BEYAZ RUSYA:

Sendikalara yönelik baskılar sürüyor!

Rus sosyalemperyalizminin dağılması sürecinde ortaya çıkan devletlerden biri olan Beyaz Rusya'da siyasi alanda, sırf görünüşü kurtarmak için uyduruk bir parlamento kurulmuş, bu parlamento hemen tüm yetkileri elinde tutan devlet başkanının oyuncağı olarak oluşturulmuştur. Kendini devlet başkanı olarak seçtiren Alexander Lukaşenko, 1996 yılında parlamentoyu dağıtmış, yerine öncekine göre "daha uysal" bir parlamento seçtirmiştir. Devlet Başkanı Lukaşenko, güçlendirdiği bu oligarşik sistem içerisinde en geri düzeyde burjuva muhalefete bile tahammülsüzlük göstermekte, işçi ve sendikal harekete karşı en sert, en baskıcı yöntemlerle saldırmaktadır.
Beyaz Rusya ekonomisinin halen içinde bulunduğu iktisadi krizin tüm yükü işçilerin ve diğer emekçilerin sırtına yıkılmıştır. "Verimsiz" ilan edilen işletmelerin kapatılması sonucunda işsizlik hızla artmış, çalışan kesimin reel ücretleri, dört nala koşan enflasyon nedeniyle de en aşağılara çekilmiş, işçi sınıfının en geniş kesimleri açlık sınırında yaşamaya mahkum edilmiştir. Bu duruma karşı birbirinden bağımsız olarak kendiliğinden gelişen işçi ve emekçi eylemleri ise polis ve asker copları ile vahşice bastırılmaktadır. Toplantı ve gösteri haklarının kullanımı Lukaşenko oligarşisinin ve onun daha alttaki çömezlerinin keyiflerine kalmış haklardır. Bu keyfi otoriteye boyun eğmeyen herkes, her hareket hemen devletin şiddet çarkı tarafından ezilmekle karşı karşıya kalmaktadır.
Uzun yıllar sosyalfaşist yönetim altında tek ve zorunlu sendikal örgütlenmelere mahkum edilmelerinin bir sonucu olarak işçi sınıfının ve diğer emekçi sınıfların bağımsız geliştirdikleri bir örgütlenme ve özel olarak da sendikal örgütlenme deneyimi olmadığından işçi ve sendikal hareket geri bir düzeydedir.
İşçi sınıfının sahip olduğu tek kitlesel örgütlenme sendikalardır. Sendikaların ise iki dezavantajı bulunmaktadır.
Bunlardan birincisi; üye kaybıdır. Eski sosyalfaşist düzenin yıkılması ve özel kapitalizme geçilmesi sürecinde -yoğun özelleştirmeler nedeniyle işten çıkartmaların artması vesilesiyle de- sendikalar yoğun bir üye kaybına uğramıştır. Sendikalar kitlesel tabanının önemli bir bölümünü bu süreçte kaybetmiştir.
İkinci dezavantaj ise şudur: Sendikaların yönetimleri kural olarak en iyi halde reformist bürokratların elinde kalmıştır. Bu bürokratlar, karakterlerine uygun olarak, işçi sınıfının bağımsız eylemliliğine değil, kendilerinin Lukaşenko oligarşisi ile ya da burjuva muhalefetle yaptıkları görüşmelerde "ikna güçlerine" ya da emperyalist ülkelerin Beyaz Rusya'ya yapacağı ikazlara güvenmektedirler. Fakat sendika yönetimlerinin bu düzeyde, reformist bir muhalefet yapmalarına bile Lukaşenko oligarşisinin tahammülü yoktur. Bu yüzden siyasi sistem sendikaların yönetimlerine tamamen kendi taraftarlarını getirmek için sürekli olarak her türlü oyuna ve baskıya başvurmaktadır.
Başvurulan en son oyunlardan birisi şu olmuştur: Devlet Başkanı Lukaşenko kanun hükmünde bir kararname yayınlamış ve sendikaların hepsinin yeniden devlet organları tarafından kayda geçirilmesini talep etmiştir. Bu kararnameye göre, sendikaların faaliyetlerinin sürdürülmesi yeniden kaydedilmelerine bağlı kılınmıştır. Böylece devlet organlarına, işine gelmeyen sendikaları şu ya da bu nedenle kaydetmemeleriyle, illegal sendikalar ilan etmeleri için her türlü imkân verilmiştir. Sorumlu devlet organları da bu "imkânı" bolca kullanmış ve birçok sendikayı kanun dışı ilan etmişlerdir. Beyaz Rusya devletinin sendikalara yönelik baskıları bununla da kalmamış; devlet, yönetimlerin seçildiği sendika kongrelerine de doğrudan müdahale etmeye ve yalnızca devlete sadık adayların yönetime gelmelerini sağlamaya çalışmıştır. Örneğin hükümete yeterince sadık görünmeyen Tarım Sendikaları Başkanı Alexander Yaruşuk'un ve Otomobil İşçileri Sendikası Başkanı Alexander Buchvostov'un yeniden sendika yönetimine gelmelerini engellemek için hükümet önce fabrika müdürleri ve gizli polis tarafından kongre delegelerine yoğun baskı yapmıştır. Bu baskıların işe yaramadığı ve her iki muhalif adayın yeniden sendika başkanlığına getirilmeleri kesin olarak ortaya çıkınca bu sefer hükümet sendikaların banka hesaplarına el koymuştur. Amaç parasız pulsuz hale getirilen sendikaları, aynı zamanda iş yapamaz hale getirerek yıldırmaktır.
Beyaz Rusya'nın işçileri bu tür deneyimlerden geçerek sınıf bilinçlerini ve örgüt deneyimlerini sağlamlaştıracaklar ve er geç bu baskıları yıkmanın yollarını bulacaklardır.

