayrıca toplam 120 ton kaçak çaya el
kondu!
HAYAL OPERASYONU
Temmuz 2000'de gerçekleştirilen bu operasyon, ismi ile içeriği uyum gösteren az sayıda operasyondan biridir. Operasyon Ankara, Bursa ve İnegöl'de kimi "işadamları" ve onların devlet katındaki "adamlarına" karşı hayali ihracat yapmak ve sahte belgelerle KDV iadesi almak suçlamaları ile yürütüldü. Gözaltına alınan 24 kişiden ancak ikisi tutuklandı. Toplam hayali ihracat tutarının 2 milyon dolar olduğu açıklandı.
SERHAT OPERASYONU
Bu operasyon ihale yolsuzluğu suçlaması ile yapıldı. Verilen resmi
bilgilere göre, Kars Köy Hizmetleri Müdürlüğü tarafından düzenlenen
il merkezi ve ilçelere bağlı 19 köyün içme suyu ihalelerinde usulsüzlük
görülmüştü. Operasyonda, içinde kamu görevlilerinin de bulunduğu 19
kişi gözaltına alınıp sorgulandı. 6 kişi tutuklandı. İhalelere hile
karıştırılması sonucu, ihaleyi alan firmanın haksız kazancının 5 trilyon
lira olacağı açıklandı.
KARTAL OPERASYONU
Bu operasyon Bursa merkezli bir operasyon oldu. Yine hayali ihracat
yapıldığı duyum ve suçlamalarıyla başlatıldı operasyon. Operasyonda
21 kişi gözaltına alındı. 5 kişi tutuklandı. 10 kişi hakkında da gıyabi
tutuklama kararı çıkarıldı. İlk belirlemelerde 6 trilyon liralık haksız
KDV iadesinin devlet tarafından ödenmiş olduğu tespit edilip açıklandı.
Maliye hesap uzmanlarının sürdürdüğü incelemeler sonrasında zararın
çok daha fazla olduğu tespit edildi. Sürdürülen operasyonun bir ucu,
Ocak 2001'de Demirel'in kadim dostlarından Cavit Çağlar'a kadar uzandı.
BALİNA OPERASYONU
Ağustos 2000'de başlatılan bu operasyonda suçlama hayali ihracat ve
sahte belgelerle KDV iadesi alma yoluyla devleti dolandırmaktı. Operasyonda
bir günde İstanbul ve İzmir'de toplam 87 kişi gözaltına alınarak sorgulandı.
42 kişi tutuklandı. Sözkonusu kişilerin "suç işlemek için teşekkül
oluşturarak" (siz "çete oluşturarak" biçiminde okuyun
bunu / BN) sahte belgelerle son bir yıl içinde 11 trilyon lira KDV
iadesi aldıkları açıklandı. Bu operasyon sırasında baş suçlu olarak
tanıtılıp tutuklanan "işadamı" Abdurrahman Yakupreisoğlu
verdiği ifadede, Milli Savunma eski bakanlarından Ercan Vuralhan ile
ortak olduklarını ve iflas ettiklerini açıkladı. Böylece yüksek bürokratların
isimleri yanında, kimi ünlü siyasetçilerin adları da operasyonlarla
ilgili olarak açıkça telaffuz edilmeye başlandı.
KASIRGA OPERASYONU - 1
Üzerine en fazla fırtına kopan operasyonun adı Kasırga Operasyonu
idi. Operasyon, Süleyman Demirel'in yeğeni olan Murat Demirel'in sahibi
olduğu Egebank'a devletin el koymasıyla başladı. Bir yönüyle devletin
batan bankaları kurtarması, bankanın borçlarının devletçe -yani daha
doğrusu devlete vergi ödeyen tüm vatandaşlar tarafından- üzerlenilmesi
anlamına da gelen bu banka operasyonu sırası ve ertesinde başta Murat
Demirel olmak üzere, Nail Keçili, Rüştü Saraçoğlu gibi bir dizi "ünlü"nün
de içinde bulunduğu 54 kişi gözaltına alınıp sorgulandı. Bunlardan
içinde Murat Demirel'in de bulunduğu 22 kişi "suç örgütü kurmak",
"kara para aklamak", "off shore hesaplara para transferi
yapmak" gibi suçlamalarla tutuklandı. Suçların Süleyman Demirel'in
cumhurbaşkanlığı sırasında işlenmiş olması, "yeğen"e çekilen
kıyaklar tartışmasını bir kez daha gündeme getirdi. Süleyman Demirel'in
"orta sağın patronu" olarak yeniden siyaset sahnesine dönmesi
vb. hesapları -en azından bir süre için- ortadan kaldırıldı.
