Kaybedecek birşey yok!
Kazanılacak yeni bir dünya var!

Türkiye bir kriz döneminden geçiyor. Hakim sınıflar bu krizin yükünü de işçilere, emekçilere yüklemek için yoğun bir çalışma içindeler.
IMF destekli "ulusal" ekonomik program hazırlanıyor; "15 günde 15 yasa" olarak tanıtılan bir yasalar zinciri ile krizin "aşılması" için yasal çerçevede düzenlemeler yapılıyor... Bu arada geniş yığınlar nezdinde "Anayasa ve hukuka bağlılık", "dürüstlük" simgesi(!) haline gelen/getirilen ve kimi yasaları, "Anayasa'ya aykırılık", "toplum vicdanıyla bağdaşmazlık" vs. söylemle imzalamayan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer "acemiliği üzerinden atıyor" ve önüne gelen -işçilere, emekçilere karşı- yasaları sessiz, sedasız birer ikişer imzalıyor.
Bir yandan zamlar otomatiğe bağlanmışçasına ardarda geliyor; diğer yandan % 57 olarak tahmin edilen resmi yıllık enflasyon oranı karşısında kamu çalışanlarına % sıfır zam önerme densizliği gösteriliyor.
Kısaca işçilerin, emekçilerin krizin yükünü çekmesi için yapılması gereken herşey yapılıyor.

Ekonomik program kimin programı?


Ekonomik kriz sonrası kendiliğinden sokağa çıkan esnaf kesimi dışında kalan işçiler, emekçiler, örgütleri üzerinden hükümete karşı tepkisini dile getirdiği saatlerde hükümetin dördüncü ortağı "süper bakan" Kemal Derviş bir süredir hazırladığı ekonomik programını kamuoyuna açıkladı. Gerek Kemal Derviş'in programı tanıtırken üzerinde durduğu şey, gerekse hakim sınıf sözcülerinin sık sık yinelediği bazı sözler var: "Fedakârlık!", "sabır", "hep birlikte aşmak" vb. vb. gibi...
Bu sözlerin büyük bir sahtekârlık olduğu gün gibi meydandadır. Onlar sık sık fedakârlıkta bulunmaktan sözediyorlar ama, örneğin programda zenginlerin, "fedakârlığının" esamesi yok! İşçilerin, emekçilerin ücret artışlarına, tarımsal ürünlerin taban fiyatlarına vd. sınırlamalar getirilirken sermaye sınıfından herhangi bir "fedakârlık" talep edilmiyor!
Çokça sabırdan bahsediliyor... Açlığa mahkum edilen işçiler, emekçiler; açlığın koynunda daha ne kadar sabır gösterecekler?
Şüphesiz durum böyle olunca da hakim sınıfların programı neden sahiplendikleri de daha anlaşılır olmaktadır. Çünkü programın kendilerine karşı bir yaptırımı yoktur; kendilerinden "fedakârlık" bekleyen veya "sabır göstermelerini" isteyen de yoktur! Krizin yükü nasıl olsa "toplumsal mutabakat" adına işçilere, emekçilere, yoksullara yüklenmiştir, yüklenecektir; onlar ise bir kez daha servetlerine servet katacaklardır! Sistemde "toplumsal mutabakattan" sermaye sınıfı bunu anlamakta; buna uygun adım atmaktadır!
Program sermayenin programıdır. Sermaye sahibiyle, siyasetçisiyle hakim sınıfların önemli bir bölümü programın arkasındadır. TÜSİAD gibi büyük patronların örgütleri programın uygulanmasını istemekte; "Türkiye'nin düzlüğe çıkması" adına "Derviş programını" alkışlamaktadırlar. Zamlarla, üç haneli enflasyonla yaşamak zorunda olan emekçiler ise bu programla daha fazla yoksullaşacaklardır.

Utanmazlıkta sınır yok!


