Kriz ve esnaf eylemlilikleri

İçinde bulunduğumuz kriz ülke kapitalizminin olduğu kadar uluslararası kapitalizmin/emperyalizmin de bir krizidir. Çağımızda artık kapitalizmin krizlerini tek tek ülkelerde ele almak olanaksızdır. Yerkürenin bir yanında sermayede en ufak olumsuz bir kıpırdanma, diğer yanında fırtınalar kopmasına neden olabilmektedir. Fırtınadan ne denli uzak kalınabileceği, ne denli etkilenileceği tek tek ülkelerin uluslararası sermaye karşısındaki konumu; ne denli ona bağlı olduğu, ne denli ona karşı direnebileceği, ona karşı önlemler alabileceği ile ilgili bir durumdur. Bu durum krizin boyutları konusunda bir farklılık ortaya çıkarabilir sadece, ama krizden etkilenmemek hemen hemen olanaksızdır.
Günümüzde yaşanan bu krizlerde özünde yeni olan birşey yoktur. Tekelci kapitalizmin dünya sahnesine çıkıp çelişkilerini dünya çapında yaymaya başlamasıyla özü itibariyle hiçbir fark bulunmayan bunalımlar geçtiğimiz yüzyıl başlarından beri tanık olunan olaylardır. Sosyalist düşünür ve eylemciler bu konudaki çözümlemelerini aynı tarihlerde ortaya koymaya başladılar. Lenin'in tekelci kapitalizm/emperyalizm konusundaki çözümlemeleri günümüz bunalımlarına ışık tutmaya devam ediyor.
Özellikle 1990'lı yıllarda kapitalist bunalımın, günümüzün moda terimleriyle orta gelirli ülkeler/gelişen piyasalar gibi tabir edilen yarı-sömürgelerde hızla dolaşmasıyla ortaya çıkan görünümü sanki yepyeni bir olguymuş gibi algılanabiliyor. Orta yaş grubu ve üstündeki insanlar bunu 15 yıl ve öncesinde tanık olunmayan bir olgu olarak değerlendiriyor.
20. yüzyıl bize, bizzat tekelci kapitalizmin çelişkilerinin yarattığı bir dizi gelişme sundu. Tek ülkede sosyalizmin zaferi/inşasına ve sonra sosyalist bir bloka tanık olduk. Sömürge, yarı-sömürge ülkelerin antiemperyalist kurtuluş savaşlarına ve bu ülkelerin bağımsız inşa çabalarına tanık olduk. Gerek proletaryanın, gerekse halkların bir dizi savaşımı oldu. İkinci Dünya Savaşı sonrası, böyle bir dünyada, bir yandan sosyalist blokun varlığı, her ne kadar SSCB'de bürokratik/revizyonist yozlaşmanın sonucu 1960 sonrası sosyal faşist/sosyal emperyalist bir değişim yaşandıysa da yine de Batı'dan ayrı bir blokun olması, çoğunluğu İkinci Dünya Savaşı sonrası siyasi bağımsızlıklarını elde etmiş 30 küsür ülkenin "Bağımsızlar Bloku" hareketi gibi çabaların varlığı, öte yandan İkinci Dünya Savaşı sonrası yeniden inşa süreci içinde ilk 25-30 yıllık dönemde, sonrasıyla kıyaslandığında tekellerin dış pazarlara görece az olan gereksinimi 1980 sonrası gelişmelerden farklı bir görünüm sundu.
1970'lerin ortalarına dek Türkiye ve benzeri ülkeler uluslararası finans kuruluşlarından günümüze göre daha rahat koşullarla ve düşük faizlerle kredi alabildiler. Petrol üreten ülkelerin (OPEC) üretim kotalarını kısıtlamalarıyla 1973'de yaşanan bunalım sonucu Batılı emperyalist ülkelerin içine girdikleri durgunluk sonucu burada biriken parasal fonlara, bu ülke bankalarına yatırılan petrodolarlar eklendi ve bunlar Türkiye ve benzeri ülkelere plase edildi. 1977'de ikinci petrol krizi gelip çatınca, birincisi üzerine eklenen kriz Türkiye gibi ülkeleri de sarsmaya başladı, 1978'de Türkiye, Peru, Zaire, 1979'da Güney Kore dış borç faizlerini ödeyememeye başladılar. 1982'de Latin Amerika'nın ağır borçlu ülkelerinin borç krizleri patladığında uluslararası bankalar likiditelerini yitirme tehlikesiyle karşılaştılar. Daha önce bağımsız davranan finans kuruluşları artık IMF'nin yakacağı ışığın rengine göre davranmaya başladılar.
Bugün yüzyıl başıyla kıyaslandığında farklı görünenler -işin özü değişmemekle birlikte- şunlar: Kapitalist bunalım yüzyıl başında esas olarak kapitalist/emperyalist metropollerin konusuydu. Bu doğal olarak böyleydi, çünkü geniş yarı-sömürge/sömürge ülkelerin büyük çoğunluğunda kapitalizm ya hiç gelişmemiş, ya da çok az gelişmişti; buralarda yarı-feodal üretim ilişkileri egemendi. Bugün ise bunların bir bölümü, kapitalist açıdan gelişmiş, bir bölümü hatta sermaye ihraç eder konuma gelmiş; kapitalist/emperyalist metropollere kıyasla çok daha hızlı gelişme gösteren vb. ülkeler durumundadır. Bunlar aşağıda nedenlerine de değineceğimiz büyük fon hareketlerine de hedef olan "gelişen piyasalar" (emerging markets) denilen, Türkiye de dahil 18 orta gelirli ülkedir. Bunların önemli bölümü, emperyalistler tarafından daha iyi denetime alınmak amacıyla emperyalistlerin oluşturduğu G-7 grubuna yeni ülke/blok temsilcisi katılımıyla oluşturulan G-20 grubunun üyesi yapılmışlardır.
İkinci olarak geçen yüzyılın son çeyreğinde yaşanan elektronik devrimin etkisiyle, yine yüzyılın başına kıyasla haberleşme gibi birçok şeyin, bu arada örneğin fon hareketlerinin de çok hızlanmış olmasıdır.
Bunalımların son dönemde esas olarak bu "orta gelirli", "orta gelişmiş" vb. tabir edilen ülkelerde olmasıyla ve bunalımın sıklığındaki artış nedeniyle yukarıdaki gelişmeler arasında bir bağ vardır. Şimdi uluslararası tekelci sermayenin çürümüşlüğü, asalaklığı ve bunalımlarıyla, bu "orta gelirli" ülkelerin kendi kapitalist bunalımları sıklıkla içiçe geçmektedir. Yine sıklıkla birinci, ikincinin tetikleyicisi olmaktadır.
Kapitalizmin tekelci aşamasında, daha önceki döneminde esas olan meta ihracına şimdi sermaye ihracı da eklenmiştir. Sermaye ihracı dış borçlar şeklinde yarı-sömürgelerin bağımlı tutulmasının bir aracı olurken, doğrudan üretken veya spekülatif amaçlı fonlar şeklinde yatırımlarla yarı-sömürgelerin talan edilmelerinin bir aracı olmaktadır.
Emperyalist ülkeler sermaye ihracına başka bir nedenden dolayı zorunlu da olmaktadırlar. Kapitalizmin gelişmesinin doğal sonucu ortalama kâr haddinin düşme eğilimi göstermesidir. "Gelişmekte olan" ülkeler sermayeye daha çok gereksinim duymakta ve buralarda riziko yüksek olduğu için kârlar da yüksek olmaktadır. Sermayeyi çekmek isteyen ülkeler ise, emperyalist sermayenin anavatanındaki getiriden daha yüksek getiri sağlamak için her tür düzenlemeyi yapmak durumunda kalmaktadır.
Emperyalist ülkeler veya emperyalist sistemin genelkurmayının unsurları durumunda olan IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumlar ise tekeller açısından pazarın sağlama alınması için düzenlemeler yaparken, bir yandan da metropollerde biriken mali sermayenin kârlı bir şekilde yarı-sömürgelere gidip gelebilmesinin yollarını açarlar. Bu amaçla bir dizi önlem sömürünün konusu olan ülkelere dayatılır. Bunlara karşı oluşan direnç her fırsatta -bu ülkelerin içine düştüğü ekonomik bunalımlar iyi birer fırsat olmaktadır- aşılmaya çalışılır, aşılır.
Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra 1980'li yıllara dek geçen süre, mali sermayenin akışkan fonlar biçiminde yerkürede serbestçe dolaşımının pek yaygın görülmediği bir dönem oldu. 1920'de savaş öncesine benzer girişimlere 1929 bunalımıyla ara verildi. Bunun nedeni yukarıda belirttiğimiz dönemsel özellikte aranabilir: Ayrı bir sistemin varlığı, kurtuluş savaşları ile görece bağımsız ulusal devletlerin kurulması; öte yandan emperyalist metropollerin yeniden inşa yanında, istihdam, "sosyal devlet" gibi kaygılarla (çünkü karşısında ciddi alternatif sosyalist devlet vardı) ihtiyaç duyması nedeniyle sermayenin yurtdışına gidişine engellemeler koyması vb. 1980'lere dek emperyalistlerin uyguladığı politika düşen kâr haddini yükseltmeye yönelik olarak ihracatını artırmayı garanti altına almak şeklindeydi. Bunun için en iyi pazar Türkiye'nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan ülkelerdi. Bunlar bir taraftan dış ticaretlerini libere etmeye zorlanırlarken, öte yandan mal alımı yapmaları için borçlandırılmaları, borç ödeyemez duruma geldiklerinde de devalüasyon yapıp ihracatlarını artırmaları gibi uygulamalarla karşı karşıya bırakıldılar. Sermaye ihracı ise krediler ve doğrudan üretken yatırımlar biçiminde oluyordu ve 1980 sonrası döneme göre azdı.
1980'den sonra döviz, para ve sermaye piyasaları serbestleşmeye başladı. Thatcher'la İngiltere'de, Reagan'la ABD'de başlayan akım diğer emperyalist metropollerde sürdü. Sermaye piyasalarının serbestleşmesi Ekim 1987'de New York Borsası'nın, 1990'da da Tokya Borsası'nın çöküşünü beraberinde getirdi. Gelişmekte olan ülke borsaları ise bundan -belki buralarda henüz büyük spekülasyonlar yapılmadığından- pek etkilenmediler. Böylece, New York Borsası'nın çöküşü ardından denetim ve müdahalenin kaldırılmasıyla fonlar, rizikoyu azaltmak ve kârı artırmak amacıyla oraya buraya dolaşmaya başladı.
Bu arada emperyalistlerin kredi şeklindeki sermaye ihracında bir artış olmadığı görüldü. Gelişmekte olan pazarlar ihtiyaç duydukları sermayeyi elde edebilmek için krediler ve doğrudan yatırımlar yanında kısa vadeli sermaye girişlerine de izin vermek zorunda kaldılar ve giriş-çıkış serbestliği getirdiler.
Türkiye'deki özellikle 1990'lı yıllardaki krizin yurtdışı kaynakları açısından ilginç olan, kısa vadeli sermaye hareketleridir. Kısa vadeli sermayenin kârlılığını artırabilmek için yatırımın yapılacağı ülkede yüksek reel faizlerin olması ve sabit kur politikasının uygulanması gereklidir. Bunlar IMF ve Dünya Bankası'nın kredi verme koşulları arasındadır. Devalüasyon Türkiye gibi ülkelere gelen mali sermaye açısından tehlikeli olmaktadır. Sistemin nasıl işlediği görüldüğünde bu daha iyi anlaşılır.
Sözkonusu ülkelere (bu arada Türkiye'ye de) gelen kredi artmayıp, ülkede kamu kesimi açıkları, bütçe açığı arttıkça; bu açıklar iç borçlanmayla karşılanmaya çalışılır. İçeride para sonsuz olmadığı için faiz hadleri gitgide yükselir. Ama bu yükselme para yönü devlet bonoları olduğu için borsada hisse senetlerinin düşmesine neden olur. Hisse senetlerinin düşmesi bir taraftan bu alanda yabancı fonların spekülasyonlarına ortam hazırlar, öte yandan devlet tahvili ve bonoları da sermayenin geldiği ülkedeki getiriden, eğer devalüasyon tehlikesi yoksa, daha çok reel kazanç sunmaktadır.
Bu nedenle ve diğer yandan IMF ile yapılan stand-by anlaşmalarındaki dayatmayla da döviz kurlarındaki artış enflasyon oranının altında tutulur. Dışarıdan gelen fonlar yerli paraya çevrilerek sözkonusu kârlı alanlara yatırılır. Bir süre sonra gerçekleşen kârla birlikte ana para tekrar dövize çevrildiğinde, emperyalist anavatanda hayal bile edilemeyecek yüksek kazançlar sağlandığı görülür. Örnek olarak 1993 yılı için gelişmekte olan borsalarda dolar üzerinden getiri oranı birkaç ülkede % olarak şöyle olmuştur: Türkiye 209, Macaristan 124, Filipinler 110, Malezya 100. Yani Türkiye'de borsaya 1993 yılında yatırılan her 100 dolar 309 dolar olarak geri gitmiştir. Yine aynı şekilde devlet tahvillerinin dolar üzerinden getirisi Türkiye'de hiçbir zaman % 40-50'nin altında olmadı.
Emperyalistlerin yarı-sömürgelerde ne denli bir artı kazanç sağladığını (ya da artı sömürü yaptığını) daha iyi görmek için G-7 ülkelerindeki kâr hadlerine bakmak yeterli olacaktır. Bu oran 1990-1995 aralığı için % 15 civarındadır (tek tek ülkelerde bu oran, kapitalizmin eşitsiz gelişmesi yasasına bağlı olarak farklı olmaktadır. 1990-1995 için bir uçta % 10,6 ile İngiltere, diğer uçta % 17,9 ile Kanada bulunmaktadır). Üstelik bu orana 1970-1979 dönemine göre 1980-1984 aralığında düşmüş bulunan kâr hadlerinin tekrar yükseltilmesiyle erişilmiştir. Bu yükselmede 1980 sonrası yarı-sömürgelere yönelik politikaların katkısı olduğu kuşku götürmez biçimde ortadadır.
Akışkan fonlar halinde gelen yabancı sermayenin edindiği bu kârlar, sömürüye konu olan ülke açısından yıkıcı olmaktadır. Türkiye'de olduğu gibi ithalat patlarken, ihracat tüm çabalara karşın en iyi olasılıkla yerinde sayar; çünkü döviz karşısında yerli para değerli tutulduğu için ithal mallar ucuza gelmeye başlar, öte yandan ihraç malları döviz cinsinden pahalı olmaya başladığı için dış pazarlarda rekabet şansını yitirmeye başlar. Bunun sonucu dış ticaret açıklarının olağanüstü artmasıdır. Türkiye, 25 milyar dolar civarında dış ticaret açığıyla ABD'nin ardından dünya 2.liğini ele geçirmiş bulunmaktadır. İç piyasada yerli üretim kısmen ithal mallarla rekabet edemez duruma gelmiştir. Hem içerde, hem dışarda rekabet edebilmenin tek yolu işçi sınıfı üzerindeki sömürü oranını artırmaktır. Sabit yatırımların yapılmadığı ortamda, buna bağlı emeğin üretkenliğinin artırılamadığı durumda geriye tek çare reel ücretlerin düşürülmesi kalmaktadır. Bu da işçi sınıfının ve diğer ücretlilerin mutlak yoksullaşması ve alım gücünün düşmesi anlamına gelir.
Böyle bir gelişme sonucu hem devlet/kamu sektörü, hem de özel sektör borç batağına sürüklenir. Hele döviz kurlarında pek artış olmadığı için döviz cinsinden borçlanmayı tercih edenler için ölümcül darbe kapıdadır.
Öte yandan spekülatif kazançlar, devlet tahvil ve bonoları çok cazip gözüktüğü için yerli sermaye de üretim yerine bu alanları tercih etmeye başlar. Öyle ki yerli sermaye şirketleri son 4-5 yıldır kârlarının giderek artan oranda bir bölümünü, aynı yabancı akışkan fonların yaptığı gibi elde eder olmuşlar ve son yıl bu oran üretim kârlarının 2 katı olmuştur. Bu kervana yerli bankalar da katılmış, yurtdışından borçlandıkları dövizleri aynı biçimde, aynı alanlara kârlı biçimde plase etmişlerdir. Bu durumda işletme sermayesine gereksinim duyan kesimlerin kredi maliyetleri yüksek olmuş, bu da üretimden caydırıcı bir faktör olmuştur.
Dış ticaret açıklarının büyümesi artık taşınamaz duruma gelince devalüasyon beklentisi artar. Çünkü ithalatı durdurup ihracatı artırmanın tek yolu, yapay olarak değerlendirilen yerli para biriminin değerinin en azından reel değerine düşürülmesidir. TL'nin Şubat 2001 sonuna doğru dalgalanmaya bırakılmadan önce % 30-35 civarında değerlenmiş olduğu hesaplanıyordu.