17 Ocak 2001



AVRUPA:

Avrupa İşyeri Temsilcilikleri ve
globalleşen sendika bürokrasisi

Sermayenin globalleşmesinin hızının artmasına, uluslararası tekellerin dünya çapında sermaye ağlarını sık örmelerine paralel olarak uluslararası işçi ve sendika hareketinde, bu sürece uygun yeni örgütsel araçların geliştirilmesi üzerine bir tartışma ve pratik de gelişmeye başlamıştır. Bu tartışma ve pratiğin şu an için en yoğunlaştığı alan, dünya çapında ülkelerarası ekonomik ve politik işbirliğinin en yoğun olduğu alan olan Avrupa Birliği'ne (AB) üye ülkelerdir. AB'ye üye ülkeler arasında da en fazla hareketliliğin gözlendiği ülkeler ise Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya'dır. AB'ye üye diğer ülkelerde de (hatta AB'ye üye olmasa da resmi aday statüsünde olan Polonya gibi ülkelerde de) sendikalar arasında sendikal ve işçi hareketinin globalleşmeye uygun adımlar atması sorunu yoğun olarak tartışılmaktadır.
AB ve AB'ye aday ülkelerin tümünde işçi ve sendika hareketinde egemen olan kesim sendika bürokrasisi ve onun reformist politikasıdır. Sendika bürokrasisi tüm bu ülkelerde işçi ve sendika hareketini reformizmin, dolayısıyla düzen dostu politikanın sınırları içinde tutmak için çalışmaktadır. Yapabildiği ve en geri düzeyde yaptığı yalnızca, savundukları burjuva düzeninin, yani ücretli köleliğin şartlarını biraz daha çekilebilir hale getirmek, kapitalizmin ömrünü mümkün olduğunca uzatmaktır. Onlar için işçi sınıfının ve sendikaların reformist bir biçimde mücadelesi bile, sürekli kaçınılması gereken, ancak en sonunda başka bir imkân kalmadığında başvurulmak zorunda kalınan bir araç, daha doğrusu bir eziyettir. Bu yüzden sendika bürokrasisi işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesine ve mücadelesine göre değil, "sosyal ortak" dedikleri sermaye sahipleriyle işbirliğine göre politika ve pratik yaparlar.
AB üyesi ülkelerin sendika bürokrasisinin gelişen globalleşme karşısında işçi sınıfına yönelik bulduğu ve sarıldığı yanıt da kendi karakterine uygun olmuştur. 1980'li yıllardan itibaren sendikalar arasında Avrupa İşyeri Temsilcilikleri (AİT) fikri yoğun ilgi görmüş ve hemen uygulanmaya başlanmıştır. Almanya İşyeri Temsilcilikleri modeline dayanan AİT, Almanya'daki işyeri temsilciliklerinin konumlarına göre daha başından daha geri hak ve görevlere sahip organlar olarak düşünülmüştür. Bunun amacı tekelci sermayedarları ve onların hükümetlerini korkutmamak, onlara daha başından bunların uysal organlar olacağı işaretini ve garantisini vermektir.
Almanya'daki işyeri temsilciliklerinin de esas görevi "işyeri barışını" sağlamak amacı ile, işyerlerindeki işçiler adına işverenle görüşmeler yapmak, işyeri yönetiminin planları konusunda bilgi almak olsa da; burada kısmen işyeri temsilciliklerinin işten çıkartmalar, iş zamanlarının düzenlenmesi vb. kısmi konularda karara katılma hakları vardır. Düşünülen ve giderek yaygınlaşmaya başlayan AİT'nin fonksiyonu yalnızca danışma organları olmaları ile sınırlı tutulmuştur.
