YÜZLERCE DEVRİMCİ TUTSAK F TİPİ TECRİT HAPSİNDE... DEMOKRATİK KİTLE ÖRGÜTLERİ YASAKLANMA TEHDİDİ ALTINDA... MUHALİF LEGAL "SOL" BASIN SUSTURULMAK İSTENİYOR... GÖZALTINDA "KAYIP"LAR YİNE ARTIYOR...

Gün gücünü birleştirme,
gün sesini yükseltme günüdür!
Susma, sustukça sıra sana gelecek!
F tipine karşı ölüm oruçları ve
açlık grevleri sürüyor...

teller ve el19 Aralık 2000'de devlet güçlerinin devrimci tutsaklara karşı giriştiği barbarca saldırı sonucu devletin yıllardır hazırlandığı F tipi tecrit zindanlarına geçiş operasyonu gerçekleştirildi. Şimdi devrimci ve "sol" tutsakların önemli bir bölümü F tipi tecrit zindanlarına nakledilmiş durumda. Mücadelelerini F tipi tecrit şartlarında yürütmek durumundalar.
Devlet 19 Aralık hayat söndürme/katliam operasyonuyla, bir yandan F tipine geçiş konusunda somut adım atarken, diğer yandan da F tipine karşı zindanlarda yürüyen açlık grevleri/ölüm oruçları eylemlerini kıracağını hesaplıyordu.
Operasyon öncesi, operasyonda çok önemli bir rolü -kamuoyunu hazırlama- üzerlenen medya üzerinden sürekli olarak bir temel düşünce vurgulandı: Aslında ölüm orucu - açlık grevi eylemi içinde bulunanların büyük çoğunluğu, kendi istekleriyle değil, örgüt baskısıyla, zorlanarak bu eylem içine girmişlerdi. Bunların örgüt baskısından kurtulmaları halinde direniş kendiliğinden dağılırdı vb. vb. 19 Aralık'ta başlayan saldırı ve ertesinde gelişen olaylar, bir kez daha devletin nasıl yalan söylediğini, medyanın egemen sınıflar adına nasıl bir kandırma aracı olarak işlev gördüğünü gösterdi.
Önce, medyanın pompalamasına göre aslında örgüt baskısı altında oldukları için mücadeleye istemeyerek, zorla katıldıkları söylenen devrimci tutsaklar, üzerlerine bombalar yağdıran, kurşun sıkan, dişine tırnağına kadar silahlı saldırganlara karşı yiğitçe direndiler. "Eyleme istemeyerek katılma" balonu önce bu direnişle patladı.
Fakat bu kadarla kalmadı. Ardından diğer arkadaşlarından soyutlanan, her biri tek başına bırakılan, her biri direniş içinde yaralanmış, 30'dan fazla yoldaşını direniş içinde yitirmiş, önemli bir bölümü ölüm orucunda ölüm sınırına dayanmış vücutça iyice zayıflamış devrimci tutsaklar, F tipi cezaevlerinde devlet güçleri karşısında tek başlarına tecrit edilmiş, dış dünyayla ve 19 Aralık'a kadar koğuşlarda birlikte kaldıkları arkadaşlarıyla ilişkileri kesilmiş bir ortamda da, açlık grevi ve ölüm orucu eylemini sürdürdüklerini ve sürdüreceklerini egemen sınıfların zindan şeflerinin yüzlerine haykırdılar. Egemen sınıfların "örgüt zoruyla eylem" yalanı artık ayakta tutulamaz hale geldi.
19 Aralık hayat söndürme operasyonu, açlık grevi ve ölüm orucu eylemlerini sonlamak bir yana; bu eylemlerin daha da güçlü bir biçimde yürütülmesinin çıkış noktası oldu.
19 Aralık operasyonu öncesinde, üç örgüt tarafından yürütülen ölüm orucu eylemi, 4 Şubat'tan itibaren 9 örgütün ortak açıklama ile sürdürdüğü, bir örgütün de ayrı bir açıklama ile katıldığı, 10 örgütün ortak bir eylemi haline dönüştü.
