Kriz ve esnaf eylemlilikleri
İçinde bulunduğumuz kriz ülke kapitalizminin olduğu kadar uluslararası
kapitalizmin/emperyalizmin de bir krizidir. Çağımızda artık kapitalizmin
krizlerini tek tek ülkelerde ele almak olanaksızdır. Yerkürenin bir
yanında sermayede en ufak olumsuz bir kıpırdanma, diğer yanında fırtınalar
kopmasına neden olabilmektedir. Fırtınadan ne denli uzak kalınabileceği,
ne denli etkilenileceği tek tek ülkelerin uluslararası sermaye karşısındaki
konumu; ne denli ona bağlı olduğu, ne denli ona karşı direnebileceği,
ona karşı önlemler alabileceği ile ilgili bir durumdur. Bu durum krizin
boyutları konusunda bir farklılık ortaya çıkarabilir sadece, ama krizden
etkilenmemek hemen hemen olanaksızdır.
Günümüzde yaşanan bu krizlerde özünde yeni olan birşey yoktur. Tekelci
kapitalizmin dünya sahnesine çıkıp çelişkilerini dünya çapında yaymaya
başlamasıyla özü itibariyle hiçbir fark bulunmayan bunalımlar geçtiğimiz
yüzyıl başlarından beri tanık olunan olaylardır. Sosyalist düşünür
ve eylemciler bu konudaki çözümlemelerini aynı tarihlerde ortaya koymaya
başladılar. Lenin'in tekelci kapitalizm/emperyalizm konusundaki çözümlemeleri
günümüz bunalımlarına ışık tutmaya devam ediyor.
Özellikle 1990'lı yıllarda kapitalist bunalımın, günümüzün moda terimleriyle
orta gelirli ülkeler/gelişen piyasalar gibi tabir edilen yarı-sömürgelerde
hızla dolaşmasıyla ortaya çıkan görünümü sanki yepyeni bir olguymuş
gibi algılanabiliyor. Orta yaş grubu ve üstündeki insanlar bunu 15
yıl ve öncesinde tanık olunmayan bir olgu olarak değerlendiriyor.
20. yüzyıl bize, bizzat tekelci kapitalizmin çelişkilerinin yarattığı
bir dizi gelişme sundu. Tek ülkede sosyalizmin zaferi/inşasına ve
sonra sosyalist bir bloka tanık olduk. Sömürge, yarı-sömürge ülkelerin
antiemperyalist kurtuluş savaşlarına ve bu ülkelerin bağımsız inşa
çabalarına tanık olduk. Gerek proletaryanın, gerekse halkların bir
dizi savaşımı oldu. İkinci Dünya Savaşı sonrası, böyle bir dünyada,
bir yandan sosyalist blokun varlığı, her ne kadar SSCB'de bürokratik/revizyonist
yozlaşmanın sonucu 1960 sonrası sosyal faşist/sosyal emperyalist bir
değişim yaşandıysa da yine de Batı'dan ayrı bir blokun olması, çoğunluğu
İkinci Dünya Savaşı sonrası siyasi bağımsızlıklarını elde etmiş 30
küsür ülkenin "Bağımsızlar Bloku" hareketi gibi çabaların
varlığı, öte yandan İkinci Dünya Savaşı sonrası yeniden inşa süreci
içinde ilk 25-30 yıllık dönemde, sonrasıyla kıyaslandığında tekellerin
dış pazarlara görece az olan gereksinimi 1980 sonrası gelişmelerden
farklı bir görünüm sundu.
1970'lerin ortalarına dek Türkiye ve benzeri ülkeler uluslararası
finans kuruluşlarından günümüze göre daha rahat koşullarla ve düşük
faizlerle kredi alabildiler. Petrol üreten ülkelerin (OPEC) üretim
kotalarını kısıtlamalarıyla 1973'de yaşanan bunalım sonucu Batılı
emperyalist ülkelerin içine girdikleri durgunluk sonucu burada biriken
parasal fonlara, bu ülke bankalarına yatırılan petrodolarlar eklendi
ve bunlar Türkiye ve benzeri ülkelere plase edildi. 1977'de ikinci
petrol krizi gelip çatınca, birincisi üzerine eklenen kriz Türkiye
gibi ülkeleri de sarsmaya başladı, 1978'de Türkiye, Peru, Zaire, 1979'da
Güney Kore dış borç faizlerini ödeyememeye başladılar. 1982'de Latin
Amerika'nın ağır borçlu ülkelerinin borç krizleri patladığında uluslararası
bankalar likiditelerini yitirme tehlikesiyle karşılaştılar. Daha önce
bağımsız davranan finans kuruluşları artık IMF'nin yakacağı ışığın
rengine göre davranmaya başladılar.
Bugün yüzyıl başıyla kıyaslandığında farklı görünenler -işin özü değişmemekle
birlikte- şunlar: Kapitalist bunalım yüzyıl başında esas olarak kapitalist/emperyalist
metropollerin konusuydu. Bu doğal olarak böyleydi, çünkü geniş yarı-sömürge/sömürge
ülkelerin büyük çoğunluğunda kapitalizm ya hiç gelişmemiş, ya da çok
az gelişmişti; buralarda yarı-feodal üretim ilişkileri egemendi. Bugün
ise bunların bir bölümü, kapitalist açıdan gelişmiş, bir bölümü hatta
sermaye ihraç eder konuma gelmiş; kapitalist/emperyalist metropollere
kıyasla çok daha hızlı gelişme gösteren vb. ülkeler durumundadır.
Bunlar aşağıda nedenlerine de değineceğimiz büyük fon hareketlerine
de hedef olan "gelişen piyasalar" (emerging markets) denilen,
Türkiye de dahil 18 orta gelirli ülkedir. Bunların önemli bölümü,
emperyalistler tarafından daha iyi denetime alınmak amacıyla emperyalistlerin
oluşturduğu G-7 grubuna yeni ülke/blok temsilcisi katılımıyla oluşturulan
G-20 grubunun üyesi yapılmışlardır.
İkinci olarak geçen yüzyılın son çeyreğinde yaşanan elektronik devrimin
etkisiyle, yine yüzyılın başına kıyasla haberleşme gibi birçok şeyin,
bu arada örneğin fon hareketlerinin de çok hızlanmış olmasıdır.
Bunalımların son dönemde esas olarak bu "orta gelirli",
"orta gelişmiş" vb. tabir edilen ülkelerde olmasıyla ve
bunalımın sıklığındaki artış nedeniyle yukarıdaki gelişmeler arasında
bir bağ vardır. Şimdi uluslararası tekelci sermayenin çürümüşlüğü,
asalaklığı ve bunalımlarıyla, bu "orta gelirli" ülkelerin
kendi kapitalist bunalımları sıklıkla içiçe geçmektedir. Yine sıklıkla
birinci, ikincinin tetikleyicisi olmaktadır.
Kapitalizmin tekelci aşamasında, daha önceki döneminde esas olan meta
ihracına şimdi sermaye ihracı da eklenmiştir. Sermaye ihracı dış borçlar
şeklinde yarı-sömürgelerin bağımlı tutulmasının bir aracı olurken,
doğrudan üretken veya spekülatif amaçlı fonlar şeklinde yatırımlarla
yarı-sömürgelerin talan edilmelerinin bir aracı olmaktadır.
Emperyalist ülkeler sermaye ihracına başka bir nedenden dolayı zorunlu
da olmaktadırlar. Kapitalizmin gelişmesinin doğal sonucu ortalama
kâr haddinin düşme eğilimi göstermesidir. "Gelişmekte olan"
ülkeler sermayeye daha çok gereksinim duymakta ve buralarda riziko
yüksek olduğu için kârlar da yüksek olmaktadır. Sermayeyi çekmek isteyen
ülkeler ise, emperyalist sermayenin anavatanındaki getiriden daha
yüksek getiri sağlamak için her tür düzenlemeyi yapmak durumunda kalmaktadır.
Emperyalist ülkeler veya emperyalist sistemin genelkurmayının unsurları
durumunda olan IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumlar
ise tekeller açısından pazarın sağlama alınması için düzenlemeler
yaparken, bir yandan da metropollerde biriken mali sermayenin kârlı
bir şekilde yarı-sömürgelere gidip gelebilmesinin yollarını açarlar.
Bu amaçla bir dizi önlem sömürünün konusu olan ülkelere dayatılır.
Bunlara karşı oluşan direnç her fırsatta -bu ülkelerin içine düştüğü
ekonomik bunalımlar iyi birer fırsat olmaktadır- aşılmaya çalışılır,
aşılır.
Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra 1980'li yıllara dek geçen süre, mali
sermayenin akışkan fonlar biçiminde yerkürede serbestçe dolaşımının
pek yaygın görülmediği bir dönem oldu. 1920'de savaş öncesine benzer
girişimlere 1929 bunalımıyla ara verildi. Bunun nedeni yukarıda belirttiğimiz
dönemsel özellikte aranabilir: Ayrı bir sistemin varlığı, kurtuluş
savaşları ile görece bağımsız ulusal devletlerin kurulması; öte yandan
emperyalist metropollerin yeniden inşa yanında, istihdam, "sosyal
devlet" gibi kaygılarla (çünkü karşısında ciddi alternatif sosyalist
devlet vardı) ihtiyaç duyması nedeniyle sermayenin yurtdışına gidişine
engellemeler koyması vb. 1980'lere dek emperyalistlerin uyguladığı
politika düşen kâr haddini yükseltmeye yönelik olarak ihracatını artırmayı
garanti altına almak şeklindeydi. Bunun için en iyi pazar Türkiye'nin
de içinde bulunduğu gelişmekte olan ülkelerdi. Bunlar bir taraftan
dış ticaretlerini libere etmeye zorlanırlarken, öte yandan mal alımı
yapmaları için borçlandırılmaları, borç ödeyemez duruma geldiklerinde
de devalüasyon yapıp ihracatlarını artırmaları gibi uygulamalarla
karşı karşıya bırakıldılar. Sermaye ihracı ise krediler ve doğrudan
üretken yatırımlar biçiminde oluyordu ve 1980 sonrası döneme göre
azdı.
