TC'NİN MAKYAJ ADIMLARI SÜRÜYOR
İŞ GÜVENCESİ YASA TASARISI ÜZERİNE
Ekim ve Kasım aylarında kamuoyunda üzerine yoğun olarak tartışılan,
patronların 'sert' tepki gösterdikleri, "çağdışı", "ekonomi
batar" dedikleri yasa tasarısı şimdi Bakanlar Kurulu'nda beklemede.
Sendika ağalarının desteklediği, patronların 'sert' tepki gösterdikleri,
Çalışma Bakanı'nın tasarının yasalaşması için "işçileri tasarıya
sahip çıkma"ya çağırdığı iş güvencesi yasa tasarı üzerine durmak
istiyoruz.
Tasarı ne getiriyor?
Yasa tasarısı gerçekte TC'nin 1994 yılında altına imza attığı 158
sayılı İLO (Uluslararası Çalışma Örgütü) sözleşmesine kendi yasal
mevzuatını uyarlamaktan ibaret. Bu yapılırken, yapılan tam uyarlama
değil, görünüşte uyarlama çalışmasıdır.Yapılmak istenene geçmeden
önce İLO sözleşmesine kısaca bakalım:
158 sayılı İLO sözleşmesi:
"İşçinin kapasitesine veya işin yürütümüne veya işyeri gereklerine
dayalı geçerli bir son verme nedeni olmadıkça hizmet ilişkisine son
verilemez" diyor.
Bu sözleşmeye göre:
* Sendika üyeliği veya sendikal faaliyetlere katılma,
* İşçi temsilciliği yapmış olmak veya işçi temsilciliğine talip olmak,
* İşvereni şikayet etmek veya işveren aleyhine idari makamlar nezdinde
müraacatta bulunmak,
* Irk, renk, cinsiyet, medeni hâl, aile sorumlulukları, hamilelik,
din, siyasi görüş, etnik veya sosyal köken,
* Doğum izni esnasında işe gelmeme, gibi hususlar, işçinin işine son
vermek için geçerli bir neden olamazlar. (NTV MAG dergisi, Kasım 2000)
158 sayılı İLO sözleşmesi de tam anlamıyla iş güvencesi getirmiyor.
İş Güvencesi Yasa Tasarısı ile 1475 sayılı İş Kanunu'nun 13. Maddesine
eklenen bir fıkra ile; "İşverene işçiyi işten çıkarma sebeplerini
açıkça belirtme zorunluluğu" getiriliyor.
13. madde işverene önceden işçiye bildirimde bulunmak şartıyla, herhangi
bir gerekçe göstermeden işçiyi işten çıkarma hakkı vermektedir. Tasarının
bu ünlü maddeye getirdiği yenilik işten çıkarmanın gerekçesini belirtme
zorunluluğudur. Patronlarda gerekçe mi yok!! Herhangi bir gerekçe
bulmaları hiç de zor değil. Örneğin "işi tasfiye ediyorum"
diyebilir. Bir süre sonra "vazgeçtim" diyebilir. "İşi
daraltıyorum, fazlalık var" , bir süre sonra "artıyorum"
diyerek yeni işçi alabilir. Kriz var diyerek işçileri çıkarabilir
vs.
Diyelim ki patronlar -şimdiye kadar yaptıkları gibi- işçileri çıkarırken
herhangi bir gerekçe göstermediler. Tasarıda buna karşı herhangi bir
cezai yaptırım öngörülmüyor.
Böylece 13. maddeye eklenen fıkranın adı iş güvencesi oluyor!! Sahtekârlığın
böylesine pes doğrusu!!
1475 sayılı İş Kanunu'nun 17. maddesine "feshin haklı bir nedene
dayandığını ispat yükü işverene aittir" fıkrası ekleniyor.
17. Maddede belirtilen hallerde patronlara tazminat ödemeden, bildirimde
bulunmadan işçiyi kapı önüne koyma hakkı veriyor. Bu haller kısaca
şunlar:
* İşçinin kendi kasdından, derli toplu olmayan yaşantısından, veya
içkiye düşkünlüğü sonucu hastalanması veya sakatlanması sonucu ardı
ardına üç işgünü işe gelmemesi,
* İşçinin bulaşıcı veya işi ile bağdaşmayacak derecede tiksinti verici
bir hastalığa yakalanması,
* Ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller:
* İşe alınırken işin gerektirdiği vasıfların kendisinde olmadığı halde
olduğu söyleyerek yalan söylemesi,
* İşçinin işverene ve ailesine haysiyet ve onur kırıcı sözler sarfetmesi,
* İşverenin evinde oturan işçinin yaşayışının evin adabına ve usullerine
uygun olmaması,
* Hırsızlık yapmak, işverenin meslek sırlarını deşifre etmek,
* İşçinin işyerinde yedi günden fazla hapisle cezalandırılan bir suç
işlemesi,
* Mazaretsiz bir ayda üç gün işe gelmemesi,
* İşçinin yapması gereken işleri yapmaması,
* İşçinin işin güvenliğini tehlikeye düşürmesi, işyerinde bulunan
eşyalara on günlük ücretinin tutarı ile ödeyemiyecek derecede hasara
uğratması, olarak sıralanıyor.
17. maddeye eklenmek istenen fıkranın işçiler açısından bir faydası
yok. Çünkü 17. maddeye göre zaten işveren ispat etmekle yükümlü. Mesela
işveren işçiyi 17. maddede sıralanan hallerden işçiyi işten çıkarması
durumunda -tabii ki, işçi iş mahkemesine gittiği durumda- bunu ispat
etmekle yükümlü. Ya da örneğin hırsızlık yaptı diye bir işçiyi çıkarırken,
bu iddiasını ispatlamak zorunda. Bu bağlamda da patronlarda oyun çok.
Para ile yalancı şahit bulma, baskı ile işçileri buna zorlama, diğer
işçileri işten atma ile tehdit etme vb. bu oyunlardan bazılarıdır.
Bu yeniliğinde uygulama açısından işçiler lehine getirdiği yeni birşey
yok.
Diğer bir değişiklik; 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt
Kanunu'nun 13. maddesine bir fıkra ekleniyor. Bu maddeye göre patron
işçiyi sendikaya üye olduğu gerekçesiyle işten atarsa, işçi mahkemeye
başvurabiliyor. Mahkeme, işten çıkarılmanın sendikaya üye olma nedeniyle
yapıldığını saptarsa, işçinin işe iadesine karar veriyor. Patron işçiyi
mahkeme kararına rağmen işe başlatmazsa işçinin bir yıllık ücreti
tutarında bir tazminat ödemekle yükümlü kılınıyor. Ancak mahkemelerin
nasıl sonuçlandığı ortada. Mahkeme sonucunu bekleyen işçi, aylar hatta
yıllar süren mahkeme sonucunu beklerken işsizlikten dolayı açlıktan
ölmemesi durumunda bunun bir anlamı olabilir.
Diğer fıkralar gibi bu fıkranın da getirdiği yeni bir şey yok. Çünkü
2821 sayılı Sendikalar Kanunu'nun 31. maddesinde "işçilerin sendikaya
üye olmaları" nedeniyle işten çıkarılamaz hükmünü içeriyor. Bunu
rağmen patron işçiyi işten atarsa, işçiye bir yıllık ücreti tutarından
az olmamak üzere bir tazminat ödemekle yükümlü kılınıyor. Ama gerçekler
bugün de böyle değil.
İş Güvencesi Yasa Tasarısı'nın kimi önemli maddeleri bunlar. Yapılmak
istenenin iş güvencesi adı altında göz boyamaktır. Bu tasarı aldatmacadır.
Bu değişikliklere, eğer değişiklik denirse, iş güvencesi bunların
neresinde?
Patronlar yasa tasarısına
neden karşı?
Bu yasa tasarısı bağlamında ilginç bir durum var. Çalışma Bakanı
Yaşar Okuyan yasa tasarısını savunuyor. İşçileri, sendikaları yasa
tasarısını desteklemeye, savunmaya çağırıyor. Hatta patronların yasa
tasarısına karşı 6 Ekim 2000 günü düzenledikleri toplantıyı önceden
bir mektupla sendikaların genel merkezlerine bildirebiliyor.