İlk AİT 1980'li yılların başında kurulmasına rağmen, bunların sayısı 1994 yılına kadar pek bir gelişme göstermemiştir. 1994 yılında AB'nin Avrupa İşyeri Kurumu yönetmeliğini kanunlaştırması ve AİT'lerin kurulmasına resmen izin vermesi sonucunda AİT'nin sayısı hızla artmaya başlamıştır. 1994 yılına kadar AİT'nin sayısı 30 düzeyinde sınırlı kalırken, 1994 yılından itibaren yeni kurulan AİT'nin sayısı hızla artmış, özellikle 1996 yılında en yüksek hıza ve düzeye ulaşmıştır. (Bkz. Grafik)
Eylül 1996 yılından bu yana her yıl 30 civarında yeni AİT kurulmuş, bu hız 2000 yılından itibaren azalmaya başlamıştır. En büyük ve AB içinde en önde gelen tekellerin çoğunluğunda, şimdiden AİT kurulduğundan ve bu temsilciliklerin daha küçük işletmelerde gelişme imkânı çok az olduğundan AİT'nin gelişme hızı artık yavaşlayacaktır.
AİT'nin gelişme hızının yanısıra önemli bir başka nokta bu temsilciliklerin somut fonksiyonlarının neler olduğudur. Şimdiye kadarki gelişme içerisinde AİT'nin dört biçimi göze çarpmaktadır:
1. Sembolik AİT: Gerçekte bunlar "adı var, kendileri yok" olan temsilciliklerdir. Görevleri yalnızca, kuruldukları tekellerin yönetimleriyle yılda bir kez bir araya gelip tekel yönetimlerinin vaazlerini dinlemektir.
2. Enformatif AİT: Bu temsilciliklerin birincilerinden farkı, işçi temsilcilerinin kendi aralarında biraraya gelip bilgi ve deneyim alışverişi yapabilmeleridir.
3. Proje yönelimli AİT: Bunlar çeşitli projeler temelinde işbirliğini geliştirmeye çalışan, işyeri temsilcileri arasında sürekli bilgi ve deneyim akımını sağlamaya çalışan ve düşündüğü projeleri tekel yönetimine aktarıp ikna etmeye çalışan temsilciliklerdir.
4. Katılım yönelimli AİT: Bunların hakları, Almanya'daki işyeri temsilciliklerinin haklarına benzer. AB içinde faaliyet yürüten tekelin tüm işletmelerinde ortak sözleşmelerin ve hakların geçerli olmasını amaçlayan temsilciliklerdir.
Şu anda sendika bürokrasisinin daha çok yoğunlaştığı biçim proje yönelimli AİT'dir. Fakat gelişme içinde ağırlık katılım yönelimli AİT'e doğru kaydırılacak gibi görünmektedir. Gelişme bu yönde olsun olmasın AİT'nin esas fonksiyonu ve sendika bürokrasisinin ufkunun ulaşabildiği mesafe de, bu AİT'lerin Avrupa düzeyinde işverenlerle sosyal işbirliğini sağlamaya yönelik olacağı kesindir. Zaten şimdiden AİT'nin temel fonksiyonları danışma kurulları olmakla sınırlandırılmıştır ve bu sınırın dışına çıkma imkânı görülmemektedir.
Perspektifi ücretli kölelik şartlarını kaldırmak değil de, onu işçiler için daha kabul edilebilir hale getirmekle sınırlı olan sendika bürokrasisinden daha başka birşeyi beklemek de zaten doğru olmazdı. AİT olgusunun bu esas yönüne rağmen, olumlu olarak kullanılabilecek noktaları da vardır. Bunlardan birisi, Avrupa düzeyinde örgütlenmeler ile tek tek AB üyesi ülkeler işçi sınıfı içerisinde diğer ülkelerin işçi sınıfının durumu konusunda daha fazla bilgi edinme, onların deneyim ve mücadelelerinden öğrenme eğilimi artacak, değişik ülkelerin işçileri sınırları aşan ortak mücadelenin önemini daha net görebilecektir.

