Kaybedecek birşey yok!
Kazanılacak yeni bir dünya var!
Türkiye bir kriz döneminden geçiyor. Hakim sınıflar bu krizin yükünü
de işçilere, emekçilere yüklemek için yoğun bir çalışma içindeler.
IMF destekli "ulusal" ekonomik program hazırlanıyor; "15
günde 15 yasa" olarak tanıtılan bir yasalar zinciri ile krizin
"aşılması" için yasal çerçevede düzenlemeler yapılıyor...
Bu arada geniş yığınlar nezdinde "Anayasa ve hukuka bağlılık",
"dürüstlük" simgesi(!) haline gelen/getirilen ve kimi yasaları,
"Anayasa'ya aykırılık", "toplum vicdanıyla bağdaşmazlık"
vs. söylemle imzalamayan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer "acemiliği
üzerinden atıyor" ve önüne gelen -işçilere, emekçilere karşı-
yasaları sessiz, sedasız birer ikişer imzalıyor.
Bir yandan zamlar otomatiğe bağlanmışçasına ardarda geliyor; diğer
yandan % 57 olarak tahmin edilen resmi yıllık enflasyon oranı karşısında
kamu çalışanlarına % sıfır zam önerme densizliği gösteriliyor.
Kısaca işçilerin, emekçilerin krizin yükünü çekmesi için yapılması
gereken herşey yapılıyor.
Ekonomik program kimin programı?
Ekonomik kriz sonrası kendiliğinden sokağa çıkan esnaf kesimi dışında
kalan işçiler, emekçiler, örgütleri üzerinden hükümete karşı tepkisini
dile getirdiği saatlerde hükümetin dördüncü ortağı "süper bakan"
Kemal Derviş bir süredir hazırladığı ekonomik programını kamuoyuna
açıkladı. Gerek Kemal Derviş'in programı tanıtırken üzerinde durduğu
şey, gerekse hakim sınıf sözcülerinin sık sık yinelediği bazı sözler
var: "Fedakârlık!", "sabır", "hep birlikte
aşmak" vb. vb. gibi...
Bu sözlerin büyük bir sahtekârlık olduğu gün gibi meydandadır. Onlar
sık sık fedakârlıkta bulunmaktan sözediyorlar ama, örneğin programda
zenginlerin, "fedakârlığının" esamesi yok! İşçilerin, emekçilerin
ücret artışlarına, tarımsal ürünlerin taban fiyatlarına vd. sınırlamalar
getirilirken sermaye sınıfından herhangi bir "fedakârlık"
talep edilmiyor!
Çokça sabırdan bahsediliyor... Açlığa mahkum edilen işçiler, emekçiler;
açlığın koynunda daha ne kadar sabır gösterecekler?
Şüphesiz durum böyle olunca da hakim sınıfların programı neden sahiplendikleri
de daha anlaşılır olmaktadır. Çünkü programın kendilerine karşı bir
yaptırımı yoktur; kendilerinden "fedakârlık" bekleyen veya
"sabır göstermelerini" isteyen de yoktur! Krizin yükü nasıl
olsa "toplumsal mutabakat" adına işçilere, emekçilere, yoksullara
yüklenmiştir, yüklenecektir; onlar ise bir kez daha servetlerine servet
katacaklardır! Sistemde "toplumsal mutabakattan" sermaye
sınıfı bunu anlamakta; buna uygun adım atmaktadır!
Program sermayenin programıdır. Sermaye sahibiyle, siyasetçisiyle
hakim sınıfların önemli bir bölümü programın arkasındadır. TÜSİAD
gibi büyük patronların örgütleri programın uygulanmasını istemekte;
"Türkiye'nin düzlüğe çıkması" adına "Derviş programını"
alkışlamaktadırlar. Zamlarla, üç haneli enflasyonla yaşamak zorunda
olan emekçiler ise bu programla daha fazla yoksullaşacaklardır.
Utanmazlıkta sınır yok!
Yeni ekonomik programla birlikte işçi ve memur kesimine verilecek
ücret zamları konusunda da açıklamalar gelmeye başladı.
Türkiye'de % 40-45'lik "adı konmamış" bir devalüasyon yapıldı.