Y. Okuyan bunu işçileri çok sevdiği için, işçi haklarını savunduğu
için yapmıyor. Yasa tasarısı maddelerini aktardık. Bu maddeler içinde
iş güvencesi olarak adlandırılabilecek herhangi bir şeye rastlamadık.
Y. Okuyan işçiler lehine yeni bir değişiklik getirmeyen bir şeyi,
"getiriyor" gibi göstererek partisi ve hükümeti lehine puan
toplamak istiyor. Belki Y. Okuyan aynı kumaştan dokundukları sendika
ağalarını aldatabilir!! Ama sınıf bilinçli işçileri asla!!
Gelelim patronlara. TİSK ve TÜSİAD gibi büyük patron örgütleri yasa
tasarısına karşı 'sert' tepki gösterdiler. Bu tepkilere iki örnek
verelim:
TİSK Başkanı Refik Baydur patronlara bir mektup gönderiyor. Bu mektup
sendikalara mektup gönderen Okuyan'ın mektubuna ek olarak iliştirmiş!!
Mektubunda Baydur şunları söylüyor:
"Dünyanın hiçbir yerinde bir örneği dahi olmayan bu İş Güvencesi
Yasa Taslağı nedeniyle işyeri huzuru bozulacak, çalışma barışı aksayacak
ve hür teşebbüsün yatırım gücü zarar görecektir.
Böyle bir taslağı kabul etmemiz mümkün değildir." (NTV MAG Kasım
2000)
Refik Baydur, yasa tasarısına karşı görüş oluşturmak ve İş Kanunu'nu
bir bütün olarak ele almak amacıyla patronları 6 Ekim 2000 günü İstanbul
Sabancı Center'de toplantıya çağırıyor.
Bir örnekte Rahmi Koç'tan verelim:
"Rekabet gücümüz tamamen kaybolacak. Ekonomik program bu nedenle
aksar. Bu kanunun geçmemesi için sanayiciler her türlü tepkiyi gösterecekler.
Yasa bu şekliyle tehlikeli, çok tehlikeli. Bu kanun geçerse felaket
olur, felaket lafı çok ağır belki ama sanayiciler için çok zor olur."
(8 Ekim 2000 Sabah)
Bizce Koç efendi yasa tasarısını okumamış. Sadece başlığı görmüş,
'iş güvencesi' lafını gördükten sonra, kırmızıyı gören boğa gibi korkmaya
başlamış!! "Ekonomi batar", "felaket olur" demeye
başlamış. Siz tasarının başlığının iş güvencesi olduğuna bakmayın!!
Adı öyle, kendisi öyle değil! Getirilmek istenen değişiklikle size
zararlı bir şey yok. İş güvencesi getiriyoruz adı altında, aynı uygulamaya
devam edilecek!!
Sermaye kendisi için dikensiz gül bahçesi istiyor. Sınırsız sömürme
özgürlüğü istiyor. Kural, sınır tanımak istemiyor. İşçilerin sendikalarda
örgütlenmesini vb. istemiyor.
Ortada danışıklı döğüş mü var?
Bir yanda sendikalar ve Çalışma Bakanı, öbür yanda patronlar. Birinciler
yasa tasarısından yana. İkinciler karşı. İkincilerin hazırladığı 'Çağdaş
İş Kanunu' bile var. 'Çağdaş İş kanunu'nda patronlar şu yeniliklerin
olmasını istiyorlar:
* Kıdem tazminatına hak kazanma süresi bir yıldan üç yıla çıkarılıyor.
Tazminat miktarı her yıl için 30 günden 25 güne indiriliyor.
* İhbar tazminatı sınırlandırılıyor. Kadın işçilerin evlenmeleri halinde
hak kazandıkları kıdem tazminatı kaldırılıyor.
* Günlük çalışma süresi 7,5 saatten 12 saate, haftalık çalışma süresi
45 saatin üzerine çıkarılması isteniliyor.
Görüldüğü üzere patronlar varolan kırıntı düzeyindeki sosyal hakları
da tamamen ortadan kaldırmak istiyorlar.
İş Güvencesi Yasa Tasarısının bu haliyle, patronların açıkça karşı
çıkmalarına rağmen yasalaşması güç görünüyor. Hoş, bu haliyle yasalaşsa
bile, işçiler lehine getirdiği yeni bir şey yok. Acaba ortada dönen
bir dolap mı var? 'Sert' tepkinin altında başka oyunlar mı var? Sadece
adı iş güvencesi olan tasarıya karşı bunca "tepki" "bu
yasanın geçmesini isteriz, ama şu değişiklikler yapıldığı koşullarda"
mı denilmek isteniyor? Olmaz demeyin. Burası Türkiye ve patronlarda
oyun çok!
Bu düzende iş güvencesi olmaz!
Ücretli emek sömürüsüne dayanan bu düzende tam anlamıyla iş güvencesinin
olması mümkün değildir. İş güvencesi ancak işçilerin, köylülerin demokratik
cumhuriyetinde mümkündür. Çoğunluğu oluşturan işçilerin, emekçilerin
yararına, onların giderek artacak olan maddi ve manevi ihtiyaçlarını
karşılamayı hedefleyecek olan sadece sosyalizmdir.
İş güvencesi bu düzende mümkün değildir demek, bu talep uğrunda mücadele
etmeyelim demek değildir. Tersine bu düzende ezilenlerin, sömürülenlerin
ekonomik ve sosyal durumlarının düzeltilmesi için gerekli her mücadele
verilmelidir. İş güvencesi bağlamında, patronların rahat bir şekilde
işçileri kapı önüne koymamaları için bu uğurda mücadele edilerek,
yasal alanda da zorlaştırıcı, ağırlaştırıcı tedbirler alınmasını sağlamak
mümkündür. Bu mümkünlüğü sağlamak için de tek yol, örgütlenerek mücadeleden
geçmektedir.
Mücadele sadece bundan ibaret değildir. Durumumuzun iyileştirilmesi
mücadelesiyle de ücretli köle olarak kalacağız. Ücretli köle kalmamanın
yolu, ücretli kölelik sistemini ortadan kaldırmaktan geçer.
Sınıf bilinçli işçiler, bıkıp usanmadan bu uğurda gerçeklerin propagandasını
yapmalı, işçileri bu gerçekler ışığında örgütlemelidirler.
14.12.2000
KESK 3. Olağan Genel Kurul'u 24-27 Ocak 2001 tarihinde İstanbul Mecidiyeköy Kültür Merkezi'nde gerçekleştirildi.
İşçi ve emekçilere ve tüm muhalif kesimlere karşı yoğun saldırıların,
devrimcilere karşı katliamların yaşandığı bu günlerde, son yılların
en büyük emekçi katılımıyla yapılan kitle gösterilerinde önemli bir
rol oynayan, yer yer militan direnişlerle öne çıkan KESK'in, kendisini
olduğu kadar Genel Kurul'unu da önemli gördüğümüz için hem izlemek,
hem de yayın satmak ve dağıtmak içinYeni Dünya İçin Çağrı çalışanları
olarak 4 günlük toplantılara katıldık.
Kongre'ye hem ülkemizden hem de uluslararası alandan ilgi oldukça
büyüktü. Bunun önemli nedenlerinden biri, KESK'in, kamu emekçilerinin
on yıldan fazladır emperyalistlerin ve onların işbirlikçisi iktidarlarının
saldırılarına karşı fedakarlıklarla yürüttükleri mücadelede kazandıkları
önemli bir mevzi olmasıdır. Bu ilginin nedenlerinden bir diğeri de,
hem ülkemizde hem de uluslararası alanda emek örgütü sendika ve partilerin
ezici çoğunluğunda YDD içinde reformlar uğruna mücadeleyi esas alan
reformist anlayışların hakim olması ve bu noktada KESK'i kendilerine
yakın görmeleridir.
