Susma, sustukça sıra sana gelecek!

Devletin ölüm orucunda bulunan devrimcilere saldırısı sürüyor. F tipi cezaevlerinde tecride karşı devrimci tutukluların ölüm orucu ve açlık grevi eylemi sürerken; devlet F tipi cezaevlerinden vazgeçilmeyeceğini açıklamakta; cezaevlerindeki eylemin sona erdirilmesi konusunda duyarlı kimi aydın ve yazarların, tutuklu ailelerinin, baroların ve Tabipler Birliği'nin kimi diyalog girişimlerini de geri çevirmektedir.
Şimdi 500 civarında devrimci ölüm orucunda, 1500 civarında devrimci ise açlık grevinde bulunuyor. Saldırı öncesine göre daha da kitleselleşerek yürütülen ölüm orucu ve açlık grevi direnişi ile devletin 19 Aralık 2000 saldırısının gerekçeleri arasında yeralan "ölüm orucunun ve açlık grevlerinin sona erdirilerek" "örgüt tuzağındaki kandırılmış devrimcilerin kurtarılacağı" yönlü devrimcilere yönelik demagojik saldırılar boşa çıkarılmış durumdadır.

SESSİZLİK İÇİNDE
BOĞULANLAR...

Devlet; 19 Aralık 2000 tarihinde, açlık grevi ve ölüm orucundaki devrimci tutuklu ve hükümlülere yönelik saldırısını yüzlerce ağır yaralı devrimci tutuklu ve hükümlüyü F tipi cezaevlerine koyarak tamamladı. Kamuoyuna "lüks otel" olarak lanse edilen, gerçekte ama devrimci tutuklu ve hükümlülerin izolasyonundan başka birşey olmayan F tipi hücrelere, 19 Aralık 2000 öncesinde devletin Adalet Bakanı'nın "bu hücrelere hemen geçilmeyeceği", "çeşitli kesimlerin üzerinde anlaşabileceği birtakım düzenlemeler yapılmadan F tipi cezaevlerine geçilmeyeceği" yönünde verdiği "sözlere" rağmen operasyonla birlikte geçildi. Bu tutum zaten 19 Aralık 2000 tirihinde askeriyle, polisiyle, özel timiyle, ağır silahları, bombaları ve işaraçlarıyla saldırarak onlarca devrimciyi yakan, kurşunlayan devletin yalan ve sahtekârlık üzerine kurulu olduğunun açık bir göstergesidir. Bugüne kadar Adalet Bakanı'nın ağzından yapılan erteleme ve toplumsal uzlaşma sağlama açıklaması çeşitli kurum ve kuruluşlar tarafından dile getirilmişse de, başta Adalet Bakanı olmak üzere devlet yetkililerinin buna yanıtı F tipinden geri dönülmeyeceği ve devletin bu konularda kesinlikle pazarlığa yanaşmayacağı yönünde olmuş, verilen bu sözün geçerliliğini yitirdiği ifade edilmiştir. Bu durum, sık sık "güvenilir devlet", "hukuk devleti", vs. olarak allanıp pullanan devletin ne denli sahtekâr olduğunu açık bir şekilde göstermektedir.
Devletin saldırıları 19 Aralık'ta cezaevlerine yönelik yapılan operasyonla sınırlı değildir. Devletin 19 Aralık 2000 tarihli saldırısı ve sonrasında izlediği tutum; en temel insani haklarını talep eden, sosyal bir varlık olarak hücrelerde tecride karşı çıkan, kolektif bir yaşam isteyen devrimci tutuklu ve hükümlüler başta olmak üzere; insanların yaşam hakkını savunanlara, bunun için tepkilerini ifade edenlere; devrimci tutuklu yakınlarına, avukatlara, barolara, insan hakları örgütleri savunucularına, devrimci-demokrat basına... vb. vb. bir savaş ilanıdır.
Tecrit hücrelerine karşı sesini yükseltenler, açlık grevleri ve ölüm orucundaki devrimcilere saldıran devlete karşı çıkarak tepkisini dile getirenler polis copu, gözaltı ve tutuklama gibi yöntemlerle sindirilmeye çalışılıyor. F tipi cezaevleri bağlamında oluşmuş olumsuz yargılar medyanın da sessiz desteğiyle yıkılmak isteniyor.
Devlet, saldırılar sırasında kendi borazanlığını yaptırdığı medyaya, işi bittikten sonra başka bir görev vermiştir: Sessizlik! Sahibinin sesi medya ise bu görevi layıkıyla yerine getirmektedir. Sessizlik korunmakta, cezaevlerinin durumu hakkında daha düne kadar ahkâm kesen, F tiplerinin ne denli lüks olduğunu ileri süren medya cezaevlerinde devletin baskı ve saldırıları altında bulunan devrimci tutuklu ve hükümlülerle ilgili bir haber bile yapmamaktadır. Sanki bu ülkenin yirmi cezaevinde 19 Aralık 2000 tarihinde onlarca insanın ölümüne, yüzlerce insanın yaralanmasına yolaçan bir olay yaşanmamış, günlerce canlı yayınlarla verdikleri gibi o çok dehşetli görüntüler yokmuş; F tipi hücrelere karşı düzenlenen eylemliliklerde insanlar polislerce yerlerde sürüklenerek dövülüp gözaltına alınmıyormuş... vb. vb. gibi utanmazca yaratılan ve sürdürülen bir sessizlik yaşanmaktadır.
