Kosova
Kosova işçi sınıfı
Kosova sorunu dünya kamuoyunda şimdiye kadar hemen hemen yalnızca
Kosova'da yaşayan, tüm nüfusu ilgilendiren ulusal sorun açısından
tartışıldı. Kosova sorununun bu açıdan tartışılmasının objektif nedenleri
ve zorunluluğu vardı. Çünkü Sırp faşistlerinin 1989 yılında Kosova'nın
otonomi statüsünü kaldırması ile hızla yoğunlaşan ulusal baskı tüm
diğer sorunları geri plana itmişti.
Ulusal baskının hızla ve yoğun bir biçimde artması nedeniyle öne çıkan
ulusal sorun, yalnızca işçi sınıfını ve diğer emekçi sınıfları değil,
Kosova'nın emekçi olmayan sınıflarını da ilgilendirdiğinden "kimin
eli kimin cebinde" sorusunun da bulanıklaşmasını beraberinde
getirmişti. Bu bulanıklığa rağmen gerçekte ulusal baskıdan dolayı
en fazla acı çekenler, sosyal ve siyasi konumları en fazla zarara
uğrayanlar Kosova'nın işçi ve diğer emekçi sınıfları oldu.
1989 yılında Kosova'nın otonomi statüsünün kaldırılmasıyla birlikte
Kosova'daki tüm devlet işletmelerinin Arnavut kökenli tüm işçileri
işten atıldılar. Eski-Yugoslavya sınırları içerisinde sınai gelişim
açısından en geri bölgelerden birisi olan Kosova'da var olan sanayi
işletmelerinin hemen hepsi devlet işletmesi olduğundan, Arnavut kökenli
işçilerin işine son verilmesi Arnavut işçi sınıfının sosyal konumuna
büyük bir darbe anlamına geliyordu. Arnavut kökenli işçi sınıfı kısa
sürede kitlesel olarak işini kaybedip işsizler ordusuna katılmakla
kalmamış, işsizliğin getirdiği ağır maddi külfetlerle de uğraşmak
zorunda bırakılmıştır.
Özellikle 1998'den itibaren Kosova'da yoğunlaşan Sırp askeri saldırıları
ve ardından da Mart 1999'da batılı emperyalistlerin askeri müdahaleleri
sonucunda Kosova'da zaten sınırlı düzeyde var olan sınai işletmelerinin
önemli bir bölümü zarara uğramış, yıkılmış, kullanılamayacak hale
gelmiştir. Bu olgunun işçi sınıfı açısından en önemli olumsuz sonucu,
onun kitlesinin önemli bir bölümünün deklase olması, Kosova işçi sınıfının
saflarının önemli ölçüde zayıflamasıdır. Birleşmiş Milletler'in Kosova'da
kurduğu sömürge yönetimi İş ve Çalışma Bölümü Yöneticisi Lajos Hethy'nin
verdiği bilgilere göre bugün, Kosova'daki resmi ve resmi olmayan işlerde
çalışanların hepsi gözönünde bulundurulursa Kosova'da ücret ve maaşla
geçinenlerin sayısı 210 bin ile 310 bin arasında bulunmaktadır.
Gayri resmi, yani yazılı iş akitlerine dayanmadan çalışanların hiçbir
güvencesi bulunmamaktadır. Kosova'da faaliyet sürdüren sendikalar,
işçilerin minimum bir sosyal güvenceye kavuşması amacıyla Birleşmiş
Milletler'in Kosova yönetiminden bir İş Kanunu'nun karar altına almasını
talep etmektedir. Bu amaçla 2000 yılının yazında bir kanun taslağı
sunulmuştur. BM Kosova yönetimi ise aylardır böyle bir kanunun çıkartılması
talebini suskunlukla geçiştirmektedir. BM Kosova yönetimi ekonomik
alanda kafayı başka işlere takmıştır: Kosova pazarının batılı kapitalistlerin
mallarının sürülmesi için gümrüksüz olarak ardına kadar açılması,
devlet işletmelerinin özelleştirilmesi, en kârlı işletmelerin batılı
büyük tekellere yatırım alanı olarak sunulması... vb.