Yeni ekonomik programla birlikte işçi ve memur kesimine verilecek ücret zamları konusunda da açıklamalar gelmeye başladı.
Türkiye'de % 40-45'lik "adı konmamış" bir devalüasyon yapıldı. Diğer yandan hükümet, yeni programla birlikte yılı % 57 oranında bir enflasyonla bitirileceğinin hesaplarını yapıyor. Kaldı ki bu enflasyon hedefinin gerçekleşmesi çok zor. Çünkü daha yılın ilk dört ayında enflasyon oranı % 40'larda dolaşıyor ve aylık enflasyon oranları ile bu oran yıl sonunda kadar % 57'nin üzerine -hem de çok rahat bir şekilde- çıkacaktır!
Bir başka rakam: KESK'in dört kişilik bir aile için belirlediği yoksulluk sınırı ücreti 670 milyon lira, açlık sınırı ise 220 milyon lira. Yine Türkiye'de kamu çalışanlarının % 90'ı yoksulluk sınırının altında yaşıyor KESK verilerine göre...
Türk-İş verilerine göre ise kamu kesiminde çalışan işçilerin son ekonomik kriz nedeniyle ücretlerindeki kayıp 354 dolar! Türk-İş'in yaptığı araştırmaya göre Ocak 2001'de 776 dolar olan kamu işçisinin ücreti, dalgalı kur sistemine geçilmesiyle birlikte Nisan ayı başlarındaki kura göre 354 dolar kaybederek 422 dolara indi. Yine araştırmaya göre Mart 2001 itibariyle geçen yılın Temmuz ayına göre ortalama ücretlerde % 23.5 oranında bir gerileme var.
Gerileme sadece kamu işçilerinin ücretlerinde değil... Asgari ücret de krizden nasibini almış durumda. Türk-İş'in araştırmasına göre; 19 Şubat krizinin etkisiyle 1 Ocak 2001 tarihinde 208.8 dolar olan brüt asgari ücret 121.9 dolara düştü.
Tüm bu rakamların karşılığında işçilere, emekçilere, ücretlilere önerilen ücret zamları ne kadardır?
Memurlara verilecek zammın enflasyon oranında yapılacağı söylenmesine; ve enflasyon oranının kendi verilerine göre % 57 (en az!) olarak tahmin etmelerine rağmen, yapılması düşünülen ücret zammı azami % 12,7'dir! Bu da şimdilik konuşulandır; yarın bu rakamdan da ne kadar kırpılacağı belli değildir! Kaldı ki, % 40 zam verilse bile, verilen bu zam zaten daha şimdiden sıfırlanmıştır!
Ya hükümetin işçiler için düşündüğü ücret nedir? % "sıfır!" Yani Devlet Bakanı Mehmet Keçeciler'in yaptığı açıklamayla hükümet kamuda çalışan işçiler için ücret artışı düşünmemektedir! Sendika konfederasyonlarının hükümetin bu komik tavrına tepkilerini belirtmeleri üzerine Devlet Bakanı Mehmet Keçeciler bir açıklama yaparak sözlerinin yanlış anlaşıldığını söylemiştir. Peki doğrusu nedir?! Keçeciler bu yılın ilk altı ayı için zam öngörmediklerini, bu ilk altı ayın zammını dördüncü altı ayda telafi etme yoluna gitmeyi düşündüklerini açıkladı! Keçeciler böylece kendini düzeltmiş oldu ama hesap yine yanlış! Yine işçiye öngörülen ilk altı ay zammının yapılmak istenmemesi! Bugün kazanılmış hakları bile tırpanlayan devletin, dördüncü altı ayda nasıl bir düzenlemeyle geriye dönük bir hakkı vermesi sorunun bir yanı iken; diğer yandan işçilerin sıfır zamla dördüncü ayı görüp göremeyeceği sorunun diğer yanıdır!