16 Ocak 2001



BALKANLAR:

Sertleştirilmiş uranyum mermisi:
Emperyalist vahşetin yeni bir örneği...

Kamuoyu, 2000 yılının sonlarına doğru, NATO'ya üye ülke yönetimlerinin yıllardır bildiği bir gerçeği öğrendi: Eski Yugoslavya'ya karşı 1994-1996 yıllarındaki askeri saldırılarında olsun, son Kosova krizindeki askeri harekâtlarında olsun ABD ve İngiltere savaş uçakları sertleştirilmiş uranyum mermileri kullanmıştı! Bu mermilerin bir özelliği, atıldığı hedefteki her türlü metali delip tahrip edebilmeleri iken, diğer bir özelliği ise, yapımında kullanılan uranyum nedeniyle binlerce yıl sağlığa zararlı, ölümcül sonuçları olan radyasyon yaymasıdır.
Sözkonusu mermilerin birinci özelliği konusunda emperyalist çevrelerden bir şikayet gelmemiştir. Şikayet edilen nokta ikinci yönüdür. Sertleştirilmiş uranyum mermisinin yoğun olarak kullanıldığı eski Yugoslavya'nın birçok bölgesini NATO güçleri işgal ederek kendi askerlerini yerleştirmiştir. NATO askerlerinin konuşlandırıldığı bölgelerin birçoğu, bu mermilerin kullanıldığı ve zehirlerini saçmaya devam eden bölgelerdir. Bu bölgelerde uzun dönem görev yapan askerlerin bir çoğunda kan kanseri ve diğer kanser olayları sık sık ortaya çıkmaya başladığından, kamuoyunda bu hastalığa "Balkan Sendromu" adı verilmiştir.
Özellikle Bosna-Hersek ve Kosova bölgelerinde görev alan İtalyan askerleri arasında kanser olayları yoğun olarak görülmeye başlanmış; şimdiden İtalyan askerleri arasında kanser teşhisi konulanların sayısı 30'a yaklaşmıştır. Diğer ülkelerde de örneğin Belçika, Almanya ve Fransa askerleri arasında da bu tür kanser teşhisleri artmasına rağmen, şu an için bu ülkelerin hükümetleri eski Yugoslavya'da görev yapan askerleri arasında ortaya çıkan kanser olaylarının sertleştirilmiş uranyumla bağlantısını ısrarla reddetmeye, olayın üstünü örtmeye çalışmaktadırlar. Fakat artık minare çuvala sığacak durumda değildir. Bu yüzden Avrupalı NATO üyesi devletler şimdiden olası protestoların kendilerine değil de, ABD'ye çevrilmesi için suçu ABD'li emperyalistlere yıkmaya uğraşmaktadırlar.
"Balkan Sendromu" olgusunun gösterdiği birçok gerçek vardır: Avrupalı NATO üyesi devletler ve geniş kamuoyu yalnızca kendi askerlerinin sertleştirilmiş uranyum mermilerinin kurbanı olmalarına bozulmakta, bunu dert edinmektedirler. Binlerce uranyumlu merminin hedefi olan ve faşist Sırp ordusunda görev yapan ve bu mermilerden çok daha fazla zarar gören askerler ile eski Yugoslavya'da yaşayan ve halen uranyum mermilerinin saçtığı zehirlerle yaşamak zorunda kalan halk onların ilgi alanında değildir... Emperyalist ülkelerin insanı insan, bağımlı ülkelerin insanı insan yerine konulan varlıklar bile değiller.
Uranyumla sertleştirilmiş mermilerin yalnızca eski Yugoslavya'ya karşı askeri harekâtta değil, Körfez Savaşı sırasında Irak'a karşı da çok yoğun olarak kullanıldığı ortaya çıkmıştır. Bu yüzden halen Irak'ta binlerce insan kanser hastasıdır, hatta doğmamış bebekler bile ana karnında zehirlenerek ya ölü ya da sakat olarak doğmaktadırlar. Irak, tarihinde hiç görmediği bir kanser hastalığı oranını son 9 yılda yaşamıştır, yaşamaktadır.
"Balkan Sendromu" ya da sertleştirilmiş uranyum mermisi emperyalist sömürü ve saldırı çarkının yeni bir vahşet örneğidir. Bu vahşeti uygulayan sistem ortadan kaldırılmadıkça, vahşet daha yeni ve daha acımasız biçimler alarak devam edecektir. Bu nedenle gerekli olan bu vahşi sistemin ortadan kaldırılmasıdır.