BİRKAÇ ÖRNEK
Kosova'nın Karabağ'a yakın olan Peje kentinde yıllardan bu yana bira
üretilmektedir. Bu işletmede 540 kişi çalıştırılmaktadır ve Kosova'nın
birçok diğer işletmelerinde çalışan işçilere göre düzenli ve yaklaşık
100-120 milyon TL ücret almakla "şanslı" sayılmaktadır.
Bu işletmede iki vardiya halinde çalışılsa da gerçekte üretim % 30-35
kapasiteyle yapılmaktadır. Bunun başlıca nedeni BM Kosova yönetiminin
batılı emperyalist tekellere Kosova pazarını gümrüksüz olarak açmasına
bağlı olarak Kosova'nın her köşesinde artık Beck's, Heineken, Stella
gibi batılı bira tekellerinin ürününün kaplamasıdır. Üstelik, Kosovalı
bira fabrikası ürünleri için vergi ödemek zorunda iken batılı tekeller
kendi biraları için bir kuruş bile vergi ödememektedir. Bu şartlarda
"rekabetin" kimin lehine sonuçlanacağı açıktır.
Priştina yakınındaki Gjinali'de bulunan Kosova sigara fabrikasının
başı da aynı dertten ağrımaktadır. Yalnızca iç pazar için üretim yapan
ve "Dard" ve "YU-Prensi" markalarında kartonu
1 milyon 600 bin ile 2 milyon 700 bin arasında satılan fabrikanın
sürümü de batılı emperyalist tekellerin markaları nedeniyle hızla
ve sistemli olarak azalmaktadır. Bu nedenle sigara fabrikasının üretimi
şu sıralar % 10 kapasiteyle sınırlı olarak yürümektedir.
Kosova doğal maden zenginliklerinin yoğun olarak bulunduğu bir bölge
olduğundan, geleneksel olarak az sayıda da olsa büyük işletmeler madencilik
alanında bulunmaktadır.
Bu büyük maden işletmelerinden birisi Priştina yakınındaki Gorles'de
bulunan magnezit ocağıdır. 1999 yılında maden ocağını su basmış, hemen
ardından büyük makinalar ve iş araçları çalınmıştır. 1990 yılında
bu ocakta 1200 işçi çalışırken, üretimin durması, zararın giderilmemesi
nedeniyle yalnızca bakım işlerinde çalışan 100 kişi bulunmaktadır.
BM Kosova yönetimi işletmeyi açmamakta direnmekte, eğer batılı bir
büyük yatırımcı bulunursa özelleştirmeyi planlamaktadır.
Mitrovica yakınlarında bulunan kombine işletme olan Trepca'da (kurşun
eritme, akü üretimi ve maden ocaklarının ortak yönetiminden oluşan
işletme birliği) savaş öncesinde 16 bin kişi çalışırken, bugün yalnızca
200 kişi çalıştırılmaktadır. Bu 200 kişi aylardır düzenli olarak maaşlarını
da alamamaktadırlar. Burada da BM Kosova yönetimi, böyle bir kârlı
alana yatırım yapacak batılı bir tekel aramakla uğraşmaktadır.
Kosova işçi sınıfının geleceği herşeyden önce deklase olmuş yapısının
yeniden stabilize olmasına bağlıdır. Kosova işçi sınıfının sınıfsal
yapısı istikrara kavuşmadan kendini toplumsal ve siyasal olaylarda
bağımsız bir güç olarak ortaya koyması mümkün değildir.
İkinci önemli faktör, Kosova işçi sınıfının geniş kitlelerinin hem
sendikal düzeyde örgütlenmesinin zayıf olması hem de kendi nihai kurtuluşu
için gerekli bir öncü siyasi örgütlenmeden yoksun olmasıdır. Kosova
işçi sınıfının geleceği herşeyden önce bu eksiklerin giderilmesine
ve giderilme hızına bağlıdır.