Şüphesiz devletin bu tavrı gerçekte "ince" bir politikadır. Sıfır zammın bugünkü koşullarda kabul edilmeyeceğini devlet de bilmektedir (aslında % sıfır zammı kabul ettirebilseler elbette bu onlar için gayet iyi olacaktır!) ve ama buna rağmen böyle bir talepte bulunmaktadır! Böylece devlet pazarlık sınırını sıfırdan başlatmakta; birkaç puan yükselerek % 50-60'lık enflasyon rakamına karşılık % 10-20 arası bir ücret zammı vererek işçileri "susturmaya" çalışmak istemektedir. Bir başka deyişle devlet işçilere, "ölümü gösterip onları sıtmaya razı etmeye" uğraşmaktadır...
Peki ya bu tavır karşısında işçi sendikaları ne yapmaktadır? Onların da talebi % 25 civarında... Bu arada bu rakama ek olarak ileri sürülen % 5'lik "refah payı" talebinden de vazgeçileceği sendika konfederasyonları tarafından ifade edilmiştir!
Yukarıda da değindiğimiz gibi enflasyon oranının altındaki her ücret işçilerin reel ücretlerdeki düşüşünün sürmesi demektir. Bu konuda işçi sendikaları konfederasyonları % sıfır gibi "ücret zammını"(!!!) kabul etmemektedirler ama onların istediği rakam da gerçekte yüksek enflasyon karşısında fazla bir anlam ifade etmemektedir!
Onlar bir yandan devletin ücretler bağlamındaki saldırılarını geri çevirmek zorunda kalırken diğer yandan işçilerin de esnaf gibi sokağa dökülmesinden, tepkisini dile getirmesinden korkuyorlar. Bunun için "eylem" şiarları eşliğinde işçi sınıfını belirli bir çerçevede tutmak için çaba gösteriyorlar. Örneğin Türkiye'de esnaflar tepkilerini dile getirirken işçilerin emekçilerin meydanlara inmesini 14 Nisan eylemini gerekçe göstererek engellediler, ertelediler. Türkiye'de esnaflar yaptıkları eylemlerle hükümeti istifaya davet ederken, son krizin en fazla etkilenen kesimleri arasında yer alan işçiler 14 Nisan'ı beklediler...
14 Nisan eylemleri, sendika bürokrasisinin işçi sınıfını dizginleme konusunda nasıl bir çaba içerisinde olduğunu gayet iyi gösterdi. Bu yüzden her fırsatta söylediğimiz şeyi bir kez daha yineleyelim:
Devletin ekonomik programın yükünü emekçilere yükleme çalışmasına karşı tepkimizi yükseltirken bu tepkimizi engellemeye çalışan, işçileri, emekçileri düzen sınırları içine hapseden sendika bürokrasisine karşı da mücadelemizi yükseltmeliyiz. Unutmayalım, onlar sistemin koruyucu güçleri arasındadırlar; burjuvazinin içimizdeki uzantılarıdırlar. Onların bizleri satarak, bizlerin açlık ve yoksulluk içinde yaşamamız pahasına sistemi koruma yönündeki çabalarını görelim; bu çabaları boşa çıkaralım; sendika bürokrasisini aşalım! Unutmayalım; ücretli kölelik düzenine karşı mücadele, aynı zamanda bu sistemi yaşatmaya çalışanlara -bu arada sendika bürokrasisine karşı da!- yönelmek zorundadır!