19 Ocak 2001

 




Balkan Zirvesi

"Anti-emperyalistlerin
Balkan Zirvesi" Üzerine Notlar...

Yunanistan Komünist Partisi tarafından 18-19 Kasım tarihlerinde, Yunanistan'ın Selanik kentinde, ana teması NATO karşıtlığı ve sloganı "NATO Balkanlar'dan defol!" olan bir 'Balkan Zirvesi' düzenlendi. Balkan Zirvesine Bulgaristan, Arnavutluk, Romanya, Yunanistan, eski Yogoslavya ve Türkiye'den 20 parti ve örgüt katıldı.
Bu zirve ile ilgili haber ve alınan kararlar haftalık SOL dergisinin 114. sayısında yayınlandı.
Verilen bilgiye göre zirveye katılan bazı parti ve örgütler şunlar:
Arnavutluk: Arnavutluk Komünist Partisi. Birleşik Komünistlerin Partisi.
Bulgaristan: Anti-Faşist Birlik. Bulgaristan Sosyalist Partisi Marksist Platform İdeolojik Birliği, BSP'nin Generalleri ve Memurları hareketi, Bulgaristan Komünist Partisi Georgi Dimitrov, Bulgaristan Komünist Partisi Tarafsızlık Hareketi.
Yunanistan: Yunanistan Komünist Partisi, Demokratik Sosyal Hareket, Komünist Yenilenme.
Romanya: Barış Konseyi, Sibiu Pasifistleri, Anti-Faşist Birlik Grupları.
Yogoslavya: Yogoslavya Komünist Partisi.
Türkiye: SİP/KP ve EMEP.
Bu listeye bakıldığında, 'komünist/sosyalist' adını taşıyan partilerin bir bölümünün doğu bloku çökmeden önce revizyonist iktidar partileri olduğu görülmektedir. Arnavutluk Komünist Partisi Arnavutluk'ta çöküşten önce iktidara hakim olan AEP'in devamı olan bir partidir. Bulgaristan Komünist Partisi Bulgaristan'da çöküşten önce iktidar partisiydi. Zirveyi düzenleyen Yunanistan Komünist Partisi modern-revizyonist bir partidir vb.
Türkiye'den katılan EMEP; çöküşten önce Arnavutluk Emek Partisi'ni (AEP) hiç eleştirmeyen ve O'nu 'eksiksiz' görüp savunan, günümüzde legalizm ve reformizme oturan bir partidir.
SİP/KP legal partiler içinde söylem bazında yer yer radikal savunularda bulunan ve fakat özde legalist/reformist olan, geçmişte eski Doğu Bloku'nun hakimi olan modern-revizyonizmi "sosyalist" olarak savunan bir akımın devamı olan partidir.
Yani kısaca reformizm ve revizyonizm katılan partileri birleştirici ideolojik temel olmuştur bu toplantıda. Bu ideolojik temel, alınan kararlara da aynen yansımıştır.
'SOL' dergisinin verdiği bilgiye göre bu parti ve örgütleri biraraya getiren temel şudur:
"Zirveye katılan parti ve örgütler birbirlerinden tüm farklılıklarına rağmen bölgede NATO'nun politikalarına direnen birçok güç olduğunu ve bu güçlerin birlikte hareket etmeye kararlı olduklarını gösterdiler."
"Balkan Zirvesi'nin ana teması NATO karşıtlığıydı ve sloganı "NATO Balkanlar'dan defol" idi." (Tüm alıntılar için bkz. 'SOL' Sayı 114, 1 Aralık 2000, sayfa 48-49)
Ana temanın NATO karşıtlığı olduğu bu Zirve'de alınan "diğer kararlar" şöyle sıralanmaktadır:
* "ABD ve NATO Yunanistan ve Türkiye'deki askeri üslerini ve nükleer silahlarını çekmeli, hiçbir Balkan ülkesine üs kurmamalıdır."