Bugün hakim sınıflar medyası, bırakalım cezaevlerinde 2000 kişinin sürdürdüğü açlık grevi ve ölüm orucu konusunu yayın organlarına taşımayı, haber vs. yapmayı; duruma dikkat çekmek isteyen duyarlı sanatçı ve aydınların girişimlerini, evlatlarının öldürülmesinin engellenmesini isteyen tutuklu ve hükümlü yakınlarının kimi basın açıklaması yapma türündeki eylemliliklerini -ki bunların birçoğu polis copu ve dayağı ile dağıtılmasına, birçok insan tutuklanmasına karşın- bile "haber yapmaya değer" bulmamaktadır!
İnsan hakları derneklerinin kimi girişimleri sahibinin sesi medya için "bozgunculuk yapmak", "teröre destek vermek" vs. olarak yorumlanmakta ve buna uygun bir yayın çizgisi izlenerek, en iyi halde "uzlaşma" isteyen ve insan hakları ihlallerinin son bulmasını talep eden kesimler "hedef" konumuna oturtulmaktadır. Kısacası, hakim sınıfların ideolojik saldırı aygıtlarından birisi olarak medya konumuna uygun davranmakta, hakim sınıfların devletinin saldırılarına destek sunmaktadır.
Bugün insan hakları dernekleri yanında hedef olarak gösterilen kesimlerden birisi de avukatlar ve barolardır. Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, yaptığı bir açıklamayla, avukatların müvekkilleriyle görüşmeleri sonrasında açlık grevlerine katılımlarda artışlar olduğunu söyleyerek avukatları hedef göstermiştir. Yine Adalet Bakanı açlık grevi ve ölüm oruçlarının sona erdirilmesini, F tipi cezaevlerindeki baskı ve saldırıların durdurulmasını, üçlü protokolün kaldırılmasını ve yargı bağımsızlığını zedeleyen tüm uygulamalara son verilmesini isteyen... baroları "teröre ve terörist örgütlere" destek vermekle suçlamaktadır. Adalet Bakanlığı kimi barolar hakkında soruşturmalar açmıştır.
Adalet Bakanlığı'nın saldırı oklarından birisi de Tüm Yargı-Sen'e yönelmiştir. Cezaevlerindeki infaz koruma memuru olarak çalışanların sendikası olan Tüm Yargı-Sen yetkilileri; devlet yetkililerinin 19 Aralık saldırısı öncesi ve sonrasında kamuoyunu yanıltıcı ve tek taraflı bilgilendirmesi karşısında kimi gerçekleri açıklayarak dikkatleri üzerine toplamıştı. F tipi cezaevlerinin tutuklu ve hükümlüler açısından tecrit olması yanında orada çalışanlar açısından da bir işkence olduğunu vurgulayan Tüm Yargı-Sen'in yöneticileri hakkında soruşturmalar açılmıştır. Sendikanın çalışmaları engellenmeye çalışılmaktadır.
Devletin saldırılarını yönelttiği alanlardan birisi devrimci basındır. Her türlü enformasyonun mümkün olduğu ölçüde sınırlandırıldığı, devletin borazanı gazetelerin sessizlik görevini yerine getirdiği, televizyonların sorunu görmezden geldiği vs. vs. bir ortamda, F tipi cezaevi ve buna bağlı olarak başlayan açlık grevi ve ölüm oruçları, devamında gelen kanlı devlet saldırısı vb. vb. konularında kamuoyunu bilgilendirmek görevini yerine getirmeye çalışan ve işçileri, emekçileri soruna sahip çıkmaya çağıran devrimci-demokrat ve yurtsever basın yoğun bir devlet baskısı ile karşı karşıyadır. İkibinde Gündem gazetesi kapalıdır. Evrensel gazetesi toplatılmıştır. Güney, Uzun Yürüyüş gibi dergiler toplatılmıştır.
Tüm bunlar, devletin muhalif "sol" basına -açlık grevi ve ölüm oruçları konusunda gerçekleri açıkladıkları için- saldırılarına birkaç örnektir.
Devlet sistemli ve planlı bir şekilde baskı ve sindirme politikası izlemektedir. Devletin devrimci tutuklu ve hükümlülere uyguladığı tecrit politikası, "dışarıda" da başka araçlarla uygulanmakta, sorunun kendisi toplumun belleğinden çıkarılıp atılmaya uğraşılmaktadır. Türkiye'de bir cezaevi sorununun olduğu, operasyonların yaşandığı, onlarca insanın öldürüldüğü, yüzlercesinin yaralandığı... vs. gerçekleri sessizlik içinde boğulmaya çalışılmaktadır.
Tüm bu saldırılar karşısında başta devrimci hareket olmak üzere muhalefetin güçsüzlüğü devletin bu konudaki pervasız davranışlarını uç noktasına kadar götürmesinde cesaret verici bir rol oynamaktadır.