Bu noktada riziko artık iyice artmış demektir. Fonlar biçiminde gelen yabancı sermaye diken üstündedir. Zaten sabit kur uygulamasıyla iyi kârlar elde edilmiştir. Hükümet her ne kadar dalgalı kur sistemine geçişi sürekli görüyor ve bunu turizm hareketleriyle dövizin bollaşacağı yaz aylarında yapacağını, yani yaza kadar TL'yi dalgalanmaya bırakmayacağını söylese de, Şubat ayında MGK toplantısında Cumhurbaşkanı ve Başbakan arasındaki tartışma bir hükümet krizine neden olur kaygısıyla dövize talep artmaya başlar. Dövize kaçışı önlemek için TL'yi cazip tutmanın yolu faizleri büyük boyutta artırmaktır. Şubat ayı son haftasında görülen % 1700'lük gecelik faizlerin nedeni budur.
Ama bu faizler nereden, hangi kaynaktan geri ödenecektir, bunun günü kurtarmak için yapıldığı bellidir. Bu gelişme dövize kaçışı kamçılar. Zaten yapılması gerekli olan devalüasyon böylece öne alınır ve TL dalgalanmaya bırakılır. Böylece TL kendi gerçek değerini bulacaktır. Ancak bu arada bazıları önlemlerini almıştır. TL'nin dalgalanmaya bırakılmasından önce 19-21 Şubat arası Merkez Bankası'ndan birileri 5 milyar dolar çekmişti. Şimdi bu, kamuoyuna yansımıştır. Bu para en uygun kurdan alındığı için bundan yararlananlar krizden en kârlı çıkanlar olmuştur. Yine aynı şekilde zamanında dövize kaçan kesimler paçayı kurtarmıştır.
Hızlı devalüasyon ve yüksek faizler sonucu reel kesim denilen üretim yapan kesim de bunalıma girer. Maliyetler birdenbire yükseldiğinden mal fiyatları da pazarda yükselinceye kadar üretim durur, işçilere yol gözükür. İşsizlik had safhada artmaktadır; en iyi olasılıkla işçilere parasız izin verilmektedir.
Üretim artışı olmadığı dolayısıyla işçi emeğinin yeni bir artı-değer yaratmadığı bir ortamda birilerinin para kazanması, ancak başkalarının para yitirmeleri yoluyla olabilir. Yani spekülasyonla elde edilen kazanç, bir kumarda elde edilen kazanç gibidir. Esas kazanan gayet açık biçimde emperyalistler olmaktadır. Şimdi IMF güdümünde yeni bir "kurtarma" programı hazırlanmaktadır. Oysa bunalımın hazırlayıcısı da IMF olmuştur. Her "kurtarma" girişimi ülkede ulusal olarak ne kaldıysa onları götürmektedir. Bu arada asalak, emperyalist sermaye artı-kârını yapmıştır. Kaybeden, asalak sermayenin yukarıda açıkladığımız amaç ve biçimde girdiği ülkeler olmaktadır, bu defa da Türkiye olmuştur. Ama Türkiye bir bütün değildir, işin bir de sınıfsal yanı vardır. Sakıp Ağa, "vuah, vuah, vuah memleketim, hepimiz % 40-50 fakerleştik" gibi yakınsa da, sermaye sahibi, ilk olarak bu düzene en azından ortaktır; karakteri gereği bu düzene karşı değil, tersine yaratıcısıdır, kendi zararına en ufak bir gelişmede feryadı basar. Ama ne demeli, kendi düşen ağlamaz. Oyunun kuralı böyle. İkinci olarak özellikle büyük sermaye sahipleri rizikoyu azaltmak için yatırımlarını çeşitlendirmiş durumdadır. Spekülatif kârlarının, üretim kârlarını aşması bunu açıkça gösterir. Dolayısıyla bir yerdeki kayıp başka bir yerdeki kazançla telafi edilir. Tabii her kapitalist bunalımda olduğu gibi bu bunalımda da batanlar, sermayesinin önemli bir bölümünü yitirenler de olacaktır. Bunlar daha güçlüler tarafından yutulacaktır. Bu da oyunun kuralı. Emperyalist tekelci sermaye açısından burada bir olanak daha ortaya çıkıyor. O da bunalım öncesine göre çok daha olumlu koşullarla, neredeyse bir yağmaya girişme olanaklarıdır. Yüzyıl başında sömürge/yarı-sömürgelerde özellikle hammadde kaynakları yağmalanır, mamûl mal üretimi esas olarak emperyalist metropollerde yapılırdı. Şimdi ise kendi ülkesinin hammaddelerini işleyip hem iç, hem de dış pazara mamûl mal satan işletmeler ele geçiriliyor. Bu amaca yönelik olarak ulus devlet anayasaları bile (1997 Güney Kore'de, 1999'da Türkiye'de olduğu gibi) değiştiriliyor.
İşçi sınıfı açısından durum kökten değişiktir. Bir kere bunalımın yükü ne edilip, yapılıp başta işçi sınıfı olmak üzere tüm ücretlilerin ve emekçilerin sırtına bindirilecektir. Enflasyonist bir ortamda ücretlere yapılacak zamlar enflasyon oranı altında tutularak reel ücretler düşürülecektir. İşsizliğin artması ile yedek sanayi ordusunun aktif işçi ordusuna oranının yükselmesi ücretler üzerindeki baskının artırılmasının bir aracı olmaktadır. Kapitalist birikim sözkonusu olduğunda işçi sınıfının görece ve mutlak yoksullaşması kaçınılmazdır. Yukarıda açıkladığımız sömürü düzeneğinden işçi sınıfının hiçbir çıkarı olamayacağı gibi, sonuçta 120 dolar seviyesindeki asgari ücreti 70 dolar düzeyine geriletilmiştir. Proletaryanın aktif çalışan kesiminin büyük çoğunluğunun durumu bu iken, işsiz olup yedek ordu içinde yerini alanların bu "şansı" dahi yoktur.
Ara sınıflar açısından durum biraz daha karmaşıktır. Bunlar arasında son dönem eylemlerine tanık olduğumuz esnaf ve tacir denilen ve ülkede iktisaden faal nüfus içinde önemli bir ağırlığa sahip olan -4 milyon esnaf, 1.5 milyon tacir olmak üzere toplam 5.5 milyon kişi-, bir kesim var. Bunlar sınıfsal olarak küçük burjuvazinin orta ve üst kesiminden, ulusal burjuvazinin alt ve orta kesimlerine dek uzanan bir yelpaze içinde yer alıyorlar. Esnaf ve Sanatkarlar Birlikleri'ne ve Ticaret Odaları'na üye olmak zorunlulukları vardır. Ticaretle uğraşanlar küçük de olsa belli bir ticari sermaye sahibidir. Üretimle uğraşanlar hem işletme sermayesine, hem de sabit sermayeye sahiptir; yani bu sonuncular aynı zamanda üretim araçları sahibidir. Kendi emeklerini kullandıkları gibi yanlarında işletmelerinin büyüklüğüne göre değişen sayıda ücretli işçi de çalıştırırlar. Kısacası bunlar sınıfsal karakterleri gereği üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete karşı değildirler, tersine. Peki öyleyse düzene karşı gibi gözüken bu başkaldırı, bu eylemler neyin nesi? Bu kesim genel olarak bakıldığında düzenden yana olmuş, geçmişte sağ iktidarlara taban olmuş bir kesim değil miydi?
İlk olarak kapitalist gelişme süreci içinde toplum giderek bir uçta az sayıda üretim araçları sahipleriyle, öbür uçta işgücünü bu üretim araçları sahiplerine satmaya hazır milyonlarca insana doğru ayrışır. Bir uçta kapitalistler, öbür uçta işçiler. Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi süreci içinde küçük üreticiler sürekli yıkıma uğrayarak proletaryanın saflarına katılırlar. Bunalım dönemleri bunu sıçramalı bir tarzda hızlandırır. Bu aslında kapitalizmin normal gelişmesi, "ilerlemesi" sürecidir. Bu süreç içinde sömürücü burjuva azınlıkla, sömürülen işçi yığınları arasındaki çelişki daha yalın, daha berrak duruma gelir. İşçi sınıfının ara sınıflardan gelenlerle beslenmesi gücüne güç katar. Kapitalist birikim süreci içinde aynı sonucu veren faktörlerden biri de kapitalist aşırı üretim bunalımlarıdır. Bu da küçük üretici üzerinde yıkıcı etki yapar, sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesini hızlandırır. Kapitalizm üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin egemenliği olduğu için her tür planlı üretimi dıştalayan üretim anarşisi demektir. Her bir kapitalist, çok sayıdaki sınıfdaşıyla rekabet halinde ve aşırı kâr hırsıyla, doğa ve insan emeğinin heba edilmesi pahasına bir ve aynı malı üretmektedir. Öyle ki, üretilen metalar, pazarda -bir taraftan ücretli ve emekçilerin alım güçlerinin düşmesi sonucu da- yeterli talep bulamazlar. Mal fazlaları depolarda ya da esnafın, tacirin elinde kalır. Esnaf ve tacir açısından da Türkiye'de benzer bir durum vardır. Özellikle büyük kentlerin alışveriş merkezlerinde bir ve aynı tip malı tüketiciye sunan yüzlerce, binlerce esnaf ve tüccar yanyanadır. Bizzat kapitalizm böyle bir gelişmeyi yaratır, besler. Sınıf atlama umuduyla insanlar borç, harç biraz sermaye bulup, görece iyi bir yerde bir dükkan tuttular mı, bir de bankanın birinde bir çek karnesi almayı becerebildiler mi, onlardan kralı yoktur. Mallar çekler kesilerek vadeli olarak alınır. Biraz şansın, biraz da hemen hiçbirisinde eksik olmayan karınca duasının yardımıyla mallar vade süresi içinde kârlı biçimde satılacak, köşe dönülecektir. Pazarın yeni ve hızla geliştiği, rekabetin fazla olmadığı dönemlerde bu nispeten olmaktadır da. Bu yüzden esnaf hep o eski, "mutlu" günleri özler. Ancak, yukarıda uzun uzadıya anlattığımız gelişmeler bu "mutluluğun" uzun süre devamına izin vermez. Bunalım gelir, çatar. Esnafın çoğunluğu açısından, kendinin efendisi olma uğruna, yaşam standartı bir ücretliden pek farklı olmayan konuma razı olma dönemi başlar. Şubat sonundan beri bunalımın şiddetlenmesiyle birlikte bu konumda bile tutunamaz. Banka kredisi almış olanlar, faizlerin birdenbire 5 katına fırlamasıyla kredileri ödeyemez duruma gelirler. Oysa bankalar, paraya talep arttığı için borçların kısa sürede ödenmesini ister. Bunalımın doğal sonucu işler de bıçak kesilir gibi kesilmiştir. Borçlu kesim yıkıma gider. Oysa bu kredilerin adı "esnafa destek kredisi"dir.
Esnaflar açısından bu anlattıklarımız Türkiye somutunda son bir-iki cümle hariç, ülkedeki kapitalist gelişmenin doğal sonuçlarıdır. Banka faizlerindeki olağanüstü artışın yanında döviz fiyatlarındaki birkaç hafta içinde % 80'lere varan sıçrama ve yukarıda ortaya koyduğumuz bunlara ve birbirlerine bağlı gelişmeler emperyalizmin çelişkilerinin ülkeye yansıması bağlamında değerlendirilebilir. Bunlara her bir ülkenin kapitalist gelişme süreci içinde özü aynı kalmakla birlikte birbirinden farklılıklar gösteren sınıflar ve tabakalar arasındaki güç dengeleri ve kaynakların paylaşımı sorunu da eklenmelidir. Türkiye somutunda, geçmişi uzun yıllara dayansa da gelinen aşamada büyük bürokrat-siyasetçi kesimin, belki çok az ülkede görülebilecek olan ve ülkenin kaynaklarıyla kıyaslandığında saltanat düzeyinde nitelendirilen bir lüks içinde olduğu gözden kaçmıyor. Üstelik bu kesim, egemen sınıfların -dönem ve duruma göre değişen, ama gelinen aşamada belirli kesimleriyle birlikte özel ve kamu bankalarının hortumlanması, hayali ihracatın hayali KDV'sinin iade edilmesi gibi uygulamalarla kaynakların bir kesimden, diğer kesime aktarılmasında önemli rol oynar, kendi de bundan pay alır.
Esnaf hareketi buraya dek aktardığımız gelişmelerden kaynaklanmaktadır ve hareketin yönü, talepleri vs. onun sınıfsal yapısıyla karakterize olmaktadır. Eylemleri esas olarak kendiliğindendir. Gösterilerde atılan sloganlardan tutun, kişisel eylemlere dek bu sınıfsal tavır göze batmaktadır. Kuşkusuz burjuva muhalif partiler, en başta da esnaflar içinde en örgütlü konumda olan DYP ve FP bu hareketleri kendi doğrultularında yönlendirmeye çalıştılar.
Dövizin aşırı değerlenmesi, yıkımında rol oynayan etmenlerdendir. Bunun protestosu ABD dolarının yakılması biçimindedir. İşler kesilmiş, borçlar ödenemez durumdadır, yıkım gerçekleşmiştir. O zaman yazar kasaya gereksinim kalmamıştır; yazar kasalar ve satışa sunulup bir türlü tüketilemeyen mallar meydanlarda paralanır. Bankaların hortumlanmasıyla on milyarlarca dolar bir kesimin cebine aktarılmış, fatura esnaf dahil, gelir düzeyi düşük tüketiciye çıkmıştır. O zaman kahrolsun hortumlamacılar; gösterilerin hemen hepsinde hortum eksik değildir.
Ve hükümet; IMF programlarına evet deyip onu bile tam uygulayamayan, hortumlamaların ve kamudaki savurganlığın önüne geçemeyen, kısaca esnafı yıkıma götüren tüm gelişmelerin nedeni görülen hükümet istifa etmelidir. Yıkımın bir nedeni IMF programları, dış ticaretin libere edilmesi olduğuna göre, kahrolsun IMF ve yaşasın tam bağımsızlık.
Esnaf hareketinden şu sonuçlar çıkarılabilir:
1- Ölümü bile göze alarak girişilen eylemler, esnafta bir yıkımın yaşandığını ya da en azından ciddi bir tehlike içinde olduğunu açıkça gösterir. TC tarihi açısından bu denli geniş boyutlu kapitalist bir kriz ilk kez yaşanmaktadır. Esnafta patlama şeklinde yaşanan bu eylemler krizin şimdilik esas olarak onu vurduğunu göstermektedir. Onu bu denli hiddetlendiren etmenlerden biri giderek proleterleşmesi, geleceğini proletaryada görmesidir. Ama öbür yandan bizzat bu durum onun proletaryaya yakınlaşması için de bir etmen olabilir. Ama proleterleşme bir süreç işidir. Dolayısıyla bu hareketten, işçi sınıfı hareketinden bekleneni beklemek hayaldir. Bunalımın yükü başta işçi sınıfı olmak üzere ücretlilere bindirildikçe bu kesimlerde de hareketlenme artacaktır.
2- Esnaf hareketinin yönelimi kesinlikle düzenin özüne, kapitalizme karşı değildir. Sınıfsal karakteri gereği ondan böyle birşey beklenemez de. Karşı olduğu şey, kapitalist sistem içinde işine gelmeyen taraflardır. O yüzden talepleri özü itibariyle kaynakların biraz da kendine akıtılması yönündedir. Aslında kendi de sistemin ufak ortağıdır. Örneğin vergi kaçırmada, SSK primlerinin üzerine yatmada diğer sermaye sahiplerinden farkı yoktur. İşçi sınıfından gaspedilen ve sonuçta ucuz kredi şekline dönüştürülen bu miktar, diğer büyük sermaye kesiminin yaptığından yüzde olarak hiç de farklı değil, ancak miktar olarak farklıdır.
Esnaf özünde bireycidir. Kapitalist ilişkiler içindeki konumu onu böyle yapar. Aynı tip malı pazara sunan komşularıyla rekabet halindedir. Kendi durumunun düzelmesinin bir yolu da rakiplerin azalmasıdır. Dolayısıyla rakiplerin yıkıma gitmesi onun için içten içe sevindirici bir olaydır. Bir araya gelip eylem yapabilmesinin nedeni bunalımın hemen tümünü vurmasıdır. Ama onun bizzat bu bireyci konumu, hareketin çok uzun soluklu olamayacağını da gösterir.
Eylemlere işçilerin de katılması hiçbir şey değiştirmez; çünkü işçi burada bağımsız bir güç değildir, o daha çok patronunun kuyruğunda ve "işyerimi, ekmek kapımı kaybettim" gibi sınıf bilinciyle ilgisi olmayan bir yaklaşımla hareketin içindedir.
3- Esnaf hareketi pratikte deneysel olarak yaşadıklarıyla emperyalizme karşı belli bir tavır içinde olmak zorunluluğunu hissetmektedir. Yakın tarihte yaşadıkları ve bizim yazı boyunca anlattığımız gerçekler onun yıkımının gerekçelerindendir.