Kaybedecek birşey yok! Ama ya kazanılacak olan?!


2001 1 Mayısına kriz koşullarında giriyoruz. Bugün devlet tarafından çok açık bir politika uygulanıyor, varolan krizin yükünün bizlere, işçilere, emekçilere yüklenmesi isteniyor. Buna evet mi diyeceğiz? Sabır isteniyor? Yeterince sabretmedik mi? Fedakârlık isteniyor? Daha ne kadar fedakârlık yapacağız? Kemer sıkmamız, dişimizi sıkmamız isteniyor! Sıka sıka ne ağzımızda diş, ne kemerimizde delik kaldı!
Hayır! Ne kemer sıkmaya mecalimiz kaldı, ne sabrımız; ne de fedakârlık yapacak halimiz!
Evet, birşeyler yapılması gerekli ama yapılması gerekli olan şeyler devletin söylediği gibi sabır göstermek, kemer sıkmak, diş sıkmak değil!
Yapılması gereken şey; haklarımız için mücadeleye atılmaktır!
Yapılması gereken şey, uluslararası işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü 1 Mayıs'ta taleplerimizi daha gür bir şekilde haykırmak; birliği, dayanışmayı güçlendirmek ve zaferi kazanmak için mücadele yürütmektir!
Yapılması gereken şey; işçileri, emekçileri her geçen gün yoksulluk sınırında, açlık sınırında yaşamaya mahkum eden ücretli kölelik düzenini yıkmaktır! Hata bu sistemin kendisidir ve bu sistem yaşadığı sürece işçilerin, emekçilerin sömürüden, yoksulluktan, açlıktan kurtulması mümkün değildir!
ÇAĞRI dergisi olarak her sayıda kapağımızda yayınladığımız Marx ile Engels'in bir sözü var. Şöyle:
"Kadın ve erkek işçiler... Zincirlerinizden başka kaybedecek birşeyiniz yok! Kazanacağınız yeni bir dünya var!"
Evet, bu söz, kriz ertesinde daha da kötü şartlar altında bir yaşamın reva görüldüğü işçiler, emekçiler açısından çok güncel... Bugün işçilerin, emekçilerin kaybedecek neleri var? Yağan zam yağmuru karşısında reel olarak düşen ücretlerle nasıl bir yaşam sürülebilir? Her gün sokağa atılan, işsizliğe, aşsızlığa terkedilen işçi ve emekçilerin bu sistemde gelecek beklentisi olabilir mi? Hortumcuların, soyguncuların, rüşvet ve yolsuzluğun "kural" olduğu bir sistemde satacak emeğinden başka hiçbir şeyi olmayan çağdaş kölelerin, ücretli kölelerin kaybedecek neyi var?
Hayır... İşçilerin bu sistemde, kaybedecek hiçbirşeyleri yok!
Ama işçilerin, emekçilerin başka bir alternatifleri var: Kapitalist sistemi, onun koruyucusu devleti yıkarak işçilerin, emekçilerin cumhuriyetini kurmak! Emeğe dayalı, emekçinin çıkarlarına dayalı toplumu örgütlemek! Sosyalizmi, giderek komünizmi dünya çapında hakim hale getirmek...
İşçiler, emekçiler böyle bir dünyayı kazanabilirler... Bu dünya, insanın insanı sömürmediği; üretilen zenginliğin eşit bir şekilde paylaşıldığı bir dünyadır. Bu dünya her türlü baskının ve sömürünün ortadan kaldırıldığı bir dünyadır! Bu dünya, emeğin, emekçinin dünyasıdır! Bu dünya, sosyalizmin, komünizmin dünyasıdır!
Bu mümkündür!
Yeter ki, işçiler, emekçiler bu gerçek -ve tek!- alternatifin gerekliliğini, olabilirliğini kavrasınlar!
Yeter ki, işçiler, emekçiler güçlerine güvensin, sömürüsüz dünyayı kendilerinin kurabileceğini kavrasınlar!
Yeter ki, emeğin, ekmeğin kavgasına atılsınlar!

Nisan 2001


HİZMET İŞ KOLUNDA YENİ BİR SENDİKA DOĞDU...

ver.di!

Almanya'da, Almanya Sendikalar Birliği'nin çatısı altında bulunan Kamu Emekçileri Sendikası (ÖTV); Ticaret, Banka ve Sigorta Çalışanları Sendikası (HBV); Posta Çalışanları Sendikası (DPG); Basın Çalışanları Sendikası (IG Medien) ve ayrı bir sendikal örgütlenme olarak varlığını esas itibariyle Almanya işçi hareketinin örgütlenmesinin başından beri yanlış bir şekilde beyaz yakalıların ayrı örgütlenmesi temelinde gerçekleştiren Almanya Beyaz Yakalılar (ya da Büro Çalışanları) Sendikası (DAG) kendi varlıklarına son vererek ortaklaşa kurdukları ver.di sendikasında birleştiler.

Neden yeni bir sendika?