Egemen sınıfların medyasında eylemin suskunlukla geçiştirilmeye çalışılması; medyada bu eylem yokmuş gibi davranılması; gerçekte psikolojik savaşın ürünü olan bir tavırdır. Gerçek, eylemin genişleyerek sürmesi olgusudur.
"Dışarda" bu eylem, egemen sınıfların bilinçli suskunluk siyaseti sonucu olarak da, ne yazık ki halk yığınlarının büyük çoğunluğu açısından, gündemde olmayan bir eylem durumundadır. Destek ne yazık ki, devrimci örgütlerin kendi çevreleri; tutsak yakınlarının örgütlü kesimi ve kimi demokratik kitle kuruluşları, aydınlar vb. ile sınırlıdır. Ve egemen sınıflar desteğin bu kesimlerle sınırlı kalması ve hatta daha da geriletilmesi için ellerinden geleni yapmaktadır.
Bunun için bir yandan destek eylemleri medyada suskunlukla geçiştirilmeye çalışılırken, diğer yandan 12 Eylül rejiminin en karanlık günlerini bile aratmayan bir yoğunlukta saldırı ve baskı siyasetiyle destekçiler ezilmeye çalışılmaktadır. Destek eylemleri, bunlar basın açıklaması, telgraf çekme eylemi vb. pasif eylemler bile olsa, derhal şiddetle bastırılmakta, katılanlar coplanıp gözaltına alınmaktadır. İnsan Hakları Dernekleri vb. kuruluşlar, bu bağlamda saldırıya uğramakta, şubeler kapatılmakta, yöneticiler tutuklanmakta, haklarında davalar açılmakta vb.
Görev, ölüm orucu eylemi konusunda egemen sınıfların toplumun etrafına çektiği sessizlik zincirini parçalamak; ölüm oruççularının haklı taleplerini emekçi yığınlara mal edebilmek için yapılabilecek her şeyi yapmaktır.
Hiç kimse, F tipi benim sorunum değil, tavrı içine girmemelidir. F tipi konusundaki mücadele, sonuçta kazanılmış kimi hakların savunulması mücadelesidir. Egemen sınıfların, IMF'in direktifleri doğrultusunda, toplumun her kesimine saldırıp kimi kazanılmış hakları da gaspettiği noktada, F tipine karşı mücadele, genel saldırılara karşı ne tavır takınılacağı sorunudur. Devrimci tutsaklar somutunda F tipi biçiminde gelen saldırı, başka toplumsal kesimler somutunda, başka biçimlerde gelmektedir. Bu yüzden F tipine karşı mücadele, kazanılmış haklara yönelen saldırılara karşı mücadelenin bir parçası; mücadelenin doğası gereği iyice sertleştiği bir alandır. Burada, F tipi kendini doğrudan ilgilendirmediği için susan, sustukça sıranın kendisine de geleceğinin, susmanın kendi çıkarlarına aykırı olduğunun bilincine varmalıdır.
"Kayıp"lar çoğalıyor...