1980'den sonra döviz, para ve sermaye piyasaları serbestleşmeye başladı.
Thatcher'la İngiltere'de, Reagan'la ABD'de başlayan akım diğer emperyalist
metropollerde sürdü. Sermaye piyasalarının serbestleşmesi Ekim 1987'de
New York Borsası'nın, 1990'da da Tokya Borsası'nın çöküşünü beraberinde
getirdi. Gelişmekte olan ülke borsaları ise bundan -belki buralarda
henüz büyük spekülasyonlar yapılmadığından- pek etkilenmediler. Böylece,
New York Borsası'nın çöküşü ardından denetim ve müdahalenin kaldırılmasıyla
fonlar, rizikoyu azaltmak ve kârı artırmak amacıyla oraya buraya dolaşmaya
başladı.
Bu arada emperyalistlerin kredi şeklindeki sermaye ihracında bir artış
olmadığı görüldü. Gelişmekte olan pazarlar ihtiyaç duydukları sermayeyi
elde edebilmek için krediler ve doğrudan yatırımlar yanında kısa vadeli
sermaye girişlerine de izin vermek zorunda kaldılar ve giriş-çıkış
serbestliği getirdiler.
Türkiye'deki özellikle 1990'lı yıllardaki krizin yurtdışı kaynakları
açısından ilginç olan, kısa vadeli sermaye hareketleridir. Kısa vadeli
sermayenin kârlılığını artırabilmek için yatırımın yapılacağı ülkede
yüksek reel faizlerin olması ve sabit kur politikasının uygulanması
gereklidir. Bunlar IMF ve Dünya Bankası'nın kredi verme koşulları
arasındadır. Devalüasyon Türkiye gibi ülkelere gelen mali sermaye
açısından tehlikeli olmaktadır. Sistemin nasıl işlediği görüldüğünde
bu daha iyi anlaşılır.
Sözkonusu ülkelere (bu arada Türkiye'ye de) gelen kredi artmayıp,
ülkede kamu kesimi açıkları, bütçe açığı arttıkça; bu açıklar iç borçlanmayla
karşılanmaya çalışılır. İçeride para sonsuz olmadığı için faiz hadleri
gitgide yükselir. Ama bu yükselme para yönü devlet bonoları olduğu
için borsada hisse senetlerinin düşmesine neden olur. Hisse senetlerinin
düşmesi bir taraftan bu alanda yabancı fonların spekülasyonlarına
ortam hazırlar, öte yandan devlet tahvili ve bonoları da sermayenin
geldiği ülkedeki getiriden, eğer devalüasyon tehlikesi yoksa, daha
çok reel kazanç sunmaktadır.
Bu nedenle ve diğer yandan IMF ile yapılan stand-by anlaşmalarındaki
dayatmayla da döviz kurlarındaki artış enflasyon oranının altında
tutulur. Dışarıdan gelen fonlar yerli paraya çevrilerek sözkonusu
kârlı alanlara yatırılır. Bir süre sonra gerçekleşen kârla birlikte
ana para tekrar dövize çevrildiğinde, emperyalist anavatanda hayal
bile edilemeyecek yüksek kazançlar sağlandığı görülür. Örnek olarak
1993 yılı için gelişmekte olan borsalarda dolar üzerinden getiri oranı
birkaç ülkede % olarak şöyle olmuştur: Türkiye 209, Macaristan 124,
Filipinler 110, Malezya 100. Yani Türkiye'de borsaya 1993 yılında
yatırılan her 100 dolar 309 dolar olarak geri gitmiştir. Yine aynı
şekilde devlet tahvillerinin dolar üzerinden getirisi Türkiye'de hiçbir
zaman % 40-50'nin altında olmadı.
Emperyalistlerin yarı-sömürgelerde ne denli bir artı kazanç sağladığını
(ya da artı sömürü yaptığını) daha iyi görmek için G-7 ülkelerindeki
kâr hadlerine bakmak yeterli olacaktır. Bu oran 1990-1995 aralığı
için % 15 civarındadır (tek tek ülkelerde bu oran, kapitalizmin eşitsiz
gelişmesi yasasına bağlı olarak farklı olmaktadır. 1990-1995 için
bir uçta % 10,6 ile İngiltere, diğer uçta % 17,9 ile Kanada bulunmaktadır).
Üstelik bu orana 1970-1979 dönemine göre 1980-1984 aralığında düşmüş
bulunan kâr hadlerinin tekrar yükseltilmesiyle erişilmiştir. Bu yükselmede
1980 sonrası yarı-sömürgelere yönelik politikaların katkısı olduğu
kuşku götürmez biçimde ortadadır.
Akışkan fonlar halinde gelen yabancı sermayenin edindiği bu kârlar,
sömürüye konu olan ülke açısından yıkıcı olmaktadır. Türkiye'de olduğu
gibi ithalat patlarken, ihracat tüm çabalara karşın en iyi olasılıkla
yerinde sayar; çünkü döviz karşısında yerli para değerli tutulduğu
için ithal mallar ucuza gelmeye başlar, öte yandan ihraç malları döviz
cinsinden pahalı olmaya başladığı için dış pazarlarda rekabet şansını
yitirmeye başlar. Bunun sonucu dış ticaret açıklarının olağanüstü
artmasıdır. Türkiye, 25 milyar dolar civarında dış ticaret açığıyla
ABD'nin ardından dünya 2.liğini ele geçirmiş bulunmaktadır. İç piyasada
yerli üretim kısmen ithal mallarla rekabet edemez duruma gelmiştir.
Hem içerde, hem dışarda rekabet edebilmenin tek yolu işçi sınıfı üzerindeki
sömürü oranını artırmaktır. Sabit yatırımların yapılmadığı ortamda,
buna bağlı emeğin üretkenliğinin artırılamadığı durumda geriye tek
çare reel ücretlerin düşürülmesi kalmaktadır. Bu da işçi sınıfının
ve diğer ücretlilerin mutlak yoksullaşması ve alım gücünün düşmesi
anlamına gelir.
Böyle bir gelişme sonucu hem devlet/kamu sektörü, hem de özel sektör
borç batağına sürüklenir. Hele döviz kurlarında pek artış olmadığı
için döviz cinsinden borçlanmayı tercih edenler için ölümcül darbe
kapıdadır.
Öte yandan spekülatif kazançlar, devlet tahvil ve bonoları çok cazip
gözüktüğü için yerli sermaye de üretim yerine bu alanları tercih etmeye
başlar. Öyle ki yerli sermaye şirketleri son 4-5 yıldır kârlarının
giderek artan oranda bir bölümünü, aynı yabancı akışkan fonların yaptığı
gibi elde eder olmuşlar ve son yıl bu oran üretim kârlarının 2 katı
olmuştur. Bu kervana yerli bankalar da katılmış, yurtdışından borçlandıkları
dövizleri aynı biçimde, aynı alanlara kârlı biçimde plase etmişlerdir.
Bu durumda işletme sermayesine gereksinim duyan kesimlerin kredi maliyetleri
yüksek olmuş, bu da üretimden caydırıcı bir faktör olmuştur.
Dış ticaret açıklarının büyümesi artık taşınamaz duruma gelince devalüasyon
beklentisi artar. Çünkü ithalatı durdurup ihracatı artırmanın tek
yolu, yapay olarak değerlendirilen yerli para biriminin değerinin
en azından reel değerine düşürülmesidir. TL'nin Şubat 2001 sonuna
doğru dalgalanmaya bırakılmadan önce % 30-35 civarında değerlenmiş
olduğu hesaplanıyordu.
Bu noktada riziko artık iyice artmış demektir. Fonlar biçiminde gelen
yabancı sermaye diken üstündedir. Zaten sabit kur uygulamasıyla iyi
kârlar elde edilmiştir. Hükümet her ne kadar dalgalı kur sistemine
geçişi sürekli görüyor ve bunu turizm hareketleriyle dövizin bollaşacağı
yaz aylarında yapacağını, yani yaza kadar TL'yi dalgalanmaya bırakmayacağını
söylese de, Şubat ayında MGK toplantısında Cumhurbaşkanı ve Başbakan
arasındaki tartışma bir hükümet krizine neden olur kaygısıyla dövize
talep artmaya başlar. Dövize kaçışı önlemek için TL'yi cazip tutmanın
yolu faizleri büyük boyutta artırmaktır. Şubat ayı son haftasında
görülen % 1700'lük gecelik faizlerin nedeni budur.
Ama bu faizler nereden, hangi kaynaktan geri ödenecektir, bunun günü
kurtarmak için yapıldığı bellidir. Bu gelişme dövize kaçışı kamçılar.
Zaten yapılması gerekli olan devalüasyon böylece öne alınır ve TL
dalgalanmaya bırakılır. Böylece TL kendi gerçek değerini bulacaktır.
Ancak bu arada bazıları önlemlerini almıştır. TL'nin dalgalanmaya
bırakılmasından önce 19-21 Şubat arası Merkez Bankası'ndan birileri
5 milyar dolar çekmişti. Şimdi bu, kamuoyuna yansımıştır. Bu para
en uygun kurdan alındığı için bundan yararlananlar krizden en kârlı
çıkanlar olmuştur. Yine aynı şekilde zamanında dövize kaçan kesimler
paçayı kurtarmıştır.
Hızlı devalüasyon ve yüksek faizler sonucu reel kesim denilen üretim
yapan kesim de bunalıma girer. Maliyetler birdenbire yükseldiğinden
mal fiyatları da pazarda yükselinceye kadar üretim durur, işçilere
yol gözükür. İşsizlik had safhada artmaktadır; en iyi olasılıkla işçilere
parasız izin verilmektedir.
