TC'NİN MAKYAJ ADIMLARI SÜRÜYOR

İŞ GÜVENCESİ YASA TASARISI ÜZERİNE 

Ekim ve Kasım aylarında kamuoyunda üzerine yoğun olarak tartışılan, patronların 'sert' tepki gösterdikleri, "çağdışı", "ekonomi batar" dedikleri yasa tasarısı şimdi Bakanlar Kurulu'nda beklemede.
Sendika ağalarının desteklediği, patronların 'sert' tepki gösterdikleri, Çalışma Bakanı'nın tasarının yasalaşması için "işçileri tasarıya sahip çıkma"ya çağırdığı iş güvencesi yasa tasarı üzerine durmak istiyoruz.

Tasarı ne getiriyor?


Yasa tasarısı gerçekte TC'nin 1994 yılında altına imza attığı 158 sayılı İLO (Uluslararası Çalışma Örgütü) sözleşmesine kendi yasal mevzuatını uyarlamaktan ibaret. Bu yapılırken, yapılan tam uyarlama değil, görünüşte uyarlama çalışmasıdır.Yapılmak istenene geçmeden önce İLO sözleşmesine kısaca bakalım:
158 sayılı İLO sözleşmesi:
"İşçinin kapasitesine veya işin yürütümüne veya işyeri gereklerine dayalı geçerli bir son verme nedeni olmadıkça hizmet ilişkisine son verilemez" diyor.
Bu sözleşmeye göre:
* Sendika üyeliği veya sendikal faaliyetlere katılma,
* İşçi temsilciliği yapmış olmak veya işçi temsilciliğine talip olmak,
* İşvereni şikayet etmek veya işveren aleyhine idari makamlar nezdinde müraacatta bulunmak,
* Irk, renk, cinsiyet, medeni hâl, aile sorumlulukları, hamilelik, din, siyasi görüş, etnik veya sosyal köken,
* Doğum izni esnasında işe gelmeme, gibi hususlar, işçinin işine son vermek için geçerli bir neden olamazlar. (NTV MAG dergisi, Kasım 2000)
158 sayılı İLO sözleşmesi de tam anlamıyla iş güvencesi getirmiyor.
İş Güvencesi Yasa Tasarısı ile 1475 sayılı İş Kanunu'nun 13. Maddesine eklenen bir fıkra ile; "İşverene işçiyi işten çıkarma sebeplerini açıkça belirtme zorunluluğu" getiriliyor.
13. madde işverene önceden işçiye bildirimde bulunmak şartıyla, herhangi bir gerekçe göstermeden işçiyi işten çıkarma hakkı vermektedir. Tasarının bu ünlü maddeye getirdiği yenilik işten çıkarmanın gerekçesini belirtme zorunluluğudur. Patronlarda gerekçe mi yok!! Herhangi bir gerekçe bulmaları hiç de zor değil. Örneğin "işi tasfiye ediyorum" diyebilir. Bir süre sonra "vazgeçtim" diyebilir. "İşi daraltıyorum, fazlalık var" , bir süre sonra "artıyorum" diyerek yeni işçi alabilir. Kriz var diyerek işçileri çıkarabilir vs.
Diyelim ki patronlar -şimdiye kadar yaptıkları gibi- işçileri çıkarırken herhangi bir gerekçe göstermediler. Tasarıda buna karşı herhangi bir cezai yaptırım öngörülmüyor.
Böylece 13. maddeye eklenen fıkranın adı iş güvencesi oluyor!! Sahtekârlığın böylesine pes doğrusu!!
1475 sayılı İş Kanunu'nun 17. maddesine "feshin haklı bir nedene dayandığını ispat yükü işverene aittir" fıkrası ekleniyor.
17. Maddede belirtilen hallerde patronlara tazminat ödemeden, bildirimde bulunmadan işçiyi kapı önüne koyma hakkı veriyor. Bu haller kısaca şunlar:
* İşçinin kendi kasdından, derli toplu olmayan yaşantısından, veya içkiye düşkünlüğü sonucu hastalanması veya sakatlanması sonucu ardı ardına üç işgünü işe gelmemesi,
* İşçinin bulaşıcı veya işi ile bağdaşmayacak derecede tiksinti verici bir hastalığa yakalanması,
* Ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller:
* İşe alınırken işin gerektirdiği vasıfların kendisinde olmadığı halde olduğu söyleyerek yalan söylemesi,
* İşçinin işverene ve ailesine haysiyet ve onur kırıcı sözler sarfetmesi,
* İşverenin evinde oturan işçinin yaşayışının evin adabına ve usullerine uygun olmaması,
* Hırsızlık yapmak, işverenin meslek sırlarını deşifre etmek,
* İşçinin işyerinde yedi günden fazla hapisle cezalandırılan bir suç işlemesi,
* Mazaretsiz bir ayda üç gün işe gelmemesi,
* İşçinin yapması gereken işleri yapmaması,
* İşçinin işin güvenliğini tehlikeye düşürmesi, işyerinde bulunan eşyalara on günlük ücretinin tutarı ile ödeyemiyecek derecede hasara uğratması, olarak sıralanıyor.
17. maddeye eklenmek istenen fıkranın işçiler açısından bir faydası yok. Çünkü 17. maddeye göre zaten işveren ispat etmekle yükümlü. Mesela işveren işçiyi 17. maddede sıralanan hallerden işçiyi işten çıkarması durumunda -tabii ki, işçi iş mahkemesine gittiği durumda- bunu ispat etmekle yükümlü. Ya da örneğin hırsızlık yaptı diye bir işçiyi çıkarırken, bu iddiasını ispatlamak zorunda. Bu bağlamda da patronlarda oyun çok. Para ile yalancı şahit bulma, baskı ile işçileri buna zorlama, diğer işçileri işten atma ile tehdit etme vb. bu oyunlardan bazılarıdır.
Bu yeniliğinde uygulama açısından işçiler lehine getirdiği yeni birşey yok.
Diğer bir değişiklik; 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu'nun 13. maddesine bir fıkra ekleniyor. Bu maddeye göre patron işçiyi sendikaya üye olduğu gerekçesiyle işten atarsa, işçi mahkemeye başvurabiliyor. Mahkeme, işten çıkarılmanın sendikaya üye olma nedeniyle yapıldığını saptarsa, işçinin işe iadesine karar veriyor. Patron işçiyi mahkeme kararına rağmen işe başlatmazsa işçinin bir yıllık ücreti tutarında bir tazminat ödemekle yükümlü kılınıyor. Ancak mahkemelerin nasıl sonuçlandığı ortada. Mahkeme sonucunu bekleyen işçi, aylar hatta yıllar süren mahkeme sonucunu beklerken işsizlikten dolayı açlıktan ölmemesi durumunda bunun bir anlamı olabilir.
Diğer fıkralar gibi bu fıkranın da getirdiği yeni bir şey yok. Çünkü 2821 sayılı Sendikalar Kanunu'nun 31. maddesinde "işçilerin sendikaya üye olmaları" nedeniyle işten çıkarılamaz hükmünü içeriyor. Bunu rağmen patron işçiyi işten atarsa, işçiye bir yıllık ücreti tutarından az olmamak üzere bir tazminat ödemekle yükümlü kılınıyor. Ama gerçekler bugün de böyle değil.
İş Güvencesi Yasa Tasarısı'nın kimi önemli maddeleri bunlar. Yapılmak istenenin iş güvencesi adı altında göz boyamaktır. Bu tasarı aldatmacadır. Bu değişikliklere, eğer değişiklik denirse, iş güvencesi bunların neresinde?

Patronlar yasa tasarısına
neden karşı?