Son dönemde çelişmenin yoğunlaştığı bir başka alan "kayıplar" alanıdır. Burada da gelişme şöyledir:
Egemen sınıflar, aslında kendi çizdikleri çerçeve dışına çıktığını düşündükleri hiç bir muhalefete "izin vermek" istememektedirler. Her dönemde devletin Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantılarında çizilen bir resmi devlet siyaseti vardır. Bu siyaset içine tüm değişik siyasetlerin yerleştirildiği çelik çerçeve olarak kavranmaktadır. Bu tespit edilmiş, sınırları kesin hatlarla belirlenmiş siyaset dışına çıkmaya kalkan veya çıktığı düşünülen her siyaset, şiddet yoluyla yine çerçeve içine çekilmeye çalışılmaktadır. Türkiye'de legal siyaset alanının sınırları açıkça MGK toplantılarında ve bağlayıcı olarak çizilmektedir. Bu sınırın dışına çıktığı düşünülen bir legal siyasi parti mi vardır? O parti güya bağımsız yargı kararıyla kapatılır! Geçmişte Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılan onlarca parti vardır. Şu an Fazilet Partisi ile ilgili kapatma davası yürümektedir. Ya da, eğer yargı kararı ile kapatılması çeşitli nedenlerle uygun görülmüyorsa, söz konusu legal parti çerçeve içine çekilmek için özel tedbirler alınır. Örneğin şimdi Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) örneğinde yaşadığımız gibi, parti sürekli takibat ve baskı altında tutulur. Yöneticileri sık sık gözaltına alınır. Bir yerden bir yere gitmeleri, bir il sınırları içine girmeleri vb. yasaklanır. (Örneğin iki kayıp olayını araştırmak için Silopi'ye giden HADEP heyetine, il sınırları içine girme yasağı konmuştur!!!)
Partiler konusunda yaşanan bu baskıların katmerlisi demokratik kitle örgütleri somutunda yaşanmaktadır. Bir dizi derneğin kapısına, devlet istediği zaman kilidi vurmaktadır. Son dönemde kapatılan Tutuklu Aileleri Yakınlaşma Derneği şubeleri, İnsan Hakları Derneği şubeleri bunun örnekleridir. Legal basın, eğer çizilen çerçeve dışına çıkarsa, çıktığı düşünülürse, yoğun para cezaları ile, yasaklamalarla vb. yine çerçeve içine çekilmeye çalışılır. Kartel medyası bile, yani egemen sınıfların kâr amaçlı medyası bile, kimi zaman verilen direktifleri doğru kavramadığı için Radyo Televizyon Üst Kurulu kararlarıyla "karartılır, susturulur". Türkiye özel televizyon kanallarının camları en fazla kararan ülke durumundadır. "Sol" legal basın ise, sürekli yasaklanma, toplatılma, para cezası yeme, redaktörlerin, sorumluların, yazarların tutaklanması tehditleri altında yaşamaktadır. Bugün Türkiye zindanlarında "fikir suçu" denen suçtan yatan, yani şu veya bu yazıyı yazdığı yayınladığı için hüküm giyen onlarca tutuklu vardır.
Durum öyledir ki, Dışişleri Bakanlığı, TC devleti Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde (AİHM) insan haklarını ihlal nedeniyle sürekli mahkum olup para ödemek zorunda kalındığından, yargıya bir yazı gönderip kararlarda biraz toleranslı davranılmasını rica etmek zorunda kalmıştır. Şaka yapmıyoruz, fıkra anlatmıyoruz. Anlattığımız gayet ciddi bir devlet edimidir. Medyaya yansıyan haberlere göre, şimdiye dek Türk devletinin insan hakları ihlali mağdurlarına -AİHM kararları doğrultusunda- ödediği paranın tutarı 136.000 İngiliz sterlini; 14 415 ABD doları; 668.265 Alman markı; 980.770 Fransız frangı;170 milyar TL'dir. Ödenecek miktar ise, 9 milyar TL, 614.900 Fransız frangı, 516.996 İngiliz sterlini, 973.880 ABD doları ve 526.000 Alman markıdır. Ayrıca TC aleyhine açılmış 5 bin dava AHİM'de sıra beklemektedir. Durum bu olduğu için, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı, Büyükelçi Faruk Loloğlu, Anayasa Mahkemesi Başkanlığı'na, Yargıtay Başkanlığı'na, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na, Adalet Bakanlığı'na, İçişleri Bakanlığı'na, Genelkurmay Müşavirliği'ne, MGK Genel Sekreterliği'ne, Milli Güvenlik Sekreterliği Başkanlığı'na gönderdiği bir mektupla "AİHM'in, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ifade özgürlüğünü düzenleyen onuncu maddesine ilişkin yorumu ve bu çerçevede belirlediği ölçütler"i ortaya koyup bunların dikkate alınmasını talep ediyor!
