UYSAL ve UCUZ İŞGÜCÜ OLMAYA HAYIR!

İşçi kadınlar!
Sermaye düzenine karşı örgütlenin!

Günümüzün moda laflarından "küreselleşme"yle birlikte anılır olagelen "esnek çalışma" Türkiye'de de çalışma hayatına resmen girdi. "Esnek üretim" ve "esnek çalışma"nın dünya çapında işçi ve emekçi haklarına saldırı olduğu, özelde çalışma saatleriyle ilgili sınırlamalar-kurallar getiren yasal düzenlemelerin ve ücretli izin haklarının altı oyularak, bunların tamamen patronların lehine işletilmesi anlamına geldiği şimdi ülkemizde de yaşanıyor, görülüyor.
Ve dünyanın diğer ülkelerinde de olduğu gibi "esnek çalışma modeli"nin ilk uygulamaya sokulduğu alan kadın emeğinin yoğun olduğu bir sektörde oluyor: Tekstil sektörü!
Esnek çalışmak az ücret ve uzun işgünü demektir!
"Esnek çalışma"yla işçilerin mücadeleyle kazanmış oldukları 8 saatlik işgünü hak olarak ortadan kaldırılmaktadır. Çalışma süresi tamamen patronun ihtiyacına göre ayarlanırken, fazla mesainin ücretlendirilmesinin maddi temeli de ortadan kalkmaktadır. Sonuçta, zaten son derece düşük olan kadın iş ücretlerinin, fazla mesai ücretlendirilmesine de el konularak, daha da düşürülmesi sağlanmaktadır. Nitekim, tekstil sektöründe geçen yıl imzalanan toplu sözleşmede, fazla mesai ücretlerinin ilk sekiz aylık dönemde yüzde 100'den yüzde 50'ye indirilmesi geçirilmiştir. Ciddi bir direnişle karşı konulmadığı durumda kazanılmış haklara yapılan saldırıların daha da artacağı açıktır. Örneğin, esnek çalışma modelinin önemli unsurlarından biri de "ücretsiz izin" ya da salt çalışılan süreye ücret ödenmesidir. Buna göre işveren, belirli bir siparişe mal yetiştirme adına, kısa bir dönem işçileri -onlara fazla mesai ücreti de ödemeden- gece-gündüz çalıştırabilecek; siparişi olmadığı dönemlerde "Size ihtiyacım yok!" diyerek işçileri evlerine gönderebilecek! Hem de işçilere herhangi bir ücret ödemeden...
İşçilerin düzenli çalışma ve düzenli ücretlendirilmesinin rafa kaldırılarak, işgücünün azami sömürüsünün gerçekleştirilmesi anlamına gelen "esnek ücretlendirme" henüz toplu sözleşmeyle bağlanmış olmasa da, patronlar tarafından dayatılmaktadır.
Esnek çalışma modeli kadın işçilerin çalışma koşullarının ağırlaştırılması anlamına gelmektedir. Çalışma saatlerinin belirsiz olduğu ve tamamen patronun ihtiyacına göre belirlendiği durumda özelde çocuklu kadınların çalışma koşulları olağanüstü güçleşmekte ve açıkçası çalışmaları imkânsız hale gelmektedir. Patronun keyfine göre bir-iki ay oniki-ondört saat çalışıp daha sonra ücretsiz izine ayrılmak zorunda kaldığında, cumartesi-pazar demeden patronun emrinde olmayı kabul etmek zorunda kaldığında çocuklu bir kadın buna nasıl ayak uyduracaktır? Uzun çalışma saatleri süresince çocuklarını nereye bırakacaktır? Çocuk bakımı zaten son derece büyük bir sorun. Kadın işçiler çocuklarını bırakacak bir kreş ya bulamıyorlar ya da kreş paraları nerdeyse aldıkları ücret kadar tuttuğundan varolanlardan yararlanamıyorlar. Bu durumda çocukların bakımı aile içinde çözülmeye çalışılıyor. Bu şartlarda esnek çalışma modelinin getireceği yük pratikte çocuklu kadınların çalışmalarının şartlarını nerdeyse tümüyle ortadan kaldırıyor.