Emperyalizmin önemli kurumlarından biri olan IMF'nin direktifleri
doğrultusunda hareket eden emperyalizmin işbirlikçisi faşist Türk
hakim sınıfları, çeşitli milliyetlerden işçi ve emekçilerin %30'lara
varan bölümünü açlık, diğer bölümünü de kıtlık sınırında tutmaktadır.
Yine IMF direktifleri doğrultusunda onun noterlik kurumu gibi hareket
eden hükümet, 2001 yılında kamu emekçilerine komik %10 ücret zammını
reva görmüştür. Ülkemizde öyle bir süreç yaşanmaktadır ki, bir yandan
AB'ne girmekten, demokratikleşmeden, insan haklarından vs. sözedilirken,
diğer yandan en basit demokratik talepler bile vahşice ezilmektedir.
Son cezaevleri saldırısında da yaşandığı gibi en ufak bir demokratik
talep bile, bombalarla, iş arabalarıyla vb. yürütülen bir devlet terörüyle
bastırılıyor, insan hakları, demokrasi, hayat kurtarma operasyonu
vb. demagojiler eşliğinde toplu katliamlar yapılmaktadır. Bu devlet
devrimci tutsaklar şahsında, kendisine direnen herkesi, direnişlerinden
vazgeçmedikleri takdirde, imha edebilceği mesajını vermektedir. Devrimcilere
uygulanan katliamla ve F Tipi cezaevleri uygulamasıyla tüm muhalefete
gözdağı verilmek isteniyor.
Böyle bir ortamda kendisini emekçiden ve halktan yana gören -gerçekten
öyle olan da, olmayan da- herkes KESK'in bu Kongresi'nde idi. Öyleki
Türk-İş', DİSK ve Hak-İş gibi sarı ve reformist işçi konfederasyonlarından,
Anap, CHP gibi düzen partilerine; Emep, ÖDP, SİP, HADEP vb. gibi reformist/legalist/
liberal partilerden meslek odalarına kadar hemen herkes oradaydı.
Ayrıca Bulgaristan, Macaristan, Portekiz, Hollanda'dan sendika temsilcileri,
uluslararası sendika konfederasyonlarından Avrupa Sendikalar Birliği
( ETUC) ve Dünya Hür İşçi Konfederasyonu (İCFTU) temsilcileri Kongre'ye
katılarak konuşmalar yaptılar. Bunun dışında Almanya Sendikalar Birliği
(DGB), Avusturya Sendikalar Birliği (ÖGB), İsviçre , Yunanistan (bu
ülkeden gelecek olan delegeye vize verilmemişti) vb. ülkelerden sendikacılardan
Kongre'ye başarı ve birlikte mücadele mesajları geldi.
Tabii bu ilgi katılan emekçileri sevindirdiği kadar sendika ağalarını
ve parti bürokratlarını da sevindirdi, coşturdu. Bu coşkuyla her kursüye
çıkan konuşmacı (özellikle sendika ve sol liberal parti başkanları)
çok heyecanlı konuşmalar yaptılar - tabii bir dizi reform talebine
yer yer devrimci söylemler katarak.
Sol liberal/reformist partilerin temsilcileri kürsüden, ülkeyi IMF'nin
bağımlılığından kurtarmak için ikinci bir ulusal kurtuluş savaşı seferberliğine
çağrılar yaparak, ülkedeki emperyalistlerin işbirlikçilerini sanki
unutturmaya çalışıyorlardı (Ufuk Uras bu noktada diğerlerinden ayrı
olarak, mücadelenin sadece emperyalizmin memuru olan Cotarelli'ye
karşı değil, onun memuru durumunda olan bizim hükümete karşı da yürütülmesinin
gerekliliğine dikkat çekti).
En çok, kamu emekçilerine yapılan saldırılardan (Tüm-Yargı-Sen, Eğitim-Sen
vs.) , Kürtlere yapılan zulümlerden ve cezaevi katliamlarından basedildiğinde,
salonda ilgi artıyor, konuşmalar çoşkuyla alkışlanıyordu. "Baskılar
bizi yıldıramaz!", "İçerde dışarda hücreleri parçala!" sloganları
gür ve toplu bir şekilde atılıyordu. Dörtyüzün üzerinde delegenin
ve bir o kadar da konuk ve misafirin yer aldığı Kongre salonunda ,
grevli toplu-sözleşmeli sendika hakkı için, birlikte güçlü olunacağı,
kadının örgütlenmesine çağrı yapan , özelleştirmenin kalkması, emekçiler
için bütçe vb. taleplerle ilgili pankartlar asılıydı.
KESK Genel Başkanı Siyami Erdem ilk günkü açılış konuşmasında işçilerin,
köylülerin ve tüm emekçilerin ekonomik demokratik taleplerini savunacak,
kadınların üzerindeki baskılara, doğanın talanına karşı, özelleştirme
ve IMF saldırılarını püskürtecek, diğer emek güçleriyle birlikte bir
ortak mücadele cephesinin örülmesi gerektiğini savundu. Katılımcı
demokratik sosyal bir devlet sistemini hedefleyen bir mücadele anlayışıyla,
demokrasi ve insan haklarına saygılı, azınlık haklarına saygılı (anadilde
eğitim, serbestçe kültürlerini yaşatma vb.) bir siyasi sisteme kavuşulacağı
reformist hayalleriyle devam eden konuşmasında, bu hükümette herşeyin
kirlendiğini, buna karşı KESK'in iki yıldır haklı ve meşru bir zeminde
kalarak mücadele yürüttüğünü belirtti. Gelecekte de sekterlikten uzak,
tüm sendika, parti, oda ve derneklerle birlikte mücadeleye devam edilmesini,
herkesi meşru bir zeminde birleştirecek yol ve yöntemlerle mücadeleye
devam edilmesi gerektiğini savundu. Avrupa Birliği'ne girmenin emekçiler
için yararlı olacağını, AB ülkelerindeki emekçilerin de sosyal hak
gasplarının bilincinde olduğunu, oradaki emekçi sendikalarıyla birlikte
mücadelenin yürütülmesi gerektiğini savundu.
Ondan sonra kürsüye çıkan her konuşmacı değişik kelimelerle aynı şeyleri
tekrarlayıp durdular.
Bu kongrede o kadar çok birlikten bahsedildi ki, sarı gerici sendika
Türk-İş'in gerici devlet yanlısı sendika ağası Bayram Meral bile "eskiden
sendikaların birbirini yediği, şimdi bundan kurtulunduğu" şükür duasını
okuyup, önümüzdeki dönemde hak mücadelesinde birlikte olunması gerektiğini
söyleyerek alkış alabildi.
Uluslararası sendika temsilcileri de bizim liberal solcularımız gibi
her sözün başında "küresel sermayenin küresel saldırılarına karşı
birlikte küresel direnişi örgütleme"kten bahsederek, sosyal devleti
güçlendirmek, emekçilerin sosyal demokratik cumhuriyetini kurmak için
emekten yana olan herkesi -parti, sendika, dernek vb.- özgürlük, eşitlik,
halkların kardeşliği temelinde, işçi sınıfının reformist bir anlayışla
mücadele yürüten uluslararası sendikal birliğini öneriyorlardı.
Onlarca temsilcinin yanında, yetmişe yakın KESK delegesi de söz alıp
konuştu. Övgüler ve yergiler içinde az da olsa haklı eleştiriler getirenler
de oldu. Örneğin F Tipine geçiş için faşist devletin yaptığı katliamlara
sessiz kalındığı, devrimcilerin hala işkence altında açlık grevlerini
ve ölüm oruçlarını sürdürdüklerini, emekçilerin sendikası olan KESK'in
gerekli duyarlılığı göstermediği, aktif karşı çıkışlar, protesto eylemleri
vb. düzenlemediği gibi eleştiriler az da olsa dile getirildi. Bazıları
ayrıca emek cephesini örerecek, önderlik yapacak potansiyeli taşıyan
KESK'in tüm işçi, köylü, emekçi, esnafın taleplerine sahip çıkması
talebini getirdiler.
