"İKİ AYRI TÜRKİYE" GERÇEĞİ:
PATRONLARA KIYAK, İŞÇİLERE DAHA FAZLA SEFALET...

Hakim sınıfların devleti; "Ekonomiyi düze çıkarma" hedefiyle işçilere, emekçilere saldırının programı olan "ekonomik programı" uygulamaktadır. Bu işçi sınıfının daha da yoksullaşmasını beraberinde getirmektedir. "İki ayrı Türkiye" arasındaki dengesizlik her geçen gün emekçiler aleyhine derinleşmektedir.

GÜNDEME TAKILANLAR...


Geçtiğimiz ay, gündeme düşen konulardan birisi esnaf ve zenaatkarların, orta tabakaların durumuydu.
Şubat ayı içinde kimi medya kuruluşları özellikle küçük esnafın ve orta tabakanın sözcülüğüne soyunarak bu kesimlerin artan huzursuzluğunu dile getirdiler. Kapitalizmin gelişme kanunlarına göre gittikçe çözülen ve tekelci sermaye tarafından ortadan kaldırılma durumunda olan esnaf ve zanaatkârların, orta tabakaların feryadına tercüman olunarak, "rejimin teminatı" olarak nitelendirilen bu kesimlerin taleplerinin yerine getirilmesi devletten istendi.
Geçtiğimiz ay, gündeme düşen konulardan birisi de hükümetle büyük patronların yaptığı zirveydi.
Yeni yılın ilk günlerinden itibaren büyük holdinglerin yöneticileri, 2001 yılının kötü geçeceğini, 2000 yılının Kasım ayında patlayan mali krizin "mağdurları" olduklarını dile getiriyor, hükümetten en kısa sürede önlemler almasını istiyorlardı. Hatta Aralık 2000'de İstanbul Ticaret Odası Başkanı Mehmet Yıldırım, "ekonominin kötü yönetildiğini" belirtiyor, Milli Güvenlik Kurulu'na ekonomiye müdahale etmesi çağrısı yapıyordu. Bunun ötesinde büyük ölçüde patronlar içinde en büyük patronların örgütü olan TÜSİAD'ın -ve bir ölçüde TİSK'in- talepleri doğrultusunda hükümet, "iş çevrelerinin dertlerini dinleme" zirvesi gerçekleştirdi.
8 Şubat'ta gerçekleştirilen zirvede büyük sermaye sahipleri, vergi oranlarının düşürülmesi veya kaldırılması; İş Güvencesi Yasasının gündemden çıkarılması, yeni kredi olanaklarının yaratılması, banka kredi faizlerinin düşürülmesi, kredi ödemelerinde kolaylık sağlanması gibi maddelerin yeraldığı bir talepler kataloğu sundular.
Sermayenin, özellikle büyük sermayenin çıkarlarının koruyucusu ve savunucusu olarak devlet, bu talepleri mümkün olduğu ölçüde yerine getirecektir. Büyük sermayenin daha fazla kazanabilmesi, daha fazla kâr elde etmesinin yolu bulunacaktır. Hükümet yetkilileri bunu daha zirve ertesinde dile getirmişlerdir. Örneğin toplantı çıkışında Mesut Yılmaz, "birtakım iyileştirmelerin yapılacağını" vurgulamıştır.