Çalışma koşullarının oldukça ağır olmasına ve yasal hakların çoğu küçük ve orta büyüklükteki işletmelerde zaten işlemez olmasına bağlı olarak tekstil sektöründe eskiden beri çalışan kadınların çoğu oldukça genç ve çocuksuz. Kadın işçilerin önemli bir bölümü evlenip çocuk sahibi olunca işlerinden ayrılmak zorunda kalıyorlar. Tekstil sektöründe kadın işçilerin yüzde 44'ü 18-25 yaşlarında ve yüzde 16'sı 13-15 yaşlarında çalışma yaşamına başlıyor. Ailelerinin çektiği ekonomik zorluklar nedeniyle bir an önce çalışma yaşamına başlayan kadınların yüzde 55'i ilkokul mezunu ve vasıfsız işçi olarak çalışıyorlar. Uzun lafın kısası, tekstil işkolu kadının ucuz ve vasıfsız işgücü olarak sömürüldüğü bir işkolu.
Tekstil kadın işçileri aldıkları ücretlerin oldukça düşük ve çalışma koşulları da oldukça ağır olmasına rağmen çalışmayı tercih ediyorlar. Kadın işçilerin evlendikten bir süre sonra işten ayrılmalarının hiç de kendi tercihleri değil, onları zorlayan çalışma koşulları olduğunu Öz İplik-İş sendikasının yaptığı bir anketin sonuçları ortaya koyuyor. Ankette sorulan "Evlenmek istediğiniz erkek size, 'ya işini tercih et, ya beni' demiş olsa ne yapardınız?" sorusuna kadın işçilerin yüzde 35'i 'onu çalışmama izin vermesi için ikna etmeyi dener ve ikna etmeyi başarırsam onunla evlenirdim" yanıtını vermiş. Buna karşılık ikna edemediği takdirde işinden ayrılmayı göze alan kadınların oranı yüzde 25. İşini tercih edip evlenmeyeceğini belirtenler ise yüzde 12. Kadınların çalışma yaşamına ilişkin bakış açılarının toplumsal olarak değiştiği izlenimini, verilen bu yanıtlar bir kere daha doğruluyor. Anketteki diğer soru ve buna verilen yanıt, bunun kaynağına işaret ediyor. "Çalışan bir kadın olmanız çevrenizde nasıl karşılanıyor?" sorusuna kadınların yüzde 39'u "Beni takdir ediyorlar" yanıtını vermiş. Kadınların yüzde 49'u ise "olumlu ya da olumsuz eleştiri" almadıklarını belirtmişler. Hoş karşılanmayanların oranı yüzde 9 ve dedikodusu yapılanların oranı yüzde 3.
Tek başına çalışan erkek emekçinin elde ettiği ücretin ailenin geçimini sağlamaktan uzak olduğu günümüz ekonomik koşullarında artık çalışan kadına kötü gözle bakılması önemli ölçüde gerilemiştir. Geride yatan erkek egemen anlayışın bu suretle bir nebze sarsılmış olması elbette iyidir. Fakat çalışan kadınlar bunun bedelini hâlâ ağır biçimde ödemektedirler. İşçi kadınlar ekonomik bağımsızlıklarını elde etmektedirler, ancak bu onların sırtındaki yükü azaltmamakta, tam tersine çoğaltmaktadır. Çünkü onlar ev işleri ve çocuk bakımının yükünü taşımaya devam etmekte, işyerinde ve evde olmak üzere çift vardiya çalışmak zorunda kalmaktadırlar.