Bu yasa tasarısı bağlamında ilginç bir durum var. Çalışma Bakanı Yaşar Okuyan yasa tasarısını savunuyor. İşçileri, sendikaları yasa tasarısını desteklemeye, savunmaya çağırıyor. Hatta patronların yasa tasarısına karşı 6 Ekim 2000 günü düzenledikleri toplantıyı önceden bir mektupla sendikaların genel merkezlerine bildirebiliyor.
Y. Okuyan bunu işçileri çok sevdiği için, işçi haklarını savunduğu için yapmıyor. Yasa tasarısı maddelerini aktardık. Bu maddeler içinde iş güvencesi olarak adlandırılabilecek herhangi bir şeye rastlamadık. Y. Okuyan işçiler lehine yeni bir değişiklik getirmeyen bir şeyi, "getiriyor" gibi göstererek partisi ve hükümeti lehine puan toplamak istiyor. Belki Y. Okuyan aynı kumaştan dokundukları sendika ağalarını aldatabilir!! Ama sınıf bilinçli işçileri asla!!
Gelelim patronlara. TİSK ve TÜSİAD gibi büyük patron örgütleri yasa tasarısına karşı 'sert' tepki gösterdiler. Bu tepkilere iki örnek verelim:
TİSK Başkanı Refik Baydur patronlara bir mektup gönderiyor. Bu mektup sendikalara mektup gönderen Okuyan'ın mektubuna ek olarak iliştirmiş!!
Mektubunda Baydur şunları söylüyor:
"Dünyanın hiçbir yerinde bir örneği dahi olmayan bu İş Güvencesi Yasa Taslağı nedeniyle işyeri huzuru bozulacak, çalışma barışı aksayacak ve hür teşebbüsün yatırım gücü zarar görecektir.
Böyle bir taslağı kabul etmemiz mümkün değildir." (NTV MAG Kasım 2000)
Refik Baydur, yasa tasarısına karşı görüş oluşturmak ve İş Kanunu'nu bir bütün olarak ele almak amacıyla patronları 6 Ekim 2000 günü İstanbul Sabancı Center'de toplantıya çağırıyor.
Bir örnekte Rahmi Koç'tan verelim:
"Rekabet gücümüz tamamen kaybolacak. Ekonomik program bu nedenle aksar. Bu kanunun geçmemesi için sanayiciler her türlü tepkiyi gösterecekler. Yasa bu şekliyle tehlikeli, çok tehlikeli. Bu kanun geçerse felaket olur, felaket lafı çok ağır belki ama sanayiciler için çok zor olur." (8 Ekim 2000 Sabah)
Bizce Koç efendi yasa tasarısını okumamış. Sadece başlığı görmüş, 'iş güvencesi' lafını gördükten sonra, kırmızıyı gören boğa gibi korkmaya başlamış!! "Ekonomi batar", "felaket olur" demeye başlamış. Siz tasarının başlığının iş güvencesi olduğuna bakmayın!! Adı öyle, kendisi öyle değil! Getirilmek istenen değişiklikle size zararlı bir şey yok. İş güvencesi getiriyoruz adı altında, aynı uygulamaya devam edilecek!!
Sermaye kendisi için dikensiz gül bahçesi istiyor. Sınırsız sömürme özgürlüğü istiyor. Kural, sınır tanımak istemiyor. İşçilerin sendikalarda örgütlenmesini vb. istemiyor.
Ortada danışıklı döğüş mü var?
Bir yanda sendikalar ve Çalışma Bakanı, öbür yanda patronlar. Birinciler yasa tasarısından yana. İkinciler karşı. İkincilerin hazırladığı 'Çağdaş İş Kanunu' bile var. 'Çağdaş İş kanunu'nda patronlar şu yeniliklerin olmasını istiyorlar:
* Kıdem tazminatına hak kazanma süresi bir yıldan üç yıla çıkarılıyor. Tazminat miktarı her yıl için 30 günden 25 güne indiriliyor.
* İhbar tazminatı sınırlandırılıyor. Kadın işçilerin evlenmeleri halinde hak kazandıkları kıdem tazminatı kaldırılıyor.
* Günlük çalışma süresi 7,5 saatten 12 saate, haftalık çalışma süresi 45 saatin üzerine çıkarılması isteniliyor.
Görüldüğü üzere patronlar varolan kırıntı düzeyindeki sosyal hakları da tamamen ortadan kaldırmak istiyorlar.
İş Güvencesi Yasa Tasarısının bu haliyle, patronların açıkça karşı çıkmalarına rağmen yasalaşması güç görünüyor. Hoş, bu haliyle yasalaşsa bile, işçiler lehine getirdiği yeni bir şey yok. Acaba ortada dönen bir dolap mı var? 'Sert' tepkinin altında başka oyunlar mı var? Sadece adı iş güvencesi olan tasarıya karşı bunca "tepki" "bu yasanın geçmesini isteriz, ama şu değişiklikler yapıldığı koşullarda" mı denilmek isteniyor? Olmaz demeyin. Burası Türkiye ve patronlarda oyun çok!

Bu düzende iş güvencesi olmaz!

Ücretli emek sömürüsüne dayanan bu düzende tam anlamıyla iş güvencesinin olması mümkün değildir. İş güvencesi ancak işçilerin, köylülerin demokratik cumhuriyetinde mümkündür. Çoğunluğu oluşturan işçilerin, emekçilerin yararına, onların giderek artacak olan maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamayı hedefleyecek olan sadece sosyalizmdir.
İş güvencesi bu düzende mümkün değildir demek, bu talep uğrunda mücadele etmeyelim demek değildir. Tersine bu düzende ezilenlerin, sömürülenlerin ekonomik ve sosyal durumlarının düzeltilmesi için gerekli her mücadele verilmelidir. İş güvencesi bağlamında, patronların rahat bir şekilde işçileri kapı önüne koymamaları için bu uğurda mücadele edilerek, yasal alanda da zorlaştırıcı, ağırlaştırıcı tedbirler alınmasını sağlamak mümkündür. Bu mümkünlüğü sağlamak için de tek yol, örgütlenerek mücadeleden geçmektedir.
Mücadele sadece bundan ibaret değildir. Durumumuzun iyileştirilmesi mücadelesiyle de ücretli köle olarak kalacağız. Ücretli köle kalmamanın yolu, ücretli kölelik sistemini ortadan kaldırmaktan geçer.
Sınıf bilinçli işçiler, bıkıp usanmadan bu uğurda gerçeklerin propagandasını yapmalı, işçileri bu gerçekler ışığında örgütlemelidirler.

14.12.2000


KESK 3. Olağan Genel Kurul'u 24-27 Ocak 2001 tarihinde İstanbul Mecidiyeköy Kültür Merkezi'nde gerçekleştirildi.