TEPKİYİ
YÜKSELTELİM!

Ölüm oruçları ve açlık grevlerinin sürdüğü bugün, devlet sorunun çözümü yönünde herhangi bir uzlaşmaya vs. yanaşmayacağını belirtmiştir. "Sorun devlet açısından bitmiştir!" havası yaratılmaya çalışılmaktadır. Ama gerçekte sorun ortada durmaktadır. 2000 kişi açlık grevi ve ölüm orucundadır. Ölüm orucundaki birçok devrimci tutuklu ve hükümlü devletin zora dayalı "tıbbi" müdahalesi sonucu da sakat kalma tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Devletin saldırısı salt içerdeki devrimci tutsaklara yönelen bir saldırı değildir. Bu saldırısıyla devlet, barıştan, demokrasiden, özgürlükten, insan haklarından yana olan, ücretli kölelik düzenine karşı çıkan herkese saldırmaktadır. Tüm bu topyekün saldırıya karşı iyiden, güzelden yana olan; barış ve demokrasi isteyen, sömürü ve baskının olmadığı bir düzen isteyenlerin ortak bir zeminde ortak mücadeleyi örgütlemeleri gereklidir. İçinden geçtiğimiz devlet kaynaklı baskı ve şiddet koşulları örgütlü direnişi her zamankinden daha fazla dayatmaktadır. Yine içinden geçtiğimiz koşullarda, birlikte mücadelenin olanakları daha da olgunlaşmış bulunmaktadır. Günün görevlerinden birisi bu olanakları iyi değerlendirmek ve mücadele birliğini sağlamaktır.
Devletin F tipi hücrelerde tecrit ettiği açlık grevi ve ölüm orucundaki devrimci tutuklu ve hükümlülere yönelik saldırıları; işçilerin, emekçilerin sömürücü sistemi sorgulamalarını isteyen, onlara yaşadıkları acıların, baskıların kaynağının hakim sınıfların sistemi ve sistemin savunucusu devlet olduğunu gösteren devrimciler şahsında işçilerEĞEmekçilere yönelen bir saldırıdır.
19 Aralık 2000'de açlık grevi ve ölüm orucundaki devrimcilere saldıran da; dışarıda emekçileri işsizliğe, aşsızlığa mahkum eden, yoksul emekçi kesimlerden aldığını burjuvazinin kasalarına aktaran, işçileri, emekçileri soyan düzenin koruyucusu olan devlettir! İçerde de, dışarda da saldıran devlet aynı devlettir. Görev, içerde olduğu gibi dışarıda da devletin saldırılarına karşı direnişi örgütlemektir; baskıya ve zulme karşı, demokrasi ve özgürlük mücadelesini yükseltmektir.
Cezaevlerindeki devrimcilere yönelen devlet saldırıları karşısında işçi ve emekçiler tepkilerini yükseltmeli, devletten saldırının ve katliamın hesabını sormalı; F tipi cezaevlerinde tecrit edilen devrimci tutuklu ve hükümlülere yönelen saldırılara dur demelidirler.
Bilinmelidir ki, devletin topyekün saldırılarına karşı işçiler, emekçiler kitlesel temelde seslerini yükseltmediği sürece devletin pervasızlığı sürecek; dün cezaevlerinde devrimci tutuklu ve hükümlüleri yakan ateş, yarın çok daha büyük boyutlarda diğer emekçi kesimleri yakacaktır. Dün herhangi bir ölüm oruççusuna, açlık grevlerinde tecride karşı mücadele eden herhangi bir devrimciye yönelen namlular, yarın "dışarıda" bir başka kesime yönelecektir.
Buna şimdiden dur denilmek zorundadır. Bugün devletin saldırılarına sesini çıkarmayan, yarın kendisine yönelecek saldırıyı bugünden kabulleniyor demektir! Susmak onaylamaktır! Susan, bana ne diyen gerçekte suça ortak olmaktadır.
Susma, sıranın sana gelmesini bekleme! Hesap sor!

16 Şubat 2001