Tüm bunlara rağmen, işçi kadınların tercihlerinin ücretli işte çalışma yönünde olması dikkat çekicidir ve kısmi de olsa ekonomik bağımsızlığına kavuşmuş olan kadınların eski, bağımlı duruma geri dönmek istemediklerine işaret etmektedir.
Tercihleri başka olmasına karşın kadın işçilerin işten ayrılmak zorunda kalmalarının başlıca nedeni çocukların bakımıdır. 13-15 yaşlarında çalışma yaşamına başlayan ve günde 12 saat çalıştırılan genç kadın işçiler bir kaç yıllığına, geçici bir süre posası çıkarılıncaya kadar sömürülecek işgücü olarak görülmektedir.
Kadın işçilerin sendikal örgütlülük düzeylerinin düşük ve mevcut sarı sendikaların kadın işçilerin sorunlarına kulaklarının sağır olması çalışma koşullarının düzeltilmesini bir yana bırakalım, esnek çalışmanın kısmen geçirilmesinde olduğu gibi kazanılmış haklara saldırıların geri püskürtülememesini de beraberinde getiriyor. Halbuki tekstil işkolunda çalışan kadın işçilerin çok somut talepleri var:
1. Ücretli doğum izinlerinin arttırılması
2. Her işyerine kreş açılması
3. Gece vardiyasının kaldırılması, iş güvenliğinin sağlanması
4. Yıllık izinlerin (işçilerin ihtiyacı olduğu zaman) kullandırılması
5. Çalışma saatlerinin azaltılması ve cumartesi-pazar tatil olması, emeklilik süresinin düşürülmesi.
Bu talepler, adı geçen ankette sorulan "Çalışma bakanı olsanız, kadın işçileri korumak için yapacağınız ilk 5 şey ne olurdu?" sorusuna kadın işçilerin verdiği cevaplar. Dikkat edilirse, bu talepler içinde ücretlerin arttırılması ve iş alanında yükselmeyle ilgili talepler yeralmamaktadır. Bu yanıtlar gayet açık biçimde kadınların en önde gelen taleplerinin "daha fazla zaman" olduğu görülmektedir. Talep edilen "daha fazla zaman" kadınların kendileri için değil, çocukları ve aileleri için daha fazla zaman ayırabilmek için, daha doğrusu çifte yükün altından kalkabilmek için ihtiyaç duydukları zamandır.
Kadın işçilerin sorunları gayet net görülür sorunlardır. Buna karşılık mevcut sarı/erkek egemen sendikalar kadınların sorunlarına ilgisizdir. Bu durum değişmediği sürece kadın işçiler "uysal ve ucuz işgücü" olarak patronlar tarafından sömürüde yeğlenecektir. Ne patrondan, ne hükümetten, ne de sendika ağalarından kadın işçilerin bekleyeceği birşey yoktur. Kadın işçiler örgütlenmedikçe, kendi sorunlarına kendileri sahip çıkıp mücadelelerini vermedikçe "uysal ve ucuz köleler" olmaktan kurtulamayacaklardır.

Ocak 2001


TECAVÜZCÜYE CEZA YOK, MAĞDURA VAR!

10-11 Haziran 2000 tarihlerinde İstanbul'da düzenlenen 'Cinsel Taciz ve Tecavüze Hayır Kurultayı' na katılan kadınlar, polis ve jandarma tarafından uğradıkları taciz ve tecavüz olaylarını anlatmışlardı.
Erkek egemenliğinin çirkin yüzü olan cinsel taciz ve tecavüz mağdurları olan kadınların, yaşadıklarını anlatmada doğal olarak zorlandıkları, bir dizi durumda anlatamadıkları bilinen bir olgu.
Burada kadınlara yönelen, somutta devrimci kadınlara yönelen gözaltında, tutukevinde, cezaevinde cinsel taciz ve tecavüzün nedenleri üzerine durmayacağız. Dergimizin çeşitli sayılarında bu sorun ve nedenleri üzerine durduk.