SERMAYE SALDIRIDA,
EMEKÇİLER SAVUNMADA,
SENDİKA BÜROKRATLARI SATIŞTA

TC tarihinin en büyük ekonomik-mali krizi olarak adlandırılan son krizin yükünü sermayenin ve onun (koalisyon) hükümetinin tümüyle işçilerin, esnaf ve sanatkârların, yoksul köylülerin sırtına yıkacağı her geçen gün kanıtlanmakla kalmadı, aynı zamanda bu politikanın genişliği ve derinliği de iyice ortaya çıktı. Sermaye ve onun devleti bugün işçi ve diğer emekçi cephesine karşı çok yönlü, sistemli ve azgınca yürütülen bir saldırı içerisinde...
Üstelik işçilere ve diğer emekçilere yönelik saldırı, IMF'nin Türk hakim sınıflarına açacağı yeni kredilerin önde gelen şartlarından birisi. IMF, açtığı kredilerin parça parça ödemesini aynı zamanda hükümetin emekçilere yönelik sistemli saldırı planını uygulamada ne kadar tutarlı davranacağına bakarak yapacak.
Bu saldırının bir çok boyutu var. Bunlardan önde gelenleri hatırlatalım.

Ekonomik ve Sosyal Konsey (ESK)

Şimdiden çalışmaya başlamış olan; çıkarılan yeni yasa ile de resmi bir statü verilecek olan ESK'nin önde gelen görevleri, hükümet tarafından oluşturulacak ekonomik ve sosyal politikaların oluşturulması amacıyla görüş bildirmek, çeşitli sosyal kesimlerin uzlaşma ve işbirliğini sağlamaktır.
Oluşturulan ESK hiç bir yetkisi olmayan, görüş, öneri ve raporları hiç bir makam, hükümet ve yasama organları için bağlayıcı niteliği olmayan bir danışma kurulu niteliğine sahiptir. Çeşitli sosyal kesimler güya bir araya gelecekler, uzlaşma ve işbirliği içerisinde belki ortak görüşlerde birleşecekler, bu ortak görüşlerin "siyasi irade" için hiç bir bağlayıcı niteliği olmayacak! Böylece "demokratik katılımcılık" sağlanmış olacak!

Helal olsun "Türk demokrasisi"ne!

Oynanan "demokratik katılımcılık"ın kaba üçkağıtları bununla da kalmıyor. Görüş, öneri ve raporlarını hiç bir devlet kurumunun iplemeyeceği başından belli olan ESK'nin hazırlayacağı görüş, öneri ve raporların içeriğini bir yana bırakalım, ESK'nin görüşme gündemini ve hangi konularda görüş, öneri ve rapor sunacağını dahi hükümet temsilcileri belirleyeceklerdir. Ancak hükümetin istemesi üzerine ESK görüş, öneri ve raporlarını sunabilecek, ekonomik ve sosyal nitelikli yasa tasarıları ve kalkınma planları ile yıllık hükümet programları hakkında görüş bildirme yetkisine sahip olacaktır.
ESK'nin toplantı gündemleri, başkanlık divanı (yani öncelikle hükümet temsilcileri tarafından) önceden belirlenecek ve ESK sekretaryası tarafından ESK temsilcilerine bildirilecek.
Oluşturulan ESK'nin bileşimi de bir hilkat garibesi.
ESK'nin üçlü bir yapısı olacak. Devlet (hükümet) temsilcileri, işveren tarafı, esnaf ve çiftçi temsilcileri ile sendika konfederasyon temsilcileri. Türkiye İşveren Sendikaları ve Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Konfederasyonu tarafından işveren kesiminin, Türk-İş, DİSK, Hak-İş ile birlikte Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu ve Türkiye Ziraat Odaları Birliği tarafından "çalışanlar" kesiminin temsil edilmesi öngörülürken, "tarafsız" ve "adil" olacağından yola çıkan devlet temsilcileri ise Başbakan, Başbakan Yardımcıları, Devlet Planlama Teşkilatı'ndan sorumlu Devlet Bakanı, hazineden sorumlu Devlet Bakanı, Dış Ticaret Müsteşarlığı'ndan sorumlu Devlet Bakanı, Tarım ve Köy İşleri Bakanı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı, Sanayi ve Ticaret Bakanı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, Maliye Bakanı, Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı, Devlet Personel Başkanı ile başbakanın gerekli gördüğünde atayacağı diğer devlet kurum temsilcilerinden oluşacak.
İşveren örgütleri temsilcileri ile "işçi", "esnaf" ve "çiftçi" temsilcileri örgütlerinin her birinin ESK'ye üçer temsilci gönderme hakkı olacak. "İşçi kesimini" temsil edecek üç sendika konfedarasyonunun ESK'de toplam 9 üyesi öngörülürken, devlet temsilcilerinin sayısı en az 14-15, "işveren" kesimin 6, esnaf ve çiftçi kesiminin 3'er temsilcisi bulunacak. Sayıların dili çok açık konuşuyor. Başından devletin (yani sermayenin ortak sopasının) temsilcilerinin kesin ağırlığa sahip olduğu ve bu ağırlığını en büyük işveren kurumları temsilcileri ile pekiştirdiği ESK, baştan itibaren yeni bir devlet kurumu niteliğine sahip olacaktır.
Kaldı ki, ESK'nın "çalışan kesimi" temsil edeceği öngörülen kurumlarından (Türk-İş, DİSK, Hak-İş gibi sendika konfederasyonları; esnaf ve çiftçi örgütleri temsilcileri -bu arada kamu emekçilerinin reformist sendika konfederasyonu KESK'in ESK'da temsil edilmesi öngörülmemektedir. Bu, devletin KESK'i sendika olarak muhatap almak istemediğinin somut bir göstergesidir-) ESK'da daha çok temsil edilseler bile ne olurdu? ESK'nın içerisinde "çalışan kesim" gerçekten daha ağırlıklı olarak mı temsil edilirdi? Hayır. İster sendika konfederasyonları temsilcileri olsun, isterse de meslek örgütleri temsilcileri olsunlar, bunların hepsi gelir düzeyleri, yaşam biçimleri, dünya görüşleri ve uyguladıkları somut siyaset ile gerçekte sermaye sınıfına dahil, işçi ve diğer emekçilere düşman kesimin temsilcileridirler. Bunlar, adına konuştukları kitle örgütlerinin sınıfsal çıkarlarını değil, kendi avantalık ve arpalık düzenlerinin çıkarlarını temsil etmektedirler.
Böyle bir konseyden işçiler ve emekçiler yararına hiç bir görüş, öneri ve rapor çıkmayacağı da şimdiden bellidir. Bu sermaye ve hükümetin sendika bürokrasisi ile birlikte düzenlediği ilk üçkâğıdın kısa öyküsü.
Buradan bir sonuç çıkıyor: ESK adındaki Devlet Konseyi'ne hayır! Bu tür bir devlet kurumunda yer almayı kabul eden sendika bürokrasisi işçilere karşı sermaye ile açık işbirliği siyasetine bir yenisini eklemiştir.
Kahrolsun sendika ağaları!

