FIRTINA VADİSİ’NDEN
İBRETLİK BİR HABER VAR...
Son zamanlarda, var olan hidroelektrik santrallerinde su miktarının olağanüstü azalması, elektrik enerjisi sıkıntısının ve kuraklığın başgöstermesi noktasında alarm zillerini çaldırdı. Çalan alarm zillerinin imdadına “allah”ın yetişip(!) yağmur yağdırması(!) için de, lafı çokça edilen bu “medeni ve laik ülke”de binlerce kişiden oluşan bir cümbür cemaat “yağmur duası”na çıktı. Bu gidişle kesilen ve yakılan orman alanları ve de su altında bırakılan orman alanları arttıkça, daha çok kuraklık yaşanacak ve yağmur dualarına çıkılacak. Sel felaketleri ya da kuraklıklar arasındaki gidip-gelmeler arttıkça artıyor. Dünyanın çivisi yerinden çıktı çıkıyor...
Buna aldıran kim?! Kapitalist dünya sistemi ve onun bir parçası olan Türkiye, buna aldırmadan dünyanın çivisini yerinden sökmek için elinden geleni ardına koymuyor. Çevre katilleri “çevreci” maskelerini de takarak, çevreyi katletmeye devam ediyorlar. Bu katletmeler cehaletten kaynaklanmıyor, genellikle bile bile yapılıyor. Bile bile yapılan iş, kâr için yapılandır! Zaten neler yapmıyorlar ki kâr için...
Alarm zillerinin çalacağını bilen para babaları ve onların mülki amirleri, yine de işlerine devam ediyorlar. Alarm zillerini duyduklarında da, onu duymamazlıktan gelip “takrir-î ilahi”yi işaret ederek suspus oluyorlar.
Kapılarının eşiklerine kadar konmuş alarm zillerini bütün şiddetiyle duyan ve yakından hisseden safkolozlar ise, sorundan ve gerçek sorumlulardan bihaber ve çaresizce “allah”larına sığınarak yağmur dualarına çıkıyorlar. Oysa yağmurun yağmamasına ve kuraklığın olmasına sebep olanlardan Türkiye’ye düşen payı oluşturan gerçek suçlular, hâlâ tepelerinde oturuyorlar. Hatta onlar yağmur duasına çıkanlara yukarıdan bakıp kıskıs gülerek yeni su barajları öngörüyorlar bile. Hidroelektrik santrallar yapacağız diye, yeni kuraklıkların habercisi olan yeni su barajlarıyla, olan ormanları su altında bırakarak onları yok ediyorlar. Su altında bırakılarak yok edilen ormanlık alanlar ise, doğal akışı içinde su sağlayan yağmur ormanlarıdır. Aynı zamanda ormanlık alan olan Fırtına Vadisi’ne ısrarla su barajı kurmak istiyorlar...
Kurulmak istenen bu baraj ibretlik bir seyir izlemeye başladı bile...
Bilindiği üzere, Rize’nin Çamlıhemşin ilçesindeki Fırtına Deresi üzerinde yapılması planlanan Dilek-Güroluk Hidroelektirik Santralı’nın yapımı, açılan dava sonucu Trabzon İdare Mahkemesi tarafından durdurulmuştu.
Santralin yapımını üstlenen BM Holding ve Çevre Bakanlığı’nın, mahkemenin kararına itiraz etmeleri sonucu, dava Danıştay’a gitti. Davanın Danıştay safhasında ibretlik olaylar yaşandı.
Davayı görüşen 6. daire savcısı Halit Erol Çanga; “Trabzon İdare Mahkemesi’nin verdiği kararın iptal edilmesini” istedi. Gelen yoğun tepkiler üzerine savcı tekrar düşünmüş olacak ki, traji-komik bir açıklama yaptı:
“Ben buranın (yani fırtına vadisinin BN.) sit olduğunu bilmiyordum. Eğer öyle ise çelişkili ve hatalı bir karar vermişim. Sit olan yere santral yapılamaz. Dosya çok kalındı okuyamadım.” (22 Ocak 2001 Radikal) demiş.
Savcı kalın olan dosyayı herhalde zamanı olmadığı için(!), davalar yoğun olduğu için(!) okuyamadı diyelim. Ama gazete de mi okumuyor? Fırtına Vadisi’nin sit alanı olduğu, santral üzerine çıkan gazete haberlerinde yazılıydı!