70 MODEL ECEVİT...


Sözkonusu zirvenin ilginç noktalarından birisi, bir dönem kendisine "halkçı", daha olmadı "devletçi" denilen Ecevit'in "liberalizm dersi" vermesidir. Gümrük duvarları konulmasını isteyen kimi işadamlarına karşı Ecevit'in verdiği yanıt ilginçtir: "Şu anda özel sektör 1980 öncesi benim söyleyebileceğim taleplerde bulunuyor. Gazetenin haberine göre "Ecevit, korumacılığın 1980 öncesindeki devletçi politikalara uygun olduğunu, liberal ekonomiyi, serbest pazar ekonomisini isteyen işadamlarının o zaman bunlara itiraz ettiğini hatırlattı. 'Bunları ben söylediğim zaman beni azarlardınız' diyen Ecevit, 'Bugün bunları ben söylüyor olsam, bu adam değişmedi diye beni eleştirirdiniz' demeyi de ihmal etmedi." (Hürriyet, 10 Şubat 2001)
Salt bu konuşma bile Ecevit şahsında bu hükümetin/devletin kimlerin hükümeti/devleti olduğunu göstermeye yeter.
Geçerken belirtelim ki, zirvede yaptığı konuşmasında liberal ekonomiyi savunan Ecevit 1980 öncesinde yürüyen tartışmalardaki savunduğu görüşleri doğru aktarmamaktadır. Örneğin 1980 öncesindeki tartışmada Ecevit liberalizme karşı devletçiliği savunuyordu. Bugün ise Ecevit liberallere karşı liberalizmi savunma pozisyonundadır.
Buna yol açan gelişme şöyledir: Emperyalistlerle yapılan anlaşmalar çerçevesinde emperyalist güçler Türkiye pazarına çok rahat girebilmekte, Türk sermayesi ise bundan rahatsızlık duymaktadır. Türk sermayedarları -ki bunlar serbest piyasa ekonomisini savunmaktadırlar ve "devletçilik" politikasıyla uzaktan yakından ilişkileri yoktur- bu rahatsızlıklarını zirvede dile getirmişlerdir. Talepleri pazardan daha fazla pay elde edebilmek için gümrük koruma tedbirlerinin alınmasıdır. Bu bağlamda Ecevit; Türk sermayesiyle emperyalist sermayenin çatıştığı noktada; koruma duvarlarını reddetme tavrıyla emperyalizmin çıkarlarını savunmaktadır.
Burada şu soru sorulabilir: Eğer büyük burjuvazi emperyalizmin işbirlikçisi pozisyonunda ise emperyalizmle çatışabilir mi? Bu soruya; "Evet, emperyalist tekellerle onların işbirlikçisi pozisyonunda olanlar arasında yer yer çıkar çatışmaları gündeme gelebilir" yanıtını veriyoruz.

Şöyle düşünelim...


Diyelim ki bir pazar var. Bu pazardan emperyalist tekel de, onun yalakası olan burjuva da daha fazla pay elde etmek istiyor. Bu yüzden ortak çıkarlar olmasına rağmen, efendi-yalaka ilişkisinde, hem efendinin, hem de yalakanın pazardan daha fazla almak istemesi nedeniyle çatışma çıkabiliyor. Daha da somutlarsak...
Örneğin, hükümetle "işverenler" arasında yapılan zirvede Halit Narin tekstil sektörünün durumunun kötülüğünü dile getirdi ve hükümetten gümrük koruması istedi. Neden? Çünkü, emperyalist tekellerle ortak çıkarlar olsa da Türk tekstilcisi pazar payının artmasını istiyor. Yine Türk tekstilcisi, AB emperyalistleri ile imzalanan Gümrük Birliği anlaşmasından doğan kota uygulamasından vs. rahatsızdır; ihracatı sınırlandırılmıştır. Oysa emperyalist tekeller Türkiye pazarına rahat bir şekilde girebilmektedirler. Dolayısıyla pazar payları düşen Türk tekstil firmaları hükümetten kendi pazar paylarının artırılması yönünde -ve emperyalist tekeller aleyhine- çeşitli düzenlemelerin yapılmasını talep etmektedirler.

GEMİYİ BATIRMAMAK İÇİN...