Üretim artışı olmadığı dolayısıyla işçi emeğinin yeni bir artı-değer
yaratmadığı bir ortamda birilerinin para kazanması, ancak başkalarının
para yitirmeleri yoluyla olabilir. Yani spekülasyonla elde edilen
kazanç, bir kumarda elde edilen kazanç gibidir. Esas kazanan gayet
açık biçimde emperyalistler olmaktadır. Şimdi IMF güdümünde yeni bir
"kurtarma" programı hazırlanmaktadır. Oysa bunalımın hazırlayıcısı
da IMF olmuştur. Her "kurtarma" girişimi ülkede ulusal olarak
ne kaldıysa onları götürmektedir. Bu arada asalak, emperyalist sermaye
artı-kârını yapmıştır. Kaybeden, asalak sermayenin yukarıda açıkladığımız
amaç ve biçimde girdiği ülkeler olmaktadır, bu defa da Türkiye olmuştur.
Ama Türkiye bir bütün değildir, işin bir de sınıfsal yanı vardır.
Sakıp Ağa, "vuah, vuah, vuah memleketim, hepimiz % 40-50 fakerleştik"
gibi yakınsa da, sermaye sahibi, ilk olarak bu düzene en azından ortaktır;
karakteri gereği bu düzene karşı değil, tersine yaratıcısıdır, kendi
zararına en ufak bir gelişmede feryadı basar. Ama ne demeli, kendi
düşen ağlamaz. Oyunun kuralı böyle. İkinci olarak özellikle büyük
sermaye sahipleri rizikoyu azaltmak için yatırımlarını çeşitlendirmiş
durumdadır. Spekülatif kârlarının, üretim kârlarını aşması bunu açıkça
gösterir. Dolayısıyla bir yerdeki kayıp başka bir yerdeki kazançla
telafi edilir. Tabii her kapitalist bunalımda olduğu gibi bu bunalımda
da batanlar, sermayesinin önemli bir bölümünü yitirenler de olacaktır.
Bunlar daha güçlüler tarafından yutulacaktır. Bu da oyunun kuralı.
Emperyalist tekelci sermaye açısından burada bir olanak daha ortaya
çıkıyor. O da bunalım öncesine göre çok daha olumlu koşullarla, neredeyse
bir yağmaya girişme olanaklarıdır. Yüzyıl başında sömürge/yarı-sömürgelerde
özellikle hammadde kaynakları yağmalanır, mamûl mal üretimi esas olarak
emperyalist metropollerde yapılırdı. Şimdi ise kendi ülkesinin hammaddelerini
işleyip hem iç, hem de dış pazara mamûl mal satan işletmeler ele geçiriliyor.
Bu amaca yönelik olarak ulus devlet anayasaları bile (1997 Güney Kore'de,
1999'da Türkiye'de olduğu gibi) değiştiriliyor.
İşçi sınıfı açısından durum kökten değişiktir. Bir kere bunalımın
yükü ne edilip, yapılıp başta işçi sınıfı olmak üzere tüm ücretlilerin
ve emekçilerin sırtına bindirilecektir. Enflasyonist bir ortamda ücretlere
yapılacak zamlar enflasyon oranı altında tutularak reel ücretler düşürülecektir.
İşsizliğin artması ile yedek sanayi ordusunun aktif işçi ordusuna
oranının yükselmesi ücretler üzerindeki baskının artırılmasının bir
aracı olmaktadır. Kapitalist birikim sözkonusu olduğunda işçi sınıfının
görece ve mutlak yoksullaşması kaçınılmazdır. Yukarıda açıkladığımız
sömürü düzeneğinden işçi sınıfının hiçbir çıkarı olamayacağı gibi,
sonuçta 120 dolar seviyesindeki asgari ücreti 70 dolar düzeyine geriletilmiştir.
Proletaryanın aktif çalışan kesiminin büyük çoğunluğunun durumu bu
iken, işsiz olup yedek ordu içinde yerini alanların bu "şansı"
dahi yoktur.
Ara sınıflar açısından durum biraz daha karmaşıktır. Bunlar arasında
son dönem eylemlerine tanık olduğumuz esnaf ve tacir denilen ve ülkede
iktisaden faal nüfus içinde önemli bir ağırlığa sahip olan -4 milyon
esnaf, 1.5 milyon tacir olmak üzere toplam 5.5 milyon kişi-, bir kesim
var. Bunlar sınıfsal olarak küçük burjuvazinin orta ve üst kesiminden,
ulusal burjuvazinin alt ve orta kesimlerine dek uzanan bir yelpaze
içinde yer alıyorlar. Esnaf ve Sanatkarlar Birlikleri'ne ve Ticaret
Odaları'na üye olmak zorunlulukları vardır. Ticaretle uğraşanlar küçük
de olsa belli bir ticari sermaye sahibidir. Üretimle uğraşanlar hem
işletme sermayesine, hem de sabit sermayeye sahiptir; yani bu sonuncular
aynı zamanda üretim araçları sahibidir. Kendi emeklerini kullandıkları
gibi yanlarında işletmelerinin büyüklüğüne göre değişen sayıda ücretli
işçi de çalıştırırlar. Kısacası bunlar sınıfsal karakterleri gereği
üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete karşı değildirler, tersine.
Peki öyleyse düzene karşı gibi gözüken bu başkaldırı, bu eylemler
neyin nesi? Bu kesim genel olarak bakıldığında düzenden yana olmuş,
geçmişte sağ iktidarlara taban olmuş bir kesim değil miydi?
İlk olarak kapitalist gelişme süreci içinde toplum giderek bir uçta
az sayıda üretim araçları sahipleriyle, öbür uçta işgücünü bu üretim
araçları sahiplerine satmaya hazır milyonlarca insana doğru ayrışır.
Bir uçta kapitalistler, öbür uçta işçiler. Sermayenin yoğunlaşması
ve merkezileşmesi süreci içinde küçük üreticiler sürekli yıkıma uğrayarak
proletaryanın saflarına katılırlar. Bunalım dönemleri bunu sıçramalı
bir tarzda hızlandırır. Bu aslında kapitalizmin normal gelişmesi,
"ilerlemesi" sürecidir. Bu süreç içinde sömürücü burjuva
azınlıkla, sömürülen işçi yığınları arasındaki çelişki daha yalın,
daha berrak duruma gelir. İşçi sınıfının ara sınıflardan gelenlerle
beslenmesi gücüne güç katar. Kapitalist birikim süreci içinde aynı
sonucu veren faktörlerden biri de kapitalist aşırı üretim bunalımlarıdır.
Bu da küçük üretici üzerinde yıkıcı etki yapar, sermayenin yoğunlaşması
ve merkezileşmesini hızlandırır. Kapitalizm üretim araçları üzerinde
özel mülkiyetin egemenliği olduğu için her tür planlı üretimi dıştalayan
üretim anarşisi demektir. Her bir kapitalist, çok sayıdaki sınıfdaşıyla
rekabet halinde ve aşırı kâr hırsıyla, doğa ve insan emeğinin heba
edilmesi pahasına bir ve aynı malı üretmektedir. Öyle ki, üretilen
metalar, pazarda -bir taraftan ücretli ve emekçilerin alım güçlerinin
düşmesi sonucu da- yeterli talep bulamazlar. Mal fazlaları depolarda
ya da esnafın, tacirin elinde kalır. Esnaf ve tacir açısından da Türkiye'de
benzer bir durum vardır. Özellikle büyük kentlerin alışveriş merkezlerinde
bir ve aynı tip malı tüketiciye sunan yüzlerce, binlerce esnaf ve
tüccar yanyanadır. Bizzat kapitalizm böyle bir gelişmeyi yaratır,
besler. Sınıf atlama umuduyla insanlar borç, harç biraz sermaye bulup,
görece iyi bir yerde bir dükkan tuttular mı, bir de bankanın birinde
bir çek karnesi almayı becerebildiler mi, onlardan kralı yoktur. Mallar
çekler kesilerek vadeli olarak alınır. Biraz şansın, biraz da hemen
hiçbirisinde eksik olmayan karınca duasının yardımıyla mallar vade
süresi içinde kârlı biçimde satılacak, köşe dönülecektir. Pazarın
yeni ve hızla geliştiği, rekabetin fazla olmadığı dönemlerde bu nispeten
olmaktadır da. Bu yüzden esnaf hep o eski, "mutlu" günleri
özler. Ancak, yukarıda uzun uzadıya anlattığımız gelişmeler bu "mutluluğun"
uzun süre devamına izin vermez. Bunalım gelir, çatar. Esnafın çoğunluğu
açısından, kendinin efendisi olma uğruna, yaşam standartı bir ücretliden
pek farklı olmayan konuma razı olma dönemi başlar. Şubat sonundan
beri bunalımın şiddetlenmesiyle birlikte bu konumda bile tutunamaz.
Banka kredisi almış olanlar, faizlerin birdenbire 5 katına fırlamasıyla
kredileri ödeyemez duruma gelirler. Oysa bankalar, paraya talep arttığı
için borçların kısa sürede ödenmesini ister. Bunalımın doğal sonucu
işler de bıçak kesilir gibi kesilmiştir. Borçlu kesim yıkıma gider.
Oysa bu kredilerin adı "esnafa destek kredisi"dir.
Esnaflar açısından bu anlattıklarımız Türkiye somutunda son bir-iki
cümle hariç, ülkedeki kapitalist gelişmenin doğal sonuçlarıdır. Banka
faizlerindeki olağanüstü artışın yanında döviz fiyatlarındaki birkaç
hafta içinde % 80'lere varan sıçrama ve yukarıda ortaya koyduğumuz
bunlara ve birbirlerine bağlı gelişmeler emperyalizmin çelişkilerinin
ülkeye yansıması bağlamında değerlendirilebilir. Bunlara her bir ülkenin
kapitalist gelişme süreci içinde özü aynı kalmakla birlikte birbirinden
farklılıklar gösteren sınıflar ve tabakalar arasındaki güç dengeleri
ve kaynakların paylaşımı sorunu da eklenmelidir. Türkiye somutunda,
geçmişi uzun yıllara dayansa da gelinen aşamada büyük bürokrat-siyasetçi
kesimin, belki çok az ülkede görülebilecek olan ve ülkenin kaynaklarıyla
kıyaslandığında saltanat düzeyinde nitelendirilen bir lüks içinde
olduğu gözden kaçmıyor. Üstelik bu kesim, egemen sınıfların -dönem
ve duruma göre değişen, ama gelinen aşamada belirli kesimleriyle birlikte
özel ve kamu bankalarının hortumlanması, hayali ihracatın hayali KDV'sinin
iade edilmesi gibi uygulamalarla kaynakların bir kesimden, diğer kesime
aktarılmasında önemli rol oynar, kendi de bundan pay alır.