Diğer yandan santralin yapımına karşı çıkan kesimlerin avukatlığını yapanlardan istenen ‘temyize cevap’ savunması, gönderilmiş olunmasına, dosyada olmasına rağmen 6. daire tarafından okunmuyor, incelenmiyor. 6. daire bu eksikliğin giderilmesini isteyerek dosyayı tekrar Trabzon İdare Mahkemesi’ne geri gönderiyor.
6. dairenin 31 Aralık 2000 tarihli kararında; “davacı tarafın savunma göndermediği görüldü” ibaresini gören avukatlar, Trabzon İdare Mahkemesi’ne gelen dosyanın incelenmesini istiyorlar. Yapılan incelemede, Danıştay’dan gelen dosyaların arasında avukatların gönderdikleri savunma zarfının hiç açılmamış halde durduğu görülüyor!
Buna da şükür! Ya savunma kaybolsaydı?!
Bütün bunlar bu ülkede ‘hukuk’un nasıl işlediğine küçük birer örnek. Bu örnek ‘adalet’in nasıl ve kimin yararına dağıtıldığını da gösteriyor.
Daha bitmedi. Fırtına vadisinden ibretlik haberler devam ediyor.
Santral konusunda bilirkişi kesilen Rize valisi Erdal Ata yaptığı açıklamada; santrale karşı çıkanları “fırtına koparmakla” suçluyor. Valinin diğer sözleri ise şöyle:
“ Çevreye zararı olacağı şeklindeki iddiaları ortaya atanlar bu santrali istemeyen kişilerdir. Türkiye’de bazı kişiler olayları bilmeden insanları yönlendiriyorlar. Fırtına’daki olayda da insanlar yönlendiriliyor. Yok efendim, binlerce ağaç kesilecek, bitki türleri ve tabiat yok olacak, dinamitler heyelanlara sebep olacak, dünyaca ünlü alabalık nesli tükenecek. Ben bu tür sözleri kabul etmiyorum. Dilek-Güroluk Hidro Elektirik Santralı’nın çevreye hiçbir zararı yoktur. İddiaların tümü asılsızdır. Fırtına’da fırtına kopardılar.” (18 Ocak 2001, Hürriyet)
Valinin söyledikleri içinde santralin çevreye vereceği zararları sıralayarak, bunların asılsız iddialar olduğunu söylemesi ile bunların iddia olduğu ispatlanamaz. Santralin çevreye hiçbir zararının olmadığının söylenmesine ise ancak gülünür!
Doğa emir-komuta ekseninde faaliyet göstermiyor. Doğanın kendi yasaları var. Bunlarla oynarsanız sonucuna katlanırsınız! Sonuca katlanma zorunda bırakılanlar ise; bu düzende başta çevre olmak üzere, işçiler, emekçilerdir.
Fırtına Vadisi’nde elektirik santrali yapmak isteyen BM Holding, kâr uğruna bir doğa harikası olan Fırtına Vadisi’ni yoketmek istiyor. Mahkemeler arasında gidip gelen dosyalar, adı dışında çevreyle hiçbir alakası olmayan Çevre Bakanlığı’nın tavrı, bürokratların tavrı BM Holding lehine oluyor. Bu tesadüf mü? Hayır! Soyguncu, talancı, hortumcu bu düzenin varlığının doğal bir sonucudur bu.
Çevrenin ve toplumun sağlığının merkezde durmadığı, merkezinde sürekli daha fazla kârın olduğu bu düzenden başka bir şey de beklenemez.
İki seçenek var:
Birincisi: Baraj kurulacak, orman yok olacak ve sonra yine yağmur yağmayacak, su barajı alarm zilleri çalacak! Ya sonra? Birileri belki yeni su barajları veya çevreyi katledecek santraller peşinde olacak, diğerleri ise -eğer bu böyle devam ederse- yine yağmur duasına çıkacak. Bu ikisi yan yana durdukça, felaketler de birbirini izleyecek.
İkincisi: Ya da felaketlerin kökünü kurutmak için, yağmur duası benzeri yakarışların çözüm olmadığının bilincine varıp örgütlenerek tepemizdekileri alaşağı edeceğiz.
- Çevreyi koruma mücadelesi, yaşamın temellerini koruma mücadelesidir!
- Yaşam temellerini yok edenler yok edilmedikçe, çevre korunamaz!