Konuşan konuklardan bir tutsak anasının feryatlarına gösterilen coşkulu
tepkiyi görmeye değerdi. Bu ananın içinden gelerek duygu yoğunluğu
içinde, devrimcilerin durumunu, mücadeleye devam ettiklerini anlatması
sık sık "İçerde, dışarda, hücreleri parçala", "Devrimci tutsaklar
onurumuzdur" gibi sloganlarla kesiliyordu. Devrimci ana, F Tiplerindeki
devrimci tutsakların işkence altında yok edilmek istendiğini söyleyerek,
KESK'li emekçilerin devrimci tutsaklara sahip çıkmasını istedi.
KESK'i yönetip yönlendiren sol liberal kanattan konuşmacılardan bazıları,
KESK'in prodestocu eylemlerle kendini sınırlandırdığını, sonuç alıcı
eylemliklerden kaçındığını, beş altı yıl öncesine göre tıkanıklık
yaşadığnı belirttiler. Sonuçta bunların savunduğu çizgi andaki burjuva
liberal çizgiye göre daha ileri görünse de, bunlar da reformist ufkun
dışına çıkamamaktadırlar.
KESK içinde niteliksel olarak birbirinden farklı olmayan dört kanadın
Kongre'de birbirlerine tahammüllü davranmaları, birçok sendikacı tarafından
sağduyu ve ağırbaşlılık olarak değerlendirildi. Onlar bu durumu, aynı
zamanda KESK'in kurumsallaştığının, işçi sınıfının sınıf sendikacılığına
önderlik edebilecek bir niteliğe kavuştuğunun işareti olarak görüyorlardı.
Oysa bu her dört kanadın kendi içinde ve birbirleriyle didişmemesinin
asıl nedeni, bugünkü hakim sınıfların baskıcı ve katliamcı saldılarına
karşı geniş kitlelerin birlik olma arzusu ve bunun sendikalara yansımasıydı.
KESK Kongresi'nde bir dizi tavsiye kararları kabul edildi. Burada
önemli bir nokta, Kongre'nin bileşimine de yansıyan kadınların azlığı
sorunu idi. Delegelerin ezici çoğunluğu erkeklerden oluşuyordu. Bu
konuda sendikalarda kadın çalışmasının zayıf olduğu, birçok sendikada
kadın komisyonunun bulunmadığı, var olanların da ciddi bir çalışma
yürütmedikleri tespit edildi. Alınan kararlardan bir diğeri ise Emek
Platformuna işlerlik kazandırılıp daha aktif hale getirilmesi idi.
Bir diğer kararla KESK'e uluslararası planda birleşik mücadelenin
yaratılmasına önderlik yapma görevi verildi.
Tüzük değişiklikleriyle üçüncü gün de kapandı. Dördüncü gün ise seçimler
yapılarak Kongre bitirildi.
Kongre'de iki tane de sinevizyon gösterisi yapıldı. Birisi özelde
kamu emekçilerinin, ama genelde de Türkiye işçi sınıfının mücadele
tarihini gösteren, mücadelenin önemli kesitlerini Yeni Türkü ve Edip
Akbayram'ın coşkulu müzikleriyle süsleyerek, seyircileri sık sık duygulandıran
ve coşturan bir belgeseldi. Bu belgesel biraz uzmanlıkla ve biraz
emekle çok güzel sanatsal ürünler çıkarabileceğimizin de bir kanıtıydı.
Diğer film ise Prag'daki küresel direniş eylemini gösteriyordu. Bu
film de sık sık gösterilen anti-kapitalist sloganlarla oldukça etkiliydi.
Sonuç olarak, işçi sınıfının bir parçası olan kamu emekçilerinin örgütlenmesinde
ve mücadelesinde önemli bir yere sahip olan KESK'in, hakim sınıfların
her türlü saldırısına karşı, en aktif mücadele biçimleriyle tüm sömürülen
ve ezilenlerin taleplerini kendi talepleriyle birleştirerek, emekçilerin
birleşik mücadelesini yaratma temel şiarıyla, devrimci sendika hareketini
geliştirip güçlendirmek zorundadır. Aksi taktirde, diğer sendika konfederasyonlarından
bir adım ileride olsa da, bugünkü pasifist/reformist çizgisinden kurtulamayarak,
güçsüzleşip etkisizleşecektir.
Bir grup Çağrı okuru.
31 Ocak 2001
İşçilere, emekçilere
ÇAĞRI...
İşçiler, emekçiler;
Devletin devrimci tutuklu ve hükümlüleri F tipi hücre cezaevlerinde
tecrit etme saldırısına karşı üç devrimci örgüt 20 Ekim 2000 tarihinde
süresiz açlık grevi başlattı. Devletin, F tipi cezaevlerinin yapımına
devam etmesi ve devrimcileri bu cezaevlerinde tecrit etme hazırlıklarına
devam etmesi karşısında süresiz açlık grevi eylemi ölüm orucuna dönüştürüldü.
Devlet devrimcileri F tipi hücrelerde yalnızlaştırmaya, bu hücrelerde
gözlerden uzak işkenceleri sürdürmeye, sakat bırakmaya veya gerektiğinde
-yine gözlerden uzak- öldürmeye kararlıydı. Bunun için devrimcilerin
ileri sürdükleri talepleri kabul etmedi. Tersine ölüm orucunun 61.
gününde Türkiye'nin yirmi ayrı cezaevinde devrimci tutuklu ve hükümlülere
saldırdı. Sizler bu saldırıyı devletin borazanlığını yapan medya üzerinden
izlediniz. Tüm bu yayınlarla birçok yalan sizlere aktarıldı... "Devletin
1991'den beri ilk kez koğuşlara girdiği" yalanından, devrimci
tutuklu ve hükümlülerin ellerinde uzun namlulu silahlar olduğuna;
düzmece telefon kayıtlarıyla "liderlerin" (!) "kendinizi
yakın" emirlerinden, "ölüm orucunun sahte" olduğuna
kadar bir dizi ipe sapa gelmez yalan sizlere söylendi... Cezaevlerine
saldırı kararını alanlar, dolayısıyla onlarca insanın ölümüne karar
verenler, büyük bir pişkinlikle televizyonlara çıkıp operasyonun amacını,
"teröristleri kendi terörizmlerinden kurtarmak olduğu" yalanını
söylediler. "Şefkat operasyonu" dediler... Operasyonu "Hayat
Kurtarma Operasyonu" olarak adlandırdılar... Onlar "hayat
kurtarma operasyonu" düzenlediklerini söyledikleri sırada onlarca
kişi saldırılar sonucu yanıyor, kurşunlanıyor, bombalanıyordu... Onlar
"şefkat operasyonundan" bahsettiklerinde tepeden tırnağa
silahlı binlerce asker, polis, özel tim elemanı vs. vs. devrimci tutsaklara
ateş ediyor, bomba yağdırıyor, insanları yakıyorlardı... Ve nihayetinde
onlar "operasyonun başarı ile gerçekleştirildiğini" televizyon
kameralarının karşısında söylediklerinde onlarca insanın tabutu polisin-jandarmanın
yoğun baskı ve terörü altında, binbir engellemeyle, saldırı ve gözaltılar
eşliğinde toprağa veriliyordu...
Tüm bunları bir süre izlediniz!
Bir bölümünüz bu yalanlara inandı, kiminizin haberi bile olmadı tüm
bu olup bitenlerden... Bir bölümünüz saldırıların gerçek nedenini
kavradı, tepkisini dile getirdi; çoğunluğunuz ama bunlar karşısında
kayıtsız kaldı... Sustu çoğunluğunuz; diri diri insanlar yakılırken!
Belki birşeyler söylemek istedi kiminiz; ama yalnız ve örgütsüzlükten
ne yapacağını bilmez bir halde dönüp durdu... Yer yer işçi temsilerinden
cılız birtakım sesler yükseldi; katliam kınandı... O kadar! Katliam
olurken o anlı şanlı büyük işçi konfederasyonları katliama karşı seslerini
yükseltmediler; binleri sokağa döküp işçilerin emekçilerin hakları
için cezaevlerinde bulunan, katledilen, ölüme giden devrimcileri sahiplenmediler...