İş Güvenliği

İşveren, sendika ve hükümet temsilcilerinin kendi adlarına görevlendirdikleri profesörlerden oluşan bir komisyon tarafından hazırlanan ve her üç tarafın profesörünün oybirliği ile çıkan İş Güvencesi Yasa Tasarısı'nda, güya öngörülen yenilik ve olumluluk şunlardan oluşuyor:
- İş güvencesi kavramı ile amaçlanan, işçinin işine geçerli bir neden olmaksızın son verilebilmesi olanağının sınırlandırılmasıdır.
- On veya daha fazla işçi çalıştırılan işyerlerinde en az altı aylık kıdemi olan ve işletmenin bütününü sevk ve idare eden işveren vekili niteliğinde olmayan bir işçinin belirsiz süreli hizmet akdini fesheden işveren, işçinin yeterliliğinden veya davranışlarından ya da işletmenin, işyerinin veya işin gereklerinden kaynaklanan geçerli bir sebebe dayanmak zorundadır.
- Geçerli bir sebep olarak sayılamayacak unsurlara özellikle şunlar örnek verilir: Sendika üyeliği ya da sendikal faaliyette bulunmak, işyeri ya da işçi temsilciliği yapmak, aday olmak, işçinin kendi hakkını korumak amacıyla yasal girişimde bulunmak, ırk, renk, cinsiyet, medeni hali, hamilelik vb.
Yeni İş Güvencesi Yasa Taslağı'nda her hangi bir temel sorunda yeni olan ve kısmi bakımdan bile işçiye işyeri güvencesi getiren bir şey yoktur. Yeni yasa taslağı, eskiden de genel olarak kabul gören ve laf düzeyinde iş akdinin fesih gerekçesi olarak öne sürülmeyen sendikaya üye olmak, işyeri temsilciliğine aday olmak ya da seçilmek, hamile kalmak gibi gerekçeleri geçerli gerekçe olmayanlar olarak somut bir biçimde belirtirken, geçerli gerekçeler konusunda somut olmaya yanaşmamaktadır.
Şimdiye kadar yürürlükte olan İş Yasası'nın 17. maddesinde vurgulanan, "işçinin yapmakla ödevli bulunduğu görevleri kendisine hatırlatıldığı halde yapmaması, işverenin güvenini kötüye kullanması" gibi, genel ve patrona istediği işçiyi istediği zaman kapı dışarı etme olanağı sağlayan anlayışı yeni yasa taslağında da olduğu gibi korunmuştur.
Yeni yasa taslağında belirtildiği gibi, "işveren, işçinin yeterliliğinden veya davranışlarından ya da işletmenin, işyerinin veya işin gereklerinden kaynaklanan" bir sebebe dayandığında bunlar geçerli sebepler olacaktır. Eh, işveren için bundan iyisi can sağlığı! Hangi işveren için işçinin yaptığı yeterlidir, işçinin davranışları işverenin taleplerine tamı tamına uygundur? İşyerinin ve işin gerekleri geçerli sebep olacağına göre, patronların istediği işçiyi sokağa atmasını engelleyecek ne olabilir?
Diyelim ki, yeni yasa taslağının tüm işçinin iş akdini feshetme imkânlarına rağmen, tecrübesiz bir işveren şu ya da bu hatayı yaptı ve işi kitabına uyduramadı. Bir iş mahkemesi de feshin geçersizliği yönünde karar aldı. Peki o zaman işçinin işine geri dönmesini garanti eden bir yasal dayanak öngörülüyor mu? Hayır. İş Güvencesi Yasa Taslağı böyle bir güvenceyi sunmuyor.
Bu konuda önerilen şu: "İşverence geçerli sebep gösterilmediği veya gösterilen sebebin geçerli olmadığı mahkemece tespit edilerek feshin geçersizliğine karar verildiğinde, işveren, işçiyi bir ay içinde işe başlatmak zorundadır." Buraya kadarki cümleden biraz önceki tespitimizin yanlış olduğu sanılacaktır. Hiç de öyle değil. Hemen bu cümlenin devamında mahkemenin kararına göre işverenin işçiyi bir ay içinde işe alma zorunluluğu relative ediliyor ve keyfiliğe dönüştürülüyor. Devam ediyoruz:
"İşçiyi başvurusu üzerine işveren bir ay içinde işe başlatmaz ise işçiye en az altı aylık en çok bir yıllık ücreti tutarında tazminat ödemekle yükümlü olur. Mahkeme feshin geçersizliğine karar verdiğinde, işçinin işe başlatılmaması halinde ödenecek tazminat miktarını da belirler."
Görüldüğü gibi işveren için çıkarmayı kafaya taktığı işçiyi yeniden işe almasını zorunlu kılan bir dayatma yoktur. Tersine mahkeme kararına rağmen işverenin işçiden kurtulma imkânı da yasa taslağında gösterilmektedir: Biraz kesenin ağzını açmak, işçiyi sadaka ile susturmak, yani en fazla bir yıllık ücret karşılığında (Brüt mü, net mi; bu da yasada belli değil!) işine kesin olarak son vermek. Tabi, eğer işçi mahkeme tarafından tespit edilen tazminat miktarını, yeni yasal yolları aşarak alabilirse...
Bu, iş güvenliği yasası değil, işverenlerin işçileri kapı dışarı etme yasasıdır!
Yasaların sınıf yasaları, mahkemelerin sınıf organları olduğu, işverenlerin kendi haklarını (daha doğrusu imtiyazlarını) savunmaları için harekete geçireceği sermaye ve hukuk ordusu ile işçinin harekete geçirebileceği gelir ve hukuk imkânları karşılaştırıldığında, zaten işçiler, sermayedarlar karşısında hiç bir yasanın gizleyemeyeceği eşitsiz bir konuma sahipler.

Kıdem Tazminatı Pazarlığı

İşçilere hiç bir yeni olumlu güvence getirmeyen İş Güvencesi Yasa Taslağı'nın işverenlerce onaylanmasını Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) Başkanı Refik Baydur bir de, kıdem tazminatı konusunda isteklerinin kabul edilmesine bağlamıştır.
Komisyonca öne sürülen kıdem tazminatı ile ilgili görüşler özet olarak şöyledir:
"Ülkemize özgü koşullar nedeniyle yasal çerçevesi zamanla genişletilmiş olan kıdem tazminatına, kazanılmış haklar saklı tutularak yeni bir biçim verilecektir."
Verilecek yeni biçimde kazanılmış hakların nasıl "saklı tutulacağı"(!) da açıklanmaktadır.
Buna göre artık işçinin kıdem tazminatı, işçiye, şimdiki yasanın öngördüğü çerçevede hakkı kazandığı andan itibaren ödenmeyecektir. Bunun yerine bir çeşit fon kurulacak ve işverenler, sigorta gibi bir kıdem tazminatı primi ödeyeceklerdir. Bu fonda toplanan primler işçiye kıdem tazminatını hak ettiği anda değil, ancak yaşlılık, emeklilik, malüllük ya da ölümü halinde (kanuni mirasçılarına) ödeneceği öngörülmektedir.
Yani daha önce emeklilik yaşını yukarılara çekerek, "mezarda emekliliği" yasalaştıran devlet ve işverenler aynı biçimde "mezarda kıdem tazminatı"nı yasallaştırmak istemektedirler.
Şu an hem sermaye çevreleri hem de hükümet kıdem tazminatı konusunda düşündükleri planı uygulamak için fazla bastırmamaktadırlar. Şimdilik yalnızca patron sözcülerinin ağzından işçilerin ve sendika bürokrasisinin tepkisini ölçmek için seslendirilmektedir.
Öyle ya "her şeyin bir zamanı ve sırası var!"
Bu konuda işçilerin haklarına kesin bir güvence getirmeyen şimdiki yasal hakların yerine, "tüm masrafları patronlar ve devlet tarafından karşılanan işçinin en son net maaşı düzeyinde işsizlik sigortası" talebi işçi hareketini ileri götürecek en doğru taleptir.
Kamu Çalışanlarının Sendika, Grev ve Toplu Sözleşme Hakları
Kamu çalışanlarının doğrudan muhatabı, işvereni devlet olduğundan, bu sorun devletin sınıf niteliğini doğrudan ortaya koyan göstergelerinden birisidir.
Devlet tam da bu noktada iki milyona yakın kamu çalışanının sendika, grev ve toplu sözleşme hakkı alanında kendi sınıf tavrını dobra dobra ortaya koymaktadır.
Hükümet temsilcileri, devletin tüm engellemelerine rağmen sendikalarını kuran ve sendikal örgütlenme haklarını söke söke alan kamu emekçilerinin bu başarısını tabii ki görmezlikten gelemezdi. Kamu emekçilerinin sendikalarını tanımak zorundaydı. Onlar zaten rüştünü ve meşruluğunu ispat etmişlerdi.
Hükümet bu nedenle kamu emekçilerinin sendikal örgütlenmelerini dolaylı olarak reddetme yönündeki çabalarını ısrarla sürdürmektedir. Parlamento komisyonundan çıkan son yasa taslağında da kamu emekçilerinin sendikal örgütleri tanınmaktadır. Ama nasıl tanınma?!
Tasarıya göre, memurlar çalıştıkları işyerinin ait olduğu işkolunda örgütlü bir sendikaya üye olabilecek. Birden fazla sendikaya üye olunamayacak. Birden fazla sendikaya üyelik durumunda, en son üye olunan sendikaya üyelik geçerli sayılacak.
Yasa taslağı, memurların sendika kurma ve sendikalara üye olma hakkını tanıyan açık bir yasa olmamasına rağmen örgütlenen memur (daha doğrusu kamu çalışanları) sendikalarını tanımak zorunda kalıyor. Bunun hemen ardında işin özünü ortaya koyan sınırlamalar geliyor.
Kamu sendikalarına üye olma hakkı yalnızca işveren vekilliği yapanlara değil, yüzbinlerce kamu çalışanını istihdam eden silahlı kuvvetler, polis ve yargıda çalışanların sendika kurmasını ve sendikalara üye olmasını yasaklıyor. Üst kademesi her gün siyasetle uğraşan ordunun yarım milyonun üzerindeki tabanının siyaset yapması yasak olduğu gibi, hakkını aramak amacıyla sendikalar kurmasının önündeki engeller de sürdürülüyor.
Yasa tasarısının asıl üçkağıdı, kamu emekçilerinin tanınan sendikaların, sendika olmanın olmazsa olmaz koşulu olan toplu sözleşme ve grev hakkı konusunda sürdürdüğü yasakçılık.
Kamu emekçileri sendikasının grev hakkı yok, toplu sözleşme yapma hakkı yok! Grev ve toplu sözleşme yapma hakkı olmayan sendika olur mu? Adına sendika da dense, sendika olmanın en temel işlevini yerine getiremeyen örgütlerin sendikal faaliyette bulunmaları mümkün mü? Yasa tasarısı "olur" diyor. Yani aslında kamu alanında "memur" statüsünde olanların en temel sendikal haklarını ve sendikalarını gerçekte tanımamayı devam ettiriyor.
Kanun tasarısını savunan Çalışma Bakanı Yaşar Okuyan, savunmasında Anayasa'nın yasakçı anlayışına sarılıyor. Yaşar Okuyan'a göre, Anayasa'nın 53. maddesinde toplu görüşme tanımı var ve tasarıda da bu tanım esas alın"mıştır.
İşçi sınıfına yasaklar, yükümlülükler getirmesi, sömürücülere her türlü özgürlüğü ve imkânları sunması ile ünlü Anayasa'nın 53. maddesinde sözkonusu edilen yasa şudur:
"Madde 53: İşçiler ve işverenler, karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumlarını ve çalışma şartlarını düzenlemek amacıyla toplu iş sözleşmesi yapma hakkına sahiptirler.
Toplu İş Sözleşmesi'nin nasıl yapılacağı kanunla düzenlenir. 128. maddenin ilk fıkrası kapsamına giren kamu görevlilerinin kanunla kendi aralarında kurmalarına cevaz verilecek olan ve bu maddenin birinci ve ikinci fıkraları ile 54. madde hükümlerine tabi olmayan sendikalar ve üst kuruluşları, üyeleri adına yargı mercilerine başvurabilir ve idareyle amaçları doğrultusunda toplu görüşme yapabilirler. (...) Toplu görüşme sonunda mutabakat metni imzalanmamışsa anlaşma ve anlaşmazlık noktaları da taraflarca imzalanacak bir tutanakla Bakanlar Kurulu'nun takdirine sunulur."
Kanunun öngördüğü gibi kamu çalışanlarının ücret ve diğer hakları Bakanlar Kurulu'nun kararlarına tabi kılınmış durumdadır. Anayasa'nın 128. maddesinin ikinci fıkrası da, kamu çalışanlarının ücret ve sosyal haklarının toplu sözleşme aracılığı ile değil, kanunla düzenleneceğini hükme bağlayarak, zaten toplu sözleşme hakkını tamamen geçersiz kılmaktadır. (Madde 128: Devletin kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel kişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle sürdürülür.
Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir.")
TC devletinin Anayasası'nın bu yasakçı zihniyetinin devam ettirilmesine karşı, kamu emekçileri sendikaları ve onların üst örgütü KESK'in bu yasa taslağına karşı çıkması ve bu yasanın grev ve toplu iş sözleşmesi yapma hakkının tanınması yönünde değiştirilmesi amacıyla kısmi, reformist eylemler koyması kaçınılmazdır. Kendi varlık nedenlerine karşı yönelen bu yasa tasarısına karşı kısmi eylemler örgütlerken bile KESK'in reformist yönetimi, kamu emekçilerinin mücadelesinin bağımsız gelişmesine, örgütlülük ve mücadele seviyesinin artmasına değil, eylemleri mümkün olduğunca sınırlamaya, düzen sınırları içinde tutmaya, devlet güçleri sertleştiğinde tası-tarağı toplayıp eylemleri pasifleştirmeye dayanacaktır.
İşçilerin ve kamu emekçilerinin örgütlenmesi önündeki tüm faşist yasalar kaldırılmalıdır!
Grevsiz, toplu sözleşmesiz sendika, devrimci önderliksiz tutarlı mücadele olmaz.