16 Şubat 2001
Turkmenistan
Türkmenlerin başı Türkmenbaşı
Yalnız Türklerin atası olacak değil ya! Türkmenlerin neyi eksik de
ataları olmayacakmış? Gerekiyorsa onlara da bir ata bulunur. Bulunmazsa
yaratılır. Fakat Türkmenistan'da bu tür "yaşamsal sorunların"
çözümü için çok beklemeye ve çok uğraşmaya hiç gerek kalmadı. 1991
yılında sosyalemperyalist SSCB'nin dağılmasına paralel olarak devlet
bağımsızlığını ilan eden Türkmenistan'ın başında Türkmenlerin atası
olmak için yaratılmış birisi zaten bulunmaktaydı: Türkmenbaşı. 1940
doğumlu olan Türkmenbaşı, 1962 yılında SBKP'ye katılır. O sıralar
ataist numarası yapmak zorunda kalsa da tanrı Türkmenbaşı'na "yürü
ya kulum" demiş bir kere. Ataist komünist (siz revizyonist diye
okuyun) partisinde kariyer merdivenini yavaş yavaş çıkan Türkmenbaşı
1986 yılında Merkez Komitesi asil üyeliğine seçilir. Merkez komite
üyelik imkânını tepe tepe kullanmak için ama fazla zaman kalmaz Türkmenbaşı'na.
1989'dan 1991'e kadar iki yıllık sürede çok sağlam görünen revizyonist
parti ve Rus sosyalemperyalizmi dağılır. Ama olsun. Dedik ya, tanrı
bir kere Türkmenbaşı'na "yürü ya kulum" demiş. Orada duracak
değildir herhalde? Türkmenbaşı, Türkmenistan'daki revizyonist partinin
başkanı olarak ülkenin bağımsızlığını ilan eder. Daha önce birlikte
ülkenin tepesinde revizyonist yönetimde birlikte yeraldığı Rus kökenli
yöneticilere ağzına geleni söyler. Hemen ardından müslümanlığı keşfeder
ve Mekke'ye hacı olmak için gider. Dinle ticaret işleri birbirinin
karşıtı olmadığından hacılık işini yaparken Suudi "din kardeşleriyle"
de ticari işler pişirmesini bilir. Türkmenbaşı bukalemunluğunun ödülü
olarak Suudi gericilerinden milyarlarca dolarlık "bahşiş"le
ülkesine geri döner.
"Komünistlikten müslümanlığa terfi" eden Türkmenbaşı cebindeki
Suudi milyarlarıyla hem kendi iktidarını pekiştirmek hem de kendine
bir kitle tabanı yaratmak için hemen işe koyulur. Devlet yönetimi
içerisinde tamamen kendisine bağımlı bir yalaka takımı oluşturur.
Yalaka takımının yalakalığının ödülü olarak para Türkmenbaşı'nda çoktur.
Aynı zamanda tüm ülkede Türkmenbaşı'nı yüceltmek için bir seferberlik
ilan edilir. Ülkenin dört bir yanına Türkmenbaşı'nın goca goca heykelleri
dikilir. Halk arasında kitle tabanı yaratmak amacıyla da bir şeyler
düşünülür. Su, elektrik ve gaz tüm ülkede bedava sunulur. Eh, herkesin
ağzına az ya da çok bal süren Türkmenbaşı, Türkmenlerin başı olmayacak
da kim olacak? Kısa zamanda tüm Türkmenistan'da Türkmenbaşı'sız bir
şehir, mahalle kalmaz. Türkmenbaşı'sız konuşulan bir konu olmaz hale
gelir. "Tüm Türkmenlerin lideri", "Kalplerin güneşi",
"Biricik kahraman" ilan edilen Türkmenbaşı'na övgünün sınırı
kalmaz. Ülkenin her yerine dikilen heykellerinin içinde en ünlü Türkmenbaşı
heykeli, Aşabad'daki heykeldir. Başkentte tamamı altın kaplamalı 12
metrelik bir Türkmenbaşı heykeli dikilir. Heykelin sırf dış yüzeyine
kullanılan değerli madenlerin ağırlığı 26 kiloyu bulur. Bu kadarcık
altın da sanki Türkmenbaşı'na harcanmış çok mu? "Kalplarin güneşi"
için heykele başka özellikler de düşünülür. Heykel kendi yörüngesinde
ama güneşin doğuş ve batışına uygun olarak 360 derece dönme özelliğine
de sahiptir.