Yargıtay Başsavcısı başta olmak üzere bir dizi hukukçu bu talep bağlamında, bunun "yargıya müdahale" anlamına geldiğini söyleyip bu konuda görevlerinin meclisin çıkardığı yasaları uygulamak olduğunu belirtiyor; eğer düzeltilecek bir şey varsa, bunların ilgili yasa maddeleri olduğunu, düzeltilecek yerin de meclis olduğunu ortaya koyuyor.
Son dönemde MGK, çok açık olarak PKK'nin siyasallaşma stratejisi içine girdiğini ve onun siyasallaşma stratejisinin TC devleti açısından istenmeyen bir durum olduğunu tespit etmiştir. Devletin "Kürt" sorununun çözümü konusundaki resmi çizgisi -bu resmi çizgi dışına çıkarmış gibi görünen, yer yer egemen sınıfların içindeki çelişmelere işaret eden "AB'ye giden yol Diyarbakır'dan geçer" gibi söylemlere rağmen- PKK'siz, PKK'nin bütünüyle yok edildiği bir çözümdür. Şimdi PKK'nin KDP ve KYB'nin egemen olduğu bölgelerde de askeri olarak bitirilmesi amacıyla bir dizi hazırlık gündemdedir. Böyle bir ortamda, böyle bir çizgiyle, bir dizi belediyeyi elinde tutan HADEP'in çizilen çerçeve içine çekilmesi için ona yönelen saldırıların artması kaçınılmazdır.
Diğer yandan, egemen sınıflar içinde de, sorunun çözüm yöntemi konusunda var olan çelişmeler giderek artmakta ve su yüzüne çıkmaktadır. Egemen sınıfların bir bölümü, PKK'nin silahlı gücünü Türkiye sınırları dışına çekmesinin ve belli şartlarda silah bırakmaya da hazır olduğunu ilan etmesinin, bölgede bu gelişmeler sonucu da yakalanan "huzur ortamının" bir şans olarak kavranmasının iyi olabileceğini, bunun bir denenmesi gerektiğini savunur konumdadır. AB'nin etkin çevrelerinin de isteği bu tavırla örtüşmektedir. Buna karşı egemen sınıfların önemli kesimleri "hiç bir uzlaşma, hiç bir taviz olmaz..." çizgisinde -ki bu aynı zamanda devletin bugünkü resmi çizgisidir- devam etmektedir.
Bu çizgininin savunucuları, ortamın yumuşamasından pek hoşnut değillerdir. Çünkü sonuçta her yumuşama, sorunun savaş -ve şiddet- olmaksızın çözülebileceği yönündeki görüşlerin yaygınlaşmasına yol açmakta, bu yönde talepleri arttırmaktadır.
Diyarbakır'ın, görünen odur ki, halk yığınları içinde de oldukça geniş bir tabana sahip Emniyet Müdürü Gaffar Okkan'ın oldukça iyi planlanmış ve iyi uygulandığı görülen, 20'ye yakın kişinin katıldığı devlet güçleri tarafından tespit edilip açıklanan bir suikastte öldürülmesi, bu eylem somut olarak kim tarafından gerçekleştirilmiş olursa olsun, sonuçta devlet içinde "taviz yok"cuların, ortamı sertleştirmek isteyenlerin işine yaramıştır.
Bu yarama birden fazla yönde bir yaramadır.
Bir yandan cinayetin sorumlularının cinayetin hemen ertesinde Hizbullah olduğu ilan edilerek, FP'nin kapatılma davasının görüldüğü bir ortamda, "laik devletin" büyük bir "dinci saldırısı" tehdidi altında olduğu gösterilip siyasi islama saldırı için taban yaratılmaya, genişletilmeye çalışılmıştır.
Diğer yandan, devletin ne büyük tehditler altında olduğu gösterilerek, "demokrasi" isteklerinin bu ortamda ne kadar "lüks" olduğu gösterilmiş, artık aslında "olağan" olan olağanüstü hal bölgesinde yeni devlet saldırılarının yolu açılmıştır.