Türk-İş ve Toplu Sözleşme Görüşmeleri

Kamu işyerlerinde çalışan 450 bin civarındaki işçi adına hükümetle toplu sözleşme görüşmelerini başlatan Türk-İş bürokratlarının toplu sözleşme siyaset ve pratikleri sarı sendikacılığın ihanetini, işçilerin en basit haklarını savunmadaki hain rollerini bir kez daha göstermiştir.
Şubat krizi ile hükümetin bile enflasyon beklentisini çok yukarılara çekmek zorunda kaldığı, resmen hükümetin bile en az % 57 enflasyon hesapları yaptığı bir ortamda, Türk-İş bürokratları toplu iş sözleşmeleri görüşmelerini % 25 ücret zammı artı % 5 refah payı ile açtılar. Daha baştan bu hainler hükümetin işçilere dayattığı enflasyonun altında ücret artışı ilkesini benimsemişlerdi. Ayrıca, onların önerdikleri % 25 ücret zammı artı % 5 refah payı teklifi, ulaşılması için mücadele verilecek bir hedef değil, kapalı kapılar ardında üzerinde pazarlık yapılacak, uzlaşılabilecek öneri olarak bakıyorlardı. Toplu sözleşme görüşmelerinde taraf olan hükümet temsilcileri bunu çok iyi bildiklerinden, onlar da başlangıçta sıfır zam teklifi ile toplu sözleşme görüşmelerine başladılar.
Türk-İş bürokratları daha hükümet temsilcileri ile ilk toplu sözleşme görüşmelerinde kendi tekliflerinden geri çekildiklerini ilan etmekte bir sakınca görmediler. Önce % 25 ücret zammına ek olarak teklif ettikleri % 5 refah payı talebinden geri adım attıklarını açıkladılar, ardından % 25'lik ücret artışını da pazarda satılığa çıkardıklarını (yani bu noktada da uzlaşmaya hazır olduklarını) hiç utanmadan ilan ettiler.
Kapalı kapılar ardında yapılan görüşmeler sonucunda hükümet temsilcileri ile Türk-İş hainleri arasında bir geçici uzlaşmaya varıldı. Bu uzlaşmaya göre Türk-İş bürokratları, % 25 ücret zammından da vazgeçmişlerdi ve 2001 yılının 6'şar aylık dilimleri için % 20'lik bir zamma (brüt ücretlerde olan ve net ücretlere bile bu oranda yansımayacak olan) onay vermişlerdi. Ama -bir ama vardı- bu % 20'lik zam 2001 yılında ücretlere yansımayacak, 2001 yılının zammı 2002 yılının Şubat ayından itibaren ücretlere yansıtılacaktı. Bunun Türkçesi, Türk-İş bürokratları 2001 yılı içinde kamu işçilerinin ücretlerine sıfır zammı onaylamıştır.
Türk-İş bürokratları bu belayı da iyi-kötü savdıklarını düşünüp en pahalı derilerle kaplanmış makam sandalyelerine yaslanacakken, hükümet temsilcileri "ne yazık ki" bu uzlaşmanın hükümet nezdinde onay bulmadığını Türk-İş bürokratlarına bildirip gelin bu işe kaldığımız yerden devam edelim teklifini dayattılar. IMF'nin direktiflerini harfiyen uygulama yükümlülüğünde bulunan hükümet, 2002 yılından itibaren ücretlere yansıtılacak ve gerçekleşecek enflasyon oranının en az üçte biri düzeyindeki bir ücret artışını kabul etme yükümlülüğüne bile girmek istemiyordu. Üstelik, hükümetin her dayatmasına kuzu kuzu "Emredersiniz!" diyen Türk-İş bürokratlarının daha geri tekliflere de onay vereceği zaten belli değil miydi! Şimdi hükümet Türk-İş'ten "haydi, biraz daha taviz ver bakalım!" diye kopardığından daha fazlasını istemektedir.
Nitekim hükümetle Türk-İş bir "orta yol"da anlaştılar. 22 Mayıs tarihinde Başbakan Bülent Ecevit, Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan, Devlet Bakanları Mehmet Keçeciler, Kemal Derviş ile Türk-İş Başkanı Bayram Meral toplantıdan çıkarak kameraların önüne geçtiler ve uzlaşma sağlandığının "müjdesini" verdiler. Varılan uzlaşmaya göre işçiler şöyle satıldı:
Birinci 6 ay için % 15 zam yapılacak ve kök ücretlere yansıtılacak; ancak bu artış işçiye 2002 Şubat sonunda verilecek;
İkinci altı ay için % 15 zam ve enflasyon farkının % 80'i verilecek;
Üçüncü altı ay için % 10 ve yine enflasyon farkının % 80'i ödenecek;
Dördüncü altı ay için ise % 10 zam ve enflasyon farkının tamamı verilecek.
Kamuda çalışan işçilerin çıkarlarının satışını yukarıdaki koşullarda gerçekleştiren Türk-İş Başkanı Bayram Meral, toplantıdan hemen sonra kameralar önünde yaptığı konuşmada utanmadan, "Hem hakça bir düzen, hem de Türkiye'nin içinde bulunduğu büyük sıkıntılar ve zor koşullar gözönünde bulunduruldu" diyor, krizin yükünü işçilere, emekçilere yüklemede üzerine düşen görevi yerine getirdiğini ifade ediyordu.
Eğer kamu işçilerinin geniş kitlesi kendi bağımsız eylemleri ile kendi içinden çıkma Türk-İş hainlerinin hainliklerine "dur" demezse, bugüne kadar olduğu gibi bugünden sonra da Türk-İş hükümetin her dayatmasına imza atacak, bir kez daha sırtından geçindikleri sınıfın çıkarlarını satacaktır.
Kahrolsun sendika bürokratları, kahrolsun sarı sendikacılık!
Sermayenin, devletin dayatmalarının tek panzehiri, kararlı sınıf mücadelesinin dayatılmasıdır!

Mayıs 2001



KIDEM TAZMİNATININ KALDIRILMAK
İSTENMESİNE DUR DİYELİM!

2000 yılının Ekim ve Kasım aylarında kamuoyunda üzerine yoğun olarak tartışılan 'İş Güvencesi Yasa Tasarısı' şimdi yeniden gündemde. O dönemde Çalışma Bakanı'nın ve sendikaların savunduğu, patronların ise 'sert tepki' gösterdikleri yasa tasarısı, araya başka şeylerin girmesi sonucu gündemden kalkmıştı.
Malum Türkiye'de gündem sürekli değişiyor. İşçilerin, emekçilerin sorunları bir türlü gündemdeki yerini almazken, hakim sınıflar istedikleri gibi faSAĞfiso şeylerle gündemi belirleyip kitleleri uyutup, kandırabiliyorlar.
İş Güvencesi Yasa Tasarısı üzerine bizlerde tavır takınarak, bu yasa tasarısının ne anlama geldiğini, adı gibi iş güvencesi getirip, getirmediğini sorgulamıştık.
İş güvencesi adı altında yapılmak istenenin aldatmaca olduğunu, değişiklik adı altında bugünkü uygulamanın sürdürüldüğünü, yapılanın sadece makyaj tazelemesi olduğunu belirtmiştik. (Bkz.YDİ Çağrı, Sayı 42, Şubat 2001)
İş Güvencesi Yasa Tasarısı bu günlerde yine gündemde. Çalışma Bakanı yasa tasarısı üzerine sendikalar ve patronlarla görüşmelerini sürdürüyor.
Bu görüşmeler yürütülürken, kazanılmış bir hak olan kıdem tazminatının kaldırılacağı haberi basına yansıdı.
Kıdem tazminatının ortadan kaldırılmak istenmesi, sermayenin işçi sınıfına yeni bir saldırısıdır. Kırıntı düzeyinde olan, kazanılmış bir takım haklar tamamen ortadan kaldırılmak isteniyor.
İşçi sınıfı sermayenin ve onun devletinin saldırılarına karşı çıkmadığı -yeni hakları almayı bir kenara bırakalım- kazanılmış hakları koruma mücadelesi vermediği sürece, kırıntı düzeyinde olan haklar da birer birer ortadan kaldırılacaktır.

Kıdem tazminatı nedir?

1475 sayılı İş Kanunu'nun 14. maddesi kıdem tazminatı ile ilgilidir. 14. maddeye göre; patron tarafından işçinin iş akdinin feshedilmesi durumunda, patron işçiye çalışılan her tam yıl için 30 günlük ücret -son ücret üzerinden- tutarında tazminatı işçiye ödemek zorundadır. Bu tazminat, kıdem tazminatı olarak adlandırılıyor. İşçinin kıdem tazminatına hak kazanabilmesi için patron ile yazılı hizmet akdi, diğer bir ifadeyle iş sözleşmesi yapmış olması ve 1 yılı tamamlamış olması gerekiyor.
Bir örnek verelim. İşçi işe girdiği tarihte 150 milyon maaş alıyor olsun. İşçi 10 yıl çalışmış olsun ve en son aldığı ücret de 500 milyon olsun. 10 yılın sonunda işçi patron tarafından işten çıkarıldığında alacağı kıdem tazminatı tutarı 500 milyon x 10= 5 milyar liradır.
Patronlar işçilere kıdem tazminatı vermemek için; yazılı sözleşme yapmadıkları, 1 yıl sonunda işçiyi girdi-çıktı gösterdikleri biliniyor. Bu tür durumlarda işten atılan işçi ancak, iş mahkemesine başvurduğu, işyerinde çalıştığını ispatladığı, uzun hukuk mücadelesini sürdürmeyi göze aldığı koşullarda kıdem tazminatı alabilmektedir.

Ne yapılmak isteniyor?

Kıdem tazminatı ile ilgili Çalışma Bakanlığı tarafından oluşturulan İş Güvencesi Komisyonu tarafından yapılmak istenen değişiklik, basına yansıdığı şekliyle şöyledir:
* Kıdem tazminatı fonu oluşturulacak. Kesinti miktarı belli olmamakla birlikte, kesintiler işverenlerden kesilecek. Fonun kuruluş tarihinden itibaren işçinin emeklilik ve emekli olmadan önce ölümü halinde, her geçen yıla ilişkin ödeme fon kasasından yapılacak. Fonun kurulduğu tarihe kadar, kıdem tazminatı uygulaması eski uygulamadan yapılacak.
* Kıdem tazminatı yanlızca ölüm ve emeklilik halinde ödenecek. İşçinin eğer ölmezse, emekli olmadan önce, patron tarafından kapı önüne konulmasının yolu böylece açılmış olacak. Bu yasal değişikliğin gerçekleştirilmesi demek, kıdem tazminatının ortadan kaldırılması demektir. Patronlar işten attıkları işçilere kıdem tazminatı ödemekten kurtulacaklar.
Sermaye, IMF, Dünya Bankası kıdem tazminatının kaldırılmasını istiyorlar. Hükümette bu istemler doğrultusunda bu değişikliği yapmaya hazırlanıyor.
Emperyalizm ve onunu işbirlikçisi burjuvazi sermayenin gelişmesinin önündeki engellerin kaldırılmasını istiyor. Kazanılmış kırıntı düzeyindeki sosyal hakların kaldırılmasını istiyorlar. Bunların istedikleri tek kelimeyle dizginsiz sömürme özgürlüğü, dikensiz gül bahçesidir?

Susacakmıyız?

Özelleştirme, sendikasızlaştırma, esnek çalışma, işten atmalara, işsizliğe karşı sessiz kaldığımız, hakkımızı aramadığımız, mücadeleyi kendi ellerimize almadığımız sürece, şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da sermaye saldırılarını artıracaktır. Şimdi sıra kıdem tazminatındadır. Bunu yapmayı başarırlarsa arkasından başka haklara sıra gelecektir.
Sendika ağalarının kendi koltuklarını koruma işi dışında, işçilerin haklarını koruma, yeni haklar almak için mücadele etme diye bir dertleri yok. Onların tuzu kuru!
Ödediğimiz aidatlar sayesinde iyi yaşıyorlar. Geçim dertleri yok. Açlık sınırında yaşamıyorlar.
'Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz' sözünde olduğu gibi ağaların yaptıkları ortada. Bizim adımıza onların iş yapmasını, mücadele etmesini beklersek daha çok bekleriz. Lafta "alanlara çıkarız, gökkubbeyi zindan ederiz, şalter indiririz" diyenlerin lafları söylenmekle kalmakta, pratikte bir-iki basın açıklaması yapma dışında, birşey yapılmamakta, kapalı kapılar arkasında işçiler satılmaktadır.
15-16 Haziran 1970 tarihinde sınıf kardeşlerimizin gösterdiği yoldan yürüyelim. Onlar mücadele etti, işçilerin zararına sendikalar yasasında yapılmak istenen değişikliği engellediler. Üretimi durdurup alanlara çıkalım. Hakkımızı almak için, açlık sınırında yaşamamak için, yaşam standartımızı yükseltmek için, çalışma yasalarında aleyhimize olan maddeleri değiştirmek için, kendi gücümüze güvenelim. Yaratan ve üreten biziz. Gücümüzün bilincine varıp, gücümüzü kullanmayı bilelim.
Mücadele etmekten başka seçenek yok!

10.5.2001



Emek Platformu
Programı'na bir eleştiri...