Esasında haklı bir talep. Katılan partilerin önemli bir bölümünün ülkelerinin düzen partileri oldukları ve düzenlerinin de ABD ve diğer emperyalist ülkelere bağımlı olmada gönüllü oldukları bilindiğinde ve dikkate alındığında, bu talep hoş ama içi boş bir dilek ve temenniyi geçmemektedir. ABD ve NATO'nun da bu talebi kendiliğinden yerine getirmeyeceği ortada. Bunun için birşeylerin daha olması gerekiyor. Bu talep, yerli hakim sınıf iktidarları ancak anti-emperyalist devrimle ve halk tarafından yıkıldığı şartlarda yerine getirilebilir bir görev ve taleptir.
Bu partiler bu görev ve talebi, kendi önlerine/programlarına koyup bu temelde gerçekten mücadele eden devrimci ve tutarlı anti-emperyalistler mi?
İşte bu kuşku götürür! Ayrıca Yunanistan, Türkiye ve diğer Balkan ülkelerindeki iktidarlar/yönetimler emperyalist sistemin parçası olan, emperyalizme -bağımlılık olgusundaki farklılıklara rağmen- bağımlı olan ülkelerdir. Bu ülkelerin bazılarının yönetimleri faşisttir. Bu ülkelerin yönetimlerine bir şey söylemeden, emperyalizme bağımlı hakim sınıf iktidarlarını hedef dışı bırakmak, onları aklamaktır.
Varolan Balkan devletlerini dışta tutarak tek suçlu cephesi olarak ABD-NATOĞAGİT, Hızlı Müdahale Güçleri'ni göstermek anti-emperyalistlik olamaz. Anti-emperyalist olanlar, öncelikle kendi ülkelerinde emperyalizme bağımlı iktidarları yıkma görevini önlerine koyduklarını açıkça ilan etmelidirler ve ederler. Zirve'de de bu yönde bir birliğin sağlanması gerekirdi. Ama bu yok. Kendi burnunun dibindekini göremeyenlerin/görmek istemeyenlerin; ABD-NATOĞAGİT'e gönderme yapması, reformistlerin "bağımsız, ulusal devlet" dilek ve temennisinin ötesine geçemez, geçmemektedir.
* "Kosova, Bosna ve diğer Balkan bölgelerindeki işgalci NATO kuvvetleri çekilmelidir."
Bu haklı bir taleptir. Ancak varsayalım ki çekildiler, ya sonrası? Kosova, Bosna ve diğer Balkan ülkelerindeki yerli gerici ve emperyalizmin işbirlikçisi iktidarlara karşı görev ve tavır ne? İşçi sınıfının bakış açısı, tutarlı anti-emperyalist görev ne? Buna ilişkin bir tespit yok! Bu tespit, işçi sınıfı önderliğindeki devrimler yolu ile emperyalist dünya sisteminden köklü kopuşa çağıran tespittir.
* "NATO Yugoslavya'dan çekilmeli, halkları bastırmaya yönelik Hızlı Müdahale Güçleri dağıtılmalıdır."
Bu tespitte doğrunun yarısı var. İşgalci NATO Yugoslavya'dan çekilmeli demek yetmez. İşgalci Sırp şövenistleri de işgal ettikleri yerlerden çekilmeli demek gerekliydi peşinden. Ayrıca Yugoslavya devlet yapısına ilişkin doğru tutum/çağrı ne olmalı, var mı? Hayır yok. Örneğin toplantıya katılan Yugoslavya 'Komünist' Partisi'nin -eğer gerçekten komünist ise- görevi sadece işgalci NATO'nun kovulması mı, tek çağrısı bu mu olmalı? NATO gittikten sonra varlığını sürdürecek olan iktidar anti-emperyalist bir iktidar mı olacak? Buna 'hayır!' denmesi gerektiği gayet açık! Ama Zirve'nin "anti-emperyalizmi" bu noktayı hiç sorgulamıyor...
* "NATO'nun Balkan ülkelerinin içişlerine müdahalesi sona ermeli, ABD-NATOĞAB emperyalist güçleri tarafından ülkeleri parçalamak ve emperyalistlerin kontrolünde yeni alanlar yaratmak için attıkları adımlar engellenmelidir."
Nasıl olacak bu? Bu bir dilek ve temenni mi, yoksa "attıkları adımların engellenmesi" yönünde devrim çağrısı mı? Devrim çağrısı olmadığı açık.
