Onların adı:
"Sokak çocukları"
Mendilci ve cikletçi kız... Kalabalığın aktığı caddelerde gelen
geçene bir demet çiçek uzatan kız çocuğu, gün boyu ekzos dumanı
yutarak araba camı silen erkek çocuk... Ayakkabı boyacısı, bira
ve rakı şişesi toplayıcısı, incik-boncuk satıcısı kız ve erkek çocuklar...
Ya da bir apartman kuytusunda tiner-bali çeken çocuklar... Ayşe,
Melek, Ali, Hasan, Hüseyin... adları önemli değil; hepimiz tanıyoruz
onları... Adları: "Sokak çocukları"...
Alışıyor büyük kentlerin insanları sokakta çalışan ve hatta sokakta
yaşayan çocuklara... Kimi acıma duygusuyla mendil-çiklet alıyor
onlardan, kimi uzattığı bir miktar parayla vicdanını rahatlatmaya
çalışıyor. Varlıklarından rahatsız olan kimileri ise itip-kakıyor,
dayak-küfür ve tehditle uzaklaştırmaya çalışıyor onları.
Türkiye genelinde 70 bini aşkın sokak çocuğunun olduğu ve sayılarının
her geçen gün arttığı tahmin ediliyor... İstanbul, İzmir, Ankara,
Mersin, Adana, Diyarbakır gibi büyük kentlerin varoşlarında yaşayan
yoksulların çocukları onlar. Kırdan kente göçeden ailelerin çocukları
şehirlerde tutunabilmek, kendilerine yeni bir yurt yaratma mücadelesine
katılmak ve 5-6 yaşlarından itibaren aileye para getirmek için sokakta
çalışmak zorundalar. Bunlardan birçoğu köy boşaltmalarından ve devlet
teröründen nasibini alarak göç etmek zorunda bırakılmış Kürt köylülerinin
çocukları.
Kimsesiz değiller belki, fakat yoksullar. Çocukluklarını yaşama
"lüksü" tanınmıyor onlara. Okula gitme, eğitim alma şansına
hiçbir zaman sahip değiller. 9-10 nüfusun derme-çatma bir gözlük
hanede kaldığı bir ortamda büyüyen bu çocuklara mümkün olduğunca
erken yaşta çalışmaya gönderilmesi gereken bir yük gözüyle bakılıyor.
"Sokak çocukları" olarak anılan çocukların bir bölümü
esasen "sokakta çalışan" çocuklar. Bütün gün ekmek parası
için satıcılık yapıyor, çöplüklerden kullanılmış kağıt, plastik
madde, şişe ve teneke gibi atıkları topluyorlar. Akşamları ailelerine
dönüyor ve bütün gün kazandıkları parayı anne-babalarına teslim
ediyorlar. Fakat onların, işsizlik ve yoksullukla çivisi yerinden
oynamış ailelerinde şiddet ve sevgisizlik hakim. Akşam eve döndüklerinde
anne-baba kavgası, alkollü babanın anneyi ve çocukları dayaktan
geçirmesi, hatta cinsel istismar bekliyor onları... Bu şartlarda
"sokakta çalışan" çocukların bir bölümü giderek aileleriyle
bağlarını koparıyor, eve gitmemeye başlıyor ve sonuçta 24 saatini
sokakta geçiren "sokak çocukları"na dönüşüyor. Yoksulluk
ve şiddet onların yakasını bırakmıyor ve çoğunlukla gidecek bir
evleri olması ile olmaması pek farketmiyor onlar için. Hatta sokakta,
kendileri gibi olanlarla birlikte yarattıkları küçük dünyalarında
kendilerini daha "özgür" ve "korumalı" hissedebiliyorlar.
Kendilerini itip-kakan polis-zabıta ve lokantAĞDükkan sahiplerinin
ellerinden kurtulmanın çeşitli yol ve yöntemini buluyorlar.
Kalabalık caddeleri, gecelerin ışıklı sokaklarını kendilerine mekân
seçen, inşaatlarda ya da bankamatiklerin sıcak girişlerinde sabahlayan
sokak çocukları herkesi sistemin çarpıklığıyla yüzleştiriyor. Bir
yerde çocukluktan çıkmış, saldırgan ve arsız ya da tiner çekmiş
uyuşuk ve tükenmiş bu çocuklar toplumdaki çürümüşlüğü ve birşeylerin
yolunda gitmediğini hatırlattığı ölçüde insanları rahatsız ediyor.
Bu rahatsızlıkla zaman zaman birşeylerin yapılması gerektiği, bu
çocuklara birilerinin "sahip çıkması" gerektiği sesleri
yükseliyor ve devlet "görev"ini yapmaya davet ediliyor.