Gerek 17-19 Mart tarihlerinde Almanya'nın başkenti Berlin'de yapılan fesih kongrelerinde yaptıkları açıklamalar ve gerekse de daha önce yürütülen tartışmalarda, birleşmenin ve kendilerini feshetmelerinin temel nedeni olarak, globalleşme sonucu ortaya çıkan üretimin örgütlenmesi ve bunun sonucu ortaya çıkan koşullara ayak uydurmada ve ortaya çıkan sorunlara karşı mücadele etmede zorlandıklarını, iş kolları arasındaki ayrışmanın eskisi gibi sürüp gitmediğini, bir çok alanda bu kollar arasında iç içe geçmelerin gerçekleştiğini ve bunun sonucu olarak da sendikalararası rekabetin daha fazla oranda ortaya çıktığını, bunun ise çalışanların sorunlarını çözmediğini tersine zorlaştırdığını; oysa bu sendikaların güçlerini birleştirerek daha güçlü bir sendika yaratıldığını ve büyük bir sendikanın daha fazla şeyler gerçekleştirme şansına sahip olduğunu öne sürdüler.
Ayrıca varolan sendikaların giderek üye kaybetmesi, küçülmesi ve kuralsız çalışma koşullarının açıklanması olan esnek çalışmaya, taşeronlaştırmaya, özelleştirme sonucu işsizliğin daha da büyümesi, işsizliğin kendisine karşı mücadelede yetersiz kaldıklarını da belirtiyorlardı.
Bu sendikalar 1995 yılından bu yana birleşme üzerine görüştüklerini ve fakat tabanlarını bu konuda ikna etmeye zorlandıklarını, fesih için tüzük gereği gerekli olan yüzde 80 delege oylarını bulamadıklarını, ama gelinen yerde bu sorunun da çözüldüğü inancında olduklarını kongrelerde söylüyorlardı. Gerçekten de 17 ve 19 Mart arasında yapılan fesih kongrelerinde toplam delegelerin yaklaşık yüzde 85'i fesih ve birleşmeden yana oy kullandı. Yapılan bu oylamalar sonucunda 19-21 Mart tarihinde yapılması planlanan yeni sendikanın kuruluş kongresinin önünde bir engel kalmamıştı.

ver.di kuruldu


Birleşmeden yana tavır koyan bu beş sendikanın ver.di kongresine göndereceği toplam 1009 delegesi bulunuyordu. Bu delegelerin yarıdan fazlası kadınlardan oluşmaktaydı.
Zaten ver.di'nin tüzüğüne göre kadınların temsiliyeti için bir kota uygulaması kararı alınmıştı. Yapılan ilk genel kurulda delegeler önceden saptanmış bulunan yönetim kurulu üyelerini ve diğer kurulları seçtiler.
Kongre boyunca iki temel eleştiri getirildi. Bunlardan birisi, kotaya uyulmadığı noktasında idi, ki bu haklı bir eleştiri idi. Çünkü 18 kişilik ver.di yönetim kuruluna delegelerin çoğunluğu kadın olmasına rağmen yalnızca 7 kadın yönetim kurulu üyeliği öngörülmüştü. Zaten geçici yönetim kurulu adına takınılan tavırda da, eleştirinin haklı olduğu, gelecek kongrede kota uygulamasına uygun davranılacağının tüzük tarafından öngörüldüğü açıklandı. Alman sendikacılar -Alman devleti gibi, eski Doğu Almanlardan intikam alır bir tavır içerisinde- yeni seçilen yönetim kuruluna hiç bir Doğu Almanı uygun görmemişlerdi. İkinci temel eleştiri buna yönelikti. Eleştiriyi getiren delege gelecek kongrede buna gözyummayacaklarını söylüyordu, bence haklı olarak.

ver.di üye sayısı bakımından dünyanın en büyük sendikası.


Bu objektif gerçeklik, Almanya Cumhurbaşkanı ve Dünya Ticaret Sendikası Genel Sekreteri tarafından da vurgulandı.
Bu büyüklüğün bilincinde olan Alman devleti bu kongreye cumhurbaşkanını, başbakanını ve eskiden Almanya Metal İşçileri Sendikası'nın başkan yardımcısı olan şimdiki hükümetin çalışma bakanını göndermişti. Çalışma bakanının ve başbakanın konuşmaları sırasında yuhalamalar oldu; ıslıklar çalındı. Başbakan bundan gayet de rahatsız oldu. Yine başbakanın konuşması sırasında salonda gezilerek taşınan pankartlardan birisi, toplama kamplarında ve büyük tekellerde Alman faşizmi döneminde zoraki çalıştırılanlara tazminat ödenmesi için bir yasanın çıkarılmasını talep ediyordu. ver.di sendikasının yeni genel başkanı olan Yeşiller Partisi üyesi Frank Bsirske yaptığı konuşmada bu talebin haklı bir talep olduğunu belirtti.