Aynı zamanda, Gaffar Okkan'ın kişiliğinde, halk yığınlarının da ona sahip çıkması örnek gösterilerek, devletin aslında bu bölgede artık halkla birleşme yönünde büyük adımlar attığı mesajları vb. de verilmiştir.
Gaffar Okkan cinayetinin hemen ardından, onun gürültüleri içinde bir başka olay gelişmiştir:
HADEP'i çerçeve içine çekme operasyonu çerçevesinde sürdürülen baskılar, yeniden kimi HADEP yönetici ve üyelerinin kaybedilmesi noktasına kadar gelişmiştir.
25 Ocak günü Silopi HADEP ilçe teşkilatı başkanı Serdar Tanış ile İlçe sekreteri Ebubekir Deniz, Silopi İlçe Jandarma Komutanlığı'na girmişler, girdiklerini gören olmuş ve fakat çıktıklarını gören olmamıştır. Bu iki HADEP yöneticisi o günden bu yana "kayıp"tır.
Yapılan açıklamalarda önce bu iki yöneticinin Jandarma Komutanlığı'na geldikleri inkâr edilmiş, daha sonra "geldiler, yarım saat sonra gittiler" açıklaması yapılmıştır.
Son dönemde "kaybolan" yalnızca bu iki HADEP yöneticisi değildir.
Bir "Vatan" dergisi okuyucusu olduğu, "Vatan" dergisi adına açıklanan tavıra göre "Yusuf Kırmızıoğlu" da 6 Ocak'tan bu yana kayıptır.
Bu gelişmeler, Susurluk'a kadar egemen sınıfların yaygın bir şekilde kullandığı ve Susurluk ertesinde teşhir olan "kaybetme" yönteminin yeniden gündeme getirildiğini göstermektedir.
Burada da hiç kimse, "bu beni ilgilendirmiyor", "ben bu saldırıların doğrudan hedefi değilim" diye kenarda duramaz. Kaybetme, hukuksuzluğun en açık olduğu eylemlerden biridir. Burada artık yasa, yargı, yargıya itiraz hakkı vb. ortadan kalkmıştır. Kaybeden, bunu kimin adına, ne amaçla yaparsa yapsın, yaptığı sonuçta, yasama/yargı/infaz işlerini bizzat üzerlenmesidir. Artık burda devlet değil, devlet içinde büyük olasılıkla devlet adına iş yapan, her biri birbirinden bağımsız ve birbirine karşı da gizli özel örgütler, çeteler iktidardadır. Bir süre sonra bu çetelerin kendi aralarında çatışması da kaçınılmazdır. Biz bunu yaşadık, yaşıyoruz.
İşte Susurlukçuların bir bölümü, Kutan'ın bile "Dağ fare doğurdu" diye değerlendirdiği cinsten cezalarla cezalandırıldılar ve onlar bu kadar az cezayı bile (çete şeflerine 6 yıl, normal Ôüye'lere 4 yıl) şaşkınlıkla ve tehditlerle karşıladılar. Öyle ya "devlet" için yapmışlardı her şeyi!
Bu yüzden herkes, kaybedilenlerin hesabını sorma, "Neredeler?" deme ve bu sorunun peşini sonuna kadar izleme, faillerin yakalanıp cezalandırılmasını talep etme görevine sahiptir.
Burada da susmak olmaz! Susuldukça sıra başkalarına ve sana gelecektir!
Egemen sınıfların düzen teknesi her yerden su alıyor; fakat batmıyor...
Egemen sınıfların bir avuç asalağın daha da zenginleşmesi için, milyonlarca işçinin köylünün emekçinin her geçen gün daha fazla, daha yoğun sömürülmesi üzerine kurulu; siyasi alanda demokrasi maskeli faşist düzenleri, gerçekte, kof, çürümüş, her yanından su alan bir tekneye benziyor.
Çürümüşlük, düzenin tüm kurumlarını sarmış durumda.