İşçi ve emekçilere ve tüm muhalif kesimlere karşı yoğun saldırıların, devrimcilere karşı katliamların yaşandığı bu günlerde, son yılların en büyük emekçi katılımıyla yapılan kitle gösterilerinde önemli bir rol oynayan, yer yer militan direnişlerle öne çıkan KESK'in, kendisini olduğu kadar Genel Kurul'unu da önemli gördüğümüz için hem izlemek, hem de yayın satmak ve dağıtmak içinYeni Dünya İçin Çağrı çalışanları olarak 4 günlük toplantılara katıldık.
Kongre'ye hem ülkemizden hem de uluslararası alandan ilgi oldukça büyüktü. Bunun önemli nedenlerinden biri, KESK'in, kamu emekçilerinin on yıldan fazladır emperyalistlerin ve onların işbirlikçisi iktidarlarının saldırılarına karşı fedakarlıklarla yürüttükleri mücadelede kazandıkları önemli bir mevzi olmasıdır. Bu ilginin nedenlerinden bir diğeri de, hem ülkemizde hem de uluslararası alanda emek örgütü sendika ve partilerin ezici çoğunluğunda YDD içinde reformlar uğruna mücadeleyi esas alan reformist anlayışların hakim olması ve bu noktada KESK'i kendilerine yakın görmeleridir.
Emperyalizmin önemli kurumlarından biri olan IMF'nin direktifleri doğrultusunda hareket eden emperyalizmin işbirlikçisi faşist Türk hakim sınıfları, çeşitli milliyetlerden işçi ve emekçilerin %30'lara varan bölümünü açlık, diğer bölümünü de kıtlık sınırında tutmaktadır. Yine IMF direktifleri doğrultusunda onun noterlik kurumu gibi hareket eden hükümet, 2001 yılında kamu emekçilerine komik %10 ücret zammını reva görmüştür. Ülkemizde öyle bir süreç yaşanmaktadır ki, bir yandan AB'ne girmekten, demokratikleşmeden, insan haklarından vs. sözedilirken, diğer yandan en basit demokratik talepler bile vahşice ezilmektedir. Son cezaevleri saldırısında da yaşandığı gibi en ufak bir demokratik talep bile, bombalarla, iş arabalarıyla vb. yürütülen bir devlet terörüyle bastırılıyor, insan hakları, demokrasi, hayat kurtarma operasyonu vb. demagojiler eşliğinde toplu katliamlar yapılmaktadır. Bu devlet devrimci tutsaklar şahsında, kendisine direnen herkesi, direnişlerinden vazgeçmedikleri takdirde, imha edebilceği mesajını vermektedir. Devrimcilere uygulanan katliamla ve F Tipi cezaevleri uygulamasıyla tüm muhalefete gözdağı verilmek isteniyor.
Böyle bir ortamda kendisini emekçiden ve halktan yana gören -gerçekten öyle olan da, olmayan da- herkes KESK'in bu Kongresi'nde idi. Öyleki Türk-İş', DİSK ve Hak-İş gibi sarı ve reformist işçi konfederasyonlarından, Anap, CHP gibi düzen partilerine; Emep, ÖDP, SİP, HADEP vb. gibi reformist/legalist/ liberal partilerden meslek odalarına kadar hemen herkes oradaydı. Ayrıca Bulgaristan, Macaristan, Portekiz, Hollanda'dan sendika temsilcileri, uluslararası sendika konfederasyonlarından Avrupa Sendikalar Birliği ( ETUC) ve Dünya Hür İşçi Konfederasyonu (İCFTU) temsilcileri Kongre'ye katılarak konuşmalar yaptılar. Bunun dışında Almanya Sendikalar Birliği (DGB), Avusturya Sendikalar Birliği (ÖGB), İsviçre , Yunanistan (bu ülkeden gelecek olan delegeye vize verilmemişti) vb. ülkelerden sendikacılardan Kongre'ye başarı ve birlikte mücadele mesajları geldi.
Tabii bu ilgi katılan emekçileri sevindirdiği kadar sendika ağalarını ve parti bürokratlarını da sevindirdi, coşturdu. Bu coşkuyla her kursüye çıkan konuşmacı (özellikle sendika ve sol liberal parti başkanları) çok heyecanlı konuşmalar yaptılar - tabii bir dizi reform talebine yer yer devrimci söylemler katarak.
Sol liberal/reformist partilerin temsilcileri kürsüden, ülkeyi IMF'nin bağımlılığından kurtarmak için ikinci bir ulusal kurtuluş savaşı seferberliğine çağrılar yaparak, ülkedeki emperyalistlerin işbirlikçilerini sanki unutturmaya çalışıyorlardı (Ufuk Uras bu noktada diğerlerinden ayrı olarak, mücadelenin sadece emperyalizmin memuru olan Cotarelli'ye karşı değil, onun memuru durumunda olan bizim hükümete karşı da yürütülmesinin gerekliliğine dikkat çekti).
En çok, kamu emekçilerine yapılan saldırılardan (Tüm-Yargı-Sen, Eğitim-Sen vs.) , Kürtlere yapılan zulümlerden ve cezaevi katliamlarından basedildiğinde, salonda ilgi artıyor, konuşmalar çoşkuyla alkışlanıyordu. "Baskılar bizi yıldıramaz!", "İçerde dışarda hücreleri parçala!" sloganları gür ve toplu bir şekilde atılıyordu. Dörtyüzün üzerinde delegenin ve bir o kadar da konuk ve misafirin yer aldığı Kongre salonunda , grevli toplu-sözleşmeli sendika hakkı için, birlikte güçlü olunacağı, kadının örgütlenmesine çağrı yapan , özelleştirmenin kalkması, emekçiler için bütçe vb. taleplerle ilgili pankartlar asılıydı.
KESK Genel Başkanı Siyami Erdem ilk günkü açılış konuşmasında işçilerin, köylülerin ve tüm emekçilerin ekonomik demokratik taleplerini savunacak, kadınların üzerindeki baskılara, doğanın talanına karşı, özelleştirme ve IMF saldırılarını püskürtecek, diğer emek güçleriyle birlikte bir ortak mücadele cephesinin örülmesi gerektiğini savundu. Katılımcı demokratik sosyal bir devlet sistemini hedefleyen bir mücadele anlayışıyla, demokrasi ve insan haklarına saygılı, azınlık haklarına saygılı (anadilde eğitim, serbestçe kültürlerini yaşatma vb.) bir siyasi sisteme kavuşulacağı reformist hayalleriyle devam eden konuşmasında, bu hükümette herşeyin kirlendiğini, buna karşı KESK'in iki yıldır haklı ve meşru bir zeminde kalarak mücadele yürüttüğünü belirtti. Gelecekte de sekterlikten uzak, tüm sendika, parti, oda ve derneklerle birlikte mücadeleye devam edilmesini, herkesi meşru bir zeminde birleştirecek yol ve yöntemlerle mücadeleye devam edilmesi gerektiğini savundu. Avrupa Birliği'ne girmenin emekçiler için yararlı olacağını, AB ülkelerindeki emekçilerin de sosyal hak gasplarının bilincinde olduğunu, oradaki emekçi sendikalarıyla birlikte mücadelenin yürütülmesi gerektiğini savundu.
Ondan sonra kürsüye çıkan her konuşmacı değişik kelimelerle aynı şeyleri tekrarlayıp durdular.
Bu kongrede o kadar çok birlikten bahsedildi ki, sarı gerici sendika Türk-İş'in gerici devlet yanlısı sendika ağası Bayram Meral bile "eskiden sendikaların birbirini yediği, şimdi bundan kurtulunduğu" şükür duasını okuyup, önümüzdeki dönemde hak mücadelesinde birlikte olunması gerektiğini söyleyerek alkış alabildi.
Uluslararası sendika temsilcileri de bizim liberal solcularımız gibi her sözün başında "küresel sermayenin küresel saldırılarına karşı birlikte küresel direnişi örgütleme"kten bahsederek, sosyal devleti güçlendirmek, emekçilerin sosyal demokratik cumhuriyetini kurmak için emekten yana olan herkesi -parti, sendika, dernek vb.- özgürlük, eşitlik, halkların kardeşliği temelinde, işçi sınıfının reformist bir anlayışla mücadele yürüten uluslararası sendikal birliğini öneriyorlardı.
Onlarca temsilcinin yanında, yetmişe yakın KESK delegesi de söz alıp konuştu. Övgüler ve yergiler içinde az da olsa haklı eleştiriler getirenler de oldu. Örneğin F Tipine geçiş için faşist devletin yaptığı katliamlara sessiz kalındığı, devrimcilerin hala işkence altında açlık grevlerini ve ölüm oruçlarını sürdürdüklerini, emekçilerin sendikası olan KESK'in gerekli duyarlılığı göstermediği, aktif karşı çıkışlar, protesto eylemleri vb. düzenlemediği gibi eleştiriler az da olsa dile getirildi. Bazıları ayrıca emek cephesini örerecek, önderlik yapacak potansiyeli taşıyan KESK'in tüm işçi, köylü, emekçi, esnafın taleplerine sahip çıkması talebini getirdiler.
Konuşan konuklardan bir tutsak anasının feryatlarına gösterilen coşkulu tepkiyi görmeye değerdi. Bu ananın içinden gelerek duygu yoğunluğu içinde, devrimcilerin durumunu, mücadeleye devam ettiklerini anlatması sık sık "İçerde, dışarda, hücreleri parçala", "Devrimci tutsaklar onurumuzdur" gibi sloganlarla kesiliyordu. Devrimci ana, F Tiplerindeki devrimci tutsakların işkence altında yok edilmek istendiğini söyleyerek, KESK'li emekçilerin devrimci tutsaklara sahip çıkmasını istedi.
KESK'i yönetip yönlendiren sol liberal kanattan konuşmacılardan bazıları, KESK'in prodestocu eylemlerle kendini sınırlandırdığını, sonuç alıcı eylemliklerden kaçındığını, beş altı yıl öncesine göre tıkanıklık yaşadığnı belirttiler. Sonuçta bunların savunduğu çizgi andaki burjuva liberal çizgiye göre daha ileri görünse de, bunlar da reformist ufkun dışına çıkamamaktadırlar.
KESK içinde niteliksel olarak birbirinden farklı olmayan dört kanadın Kongre'de birbirlerine tahammüllü davranmaları, birçok sendikacı tarafından sağduyu ve ağırbaşlılık olarak değerlendirildi. Onlar bu durumu, aynı zamanda KESK'in kurumsallaştığının, işçi sınıfının sınıf sendikacılığına önderlik edebilecek bir niteliğe kavuştuğunun işareti olarak görüyorlardı. Oysa bu her dört kanadın kendi içinde ve birbirleriyle didişmemesinin asıl nedeni, bugünkü hakim sınıfların baskıcı ve katliamcı saldılarına karşı geniş kitlelerin birlik olma arzusu ve bunun sendikalara yansımasıydı.
KESK Kongresi'nde bir dizi tavsiye kararları kabul edildi. Burada önemli bir nokta, Kongre'nin bileşimine de yansıyan kadınların azlığı sorunu idi. Delegelerin ezici çoğunluğu erkeklerden oluşuyordu. Bu konuda sendikalarda kadın çalışmasının zayıf olduğu, birçok sendikada kadın komisyonunun bulunmadığı, var olanların da ciddi bir çalışma yürütmedikleri tespit edildi. Alınan kararlardan bir diğeri ise Emek Platformuna işlerlik kazandırılıp daha aktif hale getirilmesi idi. Bir diğer kararla KESK'e uluslararası planda birleşik mücadelenin yaratılmasına önderlik yapma görevi verildi.
Tüzük değişiklikleriyle üçüncü gün de kapandı. Dördüncü gün ise seçimler yapılarak Kongre bitirildi.
Kongre'de iki tane de sinevizyon gösterisi yapıldı. Birisi özelde kamu emekçilerinin, ama genelde de Türkiye işçi sınıfının mücadele tarihini gösteren, mücadelenin önemli kesitlerini Yeni Türkü ve Edip Akbayram'ın coşkulu müzikleriyle süsleyerek, seyircileri sık sık duygulandıran ve coşturan bir belgeseldi. Bu belgesel biraz uzmanlıkla ve biraz emekle çok güzel sanatsal ürünler çıkarabileceğimizin de bir kanıtıydı. Diğer film ise Prag'daki küresel direniş eylemini gösteriyordu. Bu film de sık sık gösterilen anti-kapitalist sloganlarla oldukça etkiliydi.
Sonuç olarak, işçi sınıfının bir parçası olan kamu emekçilerinin örgütlenmesinde ve mücadelesinde önemli bir yere sahip olan KESK'in, hakim sınıfların her türlü saldırısına karşı, en aktif mücadele biçimleriyle tüm sömürülen ve ezilenlerin taleplerini kendi talepleriyle birleştirerek, emekçilerin birleşik mücadelesini yaratma temel şiarıyla, devrimci sendika hareketini geliştirip güçlendirmek zorundadır. Aksi taktirde, diğer sendika konfederasyonlarından bir adım ileride olsa da, bugünkü pasifist/reformist çizgisinden kurtulamayarak, güçsüzleşip etkisizleşecektir.
Bir grup Çağrı okuru.