Balkan ülkelerinin şu veya bu ülkesinde yönetimde bulunan, emperyalist müdahaleye açık davetiye çıkaran ve açıkça çağrıda bulunan işbirlikçi güçlerin iktidarları ateş hattından çıkarılıyor. "Gelin bizi kurtarın, içişlerimize müdahale edin, parçalayıp bizi ayırın!" diyen yerli işbirlikçi iktidarlar yok sayılıyor. Dolayısıyla bu yerli işbirlikçilere karşı verilecek mücadele de yok sayılıyor. Balkan ülkelerinden Zirve'ye katılan partiler ve diğer partiler bütün Zirve sonuçları dikkate alındığında, kendi ülkelerindeki iktidarları ateş hattının dışında tutmuş olmaları dikkat çekmelidir. Bu bilinçsizce yapılan bir tercih değildir. Emperyalizmin işbirlikçisi-uşağı olan kendi ülke iktidarlarını ve hakim sınıflarını hedef almayan Zirve! Çok ilginç!
* "Silahlanma yarışına ve temel olarak NATO'ya hizmet eden ve daima halkların gereksinimleriyle çelişen yeni silah yatırımlarına son verilmeli ve bu kaynaklar halkın gerçek gereksinimlerine harcanmalıdır."
Bunu kim yapacak? Bu talep kime? Emperyalizmin işbirlikçisi yerli işbirlikçi-uşak iktidarlardan talep ediliyor olmasın? Aynen öyle, çünkü Zirve'de bu sonucu çıkarmamak için sunulan başka bir ipucu yok! Zirve'de çıkan sonuçlar tek tek ele alındığında, tıpkı katılan partilerin niteliği gibi, bu sonuçların da reformist olduğu görülmektedir.
* "Ulusal sınırların değişmemesi ve halklar arasında kardeşlik köprüleri kurulması için çaba gösterilmelidir."
Kimin ulusal sınırları? Mesela emperyalistlerin parçaladığı eski Yugoslavya'nın sınırları mı? Evet ise, burda Sırp faşistlerinin çizdiği zoraki ulusal sınırları savunulmakta ve böylece örneğin Kosovalıların haklı ulusal talepleri, ayrılıp ayrı devlet kurma yönündeki haklı talebi iç edilmektedir. Ulusların kendi kaderini tayini, ayırılıp ayrı devlet kurma hakkı ve talebi yok edilmektedir. "Sosyalist, komünist" olduğunu iddia eden bu partilerin, sosyalizmin en temel ilkelerinden birisi olan ulusal sorun konusunu nasıl iç ettiklerinin ifadesidir bu. Var olan sınırların korumasını savunmak; eşitliğin ve özgürlüğün olmadığı yerde, sosyalizmin olmadığı yerde; var olan "ulusal sınırların değişmemesi" temelinde "halkların kardeşliği" söylemini savunmak, bu söylemin arkasına gizlenerek şovenizm savunusu yapmaktır.
Anti-emperyalizm iddiasındaki bir Zirve'de sosyal-şövenizm ancak bu kadar açık savunulabilirdi.
* "Balkan halklarının kalıcı barışı kurmalarının tek yolu bölgedeki diğer ülkelerle karşılıklı çıkarlar temelinde eşit ilişkiler kurulması ve dış müdahalelere izin verilmemesidir."(abç)
Yerli gerici, faşist ve emperyalizmin uzantısı olan ülkelerde burjuva iktidarlar taş gibi yerlerinde duruyorken, bölgedeki ülkeler arasında karşılıklı çıkarlarda eşit ilişkiler kurulmaz, eşitlik ilkesine dayanan ilişkiler olmaz! Bugün olduğu gibi, halklar da birbirine şovenizm zehiriyle düşman edilirler. Balkanlarda kalıcı barış kurulmasının yegane yolu tek tek ülkelerde gerici ve faşist devletlerin bu ülkelerdeki işçi ve emekçiler tarafından alaşağı edilmesidir. Ulusların ve halkların özgür, eşit ve gönüllü birlikteliğini sağlamanın yolu, ulusal baskıyı ortadan kaldırmak, kendi kaderini tayin hakkının özgürce kullanılacağı şartları yaratmaktan geçer. Zirve'ye katılan "sosyalist, komünist" partiler nedense bunu unutuveriyorlar!!!