Burjuva devlet esas olarak kapitalist sistemin koruyucusudur. Devlet sistemin sürmesi için toplumdaki çeşitli sınıf ve tabakaların taleplerini dikkate almak durumundadır. Bunda amaç "gemiyi batırmamak", toplumsal patlamaları engellemektir. Devlet; işçisinden esnafına, çiftçisinden sanayicisine kadar çeşitli sınıf ve katmanların isteklerini toparlayarak oluşturduğu program çerçevesinde bu kesimlerin taleplerini şu veya bu oranda karşılar veya en azından karşılar görünür. Ancak sonuçta devlet büyük sermayenin çıkarlarını merkeze oturtan bir hat izler.
Devletin oluşturduğu program öncelikle emperyalist tekellerin çıkarlarıyla uyum içinde olmalıdır.
İkinci olarak devletin programı holding sermayesinin çıkarlarıyla uyum içinde olmalıdır. Emperyalizmle ilişki içindeki holding sermayesinin çıkarlarını merkeze koymayan bir programın Türkiye'de yaşama şansı yoktur. Çünkü bu sermaye Türkiye ekonomisinde belirleyici güçtür.
Yer yer bu sınıf ve katmanlar arasında çatışmalar yaşanabileceği gibi, emperyalist sermaye ile büyük "Türk" sermayesi arasında da çeşitli noktalarda sorunlar yaşanabilir, çatışma çıkabilir. Örneğin son zirvede tekstilci işadamlarının gümrük koruması istemeleri gibi... Bu noktada hükümetlerin tavrı emperyalist güçlerin çıkarlarını gözetmek yönündedir.
Geminin batmaması için yukarıda değindiğimiz küçük esnaf ve zanaatkârlar gibi kesimlerle de belirli bir "uyum"a ihtiyaç vardır. Çünkü bu kesimlerin herhangi bir "isyanı" sistemi tehdit edecektir. Sistemin koruyucusu olarak devlet toplumun büyük sermayedarları dışında kalan bu en geniş kesimine dikkat etmesi, onların taleplerini de -düzeyinden bağımsız- dikkate alması gereklidir. Geçtiğimiz günlerde gündeme gelen küçük ve orta burjuvazinin mevcut ekonomik gidişattan memnuniyetsizliğini dile getirmesi ve taleplerini sıralaması olayı bu çerçevede ele alınıp değerlendirilmelidir.

BÜYÜK SERMAYE İÇİN...


Geçtiğimiz ay gündeme gelen olaylardan birisi IMF'nin dayattığı ve bir an evvel çıkarılmasını şart koştuğu yasal düzenlemelerin çıkarılabilmesi için Meclis'te adam öldürmeye kadar varan çatışmalarla Meclis iç tüzük değişikliğine gidilmesiydi. Böylece Ecevit'in deyimiyle "Muhalefetin ekonominin sesini kesme isteği" engellendi. Artık "ekonomiyle ilgili yasal düzenlemeler ivedilikle çıkarılabilecek", IMF'nin -ve tekelci sermayenin- istekleri yerine getirilebilecekti.
Devlet büyük sermayenin taleplerini yerine getirmenin ve onlara daha büyük paylar ayırabilmenin yollarından birisi olarak "yeşil sermayeyi" tasfiyeye yöneldi. Yeşil sermayenin tasfiyesi büyük patronların bir kesiminin çıkarlarını savunmada bir yoldur ama devlet patronların esas olarak isteklerini işçilere, emekçilere fatura etme yolunu seçmektedir. Zaten patronların isteklerinin büyük bölümü IMF reçetelerinde de yer bulmuştur. Patronlar bu payın daha da artırılmasını büyük bir yüzsüzlükle istemektedirler.
Gerçekte sermayenin istemleri doğrultusunda yeni birtakım iyileştirmelere giden devletin işçilerin durumu ile ilgili yaptığı şey, IMF ile yapılan stand-by anlaşmaları çerçevesinde ücretlerde yapılacak yüzde 10 civarındaki artıştır.
Bunun ötesinde devletin sermayeye verdiği her söz, onlar lehine yapacağı her iyileştirme, devletin işçilerin, emekçilerin ceplerine elini sokması koşullarında gerçekleştirilecektir.
Ancak işçilerin, emekçilerin ceplerinde devletin avuçlayacağı fazla birşey kalmamıştır. Her geçen gün daha da artan yoksulluk, emekçilerin belini bükmektedir. Gelir dağılımındaki adaletsizlik her geçen gün daha da büyümekte, "iki ayrı Türkiye" söyleminde dile gelen dengesizlik, emekçiler aleyhine hızla derinleşmektedir.
IMF reçeteleri ile yönetilen ekonominin faturalarından birisi emekçilere işsizlik olarak yansıyor. Bu konuda Türk-İş'in açıkladığı verilere göre Temmuz 2000 ile Ocak 2001 tarihleri arasında 117 bin 960 sendikalı işçi işinden çıkarıldı. Verileri açıklayan Türk-İş Genel Sekreteri Hüseyin Karakoç, bu rakamın kayıtsız işçilerle birlikte 120 bini bulduğunu söyledi.
Gerçekte sendikalı işçi sayısının oldukça düşük olduğu, kayıtsız işçilerle ilgili sağlam istatistiki verilerin olmadığı Türkiye'de bu rakamın daha da yüksek olduğu açıktır.
Kısacası, sermayenin çıkarlarının savunucusu olan devlet, sermayenin daha fazla kâr talebini yerine getirmek için çaba içerisindedir. Bunun ceremesini ise yine işçiler çekecektir.