31 Ocak 2001


İşçilere, emekçilere
ÇAĞRI...


İşçiler, emekçiler;
Devletin devrimci tutuklu ve hükümlüleri F tipi hücre cezaevlerinde tecrit etme saldırısına karşı üç devrimci örgüt 20 Ekim 2000 tarihinde süresiz açlık grevi başlattı. Devletin, F tipi cezaevlerinin yapımına devam etmesi ve devrimcileri bu cezaevlerinde tecrit etme hazırlıklarına devam etmesi karşısında süresiz açlık grevi eylemi ölüm orucuna dönüştürüldü. Devlet devrimcileri F tipi hücrelerde yalnızlaştırmaya, bu hücrelerde gözlerden uzak işkenceleri sürdürmeye, sakat bırakmaya veya gerektiğinde -yine gözlerden uzak- öldürmeye kararlıydı. Bunun için devrimcilerin ileri sürdükleri talepleri kabul etmedi. Tersine ölüm orucunun 61. gününde Türkiye'nin yirmi ayrı cezaevinde devrimci tutuklu ve hükümlülere saldırdı. Sizler bu saldırıyı devletin borazanlığını yapan medya üzerinden izlediniz. Tüm bu yayınlarla birçok yalan sizlere aktarıldı... "Devletin 1991'den beri ilk kez koğuşlara girdiği" yalanından, devrimci tutuklu ve hükümlülerin ellerinde uzun namlulu silahlar olduğuna; düzmece telefon kayıtlarıyla "liderlerin" (!) "kendinizi yakın" emirlerinden, "ölüm orucunun sahte" olduğuna kadar bir dizi ipe sapa gelmez yalan sizlere söylendi... Cezaevlerine saldırı kararını alanlar, dolayısıyla onlarca insanın ölümüne karar verenler, büyük bir pişkinlikle televizyonlara çıkıp operasyonun amacını, "teröristleri kendi terörizmlerinden kurtarmak olduğu" yalanını söylediler. "Şefkat operasyonu" dediler... Operasyonu "Hayat Kurtarma Operasyonu" olarak adlandırdılar... Onlar "hayat kurtarma operasyonu" düzenlediklerini söyledikleri sırada onlarca kişi saldırılar sonucu yanıyor, kurşunlanıyor, bombalanıyordu... Onlar "şefkat operasyonundan" bahsettiklerinde tepeden tırnağa silahlı binlerce asker, polis, özel tim elemanı vs. vs. devrimci tutsaklara ateş ediyor, bomba yağdırıyor, insanları yakıyorlardı... Ve nihayetinde onlar "operasyonun başarı ile gerçekleştirildiğini" televizyon kameralarının karşısında söylediklerinde onlarca insanın tabutu polisin-jandarmanın yoğun baskı ve terörü altında, binbir engellemeyle, saldırı ve gözaltılar eşliğinde toprağa veriliyordu...