Esnaf hareketi buraya dek aktardığımız gelişmelerden kaynaklanmaktadır
ve hareketin yönü, talepleri vs. onun sınıfsal yapısıyla karakterize
olmaktadır. Eylemleri esas olarak kendiliğindendir. Gösterilerde atılan
sloganlardan tutun, kişisel eylemlere dek bu sınıfsal tavır göze batmaktadır.
Kuşkusuz burjuva muhalif partiler, en başta da esnaflar içinde en
örgütlü konumda olan DYP ve FP bu hareketleri kendi doğrultularında
yönlendirmeye çalıştılar.
Dövizin aşırı değerlenmesi, yıkımında rol oynayan etmenlerdendir.
Bunun protestosu ABD dolarının yakılması biçimindedir. İşler kesilmiş,
borçlar ödenemez durumdadır, yıkım gerçekleşmiştir. O zaman yazar
kasaya gereksinim kalmamıştır; yazar kasalar ve satışa sunulup bir
türlü tüketilemeyen mallar meydanlarda paralanır. Bankaların hortumlanmasıyla
on milyarlarca dolar bir kesimin cebine aktarılmış, fatura esnaf dahil,
gelir düzeyi düşük tüketiciye çıkmıştır. O zaman kahrolsun hortumlamacılar;
gösterilerin hemen hepsinde hortum eksik değildir.
Ve hükümet; IMF programlarına evet deyip onu bile tam uygulayamayan,
hortumlamaların ve kamudaki savurganlığın önüne geçemeyen, kısaca
esnafı yıkıma götüren tüm gelişmelerin nedeni görülen hükümet istifa
etmelidir. Yıkımın bir nedeni IMF programları, dış ticaretin libere
edilmesi olduğuna göre, kahrolsun IMF ve yaşasın tam bağımsızlık.
Esnaf hareketinden şu sonuçlar çıkarılabilir:
1- Ölümü bile göze alarak girişilen eylemler, esnafta bir yıkımın
yaşandığını ya da en azından ciddi bir tehlike içinde olduğunu açıkça
gösterir. TC tarihi açısından bu denli geniş boyutlu kapitalist bir
kriz ilk kez yaşanmaktadır. Esnafta patlama şeklinde yaşanan bu eylemler
krizin şimdilik esas olarak onu vurduğunu göstermektedir. Onu bu denli
hiddetlendiren etmenlerden biri giderek proleterleşmesi, geleceğini
proletaryada görmesidir. Ama öbür yandan bizzat bu durum onun proletaryaya
yakınlaşması için de bir etmen olabilir. Ama proleterleşme bir süreç
işidir. Dolayısıyla bu hareketten, işçi sınıfı hareketinden bekleneni
beklemek hayaldir. Bunalımın yükü başta işçi sınıfı olmak üzere ücretlilere
bindirildikçe bu kesimlerde de hareketlenme artacaktır.
2- Esnaf hareketinin yönelimi kesinlikle düzenin özüne, kapitalizme
karşı değildir. Sınıfsal karakteri gereği ondan böyle birşey beklenemez
de. Karşı olduğu şey, kapitalist sistem içinde işine gelmeyen taraflardır.
O yüzden talepleri özü itibariyle kaynakların biraz da kendine akıtılması
yönündedir. Aslında kendi de sistemin ufak ortağıdır. Örneğin vergi
kaçırmada, SSK primlerinin üzerine yatmada diğer sermaye sahiplerinden
farkı yoktur. İşçi sınıfından gaspedilen ve sonuçta ucuz kredi şekline
dönüştürülen bu miktar, diğer büyük sermaye kesiminin yaptığından
yüzde olarak hiç de farklı değil, ancak miktar olarak farklıdır.
Esnaf özünde bireycidir. Kapitalist ilişkiler içindeki konumu onu
böyle yapar. Aynı tip malı pazara sunan komşularıyla rekabet halindedir.
Kendi durumunun düzelmesinin bir yolu da rakiplerin azalmasıdır. Dolayısıyla
rakiplerin yıkıma gitmesi onun için içten içe sevindirici bir olaydır.
Bir araya gelip eylem yapabilmesinin nedeni bunalımın hemen tümünü
vurmasıdır. Ama onun bizzat bu bireyci konumu, hareketin çok uzun
soluklu olamayacağını da gösterir.
Eylemlere işçilerin de katılması hiçbir şey değiştirmez; çünkü işçi
burada bağımsız bir güç değildir, o daha çok patronunun kuyruğunda
ve "işyerimi, ekmek kapımı kaybettim" gibi sınıf bilinciyle
ilgisi olmayan bir yaklaşımla hareketin içindedir.
3- Esnaf hareketi pratikte deneysel olarak yaşadıklarıyla emperyalizme
karşı belli bir tavır içinde olmak zorunluluğunu hissetmektedir. Yakın
tarihte yaşadıkları ve bizim yazı boyunca anlattığımız gerçekler onun
yıkımının gerekçelerindendir.
SERMAYE SALDIRIDA,
EMEKÇİLER SAVUNMADA,
SENDİKA BÜROKRATLARI SATIŞTA
TC tarihinin en büyük ekonomik-mali krizi olarak adlandırılan son
krizin yükünü sermayenin ve onun (koalisyon) hükümetinin tümüyle işçilerin,
esnaf ve sanatkârların, yoksul köylülerin sırtına yıkacağı her geçen
gün kanıtlanmakla kalmadı, aynı zamanda bu politikanın genişliği ve
derinliği de iyice ortaya çıktı. Sermaye ve onun devleti bugün işçi
ve diğer emekçi cephesine karşı çok yönlü, sistemli ve azgınca yürütülen
bir saldırı içerisinde...
Üstelik işçilere ve diğer emekçilere yönelik saldırı, IMF'nin Türk
hakim sınıflarına açacağı yeni kredilerin önde gelen şartlarından
birisi. IMF, açtığı kredilerin parça parça ödemesini aynı zamanda
hükümetin emekçilere yönelik sistemli saldırı planını uygulamada ne
kadar tutarlı davranacağına bakarak yapacak.
Bu saldırının bir çok boyutu var. Bunlardan önde gelenleri hatırlatalım.
Ekonomik ve Sosyal Konsey (ESK)
Şimdiden çalışmaya başlamış olan; çıkarılan yeni yasa ile de resmi
bir statü verilecek olan ESK'nin önde gelen görevleri, hükümet tarafından
oluşturulacak ekonomik ve sosyal politikaların oluşturulması amacıyla
görüş bildirmek, çeşitli sosyal kesimlerin uzlaşma ve işbirliğini
sağlamaktır.
Oluşturulan ESK hiç bir yetkisi olmayan, görüş, öneri ve raporları
hiç bir makam, hükümet ve yasama organları için bağlayıcı niteliği
olmayan bir danışma kurulu niteliğine sahiptir. Çeşitli sosyal kesimler
güya bir araya gelecekler, uzlaşma ve işbirliği içerisinde belki ortak
görüşlerde birleşecekler, bu ortak görüşlerin "siyasi irade"
için hiç bir bağlayıcı niteliği olmayacak! Böylece "demokratik
katılımcılık" sağlanmış olacak!
Helal olsun "Türk demokrasisi"ne!
Oynanan "demokratik katılımcılık"ın kaba üçkağıtları bununla
da kalmıyor. Görüş, öneri ve raporlarını hiç bir devlet kurumunun
iplemeyeceği başından belli olan ESK'nin hazırlayacağı görüş, öneri
ve raporların içeriğini bir yana bırakalım, ESK'nin görüşme gündemini
ve hangi konularda görüş, öneri ve rapor sunacağını dahi hükümet temsilcileri
belirleyeceklerdir. Ancak hükümetin istemesi üzerine ESK görüş, öneri
ve raporlarını sunabilecek, ekonomik ve sosyal nitelikli yasa tasarıları
ve kalkınma planları ile yıllık hükümet programları hakkında görüş
bildirme yetkisine sahip olacaktır.
ESK'nin toplantı gündemleri, başkanlık divanı (yani öncelikle hükümet
temsilcileri tarafından) önceden belirlenecek ve ESK sekretaryası
tarafından ESK temsilcilerine bildirilecek.
Oluşturulan ESK'nin bileşimi de bir hilkat garibesi.
ESK'nin üçlü bir yapısı olacak. Devlet (hükümet) temsilcileri, işveren
tarafı, esnaf ve çiftçi temsilcileri ile sendika konfederasyon temsilcileri.
Türkiye İşveren Sendikaları ve Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği
Konfederasyonu tarafından işveren kesiminin, Türk-İş, DİSK, Hak-İş
ile birlikte Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu ve Türkiye
Ziraat Odaları Birliği tarafından "çalışanlar" kesiminin
temsil edilmesi öngörülürken, "tarafsız" ve "adil"
olacağından yola çıkan devlet temsilcileri ise Başbakan, Başbakan
Yardımcıları, Devlet Planlama Teşkilatı'ndan sorumlu Devlet Bakanı,
hazineden sorumlu Devlet Bakanı, Dış Ticaret Müsteşarlığı'ndan sorumlu
Devlet Bakanı, Tarım ve Köy İşleri Bakanı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik
Bakanı, Sanayi ve Ticaret Bakanı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı,
Maliye Bakanı, Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı, Devlet Personel
Başkanı ile başbakanın gerekli gördüğünde atayacağı diğer devlet kurum
temsilcilerinden oluşacak.