Diğer yandan hükümet, yeni programla birlikte yılı % 57 oranında bir
enflasyonla bitirileceğinin hesaplarını yapıyor. Kaldı ki bu enflasyon
hedefinin gerçekleşmesi çok zor. Çünkü daha yılın ilk dört ayında
enflasyon oranı % 40'larda dolaşıyor ve aylık enflasyon oranları ile
bu oran yıl sonunda kadar % 57'nin üzerine -hem de çok rahat bir şekilde-
çıkacaktır!
Bir başka rakam: KESK'in dört kişilik bir aile için belirlediği yoksulluk
sınırı ücreti 670 milyon lira, açlık sınırı ise 220 milyon lira. Yine
Türkiye'de kamu çalışanlarının % 90'ı yoksulluk sınırının altında
yaşıyor KESK verilerine göre...
Türk-İş verilerine göre ise kamu kesiminde çalışan işçilerin son ekonomik
kriz nedeniyle ücretlerindeki kayıp 354 dolar! Türk-İş'in yaptığı
araştırmaya göre Ocak 2001'de 776 dolar olan kamu işçisinin ücreti,
dalgalı kur sistemine geçilmesiyle birlikte Nisan ayı başlarındaki
kura göre 354 dolar kaybederek 422 dolara indi. Yine araştırmaya göre
Mart 2001 itibariyle geçen yılın Temmuz ayına göre ortalama ücretlerde
% 23.5 oranında bir gerileme var.
Gerileme sadece kamu işçilerinin ücretlerinde değil... Asgari ücret
de krizden nasibini almış durumda. Türk-İş'in araştırmasına göre;
19 Şubat krizinin etkisiyle 1 Ocak 2001 tarihinde 208.8 dolar olan
brüt asgari ücret 121.9 dolara düştü.
Tüm bu rakamların karşılığında işçilere, emekçilere, ücretlilere önerilen
ücret zamları ne kadardır?
Memurlara verilecek zammın enflasyon oranında yapılacağı söylenmesine;
ve enflasyon oranının kendi verilerine göre % 57 (en az!) olarak tahmin
etmelerine rağmen, yapılması düşünülen ücret zammı azami % 12,7'dir!
Bu da şimdilik konuşulandır; yarın bu rakamdan da ne kadar kırpılacağı
belli değildir! Kaldı ki, % 40 zam verilse bile, verilen bu zam zaten
daha şimdiden sıfırlanmıştır!
Ya hükümetin işçiler için düşündüğü ücret nedir? % "sıfır!"
Yani Devlet Bakanı Mehmet Keçeciler'in yaptığı açıklamayla hükümet
kamuda çalışan işçiler için ücret artışı düşünmemektedir! Sendika
konfederasyonlarının hükümetin bu komik tavrına tepkilerini belirtmeleri
üzerine Devlet Bakanı Mehmet Keçeciler bir açıklama yaparak sözlerinin
yanlış anlaşıldığını söylemiştir. Peki doğrusu nedir?! Keçeciler bu
yılın ilk altı ayı için zam öngörmediklerini, bu ilk altı ayın zammını
dördüncü altı ayda telafi etme yoluna gitmeyi düşündüklerini açıkladı!
Keçeciler böylece kendini düzeltmiş oldu ama hesap yine yanlış! Yine
işçiye öngörülen ilk altı ay zammının yapılmak istenmemesi! Bugün
kazanılmış hakları bile tırpanlayan devletin, dördüncü altı ayda nasıl
bir düzenlemeyle geriye dönük bir hakkı vermesi sorunun bir yanı iken;
diğer yandan işçilerin sıfır zamla dördüncü ayı görüp göremeyeceği
sorunun diğer yanıdır!
Şüphesiz devletin bu tavrı gerçekte "ince" bir politikadır.
Sıfır zammın bugünkü koşullarda kabul edilmeyeceğini devlet de bilmektedir
(aslında % sıfır zammı kabul ettirebilseler elbette bu onlar için
gayet iyi olacaktır!) ve ama buna rağmen böyle bir talepte bulunmaktadır!
Böylece devlet pazarlık sınırını sıfırdan başlatmakta; birkaç puan
yükselerek % 50-60'lık enflasyon rakamına karşılık % 10-20 arası bir
ücret zammı vererek işçileri "susturmaya" çalışmak istemektedir.