Bu sorun üzerine basında yayınlanan bir haber nedeniyle durmak istiyoruz.
Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı Mustafa Gülsoy, 'Cinsel Taciz ve Tecavüze Hayır Kurultayı'na katılan, yaşadıklarını anlatan 16 kadın hakkında 294 yıla kadar hapis istemiyle dava açmış. Savcının dava açmasının nedeni ise 'Devletin askeri ve emniyet kuvvetlerini tahkir (aşağılatma, onur kırma, onuruna dokunma) ve tezyif (aşağısama) etmek.' Savcılık bu gerekçeyle hem kurultayı düzenleyenler hem de kurultaya katılarak yaşadıklarını anlatan 16 kadın hakkında yüzlerce yıl hapis cezaları istiyor.
Bu kadar da olmaz denmez!
Burası...
Tecavüze uğrayan ve yaşadıklarını anlatan kadınlara 'tahkir ve tezyif' suçundan dava açılırken, tecavüzcü polis ve jandarmalar hakkında bugüne kadar yapılan suç duyurularının çoğu takipsizlikle sonuçlandı. Açılan az sayıdaki dava ise beraatle sonuçlandı.
Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Bürosu'nun verdiği bilgilere göre; büroya bugüne kadar 115 kadın başvurdu. 114 kadın gözaltında cinsel taciz ve tecavüze uğradığını belirtti. Cinsel taciz ve tecavüzcülerin 91'inin polis, 22'sinin jandarma olduğu saptandı. Bu saptamaya rağmen bugün devam eden dava sayısı ise sadece birdir. Diğer suç duyuruları aylarca bekletilerek delil yetersizliği gerekçe gösterilerek takipsizlikle sonuçlandı. (14 Ocak 2001, Radikal)
Erkek egemen devletin kolluk güçlerinin cinsel taciz ve tecavüze devam etmelerinin garantisi böyle veriliyor. Nasılsa dava açılmıyor, açılanlar ise beraatle sonuçlanıyor. Bu durumun cinsel tacize ve tecavüze devam edin anlamına geldiği açık değil mi?
Savcının iddianamesine de aldığı tecavüz mağduru kadınların anlatımlarından burada sadece bir örnek vermek istiyoruz.
"Nazlı Top: 27 Nisan 1992 tarihinde gözaltına alınarak İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'ne götürüldüm. Orada filistin askısına alındım, her çeşit işkenceye maruz kaldım. En sonunda da 'hamileyim' dememe rağmen copla tecavüze uğradım. Bu, 10 gün boyunca devam etti. Bana tecavüz eden haklarında dava açılan polisler ise beraat etti." (aynı gazetede)
Nazlı Top'un 'suçu' yaşadıklarını anlatıp, 'asker ve emniyet kuvvetlerini tahkir ve tezyif etmek'tir. Bu kadar da olmaz denmez! Burası Türkiye!
Devlet, bekçiliğini yaptığı sömürü düzeninin varlığını sürdürmesi için komünistlere, devrimcilere, hak arayanlara düşmandır. Devlet, düzeni koruma mücadelesinde kural /sınır tanımıyor. Katliamlar, işkenceler, özelde kadınlara gözaltında yönelen cinsel taciz ve tecavüz barbarlığın sadece bir yanı.
Baylar ve bayanlar, şunu iyi bilin ki koruduğunuz düzen bir gün mutlaka işçi sınıfı önderliğindeki emekçiler tarafından yıkılacak, işlediğiniz bütün suçların hesabı bir bir sorulacaktır. O gün geldiğinde kaçamayacak, yaptıklarınızın hesabını vereceksiniz!
* Asla unutmayacağız, asla affetmeyeceğiz!

16.01.2001



BİR ARAŞTIRMA VE SONUÇLARI ÜZERİNE...