İşveren örgütleri temsilcileri ile "işçi", "esnaf"
ve "çiftçi" temsilcileri örgütlerinin her birinin ESK'ye
üçer temsilci gönderme hakkı olacak. "İşçi kesimini" temsil
edecek üç sendika konfedarasyonunun ESK'de toplam 9 üyesi öngörülürken,
devlet temsilcilerinin sayısı en az 14-15, "işveren" kesimin
6, esnaf ve çiftçi kesiminin 3'er temsilcisi bulunacak. Sayıların
dili çok açık konuşuyor. Başından devletin (yani sermayenin ortak
sopasının) temsilcilerinin kesin ağırlığa sahip olduğu ve bu ağırlığını
en büyük işveren kurumları temsilcileri ile pekiştirdiği ESK, baştan
itibaren yeni bir devlet kurumu niteliğine sahip olacaktır.
Kaldı ki, ESK'nın "çalışan kesimi" temsil edeceği öngörülen
kurumlarından (Türk-İş, DİSK, Hak-İş gibi sendika konfederasyonları;
esnaf ve çiftçi örgütleri temsilcileri -bu arada kamu emekçilerinin
reformist sendika konfederasyonu KESK'in ESK'da temsil edilmesi öngörülmemektedir.
Bu, devletin KESK'i sendika olarak muhatap almak istemediğinin somut
bir göstergesidir-) ESK'da daha çok temsil edilseler bile ne olurdu?
ESK'nın içerisinde "çalışan kesim" gerçekten daha ağırlıklı
olarak mı temsil edilirdi? Hayır. İster sendika konfederasyonları
temsilcileri olsun, isterse de meslek örgütleri temsilcileri olsunlar,
bunların hepsi gelir düzeyleri, yaşam biçimleri, dünya görüşleri ve
uyguladıkları somut siyaset ile gerçekte sermaye sınıfına dahil, işçi
ve diğer emekçilere düşman kesimin temsilcileridirler. Bunlar, adına
konuştukları kitle örgütlerinin sınıfsal çıkarlarını değil, kendi
avantalık ve arpalık düzenlerinin çıkarlarını temsil etmektedirler.
Böyle bir konseyden işçiler ve emekçiler yararına hiç bir görüş, öneri
ve rapor çıkmayacağı da şimdiden bellidir. Bu sermaye ve hükümetin
sendika bürokrasisi ile birlikte düzenlediği ilk üçkâğıdın kısa öyküsü.
Buradan bir sonuç çıkıyor: ESK adındaki Devlet Konseyi'ne hayır! Bu
tür bir devlet kurumunda yer almayı kabul eden sendika bürokrasisi
işçilere karşı sermaye ile açık işbirliği siyasetine bir yenisini
eklemiştir.
Kahrolsun sendika ağaları!
İş Güvenliği
İşveren, sendika ve hükümet temsilcilerinin kendi adlarına görevlendirdikleri
profesörlerden oluşan bir komisyon tarafından hazırlanan ve her üç
tarafın profesörünün oybirliği ile çıkan İş Güvencesi Yasa Tasarısı'nda,
güya öngörülen yenilik ve olumluluk şunlardan oluşuyor:
- İş güvencesi kavramı ile amaçlanan, işçinin işine geçerli bir neden
olmaksızın son verilebilmesi olanağının sınırlandırılmasıdır.
- On veya daha fazla işçi çalıştırılan işyerlerinde en az altı aylık
kıdemi olan ve işletmenin bütününü sevk ve idare eden işveren vekili
niteliğinde olmayan bir işçinin belirsiz süreli hizmet akdini fesheden
işveren, işçinin yeterliliğinden veya davranışlarından ya da işletmenin,
işyerinin veya işin gereklerinden kaynaklanan geçerli bir sebebe dayanmak
zorundadır.
- Geçerli bir sebep olarak sayılamayacak unsurlara özellikle şunlar
örnek verilir: Sendika üyeliği ya da sendikal faaliyette bulunmak,
işyeri ya da işçi temsilciliği yapmak, aday olmak, işçinin kendi hakkını
korumak amacıyla yasal girişimde bulunmak, ırk, renk, cinsiyet, medeni
hali, hamilelik vb.
Yeni İş Güvencesi Yasa Taslağı'nda her hangi bir temel sorunda yeni
olan ve kısmi bakımdan bile işçiye işyeri güvencesi getiren bir şey
yoktur. Yeni yasa taslağı, eskiden de genel olarak kabul gören ve
laf düzeyinde iş akdinin fesih gerekçesi olarak öne sürülmeyen sendikaya
üye olmak, işyeri temsilciliğine aday olmak ya da seçilmek, hamile
kalmak gibi gerekçeleri geçerli gerekçe olmayanlar olarak somut bir
biçimde belirtirken, geçerli gerekçeler konusunda somut olmaya yanaşmamaktadır.
Şimdiye kadar yürürlükte olan İş Yasası'nın 17. maddesinde vurgulanan,
"işçinin yapmakla ödevli bulunduğu görevleri kendisine hatırlatıldığı
halde yapmaması, işverenin güvenini kötüye kullanması" gibi,
genel ve patrona istediği işçiyi istediği zaman kapı dışarı etme olanağı
sağlayan anlayışı yeni yasa taslağında da olduğu gibi korunmuştur.
Yeni yasa taslağında belirtildiği gibi, "işveren, işçinin yeterliliğinden
veya davranışlarından ya da işletmenin, işyerinin veya işin gereklerinden
kaynaklanan" bir sebebe dayandığında bunlar geçerli sebepler
olacaktır. Eh, işveren için bundan iyisi can sağlığı! Hangi işveren
için işçinin yaptığı yeterlidir, işçinin davranışları işverenin taleplerine
tamı tamına uygundur? İşyerinin ve işin gerekleri geçerli sebep olacağına
göre, patronların istediği işçiyi sokağa atmasını engelleyecek ne
olabilir?
Diyelim ki, yeni yasa taslağının tüm işçinin iş akdini feshetme imkânlarına
rağmen, tecrübesiz bir işveren şu ya da bu hatayı yaptı ve işi kitabına
uyduramadı. Bir iş mahkemesi de feshin geçersizliği yönünde karar
aldı. Peki o zaman işçinin işine geri dönmesini garanti eden bir yasal
dayanak öngörülüyor mu? Hayır. İş Güvencesi Yasa Taslağı böyle bir
güvenceyi sunmuyor.
Bu konuda önerilen şu: "İşverence geçerli sebep gösterilmediği
veya gösterilen sebebin geçerli olmadığı mahkemece tespit edilerek
feshin geçersizliğine karar verildiğinde, işveren, işçiyi bir ay içinde
işe başlatmak zorundadır." Buraya kadarki cümleden biraz önceki
tespitimizin yanlış olduğu sanılacaktır. Hiç de öyle değil. Hemen
bu cümlenin devamında mahkemenin kararına göre işverenin işçiyi bir
ay içinde işe alma zorunluluğu relative ediliyor ve keyfiliğe dönüştürülüyor.
Devam ediyoruz:
"İşçiyi başvurusu üzerine işveren bir ay içinde işe başlatmaz
ise işçiye en az altı aylık en çok bir yıllık ücreti tutarında tazminat
ödemekle yükümlü olur. Mahkeme feshin geçersizliğine karar verdiğinde,
işçinin işe başlatılmaması halinde ödenecek tazminat miktarını da
belirler."
Görüldüğü gibi işveren için çıkarmayı kafaya taktığı işçiyi yeniden
işe almasını zorunlu kılan bir dayatma yoktur. Tersine mahkeme kararına
rağmen işverenin işçiden kurtulma imkânı da yasa taslağında gösterilmektedir:
Biraz kesenin ağzını açmak, işçiyi sadaka ile susturmak, yani en fazla
bir yıllık ücret karşılığında (Brüt mü, net mi; bu da yasada belli
değil!) işine kesin olarak son vermek. Tabi, eğer işçi mahkeme tarafından
tespit edilen tazminat miktarını, yeni yasal yolları aşarak alabilirse...
Bu, iş güvenliği yasası değil, işverenlerin işçileri kapı dışarı etme
yasasıdır!
Yasaların sınıf yasaları, mahkemelerin sınıf organları olduğu, işverenlerin
kendi haklarını (daha doğrusu imtiyazlarını) savunmaları için harekete
geçireceği sermaye ve hukuk ordusu ile işçinin harekete geçirebileceği
gelir ve hukuk imkânları karşılaştırıldığında, zaten işçiler, sermayedarlar
karşısında hiç bir yasanın gizleyemeyeceği eşitsiz bir konuma sahipler.
Kıdem Tazminatı Pazarlığı
İşçilere hiç bir yeni olumlu güvence getirmeyen İş Güvencesi Yasa
Taslağı'nın işverenlerce onaylanmasını Türkiye İşveren Sendikaları
Konfederasyonu (TİSK) Başkanı Refik Baydur bir de, kıdem tazminatı
konusunda isteklerinin kabul edilmesine bağlamıştır.
Komisyonca öne sürülen kıdem tazminatı ile ilgili görüşler özet olarak
şöyledir:
"Ülkemize özgü koşullar nedeniyle yasal çerçevesi zamanla genişletilmiş
olan kıdem tazminatına, kazanılmış haklar saklı tutularak yeni bir
biçim verilecektir."
Verilecek yeni biçimde kazanılmış hakların nasıl "saklı tutulacağı"(!)
da açıklanmaktadır.
Buna göre artık işçinin kıdem tazminatı, işçiye, şimdiki yasanın öngördüğü
çerçevede hakkı kazandığı andan itibaren ödenmeyecektir. Bunun yerine
bir çeşit fon kurulacak ve işverenler, sigorta gibi bir kıdem tazminatı
primi ödeyeceklerdir. Bu fonda toplanan primler işçiye kıdem tazminatını
hak ettiği anda değil, ancak yaşlılık, emeklilik, malüllük ya da ölümü
halinde (kanuni mirasçılarına) ödeneceği öngörülmektedir.