Bir başka deyişle devlet işçilere, "ölümü gösterip onları sıtmaya
razı etmeye" uğraşmaktadır...
Peki ya bu tavır karşısında işçi sendikaları ne yapmaktadır? Onların
da talebi % 25 civarında... Bu arada bu rakama ek olarak ileri sürülen
% 5'lik "refah payı" talebinden de vazgeçileceği sendika
konfederasyonları tarafından ifade edilmiştir!
Yukarıda da değindiğimiz gibi enflasyon oranının altındaki her ücret
işçilerin reel ücretlerdeki düşüşünün sürmesi demektir. Bu konuda
işçi sendikaları konfederasyonları % sıfır gibi "ücret zammını"(!!!)
kabul etmemektedirler ama onların istediği rakam da gerçekte yüksek
enflasyon karşısında fazla bir anlam ifade etmemektedir!
Onlar bir yandan devletin ücretler bağlamındaki saldırılarını geri
çevirmek zorunda kalırken diğer yandan işçilerin de esnaf gibi sokağa
dökülmesinden, tepkisini dile getirmesinden korkuyorlar. Bunun için
"eylem" şiarları eşliğinde işçi sınıfını belirli bir çerçevede
tutmak için çaba gösteriyorlar. Örneğin Türkiye'de esnaflar tepkilerini
dile getirirken işçilerin emekçilerin meydanlara inmesini 14 Nisan
eylemini gerekçe göstererek engellediler, ertelediler. Türkiye'de
esnaflar yaptıkları eylemlerle hükümeti istifaya davet ederken, son
krizin en fazla etkilenen kesimleri arasında yer alan işçiler 14 Nisan'ı
beklediler...
14 Nisan eylemleri, sendika bürokrasisinin işçi sınıfını dizginleme
konusunda nasıl bir çaba içerisinde olduğunu gayet iyi gösterdi. Bu
yüzden her fırsatta söylediğimiz şeyi bir kez daha yineleyelim:
Devletin ekonomik programın yükünü emekçilere yükleme çalışmasına
karşı tepkimizi yükseltirken bu tepkimizi engellemeye çalışan, işçileri,
emekçileri düzen sınırları içine hapseden sendika bürokrasisine karşı
da mücadelemizi yükseltmeliyiz. Unutmayalım, onlar sistemin koruyucu
güçleri arasındadırlar; burjuvazinin içimizdeki uzantılarıdırlar.
Onların bizleri satarak, bizlerin açlık ve yoksulluk içinde yaşamamız
pahasına sistemi koruma yönündeki çabalarını görelim; bu çabaları
boşa çıkaralım; sendika bürokrasisini aşalım! Unutmayalım; ücretli
kölelik düzenine karşı mücadele, aynı zamanda bu sistemi yaşatmaya
çalışanlara -bu arada sendika bürokrasisine karşı da!- yönelmek zorundadır!
Kaybedecek birşey yok! Ama ya kazanılacak olan?!
2001 1 Mayısına kriz koşullarında giriyoruz. Bugün devlet tarafından
çok açık bir politika uygulanıyor, varolan krizin yükünün bizlere,
işçilere, emekçilere yüklenmesi isteniyor. Buna evet mi diyeceğiz?
Sabır isteniyor? Yeterince sabretmedik mi? Fedakârlık isteniyor? Daha
ne kadar fedakârlık yapacağız? Kemer sıkmamız, dişimizi sıkmamız isteniyor!
Sıka sıka ne ağzımızda diş, ne kemerimizde delik kaldı!
Hayır! Ne kemer sıkmaya mecalimiz kaldı, ne sabrımız; ne de fedakârlık
yapacak halimiz!
Evet, birşeyler yapılması gerekli ama yapılması gerekli olan şeyler
devletin söylediği gibi sabır göstermek, kemer sıkmak, diş sıkmak
değil!
Yapılması gereken şey; haklarımız için mücadeleye atılmaktır!
Yapılması gereken şey, uluslararası işçi sınıfının birlik, mücadele
ve dayanışma günü 1 Mayıs'ta taleplerimizi daha gür bir şekilde haykırmak;
birliği, dayanışmayı güçlendirmek ve zaferi kazanmak için mücadele
yürütmektir!