ver.di'de işler zor olacak...

ver.di'nin yapısı bir çok yenilikleri taşımaktadır. 3 milyon 200 bin üyeli dünyanın en büyük sendikası çok sayıda işkolunu içerisinde barındırmaktadır. Bundan hareketle tüm örgütlenme alanlarının kapsanması ve doğru bir şekilde görevlerin dağıtılması zor olacaktır. Bunun ötesinde ver.di'de 500'ün üzerinde fazla çalışan bulunmaktadır. Kuruluş aşamasında bir dönem 5 sendikanın bu uzman ve yönetici kadrosunun fazla kalan bölümü işten atılmayacak ama peyderpey atılacağı kesin görülmektedir.
Büyük bir aparatın oluşmasının bir tehlike oluşturacağı, daha büyük bürokrasi ve daha da hantallaşmanın mümkün olduğu, tabanın kendisinden uzaklaşmanın bir tehlike olarak varolacağı, tabanın taleplerinin dile getirilmesinin eskiden olduğu kadar gerçekleşemeyeceği, yeni sendikada koltuk kapma heveslilerinin olacağı... ver.di şeklinde bir birleşmeye karşı olan sendikaların üyelerinin karşı çıkış nedenlerinden bazılarıdır. Ben de bu tür eleştirilerde gerçeklik payı olacağını düşünüyorum.
ver.di yönetimi ve ver.di'yi oluşturanlar 13 bölüm üzerinde sendikayı yapılandırarak, bu hantallaşma ve her alanın taleplerinin hasıraltı edilmesini önlemek istemişlerdir. Bu 13 bölüm şunlardır:
1. Mali (finans) hizmetler bölümü, 2. İkmal ve iaşe bölümü (Çöp, atık sorunları), 3. Sağlık, sosyal yardım hizmetleri, kiliseler bölümü, 4. Sosyal sigortalar hizmetleri bölümü, 5. Eğitim, bilim, araştırmalar bölümü, 6. Birlik ve eyaletler bölümü, 7. Belediye hizmetleri bölümü, 8. Basın, sanat, kültür, matbaa vs. hizmetleri bölümü, 9. Enformasyon teknolojisi, telekomünikasyon, bilgi işlem hizmetleri bölümü, 10. Posta hizmetleri, nakliyat ve lojistik hizmetleri bölümü, 11. Ulaştırma hizmetleri bölümü, 12.Ticaret hizmeti bölümü ve 13. Özel hizmetler bölümü.
Bu bölümlere bakıldığında işlerin çok kabarık olacağı görülecektir. Aslında bu bölümler yer yer kendi içinde yine alt bölümlere ayrılmaktadır. Bunların üzerine durmanın şu anda pek gereği yoktur.
Bir son nokta olarak şunu belirtmekte yarar vardır: Almanya gibi emperyalist ülkelerde hizmet iş kolu giderek büyüyen bir iş koludur. Şu anda hizmet sektöründe çalışanların toplam çalışanlara oranları yaklaşık yüzde 65'lerdedir. Durum bu olunca bu alanda kurulan yeni sendikanın da toplumsal muhalefete içindeki yeri önemlidir. Marksistlerin bu alana da gereken önemi vermesi gerekmektedir. Marksistler bu soruna klasik söylemlerle cevap vermemelidirler. ver.di'nin bu kongresine Marksistlerin gereken önemi vermemiş olması, bu alanda çalışan emekçilerin sorunlarını dile getirip yeni sendikal yapıya karşı tavır belirlememiş olmaları yanlış bir yaklaşımın işaretleri olarak görülmelidir.

***


Yukarıda mümkün olduğunca bu yeni sendikanın kuruluşu hakkında bilgi verdim. Bizim kendimize şu soruyu sormamız yerindedir sanırım:

Biz bu gelişmeler
karşısında nasıl
davranmalıyız?