"Türkmenlerin atası Türkmenbaşı"na yapılan yalakalıklar
bununla kalsa yine iyi. Türkmenistan'ın her çıkardığı posta pulunun
ve paranın üstünde Türkmenbaşı'nın resmi basılır. Ülkenin her şehrinin
sokaklarını, kasabaları ve köyleri Türkmenbaşı'nın heykellerinin yanısıra
onlarca metrelik resimleri kaplar. Tam renkli olmayan heykelleri konusunda
şimdiye kadar pek problem çıkmasa da, onlarca metrelik asılan renkli
resimleriyle kâğıt para ve pullar üzerinde basılı olan resimleri konusunda
önemli bir sorun, Kabine üyelerini kriz noktasına getirecek kadar
bir sorun çıkar. İlerleyen yaşı nedeniyle Türkmenbaşı'nın saçlarında
bulunan oldukça belirgin beyazlar birden kaybolur. Olgunluğun işareti
olan beyaz saçların yerini, ne hikmetse kapkara saçlar alıvermiştir.
kabine üyeleri "gençleşen" Türkmenbaşı'na uygun çözüm bulmakta
gecikmezler. Türkmenbaşı'nın tüm beyaz saçlı resimleri indirilir,
beyazları siyaha boyanır. Para ve pullardaki saç rengini değiştirmek
(pardon gençleştirmek demek istemiştik) o kadar kolay bir iş olmayacağından,
eldeki tüm kâğıt para ve pullar tedavülden çekilir, yerlerine aynı
zamanda kara panter gibi simsiyah saçlı Türkmenbaşı resimleri bulunanlar
piyasaya sürülür.
Türkmenbaşı'na yapılan yağcılık örneklerini sunmaya kalksak koca bir
kitap doldurmamız gerekirdi. Tüm sayılan ve sayılmayan övgüler bir
yana bırakıldığında Türkmenlerin Türkmenbaşı'na yaptığı bir "hediye"
hepsinden ayrı bir öneme ve değere sahiptir: Türkmenbaşı tüm ömrü
boyunca hem Türkmenistan Devlet Başkanlığı'na, hem de Hükümet Başkanlığı'na
"seçilmiştir". Bize sorarsanız fena da etmemişler. Ne gereği
var belirli aralıklarla "Türkmenlerin güneşi" Türkmenbaşı'nı
yeniden büyük görevlere getirmek için demokrasicilik oyununa? Demokrasi
dediğin tutarlı ve sağlam olmalı. Bir kere verdin mi, bu iş halloldu
demektir.
Hey gidi demokrasi sen nelere kadirmişsin?
Peri masalları pek kısa olmaz. Bunun devamı elbette olacaktır. Bakalım
masaldaki cadı ne zaman meydana çıkacak?
14 Şubat 2001
İsrail
İsrail'de seçimler ve yeni hesaplar
İsrail'de Şubat 2001'de yapılan başbakanlık seçimini, seçim öncesi
tahminleri doğru çıkaran bir biçimde tutucu, Likud Bloku'nun adayı
Şaron kazandı. Bilindiği gibi İsrail'de başbakanlar da halk tarafından
seçiliyor. Seçimde oylar şöyle paylaşıldı:
Seçimlere katılım oranı: % 59
Ariel Şaron: % 62.5
Ehud Barak: % 37.4
Bu durumda Ariel Şaron yeni başbakan olarak yeni bir hükümet kuracak.