Yapılması gereken şey; işçileri, emekçileri her geçen gün yoksulluk
sınırında, açlık sınırında yaşamaya mahkum eden ücretli kölelik düzenini
yıkmaktır! Hata bu sistemin kendisidir ve bu sistem yaşadığı sürece
işçilerin, emekçilerin sömürüden, yoksulluktan, açlıktan kurtulması
mümkün değildir!
ÇAĞRI dergisi olarak her sayıda kapağımızda yayınladığımız Marx ile
Engels'in bir sözü var. Şöyle:
"Kadın ve erkek işçiler... Zincirlerinizden başka kaybedecek
birşeyiniz yok! Kazanacağınız yeni bir dünya var!"
Evet, bu söz, kriz ertesinde daha da kötü şartlar altında bir yaşamın
reva görüldüğü işçiler, emekçiler açısından çok güncel... Bugün işçilerin,
emekçilerin kaybedecek neleri var? Yağan zam yağmuru karşısında reel
olarak düşen ücretlerle nasıl bir yaşam sürülebilir? Her gün sokağa
atılan, işsizliğe, aşsızlığa terkedilen işçi ve emekçilerin bu sistemde
gelecek beklentisi olabilir mi? Hortumcuların, soyguncuların, rüşvet
ve yolsuzluğun "kural" olduğu bir sistemde satacak emeğinden
başka hiçbir şeyi olmayan çağdaş kölelerin, ücretli kölelerin kaybedecek
neyi var?
Hayır... İşçilerin bu sistemde, kaybedecek hiçbirşeyleri yok!
Ama işçilerin, emekçilerin başka bir alternatifleri var: Kapitalist
sistemi, onun koruyucusu devleti yıkarak işçilerin, emekçilerin cumhuriyetini
kurmak! Emeğe dayalı, emekçinin çıkarlarına dayalı toplumu örgütlemek!
Sosyalizmi, giderek komünizmi dünya çapında hakim hale getirmek...
İşçiler, emekçiler böyle bir dünyayı kazanabilirler... Bu dünya, insanın
insanı sömürmediği; üretilen zenginliğin eşit bir şekilde paylaşıldığı
bir dünyadır. Bu dünya her türlü baskının ve sömürünün ortadan kaldırıldığı
bir dünyadır! Bu dünya, emeğin, emekçinin dünyasıdır! Bu dünya, sosyalizmin,
komünizmin dünyasıdır!
Bu mümkündür!
Yeter ki, işçiler, emekçiler bu gerçek -ve tek!- alternatifin gerekliliğini,
olabilirliğini kavrasınlar!
Yeter ki, işçiler, emekçiler güçlerine güvensin, sömürüsüz dünyayı
kendilerinin kurabileceğini kavrasınlar!
Yeter ki, emeğin, ekmeğin kavgasına atılsınlar!
Nisan 2001
HİZMET İŞ KOLUNDA YENİ BİR SENDİKA DOĞDU...
ver.di!
Almanya'da, Almanya Sendikalar Birliği'nin çatısı altında bulunan
Kamu Emekçileri Sendikası (ÖTV); Ticaret, Banka ve Sigorta Çalışanları
Sendikası (HBV); Posta Çalışanları Sendikası (DPG); Basın Çalışanları
Sendikası (IG Medien) ve ayrı bir sendikal örgütlenme olarak varlığını
esas itibariyle Almanya işçi hareketinin örgütlenmesinin başından
beri yanlış bir şekilde beyaz yakalıların ayrı örgütlenmesi temelinde
gerçekleştiren Almanya Beyaz Yakalılar (ya da Büro Çalışanları) Sendikası
(DAG) kendi varlıklarına son vererek ortaklaşa kurdukları ver.di sendikasında
birleştiler.
Neden yeni bir sendika?
Gerek 17-19 Mart tarihlerinde Almanya'nın başkenti Berlin'de yapılan
fesih kongrelerinde yaptıkları açıklamalar ve gerekse de daha önce
yürütülen tartışmalarda, birleşmenin ve kendilerini feshetmelerinin
temel nedeni olarak, globalleşme sonucu ortaya çıkan üretimin örgütlenmesi
ve bunun sonucu ortaya çıkan koşullara ayak uydurmada ve ortaya çıkan
sorunlara karşı mücadele etmede zorlandıklarını, iş kolları arasındaki
ayrışmanın eskisi gibi sürüp gitmediğini, bir çok alanda bu kollar
arasında iç içe geçmelerin gerçekleştiğini ve bunun sonucu olarak
da sendikalararası rekabetin daha fazla oranda ortaya çıktığını, bunun
ise çalışanların sorunlarını çözmediğini tersine zorlaştırdığını;
oysa bu sendikaların güçlerini birleştirerek daha güçlü bir sendika
yaratıldığını ve büyük bir sendikanın daha fazla şeyler gerçekleştirme
şansına sahip olduğunu öne sürdüler.