KASIRGA OPERASYONU - 2
Özelleştirme sonucu "işadamı" Hayyam Garipoğlu'na satılan
Sümerbank'a devlet tarafından el konulmasıyla başladı. Suçlamaya göre,
bankaya devletin el koyacağı ortaya çıktığında, banka personelinin
bir bölümüne yapılan baskıyla kimi paravan şirketlere büyük miktarlarda
para transfer edilmişti. Hayyam Garipoğlu başta olmak üzere toplam
35 kişi gözaltına alınıp sorgulandı. 11 kişi tutuklandı. Yolsuzluğun
mali boyutunun 750 trilyon liraya ulaştığı operasyoncular tarafından
açıklandı.
KASIRGA OPERASYONU - 3
Bu operasyon da YURTBANK'a devlet tarafından el konulması ile başladı.
Operasyon "suç örgütü kurarak Yurtbank security off shore hesaplarında
toplanan paraların, banka personeline baskı ve tehditle yurtdışındaki
paravan şirketlere para transferi"; "dolandırıcılık"
ve "kara para aklama" suçlamalarıyla yürütüldü. Yurtbank'ın
sahiplerinden Ali Balkaner'in de içinde bulunduğu 19 kişi gözaltına
alınıp sorgulandı, 7 kişi tutuklandı. Operasyonu yürütenler ilk incelemelerde
devlete verilen zararın 400 trilyon lira civarında olduğunun görüldüğünü
açıkladılar.
BUFFALO OPERASYONU
Bu operasyonun konusu et kaçakçılığı idi. Transit geçişli olarak Türkiye'ye
giren binlerce ton dondurulmuş et sahte belgelerle Türkiye'de piyasaya
sürülmüştü. Bu operasyonda yabancı menşeli dondurulmuş etlerin Türkiye'ye
kaçak olarak sokulması suçlamasıyla Ankara, İçel, Bursa, Gaziantep
ve Mardin illerinde toplam 38 kişi gözaltına alındı. 9 kişi tutuklandı.
SİS OPERASYONU
Aralık ayında başlatılan bu operasyonda hedef, şeker fabrikalarından
ihraç kaydıyla büyük miktarlarda (ihracat teşvikli ucuz) şeker alarak,
bunları sahte belgelerle yurt içinde piyasaya süren bir "suç
örgütü" idi. Bu operasyon kapsamında 14 kişi gözaltına alınıp
sorgulandı, altısı tutuklandı. İlk incelemelere göre elde edilen yıllık
haksız kazanç 10 trilyon TL'dir. Operasyonun nerelere uzanacağı henüz
belli değil.
FIRTINA OPERASYONU
Dışa satılmış gösterilen; fakat iç piyasaya kayıt dışı sürülen mazotla
ilgili operasyonda, içlerinde bir dizi büyük bürokratın da bulunduğu
30'un üstünde kişi gözaltına alınıp sorgulandı. Gözaltına alınanlar
içinde Antalya Gümrük Başmüdürü Turan Yıldız da vardı. Bu kişi daha
önce İstanbul'da da başmüdürlük yapmıştı.
Hâlen süren bu operasyonda sözkonusu olan haksız kazancın en az 100
trilyon TL civarında olduğu operasyon sorumlularınca açıklanıyordu.