Aralık 2000 ve Şubat 2001 mali krizleri ile hakim sınıfların ekonomik ve sosyal alternatif olarak gösterdikleri IMF patentli reçetelerin iflasının açıkça ortaya çıktığı ortamda ister istemez "yeni" alternatif program arayışları gelip kapıya dayanmıştı. Hakim sınıfların bütünüyle emperyalist sisteme bağımlı olan ekonomilerini, içine düştüğü krizden çıkarmanın bir tek alternatifi vardı: IMF reçetelerini -yeni bir isim takarak- daha sıkı bir biçimde uygulamaya devam etmek. Zira ekonomik, siyasi, mali, diplomatik ve askeri olarak bütünüyle emperyalist sisteme bağımlı kılınmıştır. Varlığı bu bağımlılık ilişkisinin devamına ve güçlendirilmesine tabi olan sermaye sisteminin, emperyalist büyük güçlerin dünya ekonomisine yön vermede kullandıkları en önemli araç olan IMF direktifleri ve reçeteleri dışında bir başka alternatif düşünmeleri ve uygulamaları mümkün değildir. Gelişme de böyle oldu. TC'nin 57. hükümeti, daha önce uygulamaya geçirdiği IMF istikrar tedbirlerini, Şubat 2001 krizinin dayatması ile daha sıkı bir biçimde uygulamaya koymaya başladı. Bir tek farkla: Daha önce uygulanan istikrar programının adlandırılmasında IMF patentli olmasından fazla gocunmayan hakim sınıflar, Şubat krizi ile IMF reçetelerinin iyice gözden düşmesi sonucu artık (eskisinin devamı olan) yeni IMF reçetesine "ulusal program" ismini takarak satmayı daha uygun gördü.
Fakat alınan tüm yeni tedbirlerin mimarının IMF ve Dünya Bankası olduğu ve IMF'nin vereceği yeni borçların uygulanmasını talep ettiği şartlara bağlandığı ve hükümetin bu şartları yerine getirmek için itirazsız, kuzu kuzu çalıştığı tüm kamuoyunca bilinen gerçeklerdir. Üstelik IMF reçetelerinin, "istikrar tedbirleri"nin temel talepleri Türk hakim sınıflarına dışardan dayatılan ve onların aslında uygulamak istemedikleri ama uygulamak zorunda kaldıkları tedbirler de değildir. Tersine, tüm bu istikrar tedbirlerinin esası ("esası" diyoruz, çünkü her somut durumdu; ülkede var olan sistemin kendi özelliklerinden kaynaklanan farklılıklar, çelişkiler ve değişiklikler kaçınılmaz olarak vardır; var olacaktır) Türkiye'deki siyasi ve ekonomik sistemin, bu sistemin kaymağını yiyen hakim sınıfların sömürü mekanizmalarının devamı ve gelişimi için de gerekli tedbirlerdir.
Türkiye'deki kapitalist sömürü sistemi içerisinde kalınarak, bu sistemin temellerine dokunmadan alternatif üreten her kalkınma planı kaçınılmaz olarak Türk devletinin 57. hükümetinin "istikrar tedbirleri"nin esasını uygulamak zorundadır. Örneğin "istikrar tedbirleri"nin en temel taleplerinden olan özelleştirme konusunda, ilkede ANAP'tan Fazilet Partisi'ne kadar bir farklılık yoktur. Farklılık özelleştirmenin boyutları, hızı vb. noktalarındadır.
Şubat 2001 krizi ile iyice ayyuka çıkan IMF reçetelerinin çürüklüğü toplumda başka alternatiflerin olup olmadığı sorusunu da gündeme koymuştur. IMF reçetelerinin iflasının giderek daha geniş işçi ve diğer emekçi sınıflar tarafından görülmesi ve daha da önemlisi bu görülen gerçeğe karşı tavırlarını kısa zamanda kitlesel eylemlerle de ortaya koyması sonucunda resmi, icazetli "emek savunucusu!" bir dizi örgüt, kriz öncesi oluşturulan fakat kitlesel eylemlerin olmamasını fırsat sayarak uykuya yatırdıkları "Emek Platformu"nu yeniden canlandırarak harekete geçmişler ve bir "program" yayınlamışlardır. "Emek Platformu Programı" adı verilen programın gerçekten bir "emek programı" olup olmadığını ele almadan önce onun ortaya çıkışını irdelemek bile niteliği hakkında sağlam deliller ortaya koymaktadır.
- "Emek Programı"nı yayınlayan "Emek Platformu" Şubat 2001 hatta Aralık 2000 öncesinde oluşmuştur.
- 57. hükümet emek düşmanı IMF programlarını uygulayacağını ilan etmiş ve hızla uygulamaya sokmuştur.
- 57. hükümetin de uyguladığı tedbirlerin emek düşmanı, tüm işçi ve diğer emekçi halkın çıkarlarına karşı yöneldiği gerçeğinin başından açık olması bir yana, Türkiye ekonomisinin bu hükümet programı ile yeni bir iflasa doğru hızla sürüklendiği bir çok burjuva araştırmacı ve ekonomist tarafından da ortaya konmuştur.
- Uygulanan "istikrar tedbirleri"nin işçileri, yoksul köylüleri, küçük esnaf ve zanaatkârları daha da yoksulluğa sürükleyeceği, hatta büyük sermayenin gölgesinde yüksek faizlerin ezici boyunduruğuna rağmen ayakta kalmaya çalışan orta sermaye gruplarını da önemli ölçüde iflasa sürükleyeceği açıktır.
Fakat "Emek Platformu" ve bu platformda birleşen örgütler, hükümeti ve onun tedbirlerini desteklemekten başka hiç bir biçimde yorumlanmayacak olan "bekleyip görelim" tavrını takınmışlardır. Ne zaman, sistemin mali krizi bizzat hükümet tarafından da teslim edilmiş, arkasından yeni "istikrar tedbirlerine" karşı işçi ve diğer emekçi sınıfların öfkesi kabarıp, kitlesel eylemleri ortaya çıkmış, bu eylemler bizzat emeğin temsilcisi olduğunu iddia edenleri zorlamıştır. İşte o zaman resmi, icazetli "emek savunucusu" örgütler "alternatif" program olarak iddia ettikleri programı yayınlamışlardır.

Nasıl bir alternatif?

Türk-İş, Hak-İş, DİSK, KESK, Türkiye Kamu-Sen, Memur-Sen, Türkiye İşçi Emeklileri Derneği, Tüm İşçi Emeklileri Derneği, Tüm BA--KUR Emeklileri Derneği, TMMOB, Türk Diş Hekimleri Birliği, Türk Eczacıları Birliği, Türk Tabipleri Birliği, Türk Veteriner Hekimleri Birliği gibi Türkiye'de faaliyet yürüten en önde gelen 16 sendika konfederasyonu ve meslek kuruluşu tarafından imzalanan "Emek Platformu Programı"nda söylenenler kadar söylenmeyenler de önemlidir.
Alternatif bir programla ortaya çıkanların, bir alternatif programın olmazsa olmaz temel çıkış noktalarında bir şey söylememeleri, susmaları, onların alternatif olarak çıkardıkları diğer program(lar)la en azından bu noktalarda sorun görmediklerinden, itiraz ettikleri program(lar)ın bu noktaları ile farklı düşünmediklerinden başka bir biçimde yorumlanamaz.
"Emek Platformu Programı"nda söylenmeyen ve üstelik bilinçli olarak üstünün örtülmeye çalışıldığı temel nokta, içinde yaşanılan krizin temel nedeninin ve ana sorumlusunun ne ve kim olduğu noktasıdır.
"Emek Platformu Programı"na göre, "Ülkemizin bugün yaşadığı kriz, uzun yıllardır uluslararası finans kuruluşlarının güdümünde uygulanan ekonomik ve sosyal politikanın sonucudur. Türkiye'ye bu politikaları dayatan IMF ve Dünya Bankası ile ülkeyi yönetemeyen hükümetler, ardı ardına yaşadığımız krizlerin baş sorumlusudur." (Bu ve sonraki tüm alıntılar Emek Platformu Programı'ndan, kaynak olarak bkz. DİSK, Genel-İş Emek Dergisi, sayı 65 ve Petrol-İş Dergisi, Nisan 2001 sayısı).
Demek ki, sonuç olarak ülkemizin bugün yaşadığı krizin nedeni, uzun yıllardır uluslararası finans kuruluşlarının güdümünde uygulanan ekonomik ve sosyal politika" imiş. Burada söylenmeyen temel nokta, sorun edilmeyen mesele nedir? Türkiye Cumhuriyeti'nin yalnızca bugün değil, kurulduğundan bu yana geçirdiği tüm ekonomik ve mali krizlerin asıl nedeninin onun temel aldığı kapitalist sömürü sistemi olduğudur. Program bu temel noktada bilinçli olarak doğrudan bir şey söylememektedir, çünkü -ileride programın diğer noktaları ile bağıntı içerisinde daha açık görüleceği gibi- programın, üretim araçları üzerinde özel mülkiyete ve ücretli kölelik düzenine dayanan kapitalist sistemle bir sorunu yoktur. Laf düzeyinde de olsa sorun gördüğü nokta yalnızca "uygulanan ekonomik ve sosyal politikanın", "uluslararası finans kuruluşlarının güdümünde" olmasıdır. Yani sorun, Türkiye'deki kapitalist sistemin aşırı dışarıya bağımlı hale gelmiş olması ve sermayenin siyasi egemenliğinin var olması değil, "ülkeyi yönetemeyen hükümetler"in yönetime gelmesidir. Bu yüzden "Emek Platformu Programı" kapitalist sömürü sistemine karşı değil, onun "planlama fikrinin tümden gözardı edildiği ve gerçek anlamda 'vahşi kapitalizm'in uygulandığı"(Emek Platformu Programı) biçimine ve ülkeyi yönetemeyen hükümetlere karşı çıkmaktadır.
Eğer Türkiye kapitalizminin "bugün yaşadığı kriz, uzun yıllardır uluslararası finans kuruluşlarının güdümünde uygulanan ekonomik ve sosyal politikanın sonucu" ise, uluslararası finans kuruluşlarının güdümünde olmayan ve tersine uluslararası mali kuruluşların politikasını da belirleyen, ekonomik ve sosyal açıdan en gelişmiş kapitalist ekonomiye sahip ülkelerin (ABD, Almanya ve Japonya'nın, İngiltere, Fransa ve İtalya vb.) sık sık içine düştükleri devrevi ekonomik ve mali krizlerin temel nedeni nedir? Açıktır ki bunun nedeni, bugün tüm dünya kapitalist ekonomisinde belirleyici öneme sahip bu ekonomilerin de, gelişmesi ancak devrevi krizlerle olan ve başka bir gelişme tanımayan kapitalist sömürü sistemine dayanmalarıdır.
Söylenecekler daha bitmedi. Devam ediyoruz. Emeğin alternatif programını ortaya koyduğunu iddia edenlerin, emeğin düşmanı olan ve onun her gün, her saat, her saniye kanını emen kapitalist sistemi sorun olarak bile ortaya koymaya yanaşmamaları onların bir "emek programı" değil, emeği sermayeye biraz daha iyi şartlarda pazarlama programı olduğunu göstermektedir. "Emek Platformu Programı" sözcülerinin kapitalist sömürü sistemi ile bir problemleri olmadığı açıktır. Açıklanması gereken nokta "Emek Platformu Programı" savunucularının ufkunun kapitalist sistemle sınırlı olmasının temel nedenleridir. En başta gelen neden "Emek Platformu Programı" imzacısı sendika konfederasyonları ve meslek birliklerine ve onların yöneticilerine, sermaye sahipleri ve devlet üst yöneticilerinin geliri ile karşılaştırıldığında daha küçük fakat işçi ve diğer emekçi yığınlarının ezici çoğunluğu ile karşılaştırıldığında onların rüya bile edemeyeceği çok daha büyük bir gelire sahip olan, bir arpalık sistemi imkânı sunmasıdır. Herşeyden önce sendika konfederasyonlarının üst yöneticileri; kazançları, yaşam biçimleri ve işçilerin üstündeki egemen konumları ile Türkiye'deki kapitalist sistemden çıkarı olan, büyük miktarda arpalıklarla beslenen bir zümredir. Bu zümre tabii ki, çıkarı olan sömürü sisteminin özünü, temelini sorgulamayacak, tersine diplomatik ya da açık bir dille bu sistemi savunacaktır.
"Emek Platformu Programı"nın söylemediği bir başka nokta daha vardır ve bu nokta onları doğrudan doğruya ilgilendirmektedir: Uzun yıllardır, hakim sınıfların ve onların devlet kuruluşlarının güdümünde faaliyet yürüten sendikal hareketin ekonomik ve sosyal politikalarının içine düştüğü ağır krizdir.
Bırakalım ülkede işçi sınıfının en temel çıkarlarını savunmayı, bir sendikal faaliyetin olmazsa olmaz koşulu olan ücret zammı, özelleştirme ve taşeronlaştırma gibi en basit, en anlaşılır sorunlarında bile bugünkü sendika konfederasyonları üyelerinin çıkarlarına sahip çıkmamakta, sendika yöneticileri tarafından satılmaktadır. Bu yüzden sendikaların üye sayıları hızla düşmüş, bir çok sendika gerçekte var olan kanunlar çerçevesinde toplu sözleşme yapma yetkisini gerçekte kaybetmiştir. Çalışma Bakanlığı'nın icazeti ile toplu sözleşmelerde taraf olarak kabulüne izin verilen ve her an yetki hakkının elinden alınması tehlikesi ile de hizada tutulan, var olan üyelerinin büyük bir bölümünün güvenine sahip olmayan örgütler durumundadırlar. Bugün sendika tabanının sendika yönetimlerine olan güvensizliği, sendika bürokrasisini tehdit edecek durumda değilse, bunun nedeni işçi sınıfının bilinç ve örgütlülük düzeyinin kendi kaderini kendi eline alacak seviyede olmaması, kendi bağımsız sınıf eylemliğini ortaya koyamamasıdır.
Onaltı sendika konfederasyonu ve meslek birliğinin tam da krizin hemen ardında lafta bir alternatif programla ortaya çıkmasının bir başka önemli nedeni de, her türlü proleter sınıf içgüdüsünden uzak fakat kendi bürokratik yapısını tehdit edebilecek her türlü tehlikeye karşı büyük bir bürokratik içgüdü geliştirmiş olan sendika yönetim kastının, krizin işçi sınıfı ve sendikal tabanda bağımsız arayışlara ve eylemliliğe doğru yönelme tehlikesini artırdığını görmesidir. Sendika bürokrasisi bu tür alternatif arayışları ideolojik olarak boğmak amacıyla kısa zamanda kendi programını yayınlamaya zaruri bir ihtiyaç duymuştur.
Gelir dağılımından planlamaya, kent yoksullarının, çiftçilerin, esnafın, sanatkârların sorunlarından reel ekonominin (sanayi üretiminde bulunan kapitalistlerin terbiyeli tarifi olsa gerek) sorunlarına, hazine, bütçe, eğitim, sağlık sorunundan hayvancılığa, vergi reformuna, özelleştirmeden kaçak yabancı işçi çalıştırmaya, demokratikleşmeden anayasa reformuna kadar onlarca sorunu ele alan ve "alternatifler"(!) sunan "Emek Platformu Programı"nın hiç ele almadığı ve değinmediği iki nokta vardır. Bu iki nokta, ülkede demokrasi sorunun can alıcı güncel sorunu olarak gündemde durmasına rağmen susulan iki sorun:
Birincisi, Türk olmayan ulus ve milliyetler için bir halklar hapishanesi olan ve emekten yana, demokratik bir programın iddiasının ölçülmesi gereken en önde gelen sorunlarından birisi olan milli meselenin, ulusal baskı gerçeğinin hiç sözkonusu edilmemesi;
İkincisi, aylardır tüm baskı, katliamlara rağmen süren, bu ülkedeki sistemin barbarlığını gözler önüne seren, ölüm orucu ve siyasi tutukluların durumu ve talepleri konusunda tek laf edilmemesidir.
Neden? Ortalama bir siyasi insanın bile şu ya da bu biçimde tavrını ortaya koyduğu ulusal sorun ve devrimci tutukluların üzerindeki barbar baskı ve katliamlar konusunda, üstelik bir "emek" platformu çıkartma iddiasında olanların susması ve genel "insan hakları" talebinin ardına gizlenmesi nasıl açıklanabilir? Bunun bir tek açıklaması vardır: "Emek Platformu Programı" imzacılarının gerçekte faşist düzenin ulusal sorunda ve devrimci tutuklular konusunda uyguladığı siyaseti ve pratiği yanlış bulmadığı, onayladığıdır. Türk-İş, Hak-İş gibi programında açıkça şoven bir biçimde Türk olmayan milliyetlerden işçileri inkâr ederek "Türk işçisinin" çıkarlarını savunmakla sınırlayan sendikal örgütlerden, Türk Diş Hekimler Birliği, Türk Eczacıları Birliği, Türk Tabipleri Birliği, Türk Veteriner Hekimleri Birliği gibi başına koyduğu ismi ile şoven siyasetini ilan edenlerden başka bir tavır beklemek de tabii ki mümkün değildir.