Bu hükümet İsrail parlamentosunun bugünkü görünümünde ancak bir koalisyon
hükümeti olabilir. Ariel Şaron % 62.5 oyla başbakan seçilmiş olmasına
rağmen, onun önderlik ettiği Likud Bloku parlamentoda tek başına iktidar
olacak çoğunluğa sahip değildir. Parlamentoda (Kneset) Emek Partisi
en büyük parti konumundadır.
Beklenenin de üzerinde oy oranıyla seçimden galip çıkan Şaron ve Likud
bloku buna rağmen iki nedenden dolayı önceki hükümeti oluşturan Emek
Partisi'ni de kuracağı hükümete dahil etmek istemektedir. Birincisi,
İsrail'i, politikasının baş sorunu olan Filistin meselesini ele almak
ve İsrail'in çıkarlarına uygun olarak çözebilmek için İsrail'de geniş
tabanlı ve geniş bir kitle desteğine sahip olan bir hükümet oluşturulması
"barış görüşmelerinde" İsrail gericiliğinin pozisyonunu
güçlendirecektir. İkincisi, seçim kampanyası döneminde her ne kadar
Şaron ve Likud Bloku Filistinlilerle uzlaşmaya karşı çıkmalarına ve
taviz vermeyeceklerini iddia etmelerine rağmen, barış görüşmeleri
devam ettirilmek ve devam ettirilip bir çözüme kavuşturulabildiğinde
İsrail hükümeti de tavizler vermek zorunda kalacağından, bu tavizlerin
sorumluluğunu tek başına Likud Bloku taşımak istememektedir. İsrail
burjuvazisinin sol kanadı diye tanımlanan Emek Partisi'nin de hükümet
ortağı yapılmasıyla hatta Likud Bloku, Filistinlilerle olası bir uzlaşmada
İsrail içinden gelecek olan tepkileri Emek Partisi'nin üzerine yıkmak
için de koalisyon hükümetini kullanmak istemektedir.
Bu iki temel amaç nedeniyle Şaron, hükümet içerisindeki bazı çok önemli
bakanlıkları bile Emek Partisi'ne bırakmaya hazır görünmektedir. İsrail
Dışişleri Bakanlığı için Perez'in adı geçmektedir. Yine bir başka
önemli bakanlık olan Maliye Bakanlığı da Emek Partisi'ne verilmek
istenmektedir.
İster Emek Partisi ile oluşturulan geniş tabanlı bir koalisyon hükümeti
kurulsun, isterse de Likud Bloku'nun tek başına oluşturduğu bir hükümet
kurulsun İsrail gericiliğinin bir devlet politikası olan temel sorunlarda
tüm resmi partiler arasında bir mutabakat bulunmaktadır. Tüm bu partiler
Filistin temsilcileriyle görüşmelerde, a) yurtdışındaki Filistinli
göçmenlerin bağımsız Filistin bölgesine dönme ve yerleşme hakkını
(ilan edilirse Filistin devlet sınırlarındaki bölgeye), b) Kudüs'ün
Filistinlilere bırakılmasını, c) Batı Şeria ve Gaza bölgelerindeki
tüm Yahudi yerleşim alanlarının tasfiye edilmesini ve d) kurulacak
Filistin devletinin siyasal ve ekonomik açıdan İsrail'den tam bağımsız
bir yapıya kavuşmasını reddetmektedirler.
Şu an İsrail gericiliği için olası uzlaşmalar bu dogmalara dokunulmadığı
ölçüde ve yerde mümkündür. Üstelik hâlen bir barış anlaşmasının yapılmamış
olması ve daha uzun bir dönem böyle bir barış anlaşmasının sürüncemede
bırakılması İsrail'e zarardan çok yarar getirmektedir. her halükârda
yapılacak bir barış anlaşmasında İsrail tarafı bugünkünden fazla taviz
verecek, birçok imtiyazından (Filistin hava sahasının, sınırlarının
İsrail'in denetiminde olması, Filistin özerk bölgelerinin su şebekesinin
bile İsrail'in elinde bulunması gibi) vazgeçmek zorunda kalacaktır.