Bütün bunları sağlamanın yolu, zirvede alınan kararlarda esamesi okunmayan, özü bırakalım, kelime bazında bile geçmeyen, devrimdir.
* "NATO'nun savaş sırasında işlediği suçların yargılanmasına devam edilmelidir."
NATO'nun savaş sırasında işlediği suçları yargılamaya kim başlamış ki devam etsin, bilemiyoruz. Ayrıca yargılayan varsa, o kim? Kim kimi yargılıyor, ne bekleniyor?
İnandığımız bir gerçek var: Emperyalizmin işlediği hiçbir suç cezasız kalmaz. Fakat onu yargılayacak olan, dünya proletaryasıdır.
Balkanlar Zirvesi'nde aktardığımız kararlar incelendiğinde ortaya çıkan gerçek şudur: Zirve'de bol bol emperyalizmden, ABD'den, NATO'dan, AGİT'ten vs. bahsedilmekte, fakat Balkan ülkelerindeki devlet biçimleri, yönetimleri ve bunlara karşı mücadele es geçilmektedir. Bunun adına da anti-emperyalizm denilmekte...
Bu tür anti-emperyalizm -gerçekte daha çok sistem için anti-ABD'cilik- mücadele anlayışını ülkemizde Türkiye'de İşçi Partisi'nden zaten tanıma durumundayız. Balkan Zirvesi'nin anlayışı; İP'nin savunduğu ve aslında kendi ülkesindeki sistemi aklayan "anti-emperyalist mücadele" anlayışıdır.
Emperyalizme karşı mücadele, şu veya bu ülkede burjuvazinin iktidarını yıkma mücadelesinden bağımsız ele alınamaz. Örneğin ülkemizde anti-emperyalizm; emperyalizmin uzantısı, işbirlikçisi olan devlet iktidarını yıkma mücadelesinden bağımsız olamaz. Emperyalizmin uzantısı, uşağı, işbirlikçisi olma temeli üzerine kurulu olan düzeni yıkma mücadelesi yürütmeden; bu mücadeleden ayrı, soyut bir anti-emperyalist mücadele, işçilerin-emekçilerin bilinçlerini karartmasının yanında, kurulu düzenin varlığını sürdürmesine hizmet eder. Zirve'den çıkan sonuçlar da, ne yazık ki, bu çerçevede olmuştur.
Yer yer radikal söylemleriyle tanıdığımız SİP'in bu Zirve'de, açık revizyonist ilkeler karşısında boynu kıldan ince olmuştur. Radikal söylemden eser yok.
EMEP'in Zirve'ye imza atması ise, "ulusal değerlere/çıkarlara sahip çıkma siyaseti" ekseninde vardığı noktayı göstermekte ve "sosyalizm savunusu"nun nasıl "ulusal değerlere/çıkarlara sahip çıkma siyaseti" ne kurban edilebileceğine dair bir kanıt sunmaktadır.
Zirve'nin öngördüğü türden anti-emperyalist mücadele anlayışında sevinilmesi gereken değil, reddedilmesi gereken bir içerik var.
'SOL' dergisinin hiç bir eleştiri getirmeden yayınladığı ve "anti-emperyalistlerin Balkan Zirvesi" başlığını koyduğu bu Zirve'nin sonuçlarında maalesef anti-emperyalizm görünmemektedir.
Ulusal ve uluslararası ortak mücadele toplantıları yapmak ve çeşitli düzeylerde birlikler kurmak elbetteki gereklidir. Ancak tutarlı anti-emperyalist mücadele için, halkların kardeşliği ve kalıcı barış için tutarlı bir mücadele uğruna yapılacak zirve; ilkeli ve devrimci olmak zorundadır!

14.01.2001