Tüm bunları bir süre izlediniz!
Bir bölümünüz bu yalanlara inandı, kiminizin haberi bile olmadı tüm bu olup bitenlerden... Bir bölümünüz saldırıların gerçek nedenini kavradı, tepkisini dile getirdi; çoğunluğunuz ama bunlar karşısında kayıtsız kaldı... Sustu çoğunluğunuz; diri diri insanlar yakılırken! Belki birşeyler söylemek istedi kiminiz; ama yalnız ve örgütsüzlükten ne yapacağını bilmez bir halde dönüp durdu... Yer yer işçi temsilerinden cılız birtakım sesler yükseldi; katliam kınandı... O kadar! Katliam olurken o anlı şanlı büyük işçi konfederasyonları katliama karşı seslerini yükseltmediler; binleri sokağa döküp işçilerin emekçilerin hakları için cezaevlerinde bulunan, katledilen, ölüme giden devrimcileri sahiplenmediler... Hayır hiçbirisini yapmadı, anlı şanlı işçi, emekçi konfederasyonlarının anlı şanlı yönetimleri... Çünkü bu sendika ağaları da bu düzenin sürmesinden yanaydılar... Sömürü sisteminde kendilerine bir yer edinmişlerdi; sizleri toplu sözleşmelerde işverene satıyor, bu yolla "geçimlerini" sağlıyorlardı... Bu ücretli kölelik sisteminin değişmesi işlerine gelmezdi. Bunun için ücretli kölelik sistemine karşı mücadele eden, yalanlarla gerçekleri görmesi engellenen geniş işçi ve emekçi yığınların gözlerinin önündeki yalan perdesini yırtıp atmaya çalışan devrimcilerin öldürülmeleri, katledilmeleri ya da bunlar yapılmıyorsa en azından tecrit edilmeleri bu bayların da işine gelirdi! Bunun için kıllarını kıpırdatmadılar. Gerçekleri görmenizi engellediler! Tepkisizliği onayladılar...
Gerçekleri görmeniz, bu ücretli kölelik sisteminin savunucularının medyası tarafından da engellendi... Cezaevlerine saldırının yapıldığı ilk günlerde cezaevleri önünde katliama ilişkin canlı yayın yapanlar, ilerleyen günlerde devletin isteği ile hiçbir haberi servise koymadılar. Artık onların radyolarında, televizyonlarında ve gazetelerinde ne cezaevi saldırısı vardı, ne ölen, ne öldüren... Artık onların yayın organlarında ne düne kadar "lüks otel" olarak lanse ettikleri cezaevlerinde yapılan işkencelere yer vardı, ne de dışarıda evlatlarının katledilmelerine karşı sesini yükseltmeye çalışan anaların çığlığı...
Evet, bu ülkede birçok gerçek saklanıyor... Özellikle sizlerden; işçilerden, emekçilerden saklanıyor! Çünkü sizlerin gerçekleri görmesi emeğinizi sömüren sermayedarların sistemleri için en büyük tehlikedir! Sizin haksızlıkları görmeniz, sömürüye ve zulme karşı sesinizi yükseltmeniz, örgütlenmeniz ve mücadele yürütmeniz, ücretli kölelik düzeninin sonunu getirecektir!
İşte devrimciler size bu gerçeği kavratmak için yola çıkmışlardı. Sizlere sömürü dünyasının gerçeklerini aktarıyorlardı. Ancak bu sermaye düzeninin savunucusu devlet tarafından hoş karşılanmıyor... Devrimciler -her zaman olduğu gibi- engellenmeye çalışılıyor; "yıkıcı", "bölücü" olarak görülüp gösteriliyor; haklarında davalar açılıyor, onlarca yıllara varan hapis cezalarına çarptırılıyor, gözaltında kaybediliyor, kanlı pusularda kurşunlanıyor, darağaçlarına gönderiliyor... Ama tüm bunlara rağmen devrimciler; devrimci sorumluluklarının gerektirdiği biçimde davranıyor, gerçekleri görmeniz için; sömürünün, zulmün olmadığı, insanın insana kulluğunun ortadan kalktığı bir düzenin yaratılması için mücadele ediyorlar. Sermaye düzeninin bekçileri devrimcilerin çabalarını engellemek için, muhalefet üzerinde, özellikle de devrimciler üzerindeki baskıyı ve zulmü daha da katmerleştiriyor, devrimcileri yalnızlaştırarak teslim almaya çalışıyor. Bunun için devrimcileri hücrelere mahkum ediyorlar. Bunun için onları katlediyorlar... Bunun için zulüm makinesini alabildiğine çalıştırıyorlar!
Bunların bizimle ilgisi yok demeyin! "F tipi bizim sorunumuz değil!" demeyin! Bunların elbette sizinle ilgisi var! Gerçekte tüm bu yapılanlar size karşı yapılmaktadır! Tüm bu zincir içinde devlet gerçekte devrimciler şahsında işçilere, emekçilere saldırıyor!
Sizin sömürüden kurtulmanız, insanın insana köle olmadığı bir düzende yaşamanız için mücadele eden; bu uğurda ölümü göze alan; işkencelerden geçirilen, gözaltılarda kaybedilen, hapishanelerde devletin kurşunuyla, bombasıyla katledilenler sizin birer parçanızdır. Devrimciler, işçi ve emekçilerin sınıf savaşımında öncüleridir! Onların her birinin katli, karanlıklar dünyasının aydınlatılmasını biraz daha güçleştirmektedir. İşçiler, emekçiler olarak bunu bilmelisiniz!
İşçiler, emekçiler olarak bilmeniz gereken başka şeyler de var... Örneğin devrimcileri cezaevlerinde katleden, sağ kalanları da hücrelerde tecride gönderen devlet; resmi rakamlara göre bile enflasyon % 40'larda gezinirken işçilere, emekçilere % 10'luk bir ücret artışını reva gören devletin ta kendisidir! Sosyal bir varlık olarak insanların birarada yaşama ihtiyacını ortadan kaldırarak onları hücrelerde yalnızlığa mahkum eden devlet sizlerin kazanılmış haklarını tırpanlayan, sizleri açlık sınırında ölmeye çok, yaşamaya az bir ücrete mahkum eden devletin ta kendisidir! Devrimcilerin kazanılmış en temel insani haklarını bir saldırıyla elinden alan devlet, sizin binbir mücadeleyle kazanmış olduğunuz en temel ekonomik ve sosyal haklarınızı bir çırpıda düzleyen devletin ta kendisidir. Avrupalı efendilerinin standartlarına ulaşmayı önüne hedef koyan, bu amaçla cezaevlerinde hücreleri devrimcilere dayatan ve bu konuda da efendilerinden öğrenen devletle sizleri IMF'li efendilerinin direktifleriyle acı reçetelere mahkum eden devlet aynı devlettir!
Tüm bunlar birarada değerlendirildiğinde hâlâ; "Bu işlerin bizimle ilgisi yok, bu olanlar devrimcilerle devletin arasındaki işlerdir" demek mümkün mü? "Bize ne?" deyip işin içinden sıyrılmak mümkün mü!

İşçiler, emekçiler...
Kısaca diyeceğimiz odur ki; devletin barbarlığını görmelisiniz! Devrimciler sorumluluklarının gereğini yerine getiriyor, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya için canbedeli bir mücadele yürütüyor. Sizin için! İşçi sınıfının sömürüden kurtulması için!
İşçiler, emekçiler olarak siz de sorumluluğunuzun gereğini yerine getirmelisiniz! Bugüne kadar kimi özel durumlar dışında işçi sınıfı kendi özel çıkarları dışında kalan konulara sırt çevirdi, sınıf tavrı ortaya koymadı. Bu durum sömürü düzeninin devamına onay vermek yanında, bu düzenin bekçisi olan devletin daha da cüretkâr biçimde saldırılar düzenlemesine yol açtı, açıyor. Bundan mutlaka kurtulmanız gerekmektedir! Bundan kurtulmanız, hem sömürücü sınıflara karşı mücadelede birlik ve beraberliği güçlendirecek; hem de devletin bu denli pervasız eylemler düzenlemesini engelleyici bir rol oynayacaktır!
Salt kendi özel çıkarlarınızla ilgilenmek, ekonomik talepleriniz dışında sorunlara sırt çevirmek tavrı işçilerin, emekçilerin tavrı olamaz, olmamalıdır! Bilmelisiniz ki, IMF politikaları ile sunulan acı reçetelerden, dünya ısısının yükselmesine kadar; kadın sorunundan cezaevi sorununa kadar... her sorunun sizin mücadelenizle bağı vardır, olmalıdır! Mücadelenizin bir parçası olarak cezaevindeki devrimcilere yönelik saldırılara karşı sesinizi yükseltebileceğiniz gibi, depremzedelerin kışı yine soğuk, yağmur çamur altında geçirmelerine karşı çıkabilmeli, nükleer santrallerle geleceğimizin ipotek altına alınmasına dur diyebilmelisiniz... Emekçilere yönelik her eylemi, saldırıyı vs. sömürü sistemiyle birlikte değerlendirebilmeli, bağıntıları kurabilmeli, doğru tavır ortaya koyabilmelisiniz. Tüm bu saldırıların arkasındaki güç olan devletin varlığını görebilmelisiniz!