İsrail'in en önemli müttefiki olan ABD'de de yeni bir seçim yapılmış
ve yeni bir devlet başkanı seçilmiştir. ABD yeni devlet başkanı Bush,
ABD'nin Clinton dönemindeki Filistin politikasının kendilerini bağlamadığını
ilan etmiştir. Gerçi ABD'nin başında hangi devlet başkanı bulunursa
bulunsun stratejik çıkarları ve sorunlardaki politikaları değişmezdir
(ABD'nin çıkarlarının merkeze konması) fakat önümüzdeki dönemde ABD'nin
Filistin-İsrail görüşmelerinde daha fazla kapalı kapılar ardında yürütülen
diplomatik araçlara başvuracağına ve Filistinlilere olan ABD'nin zorlayıcı
baskılarının daha fazla kayacağına işaret etmektedir.
Filistin tarafının zaten görüşmeler dışında başka bir çözüm imkânı
yoktur. Arafat yönetimi kaderini "barış görüşmelerine" bağlamış
bulunmaktadır. ABD'nin Filistinlilere baskısını artırmasıyla birlikte
Filistin tarafının uzlaşmacılığı daha da artacaktır. Diğer yandan
ABD bölgedeki Arap müttefiklerinin çıkarlarını da gözetmek, onlarla
arayı bozmamaya da özen göstermek zorundadır. Bu nedenle ABD İsrail
tarafına da daha uzlaşmacı bir politika yürütme konusunda baskı yapma
ihtiyacı duyacaktır.
Gelişmeler yeni sorunlara ve yeni çözümlere gebe olsa da, gericiler
arasındaki barış görüşmelerinden değişik ulusların işçi ve diğer emekçi
sınıfları yararına bir şey çıkmayacağı kesindir.
Irak
Amerikan hava korsanları yine Irak'ı bombaladı!
16 Şubat gecesi ABD ve İngiliz uçaklarından oluşan 24 uçaklık bir
filo Bağdat yakınlarında önceden tespit edilmiş hedeflere yine tonlarca
bomba yağdırdı.
Bu bombalamada, Amerikan ve İngiliz emperyalistleri "güçlü olan
haklıdır" korsan mantığına uygun olarak, korsanlık eylemlerine
daha önce yaptıkları gibi, herhangi bir uluslararası meşruiyet kazandırma
çabası vb. bile gösterme ihtiyacı duymadılar. Bu bombalama'nın herhangi
bir uluslararası kuruluşun herhangi bir kararına dayandırılma imkanı
ve çabası yok.
Bu bombalama ile ABD emperyalizmi birden fazla yere, birden fazla
mesaj veriyor(?)
Bombalamanın mesajlarının birinci adresi kuşkusuz ABD'nin iç kamuoyu.
iki ayı aşkın süren sayımlar ertesi ancak 300 oy farkla ve başkanlık
seçim sisteminin cilveleri sonucu başkan seçilen Bush, ABD'de yürüyen
onun güçlü bir başkan olup olmayacağı tartışmalarına bu güç gösterisi
ile tavır takınıyor. Bu bombalama bu bağlamda "Başkan Bush"un
"ben geldim, işbaşındayım, güçlü başkanım" bombalaması.
Bu bombalamada ölen Iraklı emekçiler. NATO'nun Kosova savaşında ünlendirdiği
deyimle "kollateral zarar"lar. Başkan Bush'un gösterisi
için göze alınan "yan zarar"lar bunlar. Hem onlar da ABD'nin
Ortadoğu'da baş düşman ilan ettiği, yıllardır devirmeye çalıştığı
Saddam'ı devirmediklerine göre suçlu sayılırlar!