Ayrıca varolan sendikaların giderek üye kaybetmesi, küçülmesi ve kuralsız
çalışma koşullarının açıklanması olan esnek çalışmaya, taşeronlaştırmaya,
özelleştirme sonucu işsizliğin daha da büyümesi, işsizliğin kendisine
karşı mücadelede yetersiz kaldıklarını da belirtiyorlardı.
Bu sendikalar 1995 yılından bu yana birleşme üzerine görüştüklerini
ve fakat tabanlarını bu konuda ikna etmeye zorlandıklarını, fesih
için tüzük gereği gerekli olan yüzde 80 delege oylarını bulamadıklarını,
ama gelinen yerde bu sorunun da çözüldüğü inancında olduklarını kongrelerde
söylüyorlardı. Gerçekten de 17 ve 19 Mart arasında yapılan fesih kongrelerinde
toplam delegelerin yaklaşık yüzde 85'i fesih ve birleşmeden yana oy
kullandı. Yapılan bu oylamalar sonucunda 19-21 Mart tarihinde yapılması
planlanan yeni sendikanın kuruluş kongresinin önünde bir engel kalmamıştı.
ver.di kuruldu
Birleşmeden yana tavır koyan bu beş sendikanın ver.di kongresine göndereceği
toplam 1009 delegesi bulunuyordu. Bu delegelerin yarıdan fazlası kadınlardan
oluşmaktaydı.
Zaten ver.di'nin tüzüğüne göre kadınların temsiliyeti için bir kota
uygulaması kararı alınmıştı. Yapılan ilk genel kurulda delegeler önceden
saptanmış bulunan yönetim kurulu üyelerini ve diğer kurulları seçtiler.
Kongre boyunca iki temel eleştiri getirildi. Bunlardan birisi, kotaya
uyulmadığı noktasında idi, ki bu haklı bir eleştiri idi. Çünkü 18
kişilik ver.di yönetim kuruluna delegelerin çoğunluğu kadın olmasına
rağmen yalnızca 7 kadın yönetim kurulu üyeliği öngörülmüştü. Zaten
geçici yönetim kurulu adına takınılan tavırda da, eleştirinin haklı
olduğu, gelecek kongrede kota uygulamasına uygun davranılacağının
tüzük tarafından öngörüldüğü açıklandı. Alman sendikacılar -Alman
devleti gibi, eski Doğu Almanlardan intikam alır bir tavır içerisinde-
yeni seçilen yönetim kuruluna hiç bir Doğu Almanı uygun görmemişlerdi.
İkinci temel eleştiri buna yönelikti. Eleştiriyi getiren delege gelecek
kongrede buna gözyummayacaklarını söylüyordu, bence haklı olarak.
ver.di üye sayısı bakımından dünyanın en büyük sendikası.
Bu objektif gerçeklik, Almanya Cumhurbaşkanı ve Dünya Ticaret Sendikası
Genel Sekreteri tarafından da vurgulandı.
Bu büyüklüğün bilincinde olan Alman devleti bu kongreye cumhurbaşkanını,
başbakanını ve eskiden Almanya Metal İşçileri Sendikası'nın başkan
yardımcısı olan şimdiki hükümetin çalışma bakanını göndermişti. Çalışma
bakanının ve başbakanın konuşmaları sırasında yuhalamalar oldu; ıslıklar
çalındı. Başbakan bundan gayet de rahatsız oldu. Yine başbakanın konuşması
sırasında salonda gezilerek taşınan pankartlardan birisi, toplama
kamplarında ve büyük tekellerde Alman faşizmi döneminde zoraki çalıştırılanlara
tazminat ödenmesi için bir yasanın çıkarılmasını talep ediyordu. ver.di
sendikasının yeni genel başkanı olan Yeşiller Partisi üyesi Frank
Bsirske yaptığı konuşmada bu talebin haklı bir talep olduğunu belirtti.