BEYAZ ENERJİ OPERASYONU
Ocak ayı ortasında başlatılan ve hâlâ süren bu operasyon, son günlerde
siyasi arenada en çok gürültü koparan operasyon oldu. TEDAŞ'daki yolsuzluk
iddiaları ile ilgili olarak içlerinde bir Enerji ve Tabii Kaynaklar
eski bakanının, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Müsteşarı'nın,
TEDAŞ Genel Müdürü ve bir çok ilin TEDAŞ müdürlerinin bulunduğu çok
sayıda kişi gözaltına alındı ve tutuklandı. Şu anda 7 müfettiş, Enerji
ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın aralarında Mavi Akım Projesi'nin
de bulunduğu proje ve ihalelerinin tümünü incelemeye almış durumda.
Muhalefet partileri, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Cumhur Ersümer
hakkında gensoru verme hazırlığında. Gensorunun başarısızlığı halinde
hükümet hakkında gensoru verilme hazırlığı var.
Bu konuda, bir de "düğmeye kim" bastı tartışması yürütüldü.
Bu tartışma, Hürriyet'in bir "askeri yetkili"nin ağzından
manşete çıkardığı "Beyaz Enerji operasyonunda düğmeye biz bastık"
sözleriyle başladı. Hürriyet, haberinde adı verilmeyen bir askeri
yetkili adına, aslında yalnızca askerlerin namuslu oldukları, sivil
siyasetçilerin de -bunlar temiz toplumdan yana vb. görünseler bile-
yolsuzluk işleri içinde oldukları ima ediliyor; enerji alanında dönen
dolapların araştırılması işinin bu yüzden sivil otorite tarafından
değil, askeriye tarafından başlatıldığı, konuyla ilgili bakanın operasyondan
haberi olmadığı iddia ediliyor; operasyonda bakanın bilgi ve sorumluluğu
konusunda sorulan bir soruya adı verilmeyen "askeri yetkili",
"Bakanın üzerini çizin" cevabını veriyordu.
Bu mesajlar üzerine son dönemde güya toplumu yolsuzluk, rüşvet vb.den
kurtarmak, "temizlemek" için yapılan tüm operasyonlara sahip
çıkar görünen hükümet tepki gösterdi. Başbakan Ecevit, hükümetlerinin
bütün operasyonlardan bilgisi olduğunu, operasyonların hükümetin inisiyatifinde
geliştiğini söyleyerek sözkonusu askeri yetkilinin "bulunmasını"
ve hakkında soruşturma açılmasını talep etti.
Yıllardır ANAP'ın sorumluluğunda olan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'ndaki
ve bakanlığa bağlı kuruluşlardaki yolsuzluklardan birinci derecede
sorumlu olan ANAP Başkanı Mesut Yılmaz ise "daha sert" çıktı!
Mesut Yılmaz, askeri dönemlerde yolsuzlukların çok daha fazla olacağını
belirterek, düğmeye biz bastık tartışmasının sivil siyasetçileri ve
"demokrasiyi" hedeflediğini ve askeri yönetime çağrı yapmak
olduğunu, bunun Avrupa Birliği'ne üyeliğe karşı olanların işi olduğunu
vb. açıkladı.
Buna cevap, doğrudan doğruya Genelkurmay Başkanlığı'ndan geldi. Genelkurmay
Başkanlığı adına yapılan açıklamada;
- Kimi siyasetçilerin askeri siyaset içine çekmeye çalıştıkları, asker
üzerinden siyaset yapmaya kalktıkları, bunun "memleket yararına
olmadığı";
- TSK adına hiç kimsenin Hürriyet gazetesinde yayınlandığı biçimde
bir açıklamada bulunmadığı, zaten bunun TSK'nın işi olmadığı; yapılan
araştırmada kimin kendi adına böyle bir açıklamada bulunduğu, veya
bulunup bulunmadığının da tespit edilemediği;
- Askeri dönemlerde daha fazla yolsuzluk olduğu suçlamasının iftira
olduğu vb. söylendi.
ANAP sözcüleri Genelkurmay'ın bu açıklaması üzerine, askeri dönemde
daha fazla yolsuzluk olacağı tespitinin, Türkiye için değil, Irak
gibi kapalı rejimler için yapıldığını söyleyerek, Yılmaz'ın bu konudaki
sözlerinin yanlış anlaşıldığı özrünü getirdiler.