Bombalamanın mesajlarının ikinci adresi, ABD'nin kimi "dost ve
müttefiği" olan diğer emperyalist büyük güçler ve Türkiye gibi
ambargodan zarar gördükleri için ambargonun kaldırılmasından yana
tavır takınan güçler... Onların tümüne ABD emperyalistleri bir kez
daha, Ortadoğu benden sorulur. Saddam düşmandır. Benim onu devirme
konusunda stratejim değişmemiştir, onunla iş yaparken dikkatli olun
mesajı veriliyor. ABD tüm rakiplerine Ortadoğu'da benim onaylamadığım
bir çözüm olmaz diyor.
Bu mesaj aynı zamanda, şu anda İsrail-Filistin çatışmasında taraflara
da verilmiş bir mesajdır. Ayağınızı denk alın, ben istediğim zaman,
istediğim yerde, istediğim alanı bombalar, istediğim çözümü dayatırım...
mesajı verilmek isteniyor.
Irak'a yönelik verilen mesaj da açıktır. ABD Saddam'ı devirme stratejisinden
vazgeçmemiştir. Onu devirmek, yerine ABD'nin işine gelen bir yönetimi
getirmek için her şey yapılacaktır.
Bombalamanın anda Saddam'ı zayıflatmak bir yana, onun kitle desteğini
arttırması olgusu, ABD emperyalistleri açısından göze alınan bir kollateral
zarar yalnızca. Uzun erimde, böyle saldırılar Irak'taki muhalefete
güç ve cesaret verileceği, halkın Saddam'a karşı ayaklanmasının şartlarının
olgunlaştırılacağı düşünülüyor.
Irak'a yönelik bu son bombardıman, bir kez daha emperyalizmin gerçek
yüzünü, onun korsanlığını barbarlıkta sınır tanımazlığını ortaya koymuştur.
17 Şubat 2001
Hindistan
Hindistan 7.9 ile sarsıldı!
26 Ocak tarihinde Hindistan'da 7.9 şiddetinde bir deprem oldu. Daha
yenice El Salvador depreminde yaşanan facianın televizyonlardan izlediğimiz
resimleri belleğimizde canlıyken yeni bir felaketi izlemek zorunda
kalıyorduk.
Hindistan'ın batısında Gucarat bölgesinde meydana gelen deprem 7.9
şiddetiyle gerçekten "korkunç" boyutta bir felaket. Yıkıntılar
altından bir can daha kurtarma olasılığının artık bittiği koşullarda
enkaz altında kalanların 75 bin ile 125 bin arasında olabileceği tahmin
ediliyor. Ve bunlar sadece ilk tahminler, can ve mal kaybının gerçekte
hangi boyutta olduğuna dair şimdilik kesin verilerden yola çıkmak
mümkün değil.
Fakat bir gerçek daha ilk günden itibaren açığa çıkıyor: Hindistan'da
da yaşanan felaketin bu korkunç boyutları esasta ihmalden kaynaklanıyor.
7.9 richter ölçeğinde bir deprem şüphesiz çok büyük bir doğal afet.
Fakat herşeye rağmen, 100 bini aşkın insanın beton yığınları altında
kalarak yaşamlarını yitirmesi salt depremin şiddetli olmasıyla açıklanamaz.
17 Ağustos Marmara depreminde Türkiye'de yaşananlar, nerdeyse aynı
şekilde bir kere de Hindistan'da yaşandı. Deprem, 42 milyon kişiyle
nüfusun çok yoğun olduğu bir bölgeyi vurdu. Ve insan kaybının bu kadar
büyük olmasının nedeni aynı bizdeki gibi çarpık kentleşmeydi. Depremle
birlikte başta iletişim olmak üzere elektirik ve su sistemi çöktü,
deprem yerine kurtarma ekiplerinin, ilaç ve besinlerin ulaşması günlerce
sağlanamadı ve hala ulaşımın sağlanmadığı bir dizi alan olduğu söyleniyor.