ver.di'de işler zor olacak...
ver.di'nin yapısı bir çok yenilikleri taşımaktadır. 3 milyon 200
bin üyeli dünyanın en büyük sendikası çok sayıda işkolunu içerisinde
barındırmaktadır. Bundan hareketle tüm örgütlenme alanlarının kapsanması
ve doğru bir şekilde görevlerin dağıtılması zor olacaktır. Bunun ötesinde
ver.di'de 500'ün üzerinde fazla çalışan bulunmaktadır. Kuruluş aşamasında
bir dönem 5 sendikanın bu uzman ve yönetici kadrosunun fazla kalan
bölümü işten atılmayacak ama peyderpey atılacağı kesin görülmektedir.
Büyük bir aparatın oluşmasının bir tehlike oluşturacağı, daha büyük
bürokrasi ve daha da hantallaşmanın mümkün olduğu, tabanın kendisinden
uzaklaşmanın bir tehlike olarak varolacağı, tabanın taleplerinin dile
getirilmesinin eskiden olduğu kadar gerçekleşemeyeceği, yeni sendikada
koltuk kapma heveslilerinin olacağı... ver.di şeklinde bir birleşmeye
karşı olan sendikaların üyelerinin karşı çıkış nedenlerinden bazılarıdır.
Ben de bu tür eleştirilerde gerçeklik payı olacağını düşünüyorum.
ver.di yönetimi ve ver.di'yi oluşturanlar 13 bölüm üzerinde sendikayı
yapılandırarak, bu hantallaşma ve her alanın taleplerinin hasıraltı
edilmesini önlemek istemişlerdir. Bu 13 bölüm şunlardır:
1. Mali (finans) hizmetler bölümü, 2. İkmal ve iaşe bölümü (Çöp, atık
sorunları), 3. Sağlık, sosyal yardım hizmetleri, kiliseler bölümü,
4. Sosyal sigortalar hizmetleri bölümü, 5. Eğitim, bilim, araştırmalar
bölümü, 6. Birlik ve eyaletler bölümü, 7. Belediye hizmetleri bölümü,
8. Basın, sanat, kültür, matbaa vs. hizmetleri bölümü, 9. Enformasyon
teknolojisi, telekomünikasyon, bilgi işlem hizmetleri bölümü, 10.
Posta hizmetleri, nakliyat ve lojistik hizmetleri bölümü, 11. Ulaştırma
hizmetleri bölümü, 12.Ticaret hizmeti bölümü ve 13. Özel hizmetler
bölümü.
Bu bölümlere bakıldığında işlerin çok kabarık olacağı görülecektir.
Aslında bu bölümler yer yer kendi içinde yine alt bölümlere ayrılmaktadır.
Bunların üzerine durmanın şu anda pek gereği yoktur.
Bir son nokta olarak şunu belirtmekte yarar vardır: Almanya gibi emperyalist
ülkelerde hizmet iş kolu giderek büyüyen bir iş koludur. Şu anda hizmet
sektöründe çalışanların toplam çalışanlara oranları yaklaşık yüzde
65'lerdedir. Durum bu olunca bu alanda kurulan yeni sendikanın da
toplumsal muhalefete içindeki yeri önemlidir. Marksistlerin bu alana
da gereken önemi vermesi gerekmektedir. Marksistler bu soruna klasik
söylemlerle cevap vermemelidirler. ver.di'nin bu kongresine Marksistlerin
gereken önemi vermemiş olması, bu alanda çalışan emekçilerin sorunlarını
dile getirip yeni sendikal yapıya karşı tavır belirlememiş olmaları
yanlış bir yaklaşımın işaretleri olarak görülmelidir.
***
Yukarıda mümkün olduğunca bu yeni sendikanın kuruluşu hakkında bilgi
verdim. Bizim kendimize şu soruyu sormamız yerindedir sanırım:
Biz bu gelişmeler
karşısında nasıl
davranmalıyız?
Coğrafyamızda üretim sektöründe DİSK, TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ konfederasyonları
bulunmaktadır. Bunun ötesinde kendisine bağımsızlık sıfatı takan sendikalar
vardır. Ayrıca kamu emekçilerinin sendikası KESK ve daha bir kaç konfederasyonu
vardır.