Ecevit, Genelkurmay'ın değerlendirmelerine katıldığını açıkladı!
Yılmaz ise, kimin bu sözleri ettiği bulunamadı ise, gazetecilerden
bunun öğrenilmesini talep etti.
Bunun üzerine bir başka ilginç tartışma başladı:
Hürriyet gazetesi, gazetecilerin haber kaynağını açıklamayacaklarını,
bunu askeri yönetim dönemlerinde bile yapmadıklarını vb. açıkladılar.
Örnek olarak da ismini vermeden Özkasnak'la ilgili bir olayı anlatarak
onu şahit gösterdiler.
Özkasnak'tan cevap gelmesi gecikmedi: O, Hürriyet'in iddiasının tam
tersine, Hürriyet'in 28 Şubat sürecinde istenen bilgileri vermemek
tavrı içinde değil, istenmeden bilgi vermek tavrı içinde olduğunu
açıkladı. Böylece medyanın durumu da tartışma içine çekildi.
Yani kısacası hâlâ süren "Beyaz Enerji Operasyonu", bir
dizi noktada bir bütün olarak düzenin pisliklerinin ortaya çıkıp tartışıldığı
bir operasyon oldu ve olacak.
SAFARİ - 1 OPERASYONU
Ocak ayının ortasından itibaren gündeme gelen bu operasyonda hedefte
Emin Cankurtaran'ın sahibi olduğu Cankurtaran Holding duruyor. Suçlama,
paravan şirketler aracılığıyla hayali ihracat yapıldığı ve devletten
60 trilyon lira haksız vergi iadesi alındığı şeklinde.
Bu operasyonun başlangıcı ilginç: Polis önce fidyeci bir çeteyi yakalıyor.
Adil Afacan adlı bir kişinin başını çektiği çete, Cankurtaran Holding'in
yönetiminde yer alan İlhan Duruk, Emine Karadayı, Ekrem Altunay ve
Suat Müfit Arıkan'ı kaçırıp zorla 80 milyar liralık çek imzalatıyor.
Kaçırılan kişiler serbest kaldıktan sonra polise fidyecileri ihbar
ediyorlar. Fidyeci çete yakalanıyor. Holding adına paravan şirket
kuran ve şimdi "alacağını tahsil" ettiğini söyleyen çetebaşı
verdiği ifadede, Cankurtaran Holding'in hayali ihracat işleri hakkında
bildiklerini anlatıyor. Bunun üzerine operasyon yön değiştiriyor.
Cankurtaran Holding Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı ve şirketin mali
sorumlusunun da içinde yer aldığı bir dizi kişi gözaltına alınıyor.
Yazıyı yazdığımızda sorgular sürüyordu.
1. PERDE OPERASYONU
Bu operasyon da henüz çok "taze" ve süren bir operasyon.
Operasyon Bursa Devlet Tiyatrosu'nun sahte faturalarla para aldığı
ve gerek paranın, gerekse alınan fazla malzemelerin özel işler için
kullanıldığı, bir bölümünün Devlet Tiyatroları Merkezi Yönetimi'ne
gönderildiği ihbarı üzerine başlıyor. Yapılan ilk incelemelerde naylon
faturalar ve tiyatroda kullanılmayacak kadar çok malzeme alımıyla
ilgili ihbarların doğruluğu görülüyor. Bütün Bursa Devlet Tiyatrosu
yöneticileri yanında, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Rahmi Dilligil
de gözaltına alınıp sorgulanıyor.
Yazıyı kaleme aldığımızda henüz sorgu süreci tamamlanmamıştı.
Gözaltına alınan tiyatro yöneticileri, suçlama ve operasyonun, oynanmak
istenen bir oyunun engellenmesi amacıyla gerçekleştirilen bir komplo
olduğunu açıklıyorlardı.
VE POLİSTE RÜŞVET
VE İFTİRA SUÇLAMASI...