Gölcük depreminde olduğu gibi Gucarat depreminde de binlerce insanın
yaşamını kaybetmesinin nedeni inşaat kalitesinin son derece kötü olması.
Kötü mühendis ve hırsız müteahhitler tarafından kar hırsıyla alel
acele dikilen beton apartmanlar kibrit kutuları gibi yıkılıp insanları
enkaz altında bıraktı. Ve benzerlik detaya kadar yansıyor, askeriyenin
dahi kötü kalite inşaattan nasibini aldığı tespit ediliyordu. Buj
bölgesinde bir hava üssü yerle bir oluyor ve Hindistan ordusunun 100
kadar askeri hayatını kaybediyordu. Benzerlikler, deprem felaketi
karşısında devletin büyük bir acz içinde kalması ve arama-kurtarma
konusunda hiçbir altyapı çalışmasının olmadığının ortaya çıkmasına
kadar sürüp gidiyor...
Deprem ertesinde uluslararası alandan arama-kurtarma çalışmaları için
ekipler bölgeye akın etti. Bunlar şimdi "görevlerini" tamamlayarak
bölgeden ayrılma aşamasındalar. Depremin yarattığı korkunç tahribatın
gerçek boyutları ise, ancak bundan sonra ortaya çıkabilecek. Salgın
hastalık korkusu şimdiden bölgeyi sarmış durumda.
Bu depremle Hindistan'ın binlerce yoksul, evsiz-barksız nüfusuna yeni
binler katılmış durumda. Hindistan'ın ekonomik olarak görece daha
gelişmiş bir bölgesinde gerçekleşen deprem, ekonomik zararın boyutlarını
da arttırıyor. Ve şu da acı gerçek: Depremin açtığı yaraların yakın
zamanda sarılması beklenemez. Yüzbinlerin yaşamını yitirdiği, bütün
bir bölgenin bombalanmış gibi yerle bir olduğu bu depremin üzerinden
daha 20 gün bile geçmeden uluslararası medyanın -özelde de Avrupa'nın-
ilgi odağı olmaktan çıktı. Marmara depreminin ertesinde Avrupa'da
yaşıyan Türkiyeli göçmenler tüm olanaklarıyla yardım kampanyaları
açmış ve bunları canlı tutmaya çalışmışlardı. Onların küçümsenmeyecek
çabalarıyla Avrupa'nın her yanından yardım akmış ve deprem felaketini
yaşıyan insanların kaderine duyulan ilgi uzun bir dönem gündemde kalabilmişti.
Şimdi Hindistan'da yaşanan felaket daha büyük olmasına karşın aynı
duyarlılık gösterilmiyor. Çünkü Hindistan Avrupa'ya oldukça uzak ve
maalesef Hindistan'lı insanların Avrupa'da Türkiyeliler kadar yaygın
bir lobisi yok! Buna bağlı olarak da yardım kampanyaları daha dar
bir çerçevede gerçekleşiyor, kamuoyunun ve medyanın dikkati her geçen
gün biraz daha azalıyor. Sonuçta Hindistan'da canlarını kurtaran ve
şimdi yıkıntılarla boğuşan onbinlerce insan kendi çaresizlikleriyle
başbaşa bırakılıyor. Kaldı ki, yardımların depremzedelere ulaştırılması
konusunda Hindistan'da da ümitli olmak için sebep yok. İhmal ile halkı
ölüme sürükleyenlerin, sömürü sistemlerini ayakta tutmaktan başka
kaygıları yoktur. Onbinlerce depremzede yoksulların yoksulu arasına
katıladursun, sistem kendi deprem zenginlerini yaratacaktır.
El Salvador, Türkiye, Hindistan... Depremlerin hep en yoksulları vurmasının
nedeni doğa değil, onları doğa felaketlerine av eden sömürücü kapitalist
sistemdir.
19.02.01