Coğrafyamızda üretim sektöründe DİSK, TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ konfederasyonları bulunmaktadır. Bunun ötesinde kendisine bağımsızlık sıfatı takan sendikalar vardır. Ayrıca kamu emekçilerinin sendikası KESK ve daha bir kaç konfederasyonu vardır.
Yine bu konfederasyonlara bağlı tek tek sendikaların yöneticileri 3 bin, 10 bin ve bazen 50-60 kişilik üyelikleri ile kendilerini öve öve bitirememektedirler. Bir de 3-5 bin kişilik sendikalara kısmen hükmeden 'işçi sınıfının öncü partileri' var. Bunlar da dünyayı kendilerinin yarattıklarını neredeyse açıkça ilan edecekler!
Fakat bu noktada bir gerçeklik daha vardır; o da, yabancı tekellerin ve yerli tekellerin devletle ortaklaşa sınıfa saldırılarına karşı başarılı bir karşı duruş sergilenememektedir. Yine 19 Aralık'ta cezaevlerinde devrimci mahkumlara karşı gerçekleştirilen faşist saldırıya karşı sendikaların hemen hepsi ilk başta sus-pus kalmışlardır. Bu sınıf öncüleri de bir kaç küçük çapta eylemin dışında birşeyler -ne yazık ki- yapamamışlardır.
İşte gücümüzün dibe vurmuş olduğu bir dönemde, sermayenin uluslararası alanda gerçekleştirdikleri saldırılar, esnek çalışma, özelleştirme, taşeronlaştırma vb. karşısında gözle görülür bir karşı duruşun sergilenemediği günümüzde Almanya'daki burjuva sendika yöneticilerinden öğrenilecek birşey yok mudur? Burjuva diyorum; çünkü, sendikalarda bir kaç sosyalistin dışında esasta onlar hakim.
Artık siyasi programları itibarıyla da adına "Emek Platformu" denilen platformcuların birleşmesini engelleyen nedir? Oturdukları koltukları kaybetmek mi? Aslında koltuklarını bu gidişle koruyamayacakları da bir gerçeklik... Çünkü, her geçen gün üye sayılarında düşmeler yaşanmaktadır. O zaman büyük bir konfederasyon ve mümkünse her iş kolunda bir büyük sendika perspektifi ile bir çalışma neden başlatılmasın?
Marksistler bu konuda olaya daha farklı bir boyutta bakacaklardır. Marksistler tüm burjuva sendikacıların birleşmesini önerirken, kendilerinin işçilerin olduğu her yerde ve öncelikle de sınıf bakış açısı ile en önemli olan sektörlerdeki sendikalarda taban içerisinde çalışma yapma, oralarda komünist fraksiyonlar kurma, işletmelerde ve işyerlerinde grev ve mücadele komiteleri kurma, proletarya partisinin işletme hücrelerini kurma görevleri olduğunu unutmayacak; bu görevlere uygun bir çalışma yürüteceklerdir.
Diğer yandan; eğer bugün varolan yapılarla sendikaların içerisinde bulunduğu açmazlar aşılamaz, işçilerin ve emekçilerin taleplerine cevap verilip onların çıkarları açısından yeni kazanımlar elde edilemezse -ki görünen de odur!-, o zaman Marksistler varolan sendika konfederasyonlarının parçalanıp, sınıfın çıkarlarına daha iyi hizmet edecek yeni bir sendika konfederasyonunun kurulması talebini öne sürerler.
Bu talebin gerçekleşmesinin maddi olanakları da vardır. Bugün değişik konfederasyonlar içerisinde -ki buna KESK de dahildir-, ilerici, demokrat yöneticiler, sendikalar ve sendika şubeleri vardır. Eğer büyük bir birlik temelinde daha güçlü bir sendikal yapı oluşturulamayacaksa, geleceğe dönük ufak ve fakat daha militan bir sendika konfederasyonunun oluşturulması bir görev teşkil etmektedir. Devrimciler, demokratlar ve Marksistler bu konuda işbirliği ve güçbirliği yapmakla görevlidirler; sınıfın çıkarları bugün bunu gerektirmektedir. Bu çıkarları koruma görevi, her türlü kariyerin, "koltuk sevdasının" üzerinde ve çok yüce bir görevdir. Bu göreve uygun davranmak sınıfın çıkarlarına ihanet edip etmemenin denek taşıdır.
O zaman herkes görevinin yüceliğine uygun davranmalıdır!

Bir Yeni Dünya İçin ÇAĞRI dergisi okuru
31 Mart 2001