Böylesi "görev başına" çağrılarının ardından devlet "sokak
çocuklarıyla mücadele" kararları alıyor ve sözümona bir takım
"tedbirler" üretiyor. Bu tedbirlerin çözüm olmaktan çok
uzak olduğunu belki söylemeye bile gerek yok. Alınan "tedbirler"
sokak çocuklarını ortaya çıkaran koşulların değiştirilmesi, sorunun
gerçekten ortadan kaldırılmasına yönelik tedbirler değil, devlet
ağzından da teslim edildiği gibi "sokak çocuklarıyla mücadele"
ve daha açıkçası sokak çocuklarına ve onların ailesine karşı bir
mücadele olmaktadır. Bu "tedbir"lerden biri örneğin, çocuklarını
çalışmaya zorlayan ya da çocuklarını "ihmal" ederek onları
sokağa iten ailelerin cezalandırılmasıdır. Devlet, yoksulluk ve
işsizlik nedeniyle çocuklarını çalıştırmak zorunda kalan ailelere
gerçekten yardım etmeyi, onların koşullarını değiştirmeyi değil,
kendisinin bekçiliğini yaptığı bu sistemin çarpıklıklarının sorumluluğunu
yoksul ailelere yüklemeyi seçmektedir.
Başvurulan bir başka "tedbir" sokaktan toplanan çocukların
ailelerine teslim edilmeleridir. Devlet burada da ailelere sorumluluklarını
hatırlatmakta, çocuklarına sahip çıkmalarını istemektedir. "Sokak
çocuklarıyla mücadele" tedbirleri çerçevesinde geliştirilen
projelerin önemli bir bölümü çocukları aileye geri döndürmeyi amaçlamaktadır.
Bu amaç gerekçelendirilirken de çocuklar için en iyi ortamın "aile
ortamı" olduğu tekrarlanıp durmaktadır. İyi de nasıl bir aile
ortamı? Aile ortamı iyiydi de bu çocuklar neden ailelerinin yanında
kalmak yerine sokağı tercih ediyorlar? Bu sorular üzerine düşünmek
yok! Sokaktaki çocuğu polise toplat, gözlerini korkutmak için karakolda
dayak çek sonra da ailelerine teslim et. Ailelere de cezai tedbirlerle
gözdağı ver. Böylesi tedbirlerle ne sokak çocuklarının durumlarının
ne de onların ailelerinin yaşam koşullarının değişmeyeceği apaçık
ortadadır.
Aile içinde şiddet ortamında yaşamaktansa, günbegün cinsel şiddet
ve istismara maruz kalmaktansa sokağın acımasız yaşam koşullarını
seçen çocukların kollarından tutulup ailelerine yeniden teslim edilmesinin
ne büyük sorumsuzluk olduğu açıktır. Sanki "sıcak bir aile
ortamı" varmış da "haylazlıklarından" kaçan bu çocuklar
yeniden oraya döndürülmek isteniyormuş gibi yapılması ne büyük bir
sahtekârlıktır! "Sıcak aile ortamı" masalları bu çocukların
evdeki kötü ortamdan uzaklaşmak için sokağı tercih ettikleri gerçeğinin
üzerini küllendirmeye hizmet etmektedir. Devlet gerçekte, yerlerinden
yurtlarından ettiği, yoksullukla boğuşmaktan, bir lokma ekmek için
yaşam mücadelesi vermekten başka hiçbir şey düşünemeyen, çocuklarına
sahip çıkabilecek durumda olmayan bu aileleri kendi sorunlarıyla
başbaşa bırakmakta ve üstüne üstlük onları cezayla tehdit etmektedir.
Yaz sıcağı ve kış soğuğunda gece-gündüz sokakta yaşamayı "seçen"
çocuklar için yaşamın hiç de kolay olmadığını uzun boylu anlatmaya
gerek yok. Kendini güçlü gören herkes tarafından her an dayak ve
istismar bekleyen bu çocuklar birbirlerinden destek ve koruma almaya
çalışmaktadırlar. Fakat güçlünün zayıfı ezmesi kuralından başka
bir kural yaşamamış olan bu çocuklar birbirlerine karşı da aynı
acımasızlığı göstermektedirler. Yaşça büyük ya da cüsseli çocukların
kendilerinden küçükleri ezmeye çalışması, birbirlerine şiddet ve
cinsel şiddet uygulamaları, birbirlerini tiner döküp yakmaya kadar
varan kavgaları sokak çocuklarının yaşam gerçeğidir. Özelde kız
çocukları cinsel şiddete çok fazla maruz kalmaktadırlar. Kendilerini
korumak için onlar birçok durumda cinsiyetlerini saklama, saçlarını
kesip oğlan kılığına bürünme yolunu seçmektedirler.
Bu çocukların korunmaya, beslenme, sağlık, eğitim gibi temel ihtiyaçlarının
karşılanmasına, ilgi ve güven temelinde topluma kazanılmaya ihtiyaçları
vardır. Ve tabii ki, sayılarının çığ gibi büyüdüğü söylenen sokak
çocuklarına her gün yenilerinin eklenmesini engellemek için yoksulluğun
kökünün kazınması gerekmektedir. Sokak çocukları bağlamında "ihmal"le
suçlanması gereken sefaletle boğuşan yoksul aileler değil, onları
bu duruma sürükleyen devlettir.
Sokak çocukları bu sistemin ürünüdür.
16 Şubat 2001