Hayır hiçbirisini yapmadı, anlı şanlı işçi, emekçi konfederasyonlarının
anlı şanlı yönetimleri... Çünkü bu sendika ağaları da bu düzenin sürmesinden
yanaydılar... Sömürü sisteminde kendilerine bir yer edinmişlerdi;
sizleri toplu sözleşmelerde işverene satıyor, bu yolla "geçimlerini"
sağlıyorlardı... Bu ücretli kölelik sisteminin değişmesi işlerine
gelmezdi. Bunun için ücretli kölelik sistemine karşı mücadele eden,
yalanlarla gerçekleri görmesi engellenen geniş işçi ve emekçi yığınların
gözlerinin önündeki yalan perdesini yırtıp atmaya çalışan devrimcilerin
öldürülmeleri, katledilmeleri ya da bunlar yapılmıyorsa en azından
tecrit edilmeleri bu bayların da işine gelirdi! Bunun için kıllarını
kıpırdatmadılar. Gerçekleri görmenizi engellediler! Tepkisizliği onayladılar...
Gerçekleri görmeniz, bu ücretli kölelik sisteminin savunucularının
medyası tarafından da engellendi... Cezaevlerine saldırının yapıldığı
ilk günlerde cezaevleri önünde katliama ilişkin canlı yayın yapanlar,
ilerleyen günlerde devletin isteği ile hiçbir haberi servise koymadılar.
Artık onların radyolarında, televizyonlarında ve gazetelerinde ne
cezaevi saldırısı vardı, ne ölen, ne öldüren... Artık onların yayın
organlarında ne düne kadar "lüks otel" olarak lanse ettikleri
cezaevlerinde yapılan işkencelere yer vardı, ne de dışarıda evlatlarının
katledilmelerine karşı sesini yükseltmeye çalışan anaların çığlığı...
Evet, bu ülkede birçok gerçek saklanıyor... Özellikle sizlerden; işçilerden,
emekçilerden saklanıyor! Çünkü sizlerin gerçekleri görmesi emeğinizi
sömüren sermayedarların sistemleri için en büyük tehlikedir! Sizin
haksızlıkları görmeniz, sömürüye ve zulme karşı sesinizi yükseltmeniz,
örgütlenmeniz ve mücadele yürütmeniz, ücretli kölelik düzeninin sonunu
getirecektir!
İşte devrimciler size bu gerçeği kavratmak için yola çıkmışlardı.
Sizlere sömürü dünyasının gerçeklerini aktarıyorlardı. Ancak bu sermaye
düzeninin savunucusu devlet tarafından hoş karşılanmıyor... Devrimciler
-her zaman olduğu gibi- engellenmeye çalışılıyor; "yıkıcı",
"bölücü" olarak görülüp gösteriliyor; haklarında davalar
açılıyor, onlarca yıllara varan hapis cezalarına çarptırılıyor, gözaltında
kaybediliyor, kanlı pusularda kurşunlanıyor, darağaçlarına gönderiliyor...
Ama tüm bunlara rağmen devrimciler; devrimci sorumluluklarının gerektirdiği
biçimde davranıyor, gerçekleri görmeniz için; sömürünün, zulmün olmadığı,
insanın insana kulluğunun ortadan kalktığı bir düzenin yaratılması
için mücadele ediyorlar. Sermaye düzeninin bekçileri devrimcilerin
çabalarını engellemek için, muhalefet üzerinde, özellikle de devrimciler
üzerindeki baskıyı ve zulmü daha da katmerleştiriyor, devrimcileri
yalnızlaştırarak teslim almaya çalışıyor. Bunun için devrimcileri
hücrelere mahkum ediyorlar. Bunun için onları katlediyorlar... Bunun
için zulüm makinesini alabildiğine çalıştırıyorlar!
Bunların bizimle ilgisi yok demeyin! "F tipi bizim sorunumuz
değil!" demeyin! Bunların elbette sizinle ilgisi var! Gerçekte
tüm bu yapılanlar size karşı yapılmaktadır! Tüm bu zincir içinde devlet
gerçekte devrimciler şahsında işçilere, emekçilere saldırıyor!
Sizin sömürüden kurtulmanız, insanın insana köle olmadığı bir düzende
yaşamanız için mücadele eden; bu uğurda ölümü göze alan; işkencelerden
geçirilen, gözaltılarda kaybedilen, hapishanelerde devletin kurşunuyla,
bombasıyla katledilenler sizin birer parçanızdır. Devrimciler, işçi
ve emekçilerin sınıf savaşımında öncüleridir! Onların her birinin
katli, karanlıklar dünyasının aydınlatılmasını biraz daha güçleştirmektedir.
İşçiler, emekçiler olarak bunu bilmelisiniz!
İşçiler, emekçiler olarak bilmeniz gereken başka şeyler de var...
Örneğin devrimcileri cezaevlerinde katleden, sağ kalanları da hücrelerde
tecride gönderen devlet; resmi rakamlara göre bile enflasyon % 40'larda
gezinirken işçilere, emekçilere % 10'luk bir ücret artışını reva gören
devletin ta kendisidir! Sosyal bir varlık olarak insanların birarada
yaşama ihtiyacını ortadan kaldırarak onları hücrelerde yalnızlığa
mahkum eden devlet sizlerin kazanılmış haklarını tırpanlayan, sizleri
açlık sınırında ölmeye çok, yaşamaya az bir ücrete mahkum eden devletin
ta kendisidir! Devrimcilerin kazanılmış en temel insani haklarını
bir saldırıyla elinden alan devlet, sizin binbir mücadeleyle kazanmış
olduğunuz en temel ekonomik ve sosyal haklarınızı bir çırpıda düzleyen
devletin ta kendisidir. Avrupalı efendilerinin standartlarına ulaşmayı
önüne hedef koyan, bu amaçla cezaevlerinde hücreleri devrimcilere
dayatan ve bu konuda da efendilerinden öğrenen devletle sizleri IMF'li
efendilerinin direktifleriyle acı reçetelere mahkum eden devlet aynı
devlettir!
Tüm bunlar birarada değerlendirildiğinde hâlâ; "Bu işlerin bizimle
ilgisi yok, bu olanlar devrimcilerle devletin arasındaki işlerdir"
demek mümkün mü? "Bize ne?" deyip işin içinden sıyrılmak
mümkün mü!
İşçiler, emekçiler...
Kısaca diyeceğimiz odur ki; devletin barbarlığını görmelisiniz! Devrimciler
sorumluluklarının gereğini yerine getiriyor, sınıfsız, sömürüsüz bir
dünya için canbedeli bir mücadele yürütüyor. Sizin için! İşçi sınıfının
sömürüden kurtulması için!
İşçiler, emekçiler olarak siz de sorumluluğunuzun gereğini yerine
getirmelisiniz! Bugüne kadar kimi özel durumlar dışında işçi sınıfı
kendi özel çıkarları dışında kalan konulara sırt çevirdi, sınıf tavrı
ortaya koymadı. Bu durum sömürü düzeninin devamına onay vermek yanında,
bu düzenin bekçisi olan devletin daha da cüretkâr biçimde saldırılar
düzenlemesine yol açtı, açıyor. Bundan mutlaka kurtulmanız gerekmektedir!
Bundan kurtulmanız, hem sömürücü sınıflara karşı mücadelede birlik
ve beraberliği güçlendirecek; hem de devletin bu denli pervasız eylemler
düzenlemesini engelleyici bir rol oynayacaktır!
Salt kendi özel çıkarlarınızla ilgilenmek, ekonomik talepleriniz dışında
sorunlara sırt çevirmek tavrı işçilerin, emekçilerin tavrı olamaz,
olmamalıdır! Bilmelisiniz ki, IMF politikaları ile sunulan acı reçetelerden,
dünya ısısının yükselmesine kadar; kadın sorunundan cezaevi sorununa
kadar... her sorunun sizin mücadelenizle bağı vardır, olmalıdır! Mücadelenizin
bir parçası olarak cezaevindeki devrimcilere yönelik saldırılara karşı
sesinizi yükseltebileceğiniz gibi, depremzedelerin kışı yine soğuk,
yağmur çamur altında geçirmelerine karşı çıkabilmeli, nükleer santrallerle
geleceğimizin ipotek altına alınmasına dur diyebilmelisiniz... Emekçilere
yönelik her eylemi, saldırıyı vs. sömürü sistemiyle birlikte değerlendirebilmeli,
bağıntıları kurabilmeli, doğru tavır ortaya koyabilmelisiniz. Tüm
bu saldırıların arkasındaki güç olan devletin varlığını görebilmelisiniz!