Emek Platformu Programı'nın Çözümü

Bugünkü kriz de dahil olmak üzere Türkiye'deki tüm ekonomik ve sosyal sorunların nedenini, temel alınan kapitalist sistemde değil de, kapitalist sistemin şu ya da bu uygulanış biçiminde gören bir programın çözüm önerilerinin de bu yaklaşıma bağlı olarak kapitalist sömürü sistemi çerçevesinde olması gayet mantıklı ve anlaşılırdır. "Emek Platformu Programı" savunucuları da öyle yapıyorlar.
"Halkın refah düzeyini yükseltmeyi," diye yazıyor Emek Platformu Programı ve devam ediyor, "gelir dağılımındaki dengesizlikleri gidermeyi ve rant yerine üretimi artırmayı amaçlamayan hiç bir politika çözüm üretmeyecektir. Türkiye ekonomisinin sanayileşme ve yatırım artışlarına dayalı, dengeli bir büyüme yapısına kavuşturulması ancak kapsamlı ve eş zamanlı bir kamu kesimi, mali kesim ve ödemeler dengesi reformuyla sağlanabilecektir.
Ekonomik krizleri önlemenin ve toplumsal güveni sağlamanın yolu (a) yolsuzluklarla etkili bir mücadele, (b) demokratik, sosyal hukuk devleti olgusunun hayata geçirilmesi ve (c) çalışma mevzuatının onaylanmış uluslararası sözleşmeler ve ILO sözleşmeleri ile uyumlu hale getirilmesi de dahil olmak üzere, Anayasa değişikliklerini de kapsayacak bir demokratikleşme paketi temelinde oluşturulacak ve halkımızın desteğine sahip bir programın uygulanmasından geçmektedir."
Bir başka yerde de şunları okuyoruz: "Bu ülkenin içinde bulunduğu krizi aşabilecek ve krizsiz bir kalkınma gerçekleştirebilecek potansiyeli vardır. Bu ülkenin insanları toplumsal yarar içeren; çalışanların, emeklilerin, işsizlerin, küçük çiftçinin, esnafın ve sanatkarların ve bu politikalardan mağdur olan tüm toplumsal kesimlerin çıkarlarını koruyacak bir programı hayata geçirmek için çaba harcamaya hazırdırlar. Unutmayalım ki, gerçek bir ulusal program, ancak bu hedefler doğrultusunda bu kesimlerle birlikte hazırlanan programdır." (abç)
"Emek Platformu Programı" kapitalist sömürü sistemi içerisinde kalarak, aslında onun ayrılmaz yol arkadaşı olan yolsuzlukla etkili bir biçimde mücadele ederek, demokratik sosyal hukuk devleti olgusunu hayata geçirerek, Anayasal reformlar gibi bazı demokratikleşme önlemleri alarak ekonomik krizlerin önleneceğini, "krizsiz bir kalkınma"nın gerçekleştirileceğini iddia ediyor. Kapitalizm şartlarında krizsiz kalkınma iddiası, bu iddianın çürüklüğü kadar eskidir. Kapitalist ekonominin yalnız ulusal çapta değil, dünya çapında da devrevi yıkıcı krizler olmadan gelişemeyeceği sürekli belirli aralıkla yaşanan dünya ekonomik, mali, ticari, tarımsal... krizlerle görmek isteyen herkese gösterdikten sonra bile, böyle bir iddia ile ortaya çıkmak iddianın ötesinde açık bir yalandır; başkalarını bu yalanla kandırmaktır.
Kapitalist sistemde devrevi krizlerin ve kapitalist sistemin ancak devrevi krizlerle gelişebileceği öğretisinin bilimsel açıklaması vardır. Bu, bu sistemin özel mülkiyete ve emek sömürüsüne dayanmasıdır. Kapitalist sistemin temeli bir olmasına rağmen, bu bir nedenden ortaya çıkan sayısız ekonomik, mali ve sosyal sonuçlar vardır. Burjuva ideologları sebep ile sonucu, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, sürekli karıştırdıklarından ve fakat kapitalist iktisadi gelişme sisteminin sonuçları (kriz, işsizlik, nisbi nüfus fazlalığı, küçük üreticilerin giderek iflasa sürüklenmesi, sermaye sahipleri ve sermaye grupları arasında kıyasıya rekabet vs. vs.) çok büyük sayıda olduğundan, sonuçları sebep olarak algılayan burjuva tahliller ve çözüm önerileri de en az kapitalist ekonominin sonuçları kadar fazladır. Hatta sonuçları temel alarak farklı çözüm önerileri ileri süren burjuva iktisatçıları ve ideologları arasında kıyasıya bir tartışma yürür. Kimisi krizsiz gelişme reçetesi olarak sermayenin işçileri sömürme imkânının hiç bir biçimde sınırlanmadığı vahşi kapitalist reçeteler öne sürerken, kimileri kapitalist sömürünün kurallara ve kısmi sınırlamalara tabi tutulduğu, işçilere ve diğer emekçi sınıflara sömürü pastasından bir kaç kırıntı daha ayırarak gelir dağılımındaki dengesizlikleri törpüleme yoluyla ya da sermaye devletinin özel sermayedarların yatırım yapmada isteksiz davrandıkları alanlarda yatırım yaparak ve kendi kapitalistlerini daha fazla koruyarak himayecilik politikası yoluyla... krizsiz gelişme hayali ile yatar kalkarlar.
Nasıl tanrısız din bir saçmalıksa, krizsiz kapitalizm de o ölçüde bir saçmalıktır.
Fakat sermayedarlar ve onların tüm devletleri kendi dayandıkları kapitalist sistemin sonuçlarından da korkuyorlar; bu sistemin sonuçları altında ezilen, yıkılan, basit bir meta gibi kullanılan ve atılan işçi ve diğer emekçi yığınlarının bir gün sermaye iktidarına karşı devrimci kitlesel bir başkaldırıya yolaçmasından korkuyorlar. Bu nedenle bir çok "aklı başında" ve bu tehlikeyi gören burjuva ideologları kapitalizmi terbiye etmenin gereklerine ısrarla vurgu yapıyorlar. Hatta dünya mali piyasalarında borsa oyunları ile büyük bir zenginliğe ulaşmış ABD'li multimilyarder George Soros "Kapitalist Tehlike" başlıklı kitabında; "Ben servetimi uluslararası mali piyasalarda yaptım, ama yine de bugün 'bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler' kapitalizminin ve piyasa değerlerinin, yaşamımızda denetimsiz yayılmasının, açık ve demokratik toplumumuz için büyük bir tehlike oluşturduğunu düşünüyorum. Denetimsiz kapitalizmin, bireysel çıkarları genel çıkarın üstüne koyması ve parayı bütün değerlerin tek ölçüsü olarak yerleştirmesi, gelir dağılımında bozukluk ve yoksulluk yaratmaktadır: Bu gerçek toplumsal istikrarı bozuyor ve otoriter karşı tepkiler için ortam hazırlıyor: Demokrasiye en büyük tehdit bizzat kapitalizmden geliyor." (Aktaran Metin Aydoğan, "Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye", s. 44-45, Otopsi Yay., 1. basım, abç) diyerek, hiç bir biçimde bir "emek programı" hazırlama iddiasında bulunmadan, kendi başta olmak üzere tüm sermaye sahibi sömürücülerin temel çıkarlarını çıkış noktası alarak "Emek Platformu Programı" sahiplerinin söylediklerinin aynısını daha açık ve çarpıcı bir biçimde ortaya koymaktadır.
Aktardığımız bu bir tek somut karşılaştırmalı örnek bile, "Emek Platformu Programı" sahiplerinin aslında açık sermaye düzeni sahiplerinin çözüm önerilerinden farklı bir çözüm önerisi savunmadıklarını gösteriyor.

Bir Kaç Nokta Daha...

"Emek Platformu Programı"nın özünü ortaya koyduktan sonra, bu programda sık sık yinelenen ve krizsiz bir gelişmenin araçları olarak sunulan bir kaç noktaya daha değinmek yararlı olacaktır.
"Sosyal devletin gelişmesi ve kalkınmanın önünün açılması için" diye yazıyor Emek Patformu Programı "devletin küçültülmesi saplantısından vazgeçilmeli; üretim ve istihdamın önünü açacak, büyümeyi ve kalkınmayı hedefleyen politikalara dönülmelidir."
Önü açılması gereken "üretim ve istihdam"ın "büyümeyi ve kalkınmayı hedefleyen politikalar"ın meyvesini kimin toplayacağını, hangi sınıfların büyüme ve kalkınmanın, üretim ve istihdamın kaymağını yiyeceğini sorun etmeden genel olarak bu noktaları koymanın ne kadar emek dışı bir yaklaşım olduğunu bir kenara bırakıyoruz. Şu "sosyal devlet" de ne demek acaba? Devlet nasıl sosyal devlet oluyormuş?
Bunu da şöyle açıklıyorlar "Emek Platformu Programı" imzacıları:
"Devletin ekonomik ve sosyal fonksiyonlarının yeniden kazanması ve geliştirmesi, Türkiye'nin geleceğini planlama, bölgesel ve sektörel bağlantıları etkin bir şekilde oluşturularak başlatılmalıdır. Planlamanın hiyerarşik her aşamasında, toplumun tüm kesimlerinin örgütsel temsilcileri aracılığıyla demokratik katılımı sağlanmalıdır."
Sosyal devlet olmak için başka ne yapılmalıymış: "Devletin ekonomik ve sosyal fonksiyonlarını yeniden kazanması ve geliştirmesi, Türkiye'nin geleceğini planlama yetilerini yeniden kazanmasıyla mümkündür. Özel sektör için yönlendirici, kamu sektörü için bağlayıcı planlama, bölgesel ve sektörel bağlantıları etkin bir şekilde oluşturularak başlatılmalıdır."
Bu satırların imzacıları da çok iyi bilmektedirler ki, kapitalist üretim ilişkilerinin hakim olduğu toplumlardaki her devlet gibi Türk devleti de bir sınıf devletidir, sermayenin devletidir. Her sermaye sınıfının devleti gibi Türk devleti de işçilerin ve diğer emekçilerin çıkarları sözkonusu olduğunda sürekli ve sistemli olarak sermayenin çıkarlarının yanında yer alır ve sermayenin çıkarlarını kabul ettirmek gerektirdiğinde polis copu, jandarma dipçiği kullanmaktan hiç çekinmez. Gerekirse bu devlet yürürlükteki yasaları sıkıyönetimlerle, askeri darbelerle bir kenara atarak açık, çıplak sınıfsal niteliğini göstermekten de çekinmez. Buna rağmen bu devlet, anayasasında kendi niteliklerini tanımlarken "sosyal" devlet olduğunu iddia eder.
Sermayenin hakim olduğu en ileri kapitalist ülkelerde de, işçi ve diğer emekçi sınıflara tanınan biraz daha fazla ekonomik ve sosyal haklar bu ülkelerdeki devletin sınıfsal niteliğini değiştirmez. Bu ülkelerde de devlet çarkı sermayenin hizmetine koşulmuş bir ortak komitedir.
Bu nedenle hiç bir devlet, var olduğu toplumdaki sınıf ilişkilerinden, çelişkilerinden ve çıkarlarından bağımsız değildir. Devlet var olduğu her yerde egemen sınıf(lar)ın çıkarlarının savunucusudur. "Sosyal devlet" sınıf işbirlikçilerinin, sınıf bilinçli işçilerin gözünü boyamak için, sermaye devletinin onların en büyük düşmanı olduğu gerçeğini gizlemek amacıyla uydurduğu bir "sosyal yalan"dır. Yine de "sosyal devlet" savunucularının dayandıkları "haklı" bir dayanağı da reddetmemek gereklidir. Aslında burjuvazi için her dönemde onun devleti sosyaldir. Zira tüm toplum için iktidara gelen sermaye sınıfı iktidarını her zaman toplumun tüm kesimleri için, "vatan, millet" için kullandığını iddia eder. İktidarda olan ve iktidar olmanın tüm nimetlerini kullanan sermaye sınıfı "kendisi için bir şey istiyorsa, namerttir."
"Emek Platformu Programı" sahipleri sınıflarüstü bir "sosyal devlet" yalanına sahip çıktıkları ve bu yalana başkasının da inanmasını bekledikleri için Türkiye toplumundaki sınıfları tanımlamaktan da özenle kaçınıyorlar. Programda sınıflar yerine "ücretliler, emekliler, kent yoksulları, çiftçiler, esnaflar ve tüm diğer toplumsal kesimler" gibi burjuva sosyolojik grup, katman tanımlamaları yapıyorlar.
Üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin hakim olduğu ve tüm toplumun ve siyasi kurumların özel mülk sahiplerinin çıkarına göre şekillendirildiği kapitalist bir toplumda "Emek Platformu Programı" savunucuları buna rağmen bir planlamanın mümkün olacağını da eklemeden edemiyorlar. Yazdıkları programın mürekkebi kurumadan gerçekte bu işin olacağına kendileri de pek inanmadıklarından olacak, talep ettikleri planlı ekonomideki planların devlet kuruluşları için bağlayıcı ama özel sektör için yönlendirici, (yani özel mülk sahiplerinin iplemediği, bağlayıcı olmayan) olabileceğini savunuyorlar.
Sınıfların varlığını, sınıf çelişki ve çıkarlarının varlığını reddeden, sınıf çatışmalarından öcü gibi korkan "Emek Platformu Programı" imzacılarının siyasi süreçte savundukları çözüm de anayasal reformizm oluyor. Olası bir devrim düşüncesi ve perspektifine karşı, "toplumsal güven ve barışın hayata geçirilebilmesi için anayasa, siyasi partiler ve seçim yasaları derhal değiştirilmeli; yasalar çağdaş, demokratik düzene uydurulmalıdır. Hukuk devleti olmanın temel koşulu olan hukukun üstünlüğü ilkesi hayata geçirilmelidir." deniyor.
Burada aslında savunulan düşünce, toplumsal gerçekliklerin reformistlerin kafasındaki yalanlara uydurulmasıdır.
"Emek Platformu Progmı"nda savunulan iki talep program imzacılarının düşüncelerinin gericiliğini de çarpıcı bir biçimde ortaya koymaktadır:
Birinci talep, "ekonomik krizin hızla aşılabilmesi için iç ve kısa vadeli dış borç ödemeleri yeniden takvimlendirilmelidir." talebidir. "Emek Platformu Programı" savunucuları antiemperyalist bir politikanın en asgari koşullarından birisi olan emperyalist devlet ve sermaye kuruluşlarına olan borçların geri ödenmesinin reddedilmesine bile sahip çıkmıyorlar. Bunun yerine "kısa vadeli dış borç ödemelerinin yeniden takvime bağlanmasını", "kısa vadeli borçların kısa ödenmesinin daha uzun bir süreye yayılmasını" savunuyorlar. Bu savununun sahipleri tutarsız antiemperyalist bile olamazlar.
İkincisi, Türkiye'de hiç bir hukuki statüye, yasal güvence ve haklara sahip olmadan çalışan, bu yüzden de Türkiye'deki büyüklü küçüklü sermaye sahiplerinin kural olarak daha zalimce sömürdükleri kaçak yabancı işçilere yönelik taleptir. Bu konuda "Emek Platformu Programı" imzacıları kısaca şunu talep ediyor: "Yabancıların ülkemizde kaçak olarak çalışmaları önlenmelidir". Ülkemizde kural olarak yerli işçilerden daha ağır koşullarda, daha ağır sömürü şartlarında kaçak olarak çalışmak zorunda bırakılan yabancı işçilerin yerli işçilerle tam hak eşitliğine sahip olmasını savunacağı yerde, utanmazca yerli işçilerin milliyetçi, şoven duygularına sesleniyor ve Türk hakim sınıflarına -pratikte sınır dışı edilmelerinden başka hiç bir biçimde yorumlanamaz olan- "yabancıların (Türkiyeli işçilerin başka milliyetlerden sınıf kardeşleri değil, yabancılar öyle mi!) ülkemizde kaçak olarak çalışmaları önlenmelidir" talebini ileri sürüyorlar. Şoven milliyetçiliğin bu türünü, çeşitli emperyalist, kapitalist ülkelerde yıllardan bu yana çalışan Türkiyeli işçiler çok yakından bilmekte ve tanımaktadırlar.
Görünen o ki, "Emek Platformu Programı" imzacıları Almanya, Avusturya, Fransa, İngiltere vb. ülkelerdeki şoven sendika bürokrasisinin temel taleplerine de açıkça sahip çıkmaktadır.