Ülkemizde feodal değer yargılarının kendisini en çok hissettirdiği alan kadına bakış açısı alanıdır. Görücü usulü evlilik, kumalık, başlık parası, bekaret, namus anlayışı vb. bunlardan bazılarıdır.
Feodal namus anlayışı; "kendisine yar olmayanı, başkasına yar etmemek", erkeklerin çoğunluğunun -kendileri öyle olmamalarına rağmen- evlenecekleri kadınların 'kız' olmasını istemeleri, adına namus denilen "iki bacak arasına" indirgenen anlayış temelinde kadınların katledilmeleri vb. erkek egemen bir toplumda yaygındır.
Bu toplumda evlilik öncesi cinsel ilişki kadınlar için tabu ve yasakken, erkekler için gayet doğaldır. Bu ülkede erkekler evlilik öncesi kadınlarla ilişkiye girdi diye öldürülmezken, sevdikleri ya da hoşlandıkları erkeklerlEĞEvlilik öncesi başta olmak üzere- ilişkiye giren kadınlar 'namus' adına, töre adına öldürülmektedir.
Kadının cinselliğini metalaştıran kapitalizm ile beraber içiçe geçen feodal değer yargıları, kadınların yaşamını çekilmez hale getiriyor. Günlük gazetelerin üçüncü sayfalarnı hep kadınlarla ilgili haberler süslüyor. Şiddet, taciz, tecavüz, namus cinayetleri, töre cinayetleri gibi.
Feodal namus anlayışı sadece erkeklerde değil, kadınlarda da yaygındır. Erkek egemen töreler, anlayışlarla yetiştirilen, evlendirilen kadınların başka türlü düşünmeleri de zaten beklenemez.
Bu bağlamda yapılan bir araştırma üzerine durup, sonuçları üzerine bilgi vermek istiyoruz.
Efes Pilsen'in Taylor Nelson Sofres Piar şirketine yaptırdığı "Türkiye'de Kadın Profili" araştırması bilinen bazı gerçekleri ortaya koyuyor. Araştırma sonuçları 3 Ocak'ta Hürriyet gazetesinde yayınlandı.
Araştırma 17 ilde, 18 yaşından büyük 1592 kadınla, evlerinde yüzyüze görüşülerek yapılmış. Araştırmayı yapanlar, araştırma sonuçlarını 19 milyon kadını temsil edecek şekilde yaptıklarını belirtiyorlar.
Bu araştırmanın bütün sonuçları üzerine değil, -araştırmada kuaföre gitme sıklığı, makyaj yapma, nazar, cinsel yaşam, aile planlaması, banyo yapma sıklığı, kadının yokları gibi konularında da veriler var- sadece önemli bulduğumuz kimi sonuçları üzerine durmak istiyoruz.
Namus ve bekaret
konusundaki düşünceler:
Bekaret bir kadın için çok önemlidir ve namus simgesidir: %89
Bir kadının namusu sadece zihninde, kalbindedir: %63
Kadının namusundan erkek sorumludur: %47.2
Kadınların çok büyük çoğunluğu bekareti namus simgesi olarak görüyor. Evlendirilen kadınların 'kız' çıkmadığı öldürüldüğü bir ülkede, baba evine geri gönderildiği, genç kadınlar sevdikleri erkeklerle beraber oldu diye öldürüldüğü bir ülkede, kadınların kendi zararlarına erkek egemen düşünceleri savunmaları, bu düşüncelerin kadınların beyninde yer edinmesi, üretim araçları üzerinde özel mülkiyete bağlı olarak erkek eğemenliğinin hakim olduğu bir toplumda gayet doğaldır. Bu doğallık üretim biçiminin topluma yansıması anlamında bir doğallıktır. Yoksa komünistlerin bu düşünceleri doğru görmesi anlamında bir doğallık değildir.
Namus denilen şeyi "iki bacak arası"nda gören anlayışın egemen olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Sömürü düzeninden beslenen erkek egemenliği ortadan kalkmadığı sürece, kadınların aleyhine değer yargıları da ortadan kalkmayacak.