Emekçiler... Yeni, sınıfsız, sömürüsüz bir dünyayı çocuklarımıza
armağan etmek gibi bir görevimiz var... Böyle bir dünyayı kazanmak
için her alanda, kapsamlı, duyarlı, sistemli ve örgütlü bir çalışma
yürütmemiz gerekli... Sınıf kardeşliğini esas almalı, birlik ve dayanışmayı
yükseltmemiz gerekli... İşçi sınıfı, tarihin omuzlarına yüklediği
görevi yerine getirme yönünde çalışmalı, örgütlenmeli ve sömürü düzenine
karşı mücadeleyi geliştirmelidir!
Bu mücadelede işçilerin, emekçilerin kaybedeceği birşey yoktur...
Ama kazanacakları yeni, özgür bir dünya vardır!
Haydi zulmün kalelerini yıkmaya!
Haydi vahşete, katliama dur demeye!
Haydi ücretli kölelik düzenine son verme mücadelesine!
Haydi yeni dünyayı yaratmaya!
Haydi! Haydi!
20 Ocak 2001
IMF DESTEKLİ SERMAYENİN
SALDIRILARINA KARŞI...
Örgütlü mücadeleye!
Geride bıraktığımız yılın son aylarında Türkiye ekonomisi yeni bir
mali krizle sarsıldı. Hakim sınıfların kimi sözcülerinin bir "kâbus"
olarak adlandırdıkları kriz sonucu borsada büyük bir düşüş yaşanırken,
piyasalarda dööviz sıkıntısı başgösterdi, stoklar alabildiğine büyümeye
başladı. Devletin IMF ile birlikte yürütmeye çalıştığı "ekonomik
program" gereği düşürülmesi öngörülen -ve kısmen düşürülen- faiz
hadleri yeniden % 100'lerin üzerine çıkmaya başladı. Aralık ayı başlarında
gecelik repo faizlerinde çok büyük oranda yükselişler görüldü. vs.
vb.
Krizin Türkiye'deki etkisi süresince hükümet, krizi atlatmak için
emperyalist efendilerinin kapısını çalmaya başladı. 6 Aralık 2000
tarihinde IMF, Dünya Bankası ve ABD Hazine Bakanlığı "kesenin
ağzını açarak" Türkiye'ye 10 milyar dolar kredinin verilmesini
kararlaştırdılar ve kriz bu parayla aşıldı. Ancak krizin aşılmasında
önemli bir paya sahip olan IMF, bunun karşılığında bir dizi yaptırım
dikte ettirdi. Bu yaptırımların en başında ise "işçiye, emekçiye
verilecek ücret zammının hedef enflasyonla uyumlu olması" vardır.
Bunun anlamı, bir kez daha krizin yükünün işçilere, emekçilere yükleneceğidir.
Bu yönde adımlar atılmaktadır. Öyle ki, emperyalist güçlere verilen
garantilerin yerine getirilmesi noktasında hükümet ücretler bağıntısında
bir yandan kamu emekçilerine kendi vereceği ücret artışını % 10'larda
tutmaktadır. Ama devletin ücretler bağıntısındaki görevi kamu kesiminde
çalışan emekçilerle sınırlı değildir. Devlet, "direkt müdahaleci"
olamadığı özel sektörde çalışan emekçilere ödenecek ücretlere de "garantör
güç" olarak "dolaylı" müdahalede bulunma görevini "kendine
biçmiştir". Ücret görüşmelerinde enflasyon oranına dikkat edecek
olan devlet "sosyal taraflar arasında hedeflenen enflasyon ile
uyumlu bir mutabakat sağlanmasını kolaylaştırıcı biçimde daha aktif
bir rol üzerlenecek"tir! (Milliyet, 7 Aralık 2000)
2001 yılının ekonomik sıkıntının yükünün emekçilere yükleneceği bir
yıl olacağı şimdiden bellidir. Devlet ücret artışını % 10'la sınırlandırma
yanında ek vergi paketi ile de işçilerin, emekçilerin cebine el uzatacak.
IMF'ye verdiği ek niyet mektubunda TC'nin yürürlüğe koyduğu ek vergiler
ve tahmini gelirler şöyledir:
TABLO: "2001 EK VERGİ YILI"
(Kaynak: Sabah, 4 Ocak 2001)
Tahmini olarak devlet 2001 yılında ek vergilerle 6.4 milyar dolar
tutarında bir "ek" para elde etmiş olacaktır.
Tüm bunlar kriz ve sonrasında ortaya konulan "ek" saldırılardır,
IMF'nin yenilediği direktiflerin kimi sonuçlarıdır. 2000 yılında uygulanan
programın devamı olarak 2001 yılında da daha önce dikte ettirilmiş
saldırılar sürdürülecektir.
Örneğin işçilere, emekçilere yönelik saldırının bir parçası olarak
özelleştirme bu yıl da uygulanacaktır. 6 Aralık'ta IMF ile yapılan
anlaşma çerçevesinde ise özelleştirmeye ilişkin olarak THY'nin % 51'i;
Telekom'un 33.5'i ile enerji sektöründeki bir dizi işletme başta olmak
üzere devletin elinde bulunan firmaların özelleştirilmesi planlanmıştır.
IMF'nin Ocak ayı içinde yaptığı "denetlemelerde" bu konu
üzerinde durulmuş, bir kez daha devlet özellikle enerji alanı olmak
üzere bir dizi alanda özelleştirmeye hız verileceği açıklamasında
bulunmuştur. Bunun sonucu olarak Ocak ayının son haftasında Meclis
sorunu ele alarak çözümleme yoluna gidecektir. Bu yazıyı okuduğunuzda
büyük bir olasılıkla Meclis kararını vermiş ve birtakım kuruluşların
özelleştirilmesi yönünde "düğmeye basmış" olacaktır.
Bugüne kadar yapılan özelleştirmelerde işçilerin, emekçilerin ne denli
etkilendiği, binlerce emekçinin işyerini kaybettiği bilinen bir gerçekliktir.
Verilere göre son onbeş yılda 160 kuruluşun özelleştirilmesi sonucu
özelleştirilen işletmelerde çalışan işçilerin % 55'i işten atılmıştır.
2001 yılı açısından ise durum geçtiğimiz yıllara göre daha vahimdir...
IMF'nin direktifleri arasında yeralan büyük devlet kuruluşlarının,
örneğin THY, TEAŞ gibi Enerji Bakanlığı'na bağlı birçok büyük işletme,
Türk Telekom, Tekel, şeker fabrikaları gibi, çok sayıda işçinin istihdam
edildiği işletmelerin özelleştirilmesi ile işsizler kervanına yeni
binler eklenecektir.
IMF destekli devlet saldırıları sadece işçilerle de sınırlı değildir.
Devlet saldırılarından en çok etkilenen kesimlerden birisi de köylülüktür.
Örneğin son ek niyet mektubu ile IMF devletten; hububat destekleme
alımlarının miktarını sınırlandırmasını; Toprak Mahsulleri Ofisi'nin
tahıl stoklarını düşürmesini, 2001 yılında buğday destekleme alım
fiyatlarının % 12'den fazla artırmamasını vs. istemektedir. Yine IMF
ek niyet mektubunda sıralanan önlemler arasında pancar üreticisini
zor durumda bırakacak önlemler alınmakta; kota uygulamasına gidilerek
üretimin düşürülmesi planlanmaktadır vb. vb.
Tüm bu saldırılar karşısında yoksul köylülüğün ve küçük üreticilerin
durumu 2001 yılında daha da kötüleşecektir.