Sonuç

"Emek Platformu Programı" içinde yaşadığımız toplumun kapitalist niteliğini, sınıfların varlığını, sermayenin siyasi egemenliğini inkâra dayanan bir programdır. İçinde yaşanılan kriz ortamında bilinçleri bilenen işçilerin bilinçlerini köreltmeye yarayan, işçi ve diğer emekçi sınıfların kurulu düzenin sınırları içinde kalmasını hedefleyen bir programdır. Devrim hedefi ve perspektifine karşı yönelmiş, karşıdevrimce hizmet eden bir programdır.
Sınıf bilinçli işçilerin "Emek Platformu Programı" karşısında görevi, bu programın gerçek yüzünü ortaya koymak, etkisini en aza indirmek ve kendi proleter programını, her türlü engellemeye ve demagojiye rağmen, ısrarla savunmaktır.Emek Platformu Programı ve onun reformist savunucuları
"Emek Platformu Programı'nın doğrudan imzacıları dışında destekleyicilerinin en başında Yeni Evrensel gazetesi geliyor. Programın kamuoyuna açıklandığı günden başlayarak Yeni Evrensel gazetesi "Emek Platformu Programı"nı destekleyen değerlendirmeler ve haberlerle bu programı solun içine taşıyan temel güç olarak sivrildi.
Yeni Evrensel gazetesinin "Emek Platformu Programı" hakkında genel siyasetinin açıklandığı 31 Mart 2001 tarihli başyazıda şu değerlendirmeler yapıldı:
"Bugün ülke sathında on binlerce, yüz binlerce emekçi alanlara çıkacak. Bugün alanlara çıkanların amaçları; ülke emekçilerinin, halkın, Türkiye'nin ortak çıkarlarının ifadesi olan Emek Programı'nı tanıtmak, ve halkı; Derviş-IMF programının değil kendi programının arkasında toplanmaya, ona güç vermeye; Emek Programı olarak belirlenen talepler doğrultusunda mücadele etmeye çağırmaktır.
Böylece her geçen gün; iki cephenin safhalaşmasını, daha görülür hale getiriyor: Bir yanda uluslararası tekeller ve onların uşakları ile sermayenin çeşitli güçleri; öte yanda ise, bağımsız ve demokratik bir Türkiye, kendi ulusal kaynaklarına dayanan bir kalkınma, kendi halkının mutluluğu ve refahını gerçekleştirmeyi amaçlayan Emek Programı arkasında saf tutmaya yönelen emekçiler, onların çeşitli örgütleri.
Bugün alanlara çıkanlar; Türkiye tarihinde ilk kez; emekçilerin programını dağıtarak, bu program doğrultusunda bir mücadelenin çağrısını yapacaklar. Türkiye'nin geleceği bakımından da asıl belirleyici olan budur. Çünkü, Kurtuluş Savaşı'nın mirasını har vurup harman savurarak, ülkeyi bugün bulunduğu kaosa sürükleyenlerin Türkiye'ye verecekleri hiç bir şey kalmamıştır."
Alıntıyı uzun tutarak Yeni Evrensel'in görüşlerini bütünlüğü içerisinde aktarmayı gerekli gördük. Böylece Yeni Evrensel'in bu noktada siyasi çizgisinin özü daha açık görülecektir.
Yeni Evrensel'e göre Emek Programı, "ülke emekçilerinin, halkın, Türkiye'nin ortak çıkarlarının ifadesi" imiş. Bırakalım sermayenin egemenlik ve ücretli kölelik düzeninin reddini, bugün Türkiye'deki sınıf ve sosyal ilişkilerinin, siyasi egemenlik biçiminin hiç bir temel noktasında bir tek köklü reform talebini bile içermeyen, ülkedeki faşist diktatörlüğün devrimle aşılması perpektifine karşı, onun yasal yamalık reformları ile ömrünün uzatılması perspektifini sunan "Emek Platformu Programı" Yeni Evrensel tarafından "ülke emekçilerinin, halkın... ortak çıkarlarının ifadesi" olarak sahipleniliyor, savunuluyor.
Reformizmin, kuyrukçuluk siyasetinin bu kadarı da az görülmüştür! Yeni Evrensel'in "Emek Plaformu Programı"na yaklaşımı onun hem reformist siyasetini bir kez daha belgelemekle kalmamış, aynı zamanda bu reformist siyasetin bugün geldiği yeri de ortaya koymuştur: Yeni Evrensel ve onun siyasi çizgisini paylaşanlar, işçi sınıfı ve diğer emekçilerin kendiliğinden gelişen kitle eylemlerinin, kurulu düzenin işçi ve emekçiler arasındaki en temel dayanağı olan sendika bürokrasisine yamanması işini soldan üstlenmiştir. Türkiye'deki reformist solun en temel fonksiyonlarından biri de zaten budur.
Yeni Evrensel reformistlerinin reformizmi kendini, "Emek Platformu"nu desteklerken kullandıkları kelimelerde de açıkça gösteriyor. (Aynı "Emek Platformu Programı" gibi "işçiler", "işçi sınıfı" kavramlarını kullanmamaya Yeni Evrensel'in özen gösterdiğini bir kenara bırakalım) Ülke emekçilerinin, halkın ortak çıkarlarının anlaşılır bir yanı vardır. Çünkü bugünkü toplumda, aralarındaki bir dizi önemli ve temel farklılık ve çelişkilere rağmen emekçi sınıf ve katmanlar ile halk sınıf ve katmanlarının tayin edici ortak çıkarları vardır. Emekçi ve halk sınıflarının ortak çıkarlarının ifadesi kendisini sınıflararası mücadele ortak çıkarların ifadesi olan ortak programlarda da bulur, bulacaktır.
Peki ama (yanlış bir biçimde de olsa) sınıf tanımlamalarının yanına, sanki sınıfsal tanımlamanın devamı, mantıki sonucuymuş gibi coğrafi bir kavramı, bir coğrafyadaki tüm sınıfları ve sosyal katmanları içeren "Türkiye" kavramını da yerleştirmenin anlamı nedir? Nedir şu "ülke emekçilerinin, halkın" ve "Türkiye'nin ortak çıkarları?
Her reformist gibi Yeni Evrensel reformistleri de, aralarında hiç bir ortak çıkarın olmayacağı sınıf ve katmanları da kapsayan "Türkiye, Almanya", "Türkiye'nin çıkarları", "Almanya'nın çıkarları" gibi tanımlamaların gerçeği yansıtmadığını bilirler. Reformistler "Türkiye'nin ortak çıkarları" kavramının her zaman ve her yerde Türkiye'de egemen siyasi sınıf(lar)ın çıkarlarının ifadesinden başka bir şey olmadığını, hakim sınıfların kendi çıkarlarını sanki tüm toplumun çıkarları imiş gibi göstermek amacı ile sürekli ve sistemli olarak bu tür kavramları kullandıklarını da bilirler. En sonuncusu da dahil olmak üzere tüm IMF programları "Türkiye'nin ortak çıkarları!" için uygulanmıyor mu? Devalüasyon, zamlar, reel ücret ve maaş düşüşleri, özelleştirmeler... hep "Türkiye'nin çıkarları!" adına yürürlüğe konmuyor mu? Yürürlüğe bu maske ile konduğu açık bir gerçek. Fakat buna rağmen Yeni Evrensel reformistleri "emekçilerin, halkın ve Türkiye'nin ortak çıkarları"ndan bahsediyorlar, aynı sendika ve meslek örgütü bürokratlarının hazırladığı "emek Platformu Programı" gibi. Emekçilerin, halkın çıkarlarının hakim sınıfların çıkarlarına yamanmanın, tabi kılmanın ifadesi olan bu yaklaşım "Türkiye'nin geleceği" gibi diğer kavramlarla iyice yerleştiriliyor, pekiştiriliyor.
Yeni Evrensel "Emek Programı"nın savunusuna kendisini o kadar kaptırmış ki, bu programın "Türkiye tarihinde ilk kez; emekçilerin programı" olduğunu iddia ediyor. Bu iddia yalnızca "Emek Programı"nın emekçilerin programı olmadığı bakımından değil, aynı zamanda "Emek Programı"ndan çok önceleri, özü "Emek Programı" ile aynı olan ama bazı noktalarda biraz daha ileri reform talepleri formüle eden bir dizi "sol" reformist partiye, örneğin EMEP'e de haksızlık yapmıştır. EMEP ve diğer bir çok "sol" reformist partiler "Emek Platformu"ndan çok önce "emekçilerin programı" olduğunu iddia ettikleri reformist programlarını ortaya koymuşlar ve dağıtmışlardır.
Bir siyasi hareket yönünü açıkça reformizm hattında çizdikten sonra, kendinden daha güçlü olan oluşumların kuyruğuna takılmada da bir sakınca görmez. Bu nedenle açık kaba reformist ve sarı sendikacısından, meslek örgütü temsilcisinden, dinci ve ırkçı faşistlere kadar uzanan "Emek Platformu Programı" imzalayıcılarını Yeni Evrensel, "bağımsız ve demokratik Türkiye, kendi ulusal kaynaklarına dayanan bir kalkınma, kendi halkının mutluluğu ve refahını gerçekleştirmeyi amaçlayan... örgütler" payesine yükseltiyor. Üstüne üstlük kaba reformist sendika ve meslek örgütlerinin önderliğinde, "bir yanda uluslararası tekeller ve onların uşakları ile sermayenin çeşitli güçlerin(den); öte yanda ise... Emek Programı arkasında saf tutmaya yönelen emekçiler, onların çeşitli örgütleri"nden oluşan "iki cephenin saflaşmasını daha görülür hale getiriyor" diyerek, reformist, sarı, faşist sendika ve meslek örgütlerini emek cephesinin, programın yaratıcıları da bunlar olduğuna göre aynı zamanda öncü güç unsurları olarak sunuyorlar.
Yeni Evrensel reformizminin bir diğer beklentisi de "Emek Platformu Programı" imzacılarının emekçileri, halkı "mücadele etmeye çağırmasıdır". Fakat yeni Evrensel reformizminin tüm umut ve beklentileri boşuna çıktı. "Emek Platformu Programı" imzacısı sendika konfederasyonları ve meslek örgütleri kendilerinin "yapacağız" diye ilan ettikleri "eylem programına" bile sahip çıkmadılar. Bir çok eylemden vazgeçtiler, hakim sınıfların ihtarı üzerine bürokrat sendika ve meslek örgütleri yönetimleri hemen hizaya girerek; yürüyüş, miting gibi eylemleri en fazla bir kaç yüz kişinin katılımı ile sınırladıkları "basın açıklamaları"na çevirdiler. Bu olgunun açığa çıkması ile birlikte Yeni Evrensel ve yazarları sendika bürokrasisini kıyısından köşesinden eleştirmeye, kaba reformist "Emek Platformu Programı"nı ve "eylem planını" uygulamaya çağırdılar.
Fakat yönünü sendika bürokrasisine çevirmiş, eylem perspektifini sendika bürokrasisinin inisiyatifine tabi kılmış reformizmden bundan başkasını beklemek de mümkün değildir.

14 Mayıs 2001