Emekçiler... Yeni, sınıfsız, sömürüsüz bir dünyayı çocuklarımıza armağan etmek gibi bir görevimiz var... Böyle bir dünyayı kazanmak için her alanda, kapsamlı, duyarlı, sistemli ve örgütlü bir çalışma yürütmemiz gerekli... Sınıf kardeşliğini esas almalı, birlik ve dayanışmayı yükseltmemiz gerekli... İşçi sınıfı, tarihin omuzlarına yüklediği görevi yerine getirme yönünde çalışmalı, örgütlenmeli ve sömürü düzenine karşı mücadeleyi geliştirmelidir!
Bu mücadelede işçilerin, emekçilerin kaybedeceği birşey yoktur...
Ama kazanacakları yeni, özgür bir dünya vardır!

Haydi zulmün kalelerini yıkmaya!
Haydi vahşete, katliama dur demeye!
Haydi ücretli kölelik düzenine son verme mücadelesine!
Haydi yeni dünyayı yaratmaya!
Haydi! Haydi!
20 Ocak 2001


IMF DESTEKLİ SERMAYENİN
SALDIRILARINA KARŞI...
Örgütlü mücadeleye!

Geride bıraktığımız yılın son aylarında Türkiye ekonomisi yeni bir mali krizle sarsıldı. Hakim sınıfların kimi sözcülerinin bir "kâbus" olarak adlandırdıkları kriz sonucu borsada büyük bir düşüş yaşanırken, piyasalarda dööviz sıkıntısı başgösterdi, stoklar alabildiğine büyümeye başladı. Devletin IMF ile birlikte yürütmeye çalıştığı "ekonomik program" gereği düşürülmesi öngörülen -ve kısmen düşürülen- faiz hadleri yeniden % 100'lerin üzerine çıkmaya başladı. Aralık ayı başlarında gecelik repo faizlerinde çok büyük oranda yükselişler görüldü. vs. vb.
Krizin Türkiye'deki etkisi süresince hükümet, krizi atlatmak için emperyalist efendilerinin kapısını çalmaya başladı. 6 Aralık 2000 tarihinde IMF, Dünya Bankası ve ABD Hazine Bakanlığı "kesenin ağzını açarak" Türkiye'ye 10 milyar dolar kredinin verilmesini kararlaştırdılar ve kriz bu parayla aşıldı. Ancak krizin aşılmasında önemli bir paya sahip olan IMF, bunun karşılığında bir dizi yaptırım dikte ettirdi. Bu yaptırımların en başında ise "işçiye, emekçiye verilecek ücret zammının hedef enflasyonla uyumlu olması" vardır. Bunun anlamı, bir kez daha krizin yükünün işçilere, emekçilere yükleneceğidir. Bu yönde adımlar atılmaktadır. Öyle ki, emperyalist güçlere verilen garantilerin yerine getirilmesi noktasında hükümet ücretler bağıntısında bir yandan kamu emekçilerine kendi vereceği ücret artışını % 10'larda tutmaktadır. Ama devletin ücretler bağıntısındaki görevi kamu kesiminde çalışan emekçilerle sınırlı değildir. Devlet, "direkt müdahaleci" olamadığı özel sektörde çalışan emekçilere ödenecek ücretlere de "garantör güç" olarak "dolaylı" müdahalede bulunma görevini "kendine biçmiştir". Ücret görüşmelerinde enflasyon oranına dikkat edecek olan devlet "sosyal taraflar arasında hedeflenen enflasyon ile uyumlu bir mutabakat sağlanmasını kolaylaştırıcı biçimde daha aktif bir rol üzerlenecek"tir! (Milliyet, 7 Aralık 2000)
2001 yılının ekonomik sıkıntının yükünün emekçilere yükleneceği bir yıl olacağı şimdiden bellidir. Devlet ücret artışını % 10'la sınırlandırma yanında ek vergi paketi ile de işçilerin, emekçilerin cebine el uzatacak. IMF'ye verdiği ek niyet mektubunda TC'nin yürürlüğe koyduğu ek vergiler ve tahmini gelirler şöyledir:
TABLO: "2001 EK VERGİ YILI"
(Kaynak: Sabah, 4 Ocak 2001)
Tahmini olarak devlet 2001 yılında ek vergilerle 6.4 milyar dolar tutarında bir "ek" para elde etmiş olacaktır.
Tüm bunlar kriz ve sonrasında ortaya konulan "ek" saldırılardır, IMF'nin yenilediği direktiflerin kimi sonuçlarıdır. 2000 yılında uygulanan programın devamı olarak 2001 yılında da daha önce dikte ettirilmiş saldırılar sürdürülecektir.
Örneğin işçilere, emekçilere yönelik saldırının bir parçası olarak özelleştirme bu yıl da uygulanacaktır. 6 Aralık'ta IMF ile yapılan anlaşma çerçevesinde ise özelleştirmeye ilişkin olarak THY'nin % 51'i; Telekom'un 33.5'i ile enerji sektöründeki bir dizi işletme başta olmak üzere devletin elinde bulunan firmaların özelleştirilmesi planlanmıştır. IMF'nin Ocak ayı içinde yaptığı "denetlemelerde" bu konu üzerinde durulmuş, bir kez daha devlet özellikle enerji alanı olmak üzere bir dizi alanda özelleştirmeye hız verileceği açıklamasında bulunmuştur. Bunun sonucu olarak Ocak ayının son haftasında Meclis sorunu ele alarak çözümleme yoluna gidecektir. Bu yazıyı okuduğunuzda büyük bir olasılıkla Meclis kararını vermiş ve birtakım kuruluşların özelleştirilmesi yönünde "düğmeye basmış" olacaktır.
Bugüne kadar yapılan özelleştirmelerde işçilerin, emekçilerin ne denli etkilendiği, binlerce emekçinin işyerini kaybettiği bilinen bir gerçekliktir. Verilere göre son onbeş yılda 160 kuruluşun özelleştirilmesi sonucu özelleştirilen işletmelerde çalışan işçilerin % 55'i işten atılmıştır. 2001 yılı açısından ise durum geçtiğimiz yıllara göre daha vahimdir... IMF'nin direktifleri arasında yeralan büyük devlet kuruluşlarının, örneğin THY, TEAŞ gibi Enerji Bakanlığı'na bağlı birçok büyük işletme, Türk Telekom, Tekel, şeker fabrikaları gibi, çok sayıda işçinin istihdam edildiği işletmelerin özelleştirilmesi ile işsizler kervanına yeni binler eklenecektir.
IMF destekli devlet saldırıları sadece işçilerle de sınırlı değildir. Devlet saldırılarından en çok etkilenen kesimlerden birisi de köylülüktür. Örneğin son ek niyet mektubu ile IMF devletten; hububat destekleme alımlarının miktarını sınırlandırmasını; Toprak Mahsulleri Ofisi'nin tahıl stoklarını düşürmesini, 2001 yılında buğday destekleme alım fiyatlarının % 12'den fazla artırmamasını vs. istemektedir. Yine IMF ek niyet mektubunda sıralanan önlemler arasında pancar üreticisini zor durumda bırakacak önlemler alınmakta; kota uygulamasına gidilerek üretimin düşürülmesi planlanmaktadır vb. vb.
Tüm bu saldırılar karşısında yoksul köylülüğün ve küçük üreticilerin durumu 2001 yılında daha da kötüleşecektir.
İşçilere, emekçilere yönelik tüm bu saldırılar karşısında büyük sermaye sahipleri daha fazlasını, en fazlasını talep etmektedirler. Örneğin TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Bülent Eczacıbaşı 2000'in son günlerinde yapılan toplantıda "IMF'nin her dediğinin yerine getirilmesini" istiyor. Büyük sermaye sahipleri bu istekle yetinmiyorlar. Onlar, örneğin son mali krizi "işçi ücretlerinin yüksekliğine" bağlayacak kadar pervasızlaşıyor, işçi ücretlerinin -daha da- düşürülmesini talep edecek kadar da yüzsüzleşiyorlar!!!
Kuşkusuz hükümet, 2001 yılı içinde de IMF'nin -ve yerli sermaye sahiplerinin- isteklerini olabildiği ölçüde yerine getirecektir. Bu hükümetin yaptıkları yapacaklarının teminatıdır.