İşçilere, emekçilere yönelik tüm bu saldırılar karşısında büyük sermaye
sahipleri daha fazlasını, en fazlasını talep etmektedirler. Örneğin
TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Bülent Eczacıbaşı 2000'in son
günlerinde yapılan toplantıda "IMF'nin her dediğinin yerine getirilmesini"
istiyor. Büyük sermaye sahipleri bu istekle yetinmiyorlar. Onlar,
örneğin son mali krizi "işçi ücretlerinin yüksekliğine"
bağlayacak kadar pervasızlaşıyor, işçi ücretlerinin -daha da- düşürülmesini
talep edecek kadar da yüzsüzleşiyorlar!!!
Kuşkusuz hükümet, 2001 yılı içinde de IMF'nin -ve yerli sermaye sahiplerinin-
isteklerini olabildiği ölçüde yerine getirecektir. Bu hükümetin yaptıkları
yapacaklarının teminatıdır.
ENFLASYON RAKAMLARI
VE ALDATMACALAR...
Aralık ayının son günlerinde 2000 yılı enflasyon oranları açıklandı.
Açıklamaya göre yıllık enflasyon, 2000 yılı başlarında hedeften "birazcık"(!!!)
sapmıştı! 2000 yılı başlarında Türk hakim sınıfları, IMF ile hazırladıkları,
üç yıl süreceği öngörülen "ekonomik program" gereği enflasyonu
% 20'lere çekeceklerini ifade ediyorlardı. Ancak 2000 yılı içinde
kimi göstergelerden hareketle egemenler hedeften "3-5 puanlık
bir sapma" olabileceğini ileri sürdüler. Yıl sonunda ise yapılan
hesaplamalarda resmi enflasyon oranı hesapların çok çok üstünde çıktı.
2000 yılı resmi enflasyon oranı Toptan Eşya Fiyatları Endeksi'ne göre
32.7; Tüketici Fiyatları Endeksi'ne göre % 39 olarak ilan edildi.
Bu; devletin resmi enflasyon oranı bağlamında 2000 yılı başındaki
hedeften % 100 oranında sapması demektir! Ama ne gam?! Utanmazlıkta
sınır tanımayan ve rakamlarla da kitleleri uyutmaya çalışan hakim
sınıf siyasetçileri, bırakalım hedefin yanına yaklaşmayı, % 100 oranında
hedeften sapmış % 39'luk enflasyon oranını "büyük başarı"
olarak sunabilmektedir!
Eğer ortada bir "başarı" varsa bu başarı işçilerin, emekçilerin
cebindekilerin daha da çalınmasının başarısıdır. Türkiye koşullarında
enflasyonun düşürülmesi, ancak ekonomik büyümeden vazgeçmekle, işçi
ücretlerini çok düşük seviyelerde sınırlamakla mümkündür. Bu noktada
devlet "başarılı" olmuş, işçilerin, emekçilerin ücretlerini
enflasyon oranının çok çok altında tutarak bir "başarı"
sağlamıştır. Sermayenin çıkarlarını savunma görevine bağlı olarak,
işçilere emekçilere düşman olan devlet açısından kutlanacak "başarı"
budur!
Enflasyon bağıntısında kandırmaca bu kadarla da sınırlı değildir.
Enflasyon konusundaki rakamlar, resmi rakamlardır. Gerçek enflasyon
oranı çok daha yukarılardadır. Devlet, enflasyon oranını düşük tutmak
için elinden geleni yapmıştır. Örneğin yıllık resmi enflasyon oranı
tespit edildikten sonra akaryakıt başta olmak üzere bir dizi maddeye
zam yapılmış; böylece resmi enflasyon oranının zamların olumsuz etkisinden
muaf tutularak daha yüksek çıkması engellenmiştir. Devlet kitleleri
bu yolla da kandırmıştır.
Verilen resmi enflasyon rakamların gerçek yaşamda önemi nedir? Bu
sorunun yanıtına "onca önemi de yoktur" dediğinizi duyar
gibiyiz. Gerçekten de önemli olan emekçinin cebine giren ücretle neler
alabildiği, mutfağına neyin ne kadar girebildiği; emekçi ailesinin
ne ölçüde "refah" yaşayabildiğidir. Enflasyonu düşürüp refah
seviyesini yükseltme vaad eden devletin tüm kandırmalarına rağmen,
gerçek yaşam istatistiğini "işçilerin, emekçilerin yaşam seviyesinin
hergeçen gün düştüğü", "emekçilerin gerçek alım güçlerinin
düştüğü" yönünde belirlemiştir! Öyle ki, enflasyon oranı ile
ilgili haber yapan burjuva televizyon kanallarının sokaklarda "sıradan
insanlardan" aldıkları görüşlerin ezici çoğunluğu bu yönde olmuş,
devletin enflasyon açıklamasının gerçekte komik olduğu, kandırma amaçlı
olduğu, gerçeği yansıtmadığı vs. ifade edilmiştir.
IMF'nin devlete verdiği "kamu emekçilerine % 10'luk zam oranının
üzerine çıkmaması" direktifi devlet tarafından yerine getirilmiştir.
Ama utanmazlık bu kadarla da sınırlı değildir. Enflasyon oranını resmi
rakamlara göre % 40 olarak açıklayan hükümet, güya emekçiyi enflasyon
karşısında ezdirmeme(!!!) adına % 3-5 puanlık bir artış yapılacağı
"müjdesini"(!!!) vermek utanmazlığını göstermiş; işçilerle,
emekçilerle dalgasını da geçmiştir.
Devlet 2001 yılında da farklı bir tutum sergilemeyeceğini ifade etmiştir.
IMF'ye verilen ek niyet mektubunda devlet, emekçilere vereceğini söylediği
% 2'lik enflasyon farkını(!!!) da vermeyeceğini açıklamıştır. Bunun
yerine 2001 yılı için Ocak ayında % 10'luk bir ücret zammı vermeyi,
TÜFE enflasyonu oranı ile ücret artışı arasında kalan farkı ise 2001
yılının ikinci yarısında belirleyeceği bir oran üzerinden vermeyi
taahhüt etmektedir. Bu kamu kesiminde çalışan emekçiler açısından
yaşam koşullarının daha da çetin hale gelmesi demektir.
BİR KAÇ SONUÇ...
IMF direktifleriyle hareket eden Türk hakim sınıfların devletinin
saldırılarına karşı işçilerin, emekçilerin görevi örgütlü mücadeleyi
yükseltmektir. Bu mücadele yürütülürken ortaya çıkan, çıkacak olan
bazı noktalara bir kez daha dikkat çekmeyi gerekli görüyoruz:
IMF'nin Türkiye ekonomisi üzerindeki etkisi ve bu etkinin emekçilere
"neler getirdiği" bugün emekçilerin bir bölümü tarafından
-yüzeysel de olSAĞ bilinen bir olgudur. IMF destekli ekonomik programın
"etkilerini" emekçiler yaşamak durumundalar. Bu durum sermayenin
işçi sınıfına saldırısının uluslararası karakterinin çok net biçimde
ortaya sermekte, emekçilerin emperyalizmin gerçek yüzünü görmelerinin
ve ona karşı da örgütlü mücadeleyi yükseltmelerinin olanaklarını artırmaktadır.
Emperyalist güçlerin, bunlar içinde de özellikle büyük emperyalist
güçlerin çeşitli alanlarda çıkarlarını savunmak için kurdukları örgütlerden
birisi olarak IMF (Uluslararası Para Fonu), emperyalist dünyaya bağımlı
olan ülkelerin -örneğin Türkiye'nin- emekçilerini sözkonusu ülkenin
hakim sınıflarıyla -örneğin Türkiye'de Türk hakim sınıfları ile- birlikte
soyup soğana çevirmenin, sözkonusu ülkede emekçiler tarafından yaratılan
zenginliği emperyalist tekellerin kasalarına taşımanın örgütlerinden
birisidir. IMF, emperyalizmin çıkarlarını, özellikle de ABD emperyalizminin
çıkarlarını savunur; bu emperyalist gücün nüfuz alanlarını daha da
pekiştirmek, bağımlılık ilişkisini daha da güçlendirmek vs. gibi görevleri
yerine getirir. Bu belirlemelerden hareketle IMF'ye ve onun Türkiye'de
birlikte çalıştığı hakim sınıflara karşı verilecek mücadele emperyalizme
karşı mücadeledir. Bir başka deyişle Türkiye'de emekçilerin sermayeye
karşı mücadelesi, sermayenin gerisinde duran emperyalizme karşı da
mücadeledir, olmak zorundadır.