Yani daha önce emeklilik yaşını yukarılara çekerek, "mezarda
emekliliği" yasalaştıran devlet ve işverenler aynı biçimde "mezarda
kıdem tazminatı"nı yasallaştırmak istemektedirler.
Şu an hem sermaye çevreleri hem de hükümet kıdem tazminatı konusunda
düşündükleri planı uygulamak için fazla bastırmamaktadırlar. Şimdilik
yalnızca patron sözcülerinin ağzından işçilerin ve sendika bürokrasisinin
tepkisini ölçmek için seslendirilmektedir.
Öyle ya "her şeyin bir zamanı ve sırası var!"
Bu konuda işçilerin haklarına kesin bir güvence getirmeyen şimdiki
yasal hakların yerine, "tüm masrafları patronlar ve devlet tarafından
karşılanan işçinin en son net maaşı düzeyinde işsizlik sigortası"
talebi işçi hareketini ileri götürecek en doğru taleptir.
Kamu Çalışanlarının Sendika, Grev ve Toplu Sözleşme Hakları
Kamu çalışanlarının doğrudan muhatabı, işvereni devlet olduğundan,
bu sorun devletin sınıf niteliğini doğrudan ortaya koyan göstergelerinden
birisidir.
Devlet tam da bu noktada iki milyona yakın kamu çalışanının sendika,
grev ve toplu sözleşme hakkı alanında kendi sınıf tavrını dobra dobra
ortaya koymaktadır.
Hükümet temsilcileri, devletin tüm engellemelerine rağmen sendikalarını
kuran ve sendikal örgütlenme haklarını söke söke alan kamu emekçilerinin
bu başarısını tabii ki görmezlikten gelemezdi. Kamu emekçilerinin
sendikalarını tanımak zorundaydı. Onlar zaten rüştünü ve meşruluğunu
ispat etmişlerdi.
Hükümet bu nedenle kamu emekçilerinin sendikal örgütlenmelerini dolaylı
olarak reddetme yönündeki çabalarını ısrarla sürdürmektedir. Parlamento
komisyonundan çıkan son yasa taslağında da kamu emekçilerinin sendikal
örgütleri tanınmaktadır. Ama nasıl tanınma?!
Tasarıya göre, memurlar çalıştıkları işyerinin ait olduğu işkolunda
örgütlü bir sendikaya üye olabilecek. Birden fazla sendikaya üye olunamayacak.
Birden fazla sendikaya üyelik durumunda, en son üye olunan sendikaya
üyelik geçerli sayılacak.
Yasa taslağı, memurların sendika kurma ve sendikalara üye olma hakkını
tanıyan açık bir yasa olmamasına rağmen örgütlenen memur (daha doğrusu
kamu çalışanları) sendikalarını tanımak zorunda kalıyor. Bunun hemen
ardında işin özünü ortaya koyan sınırlamalar geliyor.
Kamu sendikalarına üye olma hakkı yalnızca işveren vekilliği yapanlara
değil, yüzbinlerce kamu çalışanını istihdam eden silahlı kuvvetler,
polis ve yargıda çalışanların sendika kurmasını ve sendikalara üye
olmasını yasaklıyor. Üst kademesi her gün siyasetle uğraşan ordunun
yarım milyonun üzerindeki tabanının siyaset yapması yasak olduğu gibi,
hakkını aramak amacıyla sendikalar kurmasının önündeki engeller de
sürdürülüyor.
Yasa tasarısının asıl üçkağıdı, kamu emekçilerinin tanınan sendikaların,
sendika olmanın olmazsa olmaz koşulu olan toplu sözleşme ve grev hakkı
konusunda sürdürdüğü yasakçılık.
Kamu emekçileri sendikasının grev hakkı yok, toplu sözleşme yapma
hakkı yok! Grev ve toplu sözleşme yapma hakkı olmayan sendika olur
mu? Adına sendika da dense, sendika olmanın en temel işlevini yerine
getiremeyen örgütlerin sendikal faaliyette bulunmaları mümkün mü?
Yasa tasarısı "olur" diyor. Yani aslında kamu alanında "memur"
statüsünde olanların en temel sendikal haklarını ve sendikalarını
gerçekte tanımamayı devam ettiriyor.
Kanun tasarısını savunan Çalışma Bakanı Yaşar Okuyan, savunmasında
Anayasa'nın yasakçı anlayışına sarılıyor. Yaşar Okuyan'a göre, Anayasa'nın
53. maddesinde toplu görüşme tanımı var ve tasarıda da bu tanım esas
alın"mıştır.
İşçi sınıfına yasaklar, yükümlülükler getirmesi, sömürücülere her
türlü özgürlüğü ve imkânları sunması ile ünlü Anayasa'nın 53. maddesinde
sözkonusu edilen yasa şudur:
"Madde 53: İşçiler ve işverenler, karşılıklı olarak ekonomik
ve sosyal durumlarını ve çalışma şartlarını düzenlemek amacıyla toplu
iş sözleşmesi yapma hakkına sahiptirler.
Toplu İş Sözleşmesi'nin nasıl yapılacağı kanunla düzenlenir. 128.
maddenin ilk fıkrası kapsamına giren kamu görevlilerinin kanunla kendi
aralarında kurmalarına cevaz verilecek olan ve bu maddenin birinci
ve ikinci fıkraları ile 54. madde hükümlerine tabi olmayan sendikalar
ve üst kuruluşları, üyeleri adına yargı mercilerine başvurabilir ve
idareyle amaçları doğrultusunda toplu görüşme yapabilirler. (...)
Toplu görüşme sonunda mutabakat metni imzalanmamışsa anlaşma ve anlaşmazlık
noktaları da taraflarca imzalanacak bir tutanakla Bakanlar Kurulu'nun
takdirine sunulur."
Kanunun öngördüğü gibi kamu çalışanlarının ücret ve diğer hakları
Bakanlar Kurulu'nun kararlarına tabi kılınmış durumdadır. Anayasa'nın
128. maddesinin ikinci fıkrası da, kamu çalışanlarının ücret ve sosyal
haklarının toplu sözleşme aracılığı ile değil, kanunla düzenleneceğini
hükme bağlayarak, zaten toplu sözleşme hakkını tamamen geçersiz kılmaktadır.
(Madde 128: Devletin kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel
kişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler, memurlar
ve diğer kamu görevlileri eliyle sürdürülür.
Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev
ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer
özlük işleri kanunla düzenlenir.")
TC devletinin Anayasası'nın bu yasakçı zihniyetinin devam ettirilmesine
karşı, kamu emekçileri sendikaları ve onların üst örgütü KESK'in bu
yasa taslağına karşı çıkması ve bu yasanın grev ve toplu iş sözleşmesi
yapma hakkının tanınması yönünde değiştirilmesi amacıyla kısmi, reformist
eylemler koyması kaçınılmazdır. Kendi varlık nedenlerine karşı yönelen
bu yasa tasarısına karşı kısmi eylemler örgütlerken bile KESK'in reformist
yönetimi, kamu emekçilerinin mücadelesinin bağımsız gelişmesine, örgütlülük
ve mücadele seviyesinin artmasına değil, eylemleri mümkün olduğunca
sınırlamaya, düzen sınırları içinde tutmaya, devlet güçleri sertleştiğinde
tası-tarağı toplayıp eylemleri pasifleştirmeye dayanacaktır.
İşçilerin ve kamu emekçilerinin örgütlenmesi önündeki tüm faşist yasalar
kaldırılmalıdır!
Grevsiz, toplu sözleşmesiz sendika, devrimci önderliksiz tutarlı mücadele
olmaz.
Türk-İş ve Toplu Sözleşme Görüşmeleri
Kamu işyerlerinde çalışan 450 bin civarındaki işçi adına hükümetle
toplu sözleşme görüşmelerini başlatan Türk-İş bürokratlarının toplu
sözleşme siyaset ve pratikleri sarı sendikacılığın ihanetini, işçilerin
en basit haklarını savunmadaki hain rollerini bir kez daha göstermiştir.
Şubat krizi ile hükümetin bile enflasyon beklentisini çok yukarılara
çekmek zorunda kaldığı, resmen hükümetin bile en az % 57 enflasyon
hesapları yaptığı bir ortamda, Türk-İş bürokratları toplu iş sözleşmeleri
görüşmelerini % 25 ücret zammı artı % 5 refah payı ile açtılar. Daha
baştan bu hainler hükümetin işçilere dayattığı enflasyonun altında
ücret artışı ilkesini benimsemişlerdi. Ayrıca, onların önerdikleri
% 25 ücret zammı artı % 5 refah payı teklifi, ulaşılması için mücadele
verilecek bir hedef değil, kapalı kapılar ardında üzerinde pazarlık
yapılacak, uzlaşılabilecek öneri olarak bakıyorlardı. Toplu sözleşme
görüşmelerinde taraf olan hükümet temsilcileri bunu çok iyi bildiklerinden,
onlar da başlangıçta sıfır zam teklifi ile toplu sözleşme görüşmelerine
başladılar.
Türk-İş bürokratları daha hükümet temsilcileri ile ilk toplu sözleşme
görüşmelerinde kendi tekliflerinden geri çekildiklerini ilan etmekte
bir sakınca görmediler. Önce % 25 ücret zammına ek olarak teklif ettikleri
% 5 refah payı talebinden geri adım attıklarını açıkladılar, ardından
% 25'lik ücret artışını da pazarda satılığa çıkardıklarını (yani bu
noktada da uzlaşmaya hazır olduklarını) hiç utanmadan ilan ettiler.
Kapalı kapılar ardında yapılan görüşmeler sonucunda hükümet temsilcileri
ile Türk-İş hainleri arasında bir geçici uzlaşmaya varıldı. Bu uzlaşmaya
göre Türk-İş bürokratları, % 25 ücret zammından da vazgeçmişlerdi
ve 2001 yılının 6'şar aylık dilimleri için % 20'lik bir zamma (brüt
ücretlerde olan ve net ücretlere bile bu oranda yansımayacak olan)
onay vermişlerdi. Ama -bir ama vardı- bu % 20'lik zam 2001 yılında
ücretlere yansımayacak, 2001 yılının zammı 2002 yılının Şubat ayından
itibaren ücretlere yansıtılacaktı. Bunun Türkçesi, Türk-İş bürokratları
2001 yılı içinde kamu işçilerinin ücretlerine sıfır zammı onaylamıştır.