Yine bu konfederasyonlara bağlı tek tek sendikaların yöneticileri
3 bin, 10 bin ve bazen 50-60 kişilik üyelikleri ile kendilerini öve
öve bitirememektedirler. Bir de 3-5 bin kişilik sendikalara kısmen
hükmeden 'işçi sınıfının öncü partileri' var. Bunlar da dünyayı kendilerinin
yarattıklarını neredeyse açıkça ilan edecekler!
Fakat bu noktada bir gerçeklik daha vardır; o da, yabancı tekellerin
ve yerli tekellerin devletle ortaklaşa sınıfa saldırılarına karşı
başarılı bir karşı duruş sergilenememektedir. Yine 19 Aralık'ta cezaevlerinde
devrimci mahkumlara karşı gerçekleştirilen faşist saldırıya karşı
sendikaların hemen hepsi ilk başta sus-pus kalmışlardır. Bu sınıf
öncüleri de bir kaç küçük çapta eylemin dışında birşeyler -ne yazık
ki- yapamamışlardır.
İşte gücümüzün dibe vurmuş olduğu bir dönemde, sermayenin uluslararası
alanda gerçekleştirdikleri saldırılar, esnek çalışma, özelleştirme,
taşeronlaştırma vb. karşısında gözle görülür bir karşı duruşun sergilenemediği
günümüzde Almanya'daki burjuva sendika yöneticilerinden öğrenilecek
birşey yok mudur? Burjuva diyorum; çünkü, sendikalarda bir kaç sosyalistin
dışında esasta onlar hakim.
Artık siyasi programları itibarıyla da adına "Emek Platformu"
denilen platformcuların birleşmesini engelleyen nedir? Oturdukları
koltukları kaybetmek mi? Aslında koltuklarını bu gidişle koruyamayacakları
da bir gerçeklik... Çünkü, her geçen gün üye sayılarında düşmeler
yaşanmaktadır. O zaman büyük bir konfederasyon ve mümkünse her iş
kolunda bir büyük sendika perspektifi ile bir çalışma neden başlatılmasın?
Marksistler bu konuda olaya daha farklı bir boyutta bakacaklardır.
Marksistler tüm burjuva sendikacıların birleşmesini önerirken, kendilerinin
işçilerin olduğu her yerde ve öncelikle de sınıf bakış açısı ile en
önemli olan sektörlerdeki sendikalarda taban içerisinde çalışma yapma,
oralarda komünist fraksiyonlar kurma, işletmelerde ve işyerlerinde
grev ve mücadele komiteleri kurma, proletarya partisinin işletme hücrelerini
kurma görevleri olduğunu unutmayacak; bu görevlere uygun bir çalışma
yürüteceklerdir.
Diğer yandan; eğer bugün varolan yapılarla sendikaların içerisinde
bulunduğu açmazlar aşılamaz, işçilerin ve emekçilerin taleplerine
cevap verilip onların çıkarları açısından yeni kazanımlar elde edilemezse
-ki görünen de odur!-, o zaman Marksistler varolan sendika konfederasyonlarının
parçalanıp, sınıfın çıkarlarına daha iyi hizmet edecek yeni bir sendika
konfederasyonunun kurulması talebini öne sürerler.
Bu talebin gerçekleşmesinin maddi olanakları da vardır. Bugün değişik
konfederasyonlar içerisinde -ki buna KESK de dahildir-, ilerici, demokrat
yöneticiler, sendikalar ve sendika şubeleri vardır. Eğer büyük bir
birlik temelinde daha güçlü bir sendikal yapı oluşturulamayacaksa,
geleceğe dönük ufak ve fakat daha militan bir sendika konfederasyonunun
oluşturulması bir görev teşkil etmektedir. Devrimciler, demokratlar
ve Marksistler bu konuda işbirliği ve güçbirliği yapmakla görevlidirler;
sınıfın çıkarları bugün bunu gerektirmektedir. Bu çıkarları koruma
görevi, her türlü kariyerin, "koltuk sevdasının" üzerinde
ve çok yüce bir görevdir. Bu göreve uygun davranmak sınıfın çıkarlarına
ihanet edip etmemenin denek taşıdır.
O zaman herkes görevinin yüceliğine uygun davranmalıdır!