ENFLASYON RAKAMLARI
VE ALDATMACALAR...

Aralık ayının son günlerinde 2000 yılı enflasyon oranları açıklandı. Açıklamaya göre yıllık enflasyon, 2000 yılı başlarında hedeften "birazcık"(!!!) sapmıştı! 2000 yılı başlarında Türk hakim sınıfları, IMF ile hazırladıkları, üç yıl süreceği öngörülen "ekonomik program" gereği enflasyonu % 20'lere çekeceklerini ifade ediyorlardı. Ancak 2000 yılı içinde kimi göstergelerden hareketle egemenler hedeften "3-5 puanlık bir sapma" olabileceğini ileri sürdüler. Yıl sonunda ise yapılan hesaplamalarda resmi enflasyon oranı hesapların çok çok üstünde çıktı. 2000 yılı resmi enflasyon oranı Toptan Eşya Fiyatları Endeksi'ne göre 32.7; Tüketici Fiyatları Endeksi'ne göre % 39 olarak ilan edildi. Bu; devletin resmi enflasyon oranı bağlamında 2000 yılı başındaki hedeften % 100 oranında sapması demektir! Ama ne gam?! Utanmazlıkta sınır tanımayan ve rakamlarla da kitleleri uyutmaya çalışan hakim sınıf siyasetçileri, bırakalım hedefin yanına yaklaşmayı, % 100 oranında hedeften sapmış % 39'luk enflasyon oranını "büyük başarı" olarak sunabilmektedir!
Eğer ortada bir "başarı" varsa bu başarı işçilerin, emekçilerin cebindekilerin daha da çalınmasının başarısıdır. Türkiye koşullarında enflasyonun düşürülmesi, ancak ekonomik büyümeden vazgeçmekle, işçi ücretlerini çok düşük seviyelerde sınırlamakla mümkündür. Bu noktada devlet "başarılı" olmuş, işçilerin, emekçilerin ücretlerini enflasyon oranının çok çok altında tutarak bir "başarı" sağlamıştır. Sermayenin çıkarlarını savunma görevine bağlı olarak, işçilere emekçilere düşman olan devlet açısından kutlanacak "başarı" budur!
Enflasyon bağıntısında kandırmaca bu kadarla da sınırlı değildir. Enflasyon konusundaki rakamlar, resmi rakamlardır. Gerçek enflasyon oranı çok daha yukarılardadır. Devlet, enflasyon oranını düşük tutmak için elinden geleni yapmıştır. Örneğin yıllık resmi enflasyon oranı tespit edildikten sonra akaryakıt başta olmak üzere bir dizi maddeye zam yapılmış; böylece resmi enflasyon oranının zamların olumsuz etkisinden muaf tutularak daha yüksek çıkması engellenmiştir. Devlet kitleleri bu yolla da kandırmıştır.
Verilen resmi enflasyon rakamların gerçek yaşamda önemi nedir? Bu sorunun yanıtına "onca önemi de yoktur" dediğinizi duyar gibiyiz. Gerçekten de önemli olan emekçinin cebine giren ücretle neler alabildiği, mutfağına neyin ne kadar girebildiği; emekçi ailesinin ne ölçüde "refah" yaşayabildiğidir. Enflasyonu düşürüp refah seviyesini yükseltme vaad eden devletin tüm kandırmalarına rağmen, gerçek yaşam istatistiğini "işçilerin, emekçilerin yaşam seviyesinin hergeçen gün düştüğü", "emekçilerin gerçek alım güçlerinin düştüğü" yönünde belirlemiştir! Öyle ki, enflasyon oranı ile ilgili haber yapan burjuva televizyon kanallarının sokaklarda "sıradan insanlardan" aldıkları görüşlerin ezici çoğunluğu bu yönde olmuş, devletin enflasyon açıklamasının gerçekte komik olduğu, kandırma amaçlı olduğu, gerçeği yansıtmadığı vs. ifade edilmiştir.
IMF'nin devlete verdiği "kamu emekçilerine % 10'luk zam oranının üzerine çıkmaması" direktifi devlet tarafından yerine getirilmiştir. Ama utanmazlık bu kadarla da sınırlı değildir. Enflasyon oranını resmi rakamlara göre % 40 olarak açıklayan hükümet, güya emekçiyi enflasyon karşısında ezdirmeme(!!!) adına % 3-5 puanlık bir artış yapılacağı "müjdesini"(!!!) vermek utanmazlığını göstermiş; işçilerle, emekçilerle dalgasını da geçmiştir.
Devlet 2001 yılında da farklı bir tutum sergilemeyeceğini ifade etmiştir. IMF'ye verilen ek niyet mektubunda devlet, emekçilere vereceğini söylediği % 2'lik enflasyon farkını(!!!) da vermeyeceğini açıklamıştır. Bunun yerine 2001 yılı için Ocak ayında % 10'luk bir ücret zammı vermeyi, TÜFE enflasyonu oranı ile ücret artışı arasında kalan farkı ise 2001 yılının ikinci yarısında belirleyeceği bir oran üzerinden vermeyi taahhüt etmektedir. Bu kamu kesiminde çalışan emekçiler açısından yaşam koşullarının daha da çetin hale gelmesi demektir.

BİR KAÇ SONUÇ...