Türk-İş bürokratları bu belayı da iyi-kötü savdıklarını düşünüp en
pahalı derilerle kaplanmış makam sandalyelerine yaslanacakken, hükümet
temsilcileri "ne yazık ki" bu uzlaşmanın hükümet nezdinde
onay bulmadığını Türk-İş bürokratlarına bildirip gelin bu işe kaldığımız
yerden devam edelim teklifini dayattılar. IMF'nin direktiflerini harfiyen
uygulama yükümlülüğünde bulunan hükümet, 2002 yılından itibaren ücretlere
yansıtılacak ve gerçekleşecek enflasyon oranının en az üçte biri düzeyindeki
bir ücret artışını kabul etme yükümlülüğüne bile girmek istemiyordu.
Üstelik, hükümetin her dayatmasına kuzu kuzu "Emredersiniz!"
diyen Türk-İş bürokratlarının daha geri tekliflere de onay vereceği
zaten belli değil miydi! Şimdi hükümet Türk-İş'ten "haydi, biraz
daha taviz ver bakalım!" diye kopardığından daha fazlasını istemektedir.
Nitekim hükümetle Türk-İş bir "orta yol"da anlaştılar. 22
Mayıs tarihinde Başbakan Bülent Ecevit, Başbakan Yardımcısı Hüsamettin
Özkan, Devlet Bakanları Mehmet Keçeciler, Kemal Derviş ile Türk-İş
Başkanı Bayram Meral toplantıdan çıkarak kameraların önüne geçtiler
ve uzlaşma sağlandığının "müjdesini" verdiler. Varılan uzlaşmaya
göre işçiler şöyle satıldı:
Birinci 6 ay için % 15 zam yapılacak ve kök ücretlere yansıtılacak;
ancak bu artış işçiye 2002 Şubat sonunda verilecek;
İkinci altı ay için % 15 zam ve enflasyon farkının % 80'i verilecek;
Üçüncü altı ay için % 10 ve yine enflasyon farkının % 80'i ödenecek;
Dördüncü altı ay için ise % 10 zam ve enflasyon farkının tamamı verilecek.
Kamuda çalışan işçilerin çıkarlarının satışını yukarıdaki koşullarda
gerçekleştiren Türk-İş Başkanı Bayram Meral, toplantıdan hemen sonra
kameralar önünde yaptığı konuşmada utanmadan, "Hem hakça bir
düzen, hem de Türkiye'nin içinde bulunduğu büyük sıkıntılar ve zor
koşullar gözönünde bulunduruldu" diyor, krizin yükünü işçilere,
emekçilere yüklemede üzerine düşen görevi yerine getirdiğini ifade
ediyordu.
Eğer kamu işçilerinin geniş kitlesi kendi bağımsız eylemleri ile kendi
içinden çıkma Türk-İş hainlerinin hainliklerine "dur" demezse,
bugüne kadar olduğu gibi bugünden sonra da Türk-İş hükümetin her dayatmasına
imza atacak, bir kez daha sırtından geçindikleri sınıfın çıkarlarını
satacaktır.
Kahrolsun sendika bürokratları, kahrolsun sarı sendikacılık!
Sermayenin, devletin dayatmalarının tek panzehiri, kararlı sınıf mücadelesinin
dayatılmasıdır!
Mayıs 2001
KIDEM TAZMİNATININ KALDIRILMAK
İSTENMESİNE
DUR DİYELİM!
2000 yılının Ekim ve Kasım aylarında kamuoyunda üzerine yoğun olarak
tartışılan 'İş Güvencesi Yasa Tasarısı' şimdi yeniden gündemde. O
dönemde Çalışma Bakanı'nın ve sendikaların savunduğu, patronların
ise 'sert tepki' gösterdikleri yasa tasarısı, araya başka şeylerin
girmesi sonucu gündemden kalkmıştı.
Malum Türkiye'de gündem sürekli değişiyor. İşçilerin, emekçilerin
sorunları bir türlü gündemdeki yerini almazken, hakim sınıflar istedikleri
gibi faSAĞfiso şeylerle gündemi belirleyip kitleleri uyutup, kandırabiliyorlar.
İş Güvencesi Yasa Tasarısı üzerine bizlerde tavır takınarak, bu yasa
tasarısının ne anlama geldiğini, adı gibi iş güvencesi getirip, getirmediğini
sorgulamıştık.
İş güvencesi adı altında yapılmak istenenin aldatmaca olduğunu, değişiklik
adı altında bugünkü uygulamanın sürdürüldüğünü, yapılanın sadece makyaj
tazelemesi olduğunu belirtmiştik. (Bkz.YDİ Çağrı, Sayı 42, Şubat 2001)
İş Güvencesi Yasa Tasarısı bu günlerde yine gündemde. Çalışma Bakanı
yasa tasarısı üzerine sendikalar ve patronlarla görüşmelerini sürdürüyor.
Bu görüşmeler yürütülürken, kazanılmış bir hak olan kıdem tazminatının
kaldırılacağı haberi basına yansıdı.
Kıdem tazminatının ortadan kaldırılmak istenmesi, sermayenin işçi
sınıfına yeni bir saldırısıdır. Kırıntı düzeyinde olan, kazanılmış
bir takım haklar tamamen ortadan kaldırılmak isteniyor.
İşçi sınıfı sermayenin ve onun devletinin saldırılarına karşı çıkmadığı
-yeni hakları almayı bir kenara bırakalım- kazanılmış hakları koruma
mücadelesi vermediği sürece, kırıntı düzeyinde olan haklar da birer
birer ortadan kaldırılacaktır.
Kıdem tazminatı nedir?
1475 sayılı İş Kanunu'nun 14. maddesi kıdem tazminatı ile ilgilidir.
14. maddeye göre; patron tarafından işçinin iş akdinin feshedilmesi
durumunda, patron işçiye çalışılan her tam yıl için 30 günlük ücret
-son ücret üzerinden- tutarında tazminatı işçiye ödemek zorundadır.
Bu tazminat, kıdem tazminatı olarak adlandırılıyor. İşçinin kıdem
tazminatına hak kazanabilmesi için patron ile yazılı hizmet akdi,
diğer bir ifadeyle iş sözleşmesi yapmış olması ve 1 yılı tamamlamış
olması gerekiyor.
Bir örnek verelim. İşçi işe girdiği tarihte 150 milyon maaş alıyor
olsun. İşçi 10 yıl çalışmış olsun ve en son aldığı ücret de 500 milyon
olsun. 10 yılın sonunda işçi patron tarafından işten çıkarıldığında
alacağı kıdem tazminatı tutarı 500 milyon x 10= 5 milyar liradır.
Patronlar işçilere kıdem tazminatı vermemek için; yazılı sözleşme
yapmadıkları, 1 yıl sonunda işçiyi girdi-çıktı gösterdikleri biliniyor.
Bu tür durumlarda işten atılan işçi ancak, iş mahkemesine başvurduğu,
işyerinde çalıştığını ispatladığı, uzun hukuk mücadelesini sürdürmeyi
göze aldığı koşullarda kıdem tazminatı alabilmektedir.
Ne yapılmak isteniyor?
Kıdem tazminatı ile ilgili Çalışma Bakanlığı tarafından oluşturulan
İş Güvencesi Komisyonu tarafından yapılmak istenen değişiklik, basına
yansıdığı şekliyle şöyledir:
* Kıdem tazminatı fonu oluşturulacak. Kesinti miktarı belli olmamakla
birlikte, kesintiler işverenlerden kesilecek. Fonun kuruluş tarihinden
itibaren işçinin emeklilik ve emekli olmadan önce ölümü halinde, her
geçen yıla ilişkin ödeme fon kasasından yapılacak. Fonun kurulduğu
tarihe kadar, kıdem tazminatı uygulaması eski uygulamadan yapılacak.
* Kıdem tazminatı yanlızca ölüm ve emeklilik halinde ödenecek. İşçinin
eğer ölmezse, emekli olmadan önce, patron tarafından kapı önüne konulmasının
yolu böylece açılmış olacak. Bu yasal değişikliğin gerçekleştirilmesi
demek, kıdem tazminatının ortadan kaldırılması demektir. Patronlar
işten attıkları işçilere kıdem tazminatı ödemekten kurtulacaklar.
Sermaye, IMF, Dünya Bankası kıdem tazminatının kaldırılmasını istiyorlar.
Hükümette bu istemler doğrultusunda bu değişikliği yapmaya hazırlanıyor.
Emperyalizm ve onunu işbirlikçisi burjuvazi sermayenin gelişmesinin
önündeki engellerin kaldırılmasını istiyor. Kazanılmış kırıntı düzeyindeki
sosyal hakların kaldırılmasını istiyorlar. Bunların istedikleri tek
kelimeyle dizginsiz sömürme özgürlüğü, dikensiz gül bahçesidir?
Susacakmıyız?
Özelleştirme, sendikasızlaştırma, esnek çalışma, işten atmalara, işsizliğe
karşı sessiz kaldığımız, hakkımızı aramadığımız, mücadeleyi kendi
ellerimize almadığımız sürece, şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra
da sermaye saldırılarını artıracaktır. Şimdi sıra kıdem tazminatındadır.
Bunu yapmayı başarırlarsa arkasından başka haklara sıra gelecektir.
Sendika ağalarının kendi koltuklarını koruma işi dışında, işçilerin
haklarını koruma, yeni haklar almak için mücadele etme diye bir dertleri
yok. Onların tuzu kuru!
Ödediğimiz aidatlar sayesinde iyi yaşıyorlar. Geçim dertleri yok.
Açlık sınırında yaşamıyorlar.
'Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz' sözünde olduğu gibi ağaların
yaptıkları ortada. Bizim adımıza onların iş yapmasını, mücadele etmesini
beklersek daha çok bekleriz. Lafta "alanlara çıkarız, gökkubbeyi
zindan ederiz, şalter indiririz" diyenlerin lafları söylenmekle
kalmakta, pratikte bir-iki basın açıklaması yapma dışında, birşey
yapılmamakta, kapalı kapılar arkasında işçiler satılmaktadır.
15-16 Haziran 1970 tarihinde sınıf kardeşlerimizin gösterdiği yoldan
yürüyelim. Onlar mücadele etti, işçilerin zararına sendikalar yasasında
yapılmak istenen değişikliği engellediler. Üretimi durdurup alanlara
çıkalım. Hakkımızı almak için, açlık sınırında yaşamamak için, yaşam
standartımızı yükseltmek için, çalışma yasalarında aleyhimize olan
maddeleri değiştirmek için, kendi gücümüze güvenelim. Yaratan ve üreten
biziz. Gücümüzün bilincine varıp, gücümüzü kullanmayı bilelim.
Mücadele etmekten başka seçenek yok!
10.5.2001
Emek Platformu
Programı'na bir eleştiri...
Aralık 2000 ve Şubat 2001 mali krizleri ile hakim sınıfların ekonomik
ve sosyal alternatif olarak gösterdikleri IMF patentli reçetelerin
iflasının açıkça ortaya çıktığı ortamda ister istemez "yeni"
alternatif program arayışları gelip kapıya dayanmıştı. Hakim sınıfların
bütünüyle emperyalist sisteme bağımlı olan ekonomilerini, içine düştüğü
krizden çıkarmanın bir tek alternatifi vardı: IMF reçetelerini -yeni
bir isim takarak- daha sıkı bir biçimde uygulamaya devam etmek. Zira
ekonomik, siyasi, mali, diplomatik ve askeri olarak bütünüyle emperyalist
sisteme bağımlı kılınmıştır. Varlığı bu bağımlılık ilişkisinin devamına
ve güçlendirilmesine tabi olan sermaye sisteminin, emperyalist büyük
güçlerin dünya ekonomisine yön vermede kullandıkları en önemli araç
olan IMF direktifleri ve reçeteleri dışında bir başka alternatif düşünmeleri
ve uygulamaları mümkün değildir. Gelişme de böyle oldu. TC'nin 57.
hükümeti, daha önce uygulamaya geçirdiği IMF istikrar tedbirlerini,
Şubat 2001 krizinin dayatması ile daha sıkı bir biçimde uygulamaya
koymaya başladı. Bir tek farkla: Daha önce uygulanan istikrar programının
adlandırılmasında IMF patentli olmasından fazla gocunmayan hakim sınıflar,
Şubat krizi ile IMF reçetelerinin iyice gözden düşmesi sonucu artık
(eskisinin devamı olan) yeni IMF reçetesine "ulusal program"
ismini takarak satmayı daha uygun gördü.
Fakat alınan tüm yeni tedbirlerin mimarının IMF ve Dünya Bankası olduğu
ve IMF'nin vereceği yeni borçların uygulanmasını talep ettiği şartlara
bağlandığı ve hükümetin bu şartları yerine getirmek için itirazsız,
kuzu kuzu çalıştığı tüm kamuoyunca bilinen gerçeklerdir. Üstelik IMF
reçetelerinin, "istikrar tedbirleri"nin temel talepleri
Türk hakim sınıflarına dışardan dayatılan ve onların aslında uygulamak
istemedikleri ama uygulamak zorunda kaldıkları tedbirler de değildir.
Tersine, tüm bu istikrar tedbirlerinin esası ("esası" diyoruz,
çünkü her somut durumdu; ülkede var olan sistemin kendi özelliklerinden
kaynaklanan farklılıklar, çelişkiler ve değişiklikler kaçınılmaz olarak
vardır; var olacaktır) Türkiye'deki siyasi ve ekonomik sistemin, bu
sistemin kaymağını yiyen hakim sınıfların sömürü mekanizmalarının
devamı ve gelişimi için de gerekli tedbirlerdir.
Türkiye'deki kapitalist sömürü sistemi içerisinde kalınarak, bu sistemin
temellerine dokunmadan alternatif üreten her kalkınma planı kaçınılmaz
olarak Türk devletinin 57. hükümetinin "istikrar tedbirleri"nin
esasını uygulamak zorundadır. Örneğin "istikrar tedbirleri"nin
en temel taleplerinden olan özelleştirme konusunda, ilkede ANAP'tan
Fazilet Partisi'ne kadar bir farklılık yoktur. Farklılık özelleştirmenin
boyutları, hızı vb. noktalarındadır.
Şubat 2001 krizi ile iyice ayyuka çıkan IMF reçetelerinin çürüklüğü
toplumda başka alternatiflerin olup olmadığı sorusunu da gündeme koymuştur.
IMF reçetelerinin iflasının giderek daha geniş işçi ve diğer emekçi
sınıflar tarafından görülmesi ve daha da önemlisi bu görülen gerçeğe
karşı tavırlarını kısa zamanda kitlesel eylemlerle de ortaya koyması
sonucunda resmi, icazetli "emek savunucusu!" bir dizi örgüt,
kriz öncesi oluşturulan fakat kitlesel eylemlerin olmamasını fırsat
sayarak uykuya yatırdıkları "Emek Platformu"nu yeniden canlandırarak
harekete geçmişler ve bir "program" yayınlamışlardır. "Emek
Platformu Programı" adı verilen programın gerçekten bir "emek
programı" olup olmadığını ele almadan önce onun ortaya çıkışını
irdelemek bile niteliği hakkında sağlam deliller ortaya koymaktadır.
- "Emek Programı"nı yayınlayan "Emek Platformu"
Şubat 2001 hatta Aralık 2000 öncesinde oluşmuştur.
- 57. hükümet emek düşmanı IMF programlarını uygulayacağını ilan etmiş
ve hızla uygulamaya sokmuştur.
- 57. hükümetin de uyguladığı tedbirlerin emek düşmanı, tüm işçi ve
diğer emekçi halkın çıkarlarına karşı yöneldiği gerçeğinin başından
açık olması bir yana, Türkiye ekonomisinin bu hükümet programı ile
yeni bir iflasa doğru hızla sürüklendiği bir çok burjuva araştırmacı
ve ekonomist tarafından da ortaya konmuştur.
- Uygulanan "istikrar tedbirleri"nin işçileri, yoksul köylüleri,
küçük esnaf ve zanaatkârları daha da yoksulluğa sürükleyeceği, hatta
büyük sermayenin gölgesinde yüksek faizlerin ezici boyunduruğuna rağmen
ayakta kalmaya çalışan orta sermaye gruplarını da önemli ölçüde iflasa
sürükleyeceği açıktır.
Fakat "Emek Platformu" ve bu platformda birleşen örgütler,
hükümeti ve onun tedbirlerini desteklemekten başka hiç bir biçimde
yorumlanmayacak olan "bekleyip görelim" tavrını takınmışlardır.
Ne zaman, sistemin mali krizi bizzat hükümet tarafından da teslim
edilmiş, arkasından yeni "istikrar tedbirlerine" karşı işçi
ve diğer emekçi sınıfların öfkesi kabarıp, kitlesel eylemleri ortaya
çıkmış, bu eylemler bizzat emeğin temsilcisi olduğunu iddia edenleri
zorlamıştır. İşte o zaman resmi, icazetli "emek savunucusu"
örgütler "alternatif" program olarak iddia ettikleri programı
yayınlamışlardır.
Nasıl bir alternatif?
Türk-İş, Hak-İş, DİSK, KESK, Türkiye Kamu-Sen, Memur-Sen, Türkiye
İşçi Emeklileri Derneği, Tüm İşçi Emeklileri Derneği, Tüm BA--KUR
Emeklileri Derneği, TMMOB, Türk Diş Hekimleri Birliği, Türk Eczacıları
Birliği, Türk Tabipleri Birliği, Türk Veteriner Hekimleri Birliği
gibi Türkiye'de faaliyet yürüten en önde gelen 16 sendika konfederasyonu
ve meslek kuruluşu tarafından imzalanan "Emek Platformu Programı"nda
söylenenler kadar söylenmeyenler de önemlidir.
Alternatif bir programla ortaya çıkanların, bir alternatif programın
olmazsa olmaz temel çıkış noktalarında bir şey söylememeleri, susmaları,
onların alternatif olarak çıkardıkları diğer program(lar)la en azından
bu noktalarda sorun görmediklerinden, itiraz ettikleri program(lar)ın
bu noktaları ile farklı düşünmediklerinden başka bir biçimde yorumlanamaz.
"Emek Platformu Programı"nda söylenmeyen ve üstelik bilinçli
olarak üstünün örtülmeye çalışıldığı temel nokta, içinde yaşanılan
krizin temel nedeninin ve ana sorumlusunun ne ve kim olduğu noktasıdır.
"Emek Platformu Programı"na göre, "Ülkemizin bugün
yaşadığı kriz, uzun yıllardır uluslararası finans kuruluşlarının güdümünde
uygulanan ekonomik ve sosyal politikanın sonucudur. Türkiye'ye bu
politikaları dayatan IMF ve Dünya Bankası ile ülkeyi yönetemeyen hükümetler,
ardı ardına yaşadığımız krizlerin baş sorumlusudur." (Bu ve sonraki
tüm alıntılar Emek Platformu Programı'ndan, kaynak olarak bkz. DİSK,
Genel-İş Emek Dergisi, sayı 65 ve Petrol-İş Dergisi, Nisan 2001 sayısı).
Demek ki, sonuç olarak ülkemizin bugün yaşadığı krizin nedeni, uzun
yıllardır uluslararası finans kuruluşlarının güdümünde uygulanan ekonomik
ve sosyal politika" imiş. Burada söylenmeyen temel nokta, sorun
edilmeyen mesele nedir? Türkiye