"KORKUYORLAR...
MI ACABA?"

Mali krizin ve IMF destekli ekonomik istikrar programının tüm yükünün emekçilere yüklenmesi, gelir dağılımındaki adaletsizlik, işsizliğin had safhaya ulaşması vb. vb. burjuvazinin kimi kesimlerini korkutuyor. Kimi burjuvalar ekonomideki kötü gidişten rahatsızlıklarını dile getirerek, bir "sosyal patlamadan korktuklarını" ifade ediyorlar.
Örneğin; Milli Güvenlik Kurulu'na ekonomiye müdahale etmesi çağrısını yapan İstanbul Ticaret Odası Başkanı Mehmet Yıldırım şunları söylüyordu: "Türkiye'de sosyal adaletsizlik, gelir adaletsizliği devam ettikçe sosyal patlamayı önleyemezsiniz. Türkiye bunları yaşıyor. 40-50 tane TV kanalı her akşam sizlere birşey gösterirken, siz aç yatamazsınız. Türkiye şiddetli bir şekilde buna doğru gidiyor." (Hürriyet, 19 Aralık 2000)
Yine İstanbul Tekstil ve Konfeksiyon İhracatçıları Birlikleri Yönetim Kurulu Başkanı Oğuz Satıcı şunları söylüyor: "Tekstil sektörü, Türk ekonomisinin yüzde 40'ı demektir. Biz batınca bankacılık sistemiyle, siyasiler, tüm çalışanlar, sanayi batacak. (...) Şimdi deniz bitti diyorlar. Oysa hep birlikte çalışmak zorundayız. Bizi kimse ciddiye almıyor. Yeni yatırıma da ihtiyaç yok. Eldekini daha rantabl kullanırsak, 20 milyar dolarlık ihracatımızı hemen 50 milyar dolara çıkarabiliriz. Siyasi irade bu soruna sahip çıkmalı, halkın isyan etmesini önlemelidir. Yoksa büyük isyanların olmasından korkuyoruz." (Hürriyet, 30 Ocak 2001)
IMF politikalarının uygulayıcısı hükümetin Maliye Bakanı Sümer Oral, "Türkiye'nin bugüne kadar 16 ekonomik program uyguladığını belirtiyor ve ekliyordu; "Bu 17'ncisi. Artık bunda başarısız olma lüksümüz yok!" 5 Şubat tarihli Hürriyet gazetesindeki habere göre Oral, bugün yaşanan bazı sıkıntılara rağmen Türkiye'nin (ekonomik) programı sonuçlandırması gerektiğini aksi halde "bugün ve dün yaşanan sıkıntıların aranır hale gelebileceğini" söylüyor. (Hürriyet, 5 Şubat 2001)
Ekonomi ile ilgili kimi köşe yazarları da istikrara vurgu yapıyor ve bunun olmadığı koşullarda başka maceralara işaret ediyorlar. Örneğin Hürriyet gazetesindeki köşe yazısında Erkan Kumcu şunları söylüyor: "... Türkiye'nin uygulamakta olduğu istikrar programından feragat etmek gibi bir seçeneği yoktur. Yol ayrımına yaklaşıyor olsak da, gireceğimiz yol "istikrar" yolundan başka bir yol değildir. Bunun dışında bir yol Türkiye ekonomisini başka maceralara sürükleyebilir." (6 Şubat 2001)