Operasyonların yanında, düzenin bütün gözeneklerine kadar çürümüşlüğünü
gösteren başka olaylar da var: Örneğin rüşvet. Sözkonusu olan rüşvet
olayı, hergün özel televizyonlarda gizli kamera çekimleriyle teşhir
edilen vakay-i adiyeden olağan rüşvet olaylarından değil. Bu kez bizzat
Emniyet'in kendi içinde yaşanan bir rüşvet olayı. Tarih: 12 Ocak 2001.
Yer: Şişli Emniyet Müdürü'nün odası. İddia sahibi: Şişli Emniyet Müdürlüğü'ne
yeni atanan Şişli Emniyet Müdürü Yaşar Güngör Şahin. İddia: 12 Ocak
akşamı Şişli Emniyeti Trafik Şubesi'nde görevli Başkomiser Mehmet
Göçer, elinde bir kese kâğıdı ile yeni müdürünün yanına girip "Efendim
bunlar bugün topladığımız bahşişlerden sizin payınıza düşen. Hasılatı
size getirdim." diyor. (bkz. Hürriyet 16 Ocak 2001) Şişli Emniyet
Müdürü kendisine kese kâğıdı içinde getirilen 2 milyar 300 milyon
lirayı kabul etmiyor. Zabıt tutturup başkomiseri savcılığa şikayet
ediyor. Trafik şubesinde görevli başkomiser Mehmet Göçer ise suçlamayı
red ediyor. Müdürün yalan söylediğini iddia ediyor. O da müdür hakkında
hakaret davası açıyor.
İşte ülkemizde andaki durumun kaba bazı görüntüleri bunlar. Yolsuzluk
ve rüşvet öyle boyutlarda ki, artık mızrak çuvala sığmıyor.
Egemen sınıfların bütün kesimleri sözde "yolsuzluktan",
rütşvetten vb. sikayetçi.
Hem askerler, hem sivil siyasetçiler yolsuzluğun terör diye adlandırdıkları
şeyden çok daha tehlikeli olduğu noktasında ve "arınmak"
gerektiği, temizlik gerektiği noktasında söylemde birleşiyor.
Bir sürü operasyon yürüyor. Güya "yolsuzluğa karşı". Fakat
bu operasyonlar gerçekte bir tek şeyi gösteriyor: Yolsuzluk yalnızca
şu veya bu kesimin işi değil, egemenlerin tümünün işidir. Yolsuzluk,
köşe dönmeci, sümürücü, kapitalist düzenin ayrılmaz yol arkadaşıdır.
Yürüyen operasyonlarda "yakalananlar" ile onları yakalayanlar;
bugün teşhir edilip mahkum edilenlerle, teşhir edip yargılayanlar
arasında özde bir farklılık yoktur. Hepsi dönen bir çarkın dişlileri
durumundadır. Ve operasyonlar gerçekte hep kendi aralarındaki dalaşta,
birbirlerini tasfiye etme ve daha büyük pay alma mücadelesinin ürünüdür.
Çeteler birbirine karşı savaşıyor. Adına da yolsuzluğa karşı savaş
diyorlar. Gerçekte hakim sınıfların her kesimi, kendi dışındakilerinin
yolsuzluğuna karşıdır, fakat bizzat kendisi yolsuzluğun ta göbeğindedir.
Bu operasyonlarla ciddi olarak toplumun "temizleneceğini"
umanlar ve söyleyenler, ya saftır, kapitalizmin işleyişi konusunda
hayallere sahiptir; ya da bilinçli olarak yalan söylemektedir.
Yolsuzluğa, rüşvete vb. son vermenin bir tek yolu vardır:
Sömürücü, kapitalist düzeni yerle bir etmek, işçilerin köylülerin
kendi düzenlerini kurması.
Bir köklü operasyon gereklidir ülkemizde: O operasyonun da bir adı
vardır: DEVRİM!
Kuşkusuz, işçi sınıfı ve emekçiler, bu düzenin kendi düzenleri olmadığını
kavramadıkça, bu düzeni yıkma yerine, onun içinde kendilerine daha
iyi bir yer aramayı tercih ettikleri sürece bu böyle sürecek, düzen
yeni "operasyonlar"la, güya kendi kendini temizleyeceği
mesajları vermeye devam edecek, ömrünü uzatacaktır.