Son dönemde birbiri ardına yürüyen "operasyon"larda, "devletin malı deniz, yemeyen domuz" felsefesine uygun hareket etmeyen "temiz" tek kurum olmadığı görüldü, görülüyor. Geçen ay içinde, rüşvet ve büyük çapta "zimmete para geçirme" işinin, Türk Dil Kurumu denen kuruma kadar vardığı belgelendi.
Değişik operasyonlarda yakalanan ve mahkemeye sevkedilenler içinde bir dizi asker eskisi de var. Kokuşmuşluk o boyutlarda ki, artık bir takım rezaletlerin üzerinin örtülmesi neredeyse imkânsız hale geliyor. Bu kez açığa çıkmış olan kimi rezaletler bir yandan çetelerin içteki dalaşının aracı oluyor, diğer yandan da güya devletin pislikler üzerine yürüdüğünü göstermek için araç olarak kullanılıyor.
Güya siyasetin belirlendiği yer olan ve millet adına yasamanın yapıldığı TBMM'de yürüyen kavgaların birinden geçen ay bir ölü çıktı. DYP Urfa milletvekili ve aşiret şefi Fevzi Şıhanlıoğlu, iç tüzük görüşmelerinde (ki çoğunluğa sahip hükümet içtüzüğü çoğunluğun istediği herhangi bir yasayı, muhalefetin engellemesi imkânı olmadan geçirebilmesi için yeniden düzenlemek istiyordu. Ve sonra düzenlendi de...) çıkan kavga ertesi, MHP İçel Milletvekili Cahit Tekelioğlu ve Osmaniye Milletvekili Mehmet Kundakçı ile yumruklaşma sonucu, geçirdiği kalp krizinde öldü. Bir kez daha "yüce" meclisin yalnızca adının "yüce" olduğu görüldü.
Bu meclisten çıkan hükümet, IMF'nin direktiflerini uygulamaya adeta yeminli olarak çalışıyor. Yaptığı işler hemen toplumun tüm kesimlerinde hükümete olan sempati ve güveni azalttığından, fazla bir gideri olmayan konularda, yığınlara hoş görünmek için kararlar alıyor. Fakat bunların bir bölümü devletin diğer kurumlarından, bir çok halde Cumhurbaşkanı'ndan dönüyor. Bunun son bir örneği, Nakşibendi aşiretinin şeyhi Esat Coşan'ın Avusturalya'da bir trafik kazası sonunda ölmesi sonrası yaşanan olaylarda görüldü. Hükümet, Nakşibendi tarikatına hoş görünmek için çıkardığı bir kararnameyle Esat Coşan'ın Süleymaniye Camii avlusunda defnedilmesine izin verdi. Fakat kararname Cumhurbaşkanı'ndan döndü. Hükümet ve cumhurbaşkanlığı kurumu bir kez daha karşı karşıya gelmiş oldu.
Yani neresinden tutarsanız dökülen, elinizde kalan bir sistemle, kendi içinde çürümüş bir sistemle karşı karşıyayız.
Fakat buna rağmen sistem çökmüyor, yürüyor. Bunun bir temel nedeni var:
Bütün gerici sistemler gibi, bu sistem de kendiliğinden çökmez. Bu sistemden zarar gören sınıf ve katmanlar bu sistemi kendilerini sömüren bir sülük gibi kaldırıp atmazlarsa, sürer gider.
Bu düzende "düzelecek" bir şey yoktur.
Bu düzenin kendisini yerle bir edip yepyeni, sömürüyü ortadan kaldıran ve imkânsız kılan bir sistem kurmak gereklidir.
Bunu yapacak sınıf işçi sınıfıdır. Bundan bütün emekçi sınıflar, yani toplumun büyük çoğunluğu yararlanacaktır.
Görev... yeni bir düzen, işçi sınıfı ve emekçilerin iktidarda olacağı bir düzen için örgütlenmektir, onun için mücadele etmektir.
Görev başına!

16 Şubat 2001