Bu bağıntıda Türkiye'de emekçilerin sermayeye karşı mücadelesini emperyalizme
karşı mücadele olmaktan çıkaran veya emperyalizme karşı mücadele adına
emperyalizmin yerli işbirlikçilerini ve onların devletini "hedef"
olmaktan çıkaran, onları yer yer "antiemperyalist" bir konuma
çeken kimi yanlış yaklaşımlar vardır. Bu yanlış yaklaşımlar yer yer
"solculuk", "sosyalistlik", "antiemperyalistlik"
vs. adına da ileri sürülmektedir.
Örneğin bu yanlış yaklaşımlardan birisi, IMF ile Türk hakim sınıfları
arasındaki ilişkiyi yok sayan, "IMF'nin Türkiye'nin içişlerine
karıştığı", "Bağımsızlığı ihlal ettiği" yönlü karşı
çıkışlardır. Bu tavırla emperyalizmin ve -Türk hakim sınıflarının!-
sömürü ilişkisi gözlerden gizlenmekte; Türk hakim sınıfları sanki
emperyalizme karşı imiş gibi bir resim çizilmekte, kapitalist sistem
ve onun devamını sağlayan faşist devletin gerçek yüzü kitlelerden
gizlenmektedir.
Türkiye emperyalizme bağımlı bir ülkedir. Bu bağımlılık ilişkisinin
sonucudur ki, emperyalist güçler, sömürü sisteminin sürmesi için,
kendi çıkarlarını güvence altına almak için, sömürü paylarının daha
da artması için... Türkiye'nin içişlerine, siyasi, ekonomik, toplumsal
vs. yönleriyle karışma durumundadırlar. Bundan dolayı IMF'nin ekonomik
ilişkilere burnunu sokması, planlar üretmesi, bu planlar çerçevesinde
direktifler vermesi, gerek Ankara'da kurduğu bürodan, gerekse sık
sık yapılan ziyaretlerle "denetimlerde bulunması"; aradaki
bağımlılık ilişkisi gereği Türk devletinin verilen direktiflere uyması
gayet "anlaşılır" bir durumdur. Gerçekte Türk devleti IMF'nin
noteri durumundadır. IMF Türkiye'de işbirlikçilerine ve onların devletine
dayanarak sömürü çarkından elde edilen zenginliği emperyalist kasalara
taşımaktadır.
Tüm bunların gösterdiği gerçek şudur: IMF'ye karşı mücadele devlete
karşı mücadele olmak zorundadır; devlete karşı mücadele ise emperyalizme
ve onun kurumlarına karşı mücadele olmak zorundadır. Bir başka deyişle
faşist devlete karşı yürütülecek devrim mücadelesi, emperyalizmden
bağımsızlığı da beraberinde getirecektir; emperyalizme de darbe vuracaktır.
Bu bağlamda devrim antiemperyalist bir devrim de olmak zorundadır.
Türkiye'de işçi sınıfının, emekçilerin mücadelesi daha ilk evreden
itibaren antiemperyalist bir çerçeveye oturmak durumundadır. Emekçiler
bu bilinçle de donatılmalı, mücadele bu temelde de sürdürülmelidir.
Bununla bağıntılı olarak, "bağımsızlık" adına, "emperyalizme
karşı çıkma adına" emperyalizmle Türk devleti arasındaki bağı
ortadan kaldıran; üstelik bunu "solculuk", "sosyalistlik"
adına yapan sözde parti ve grupların işçi sınıfına ve emekçilere taşıdığı
bilinç red ve mahkum edilmek zorundadır.
İşçilere, emekçilere taşınan diğer bir yanlış bilinç, daha önceki
sayılarımızda da defalarca belirttiğimiz üzere IMF programlarının
temel taşlarından birisi olan "özelleştirmeye" karşı çıkma
noktasındadır. Bu bağıntıda özelleştirmeye karşı çıkış "kamu
mülkiyetini savunma" adına devleti savunmaya dönüşmektedir. Özelleştirilen
her işletme "halkın malı" olarak görülüp gösterilerek "özel
sektöre karşı çıkma" adına gerçekte özel sermayenin de çıkarlarını
savunan devletin safında durulmaktadır. Gerçekte karşı çıkılması gereken
kapitalist sistem ve onun savunucusu devlet olması gerekirken ve işçilere,
emekçilere bu bilincin taşınması gerekirken; yapılan özde birbirinden
farklı olmayan ve işçilerin, emekçilerin sömürüsüne dayanan iki ayrı
kapitalist kategorisi -devlet kapitalizmi ile bunun dışında kalan
özel sermaye- oluşturulmakta, işçiler, emekçiler bu iki "ayrı"
kategoriden "devlet kapitalizmi" kategorisinin peşine takılmaktadır.
İşçi sınıfı hareketine taşınan bu yanlış bilinç ve bu temelde yürüyen
mücadele sağlıklı bir mücadele değildir; devletin, sistemin savunusundan
başka birşeye hizmet etmemektedir. Devlet bir yandan özelleştirmeyi
gerçekleştirirken diğer yandan emekçileri devletin savunuculuğuna
çekmekte, işçi sınıfı hareketini sistemin içine hapsetmekte, böylece
bir taşla iki kuş vurulmaktadır.
Özelleştirmeye karşı çıkılacaksa, bunun hangi temelde olacağı, nereye
kadar olacağı doğru bir biçimde belirlenmek zorundadır. Özelleştirme
sonucu özel sektöre devredilen işletmelerde birçok işçi işyerini kaybetmektedir.
Özelleştirme sonucu taşeronlaştırma vs. artmakta, örgütlenme hakkı
başta olmak üzere kazanılmış haklar tırpanlanmaktadır, ücretlerdeki
düşüş olmaktadır vs. vs. Bunlara karşı çıkılmalıdır. Ama özelleştirmeye
karşı çıkış, devlet işletmelerinin satılmasına "dur" demek
anlamına gelmez, gelmemelidir. Emekçilerin, özelleştirmeye karşı mücadeleyi
devlete ve sisteme karşı mücadeleyle birleştirmek görevi vardır. Özelleştirmenin
işçiler için getireceği işsizlik vb. sonuçlara karşı mücadele edilmelidir.
Ve ancak bu temelde sistem savunucularının "özelleştirmeye karşı
çıkma adına" devleti ve sistemi koruma tuzağına karşı çıkılabilir.
Son olarak bu dergide defalarca dile getirdiğimiz bir noktayı bir
kez daha vurgulamak istiyoruz.
İşçi sınıfının mücadelesi; sınıf adına ortaya çıkan, ama gerçekte
sınıfın mücadelesini egemenlere satan sendika ağalığına karşı da yönelmek
zorundadır. Beslendiği sistemin pisliklerini gözlerden gizleyen, işçi
sınıfının çıkarlarını sömürücü sınıflara peşkeş çeken, işçi sınıfının
gerçekleri görmesini engelleyen sendika bürokrasisinin mücadelenin
önündeki en temel engellerden birisi olma durumuna son verilmediği
ve işçi sınıfı kendi mücadelesini kendi eline almadığı sürece, işçi
sınıfının mücadelesi sistemin sınırlarını aşamayacak; çark dönmeye
devam edecek, ücretli kölelik düzeni sürecektir.
Bu bilinçle, görev; ücretli kölelik düzenini ortadan kaldırma mücadelesinin
önündeki sendika bürokrasisi engelini de temizlemek, işçi sınıfının
çıkarları temelinde ve sınıfın gerçek temsilcilerinin önderliğinde
sınıf savaşımını yükseltmektir!
22 Ocak 2001