IMF direktifleriyle hareket eden Türk hakim sınıfların devletinin saldırılarına karşı işçilerin, emekçilerin görevi örgütlü mücadeleyi yükseltmektir. Bu mücadele yürütülürken ortaya çıkan, çıkacak olan bazı noktalara bir kez daha dikkat çekmeyi gerekli görüyoruz:
IMF'nin Türkiye ekonomisi üzerindeki etkisi ve bu etkinin emekçilere "neler getirdiği" bugün emekçilerin bir bölümü tarafından -yüzeysel de olSAĞ bilinen bir olgudur. IMF destekli ekonomik programın "etkilerini" emekçiler yaşamak durumundalar. Bu durum sermayenin işçi sınıfına saldırısının uluslararası karakterinin çok net biçimde ortaya sermekte, emekçilerin emperyalizmin gerçek yüzünü görmelerinin ve ona karşı da örgütlü mücadeleyi yükseltmelerinin olanaklarını artırmaktadır.
Emperyalist güçlerin, bunlar içinde de özellikle büyük emperyalist güçlerin çeşitli alanlarda çıkarlarını savunmak için kurdukları örgütlerden birisi olarak IMF (Uluslararası Para Fonu), emperyalist dünyaya bağımlı olan ülkelerin -örneğin Türkiye'nin- emekçilerini sözkonusu ülkenin hakim sınıflarıyla -örneğin Türkiye'de Türk hakim sınıfları ile- birlikte soyup soğana çevirmenin, sözkonusu ülkede emekçiler tarafından yaratılan zenginliği emperyalist tekellerin kasalarına taşımanın örgütlerinden birisidir. IMF, emperyalizmin çıkarlarını, özellikle de ABD emperyalizminin çıkarlarını savunur; bu emperyalist gücün nüfuz alanlarını daha da pekiştirmek, bağımlılık ilişkisini daha da güçlendirmek vs. gibi görevleri yerine getirir. Bu belirlemelerden hareketle IMF'ye ve onun Türkiye'de birlikte çalıştığı hakim sınıflara karşı verilecek mücadele emperyalizme karşı mücadeledir. Bir başka deyişle Türkiye'de emekçilerin sermayeye karşı mücadelesi, sermayenin gerisinde duran emperyalizme karşı da mücadeledir, olmak zorundadır.
Bu bağıntıda Türkiye'de emekçilerin sermayeye karşı mücadelesini emperyalizme karşı mücadele olmaktan çıkaran veya emperyalizme karşı mücadele adına emperyalizmin yerli işbirlikçilerini ve onların devletini "hedef" olmaktan çıkaran, onları yer yer "antiemperyalist" bir konuma çeken kimi yanlış yaklaşımlar vardır. Bu yanlış yaklaşımlar yer yer "solculuk", "sosyalistlik", "antiemperyalistlik" vs. adına da ileri sürülmektedir.
Örneğin bu yanlış yaklaşımlardan birisi, IMF ile Türk hakim sınıfları arasındaki ilişkiyi yok sayan, "IMF'nin Türkiye'nin içişlerine karıştığı", "Bağımsızlığı ihlal ettiği" yönlü karşı çıkışlardır. Bu tavırla emperyalizmin ve -Türk hakim sınıflarının!- sömürü ilişkisi gözlerden gizlenmekte; Türk hakim sınıfları sanki emperyalizme karşı imiş gibi bir resim çizilmekte, kapitalist sistem ve onun devamını sağlayan faşist devletin gerçek yüzü kitlelerden gizlenmektedir.
Türkiye emperyalizme bağımlı bir ülkedir. Bu bağımlılık ilişkisinin sonucudur ki, emperyalist güçler, sömürü sisteminin sürmesi için, kendi çıkarlarını güvence altına almak için, sömürü paylarının daha da artması için... Türkiye'nin içişlerine, siyasi, ekonomik, toplumsal vs. yönleriyle karışma durumundadırlar. Bundan dolayı IMF'nin ekonomik ilişkilere burnunu sokması, planlar üretmesi, bu planlar çerçevesinde direktifler vermesi, gerek Ankara'da kurduğu bürodan, gerekse sık sık yapılan ziyaretlerle "denetimlerde bulunması"; aradaki bağımlılık ilişkisi gereği Türk devletinin verilen direktiflere uyması gayet "anlaşılır" bir durumdur. Gerçekte Türk devleti IMF'nin noteri durumundadır. IMF Türkiye'de işbirlikçilerine ve onların devletine dayanarak sömürü çarkından elde edilen zenginliği emperyalist kasalara taşımaktadır.
Tüm bunların gösterdiği gerçek şudur: IMF'ye karşı mücadele devlete karşı mücadele olmak zorundadır; devlete karşı mücadele ise emperyalizme ve onun kurumlarına karşı mücadele olmak zorundadır. Bir başka deyişle faşist devlete karşı yürütülecek devrim mücadelesi, emperyalizmden bağımsızlığı da beraberinde getirecektir; emperyalizme de darbe vuracaktır. Bu bağlamda devrim antiemperyalist bir devrim de olmak zorundadır. Türkiye'de işçi sınıfının, emekçilerin mücadelesi daha ilk evreden itibaren antiemperyalist bir çerçeveye oturmak durumundadır. Emekçiler bu bilinçle de donatılmalı, mücadele bu temelde de sürdürülmelidir. Bununla bağıntılı olarak, "bağımsızlık" adına, "emperyalizme karşı çıkma adına" emperyalizmle Türk devleti arasındaki bağı ortadan kaldıran; üstelik bunu "solculuk", "sosyalistlik" adına yapan sözde parti ve grupların işçi sınıfına ve emekçilere taşıdığı bilinç red ve mahkum edilmek zorundadır.
İşçilere, emekçilere taşınan diğer bir yanlış bilinç, daha önceki sayılarımızda da defalarca belirttiğimiz üzere IMF programlarının temel taşlarından birisi olan "özelleştirmeye" karşı çıkma noktasındadır. Bu bağıntıda özelleştirmeye karşı çıkış "kamu mülkiyetini savunma" adına devleti savunmaya dönüşmektedir. Özelleştirilen her işletme "halkın malı" olarak görülüp gösterilerek "özel sektöre karşı çıkma" adına gerçekte özel sermayenin de çıkarlarını savunan devletin safında durulmaktadır. Gerçekte karşı çıkılması gereken kapitalist sistem ve onun savunucusu devlet olması gerekirken ve işçilere, emekçilere bu bilincin taşınması gerekirken; yapılan özde birbirinden farklı olmayan ve işçilerin, emekçilerin sömürüsüne dayanan iki ayrı kapitalist kategorisi -devlet kapitalizmi ile bunun dışında kalan özel sermaye- oluşturulmakta, işçiler, emekçiler bu iki "ayrı" kategoriden "devlet kapitalizmi" kategorisinin peşine takılmaktadır.
İşçi sınıfı hareketine taşınan bu yanlış bilinç ve bu temelde yürüyen mücadele sağlıklı bir mücadele değildir; devletin, sistemin savunusundan başka birşeye hizmet etmemektedir. Devlet bir yandan özelleştirmeyi gerçekleştirirken diğer yandan emekçileri devletin savunuculuğuna çekmekte, işçi sınıfı hareketini sistemin içine hapsetmekte, böylece bir taşla iki kuş vurulmaktadır.
Özelleştirmeye karşı çıkılacaksa, bunun hangi temelde olacağı, nereye kadar olacağı doğru bir biçimde belirlenmek zorundadır. Özelleştirme sonucu özel sektöre devredilen işletmelerde birçok işçi işyerini kaybetmektedir. Özelleştirme sonucu taşeronlaştırma vs. artmakta, örgütlenme hakkı başta olmak üzere kazanılmış haklar tırpanlanmaktadır, ücretlerdeki düşüş olmaktadır vs. vs. Bunlara karşı çıkılmalıdır. Ama özelleştirmeye karşı çıkış, devlet işletmelerinin satılmasına "dur" demek anlamına gelmez, gelmemelidir. Emekçilerin, özelleştirmeye karşı mücadeleyi devlete ve sisteme karşı mücadeleyle birleştirmek görevi vardır. Özelleştirmenin işçiler için getireceği işsizlik vb. sonuçlara karşı mücadele edilmelidir. Ve ancak bu temelde sistem savunucularının "özelleştirmeye karşı çıkma adına" devleti ve sistemi koruma tuzağına karşı çıkılabilir.
Son olarak bu dergide defalarca dile getirdiğimiz bir noktayı bir kez daha vurgulamak istiyoruz.
İşçi sınıfının mücadelesi; sınıf adına ortaya çıkan, ama gerçekte sınıfın mücadelesini egemenlere satan sendika ağalığına karşı da yönelmek zorundadır. Beslendiği sistemin pisliklerini gözlerden gizleyen, işçi sınıfının çıkarlarını sömürücü sınıflara peşkeş çeken, işçi sınıfının gerçekleri görmesini engelleyen sendika bürokrasisinin mücadelenin önündeki en temel engellerden birisi olma durumuna son verilmediği ve işçi sınıfı kendi mücadelesini kendi eline almadığı sürece, işçi sınıfının mücadelesi sistemin sınırlarını aşamayacak; çark dönmeye devam edecek, ücretli kölelik düzeni sürecektir.
Bu bilinçle, görev; ücretli kölelik düzenini ortadan kaldırma mücadelesinin önündeki sendika bürokrasisi engelini de temizlemek, işçi sınıfının çıkarları temelinde ve sınıfın gerçek temsilcilerinin önderliğinde sınıf savaşımını yükseltmektir!

22 Ocak 2001