Şüphesiz tüm bunlar bir yanıyla ekonomik programın sosyal bir patlamaya yol açabilecek "yan tesirlerine" dikkat çekiyor ve sosyal patlamadan korkuyorlar.
Ancak onlar bunu yaparken geri planda başka şeyler dönüyor. Örneğin patronlar "sosyal patlama" öcüsüyle daha fazla taviz koparabilmenin peşindeyken yine aynı gerekçeyle hükümet patronlara "bu kadar yeter, daha fazlasını -en azından şimdilik- istemeyin" mesajı veriyor, ekonomik programa destek istiyor. İşçilerin, emekçilerin her geçen gün daha da kötüleşen durumunu, utanmazlıkta sınır tanımayan patronlar daha fazla kâr elde etme çabaları için kaldıraç olarak kullanmaya çalışıyor. Buna karşılık ise, bu kadar utanmazca istekleri yerine getiremeyeceğini, yerine getirdiği koşullarda IMF'ye verdiği sözleri yerine getiremeyeceği kaygısıyla hareket eden hükümet aynı argümanı çıkarlarını koruduğu sermayeye karşı kullanıyor.
Şüphesiz burjuvazi herhangi bir sosyal patlamadan, korkuyor da... Ama onlar bugün bu korkularını yenebilecek "cesarete" de sahipler. Cesurlar, çünkü bugünün Türkiye'sinde işçi sınıfı örgütsüzdür, dağınıktır, bilinç düzeyi düşüktür. İşçi sınıfının -geneli ele alındığında- bilinci egemen sınıfların medyası aracılığıyla esir alınmış durumdadır; egemen olan bilinç egemen sınıfların dikte ettiği bilinçtir.
İşçi sınıfına yönelik bir dizi saldırı gerçekleştirilirken işçi sınıfından çıkan sesler cılızdır. Bunun birçok nedeni vardır. İşten atılma korkusu, yasalarla işçilerin örgütlenme çabalarının engellenmeye çalışılması, tepki veren işçi kesimlerinin sesinin devlet zoruyla kısılması, sendikalarda örgütlenmenin zorlukları, sendika bürokrasisinin işçileri satması, işçi sınıfı içinde reformizmin hakimiyeti vs. vs. Tüm bunlar, işçi sınıfının bilinçli, örgütlü mücadelesinin önündeki engellerden bazılarıdır. Ancak bunlar temizlendiği sürece ve ölçüde sınıfın burjuvazinin saldırılarına karşı mücadelesi güçlenecektir.
Gerçekte sosyal patlamaların olması yoksulların isyan etmesi için yeterli neden vardır. Bunun gerçekleşmesi için öncelikle işçi sınıfının bilinç ve örgütlenme düzeyine ulaşması gerekmektedir. Bugünkü koşullarda eksik olan budur. Sınıf bilinçli işçilerin görevi, işçi sınıfının örgütlülüğünü yükseltmektir. Sömürünün, baskının, açlığın ortadan kaldırıldığı bir düzenin yaratılması için bu önkoşuldur. O halde haydi örgütlenmeye... Haydi örgütlü mücadeleyi yükseltmeye!

Şubat 2001