Sinirlenip, eşe vurma ya da
cisim fırlatma:
Kadın eşine Eşi kadına
Evet %22 %47.6
Hayır %77.8 %52.4
Evde, sokakta kadınların şiddete, cinsel tacize uğradığı bir toplumda şiddet günlük yaşamın bir parçasıdır. "Dizini dövmek istemeyen, kızını dövmektedir"!! "Koca evinde kadının karnında sıpası, sırtından sopası eksik edilmemektedir"!!
Kadınların dövülmesi:
Kadınların dövülmesi doğal bir olaydır: %3.1
Kadınların dövülmesi doğal bir olay değildir: %96.9
Kadınlara şiddet uygulanmasının toplumda yaygın olduğu biliniyor. Kadınların çok büyük çoğunluğunun, dayağı doğal bir olay olarak görmediği bu araştırmada da ortaya çıkıyor. Dayağa, kadınlara yönelen şiddete son demek gerekiyor.
Eşlere yönelik duygular:
Eşimden korkuyorum: %33
Arkadaş gibi bir eş istiyorum: %67
Eşimi seviyorum: %69.6
Evli olan kadınların eşlerinden korkması, arkadaş gibi eş istemelerini ne ile açıklamalı? Görücü usulü evlilik, sevgiye dayanmayan evlilik, kadınların cinsel köle görüldüğü, çocuk bakımı ve ev işleri yapmakla yükümlendirilmeleri ile açıklayabiliriz. Şiddet, ekonomik zorluk, sevgisizlik kadınların hayatını zindana çeviriyor.
Kadınların aldatılma konusunda
düşünceleri:
Kesinlikle affedilmemeli ve boşanılmalı: % 52.3
Erkeklerde aldatmak alışkanlık değilse göz yumulabilir: %24.5
Kadın çoluk çocuğunu düşünüp göz yummalı: %22.3
Hiçbiri: %0.9
Kesinlikle affedilmemeli ve boşanılmalı diyen kadınların oranı çoğunluğu oluşturmasına rağmen, diğer iki şıktaki kadınların oranı da %46.8 tutuyor. Evlilik kurumunda kadınların ayrılmasının önünde bir dizi zorluk vardır. Bunları; ekonomik bağımsızlığın olmaması, çocuk sorunu ve toplumun kadına bakış açısı şeklinde özetleyebiliriz.
Kadınların %24'ü evlenirken, babaları başlık parası almış. Kadınların %9.4'ü başlık parası uygulamasını doğru buluyor. Evli, dul veya boşanmışların %42.6'sı görücü usulüyle evlenmiş. Bekar kadınların yüzde 87'si tanışıp, anlaşarak evlenmekten yana.
Kadınların cinsel meta görülmediği, erkeklerle eşit toplumun bağımsız bireyleri olarak görüldükleri, yaşamın her alanında faaliyette bulundukları, ev işleri ve çocuk bakımının kadınların işi değil, toplumun işi olarak görüldüğü, törelerin, erkek egemen anlayışların son bulduğu bir toplum için mücadele etmeliyiz. Adı bilimsel sosyalist toplum olan bu toplum, en çok kadınların istemesi gereken bir toplumdur. Köle kalmak istemiyorsak, kölelik zircirlerini parçalamalı, mücadele içindeki yerimizi almalıyız.
İşçi ve emekçi kadınlar uyanmalı, harekete geçmeli, kadınların yaşadıklarının kader olmadığını erkek egemen düzenden kaynaklandığını görmeli, bu düzeni yıkmak için örgütlenmelidir. Cinsel, sınıfsal, ulusal baskılar altında yaşamımızı cehenneme çeviren bu köhnemiş düzeni yıkmak için komünist kadın hareketi saflarında örgütlenelim, mücadelemizi yükseltelim.

14.01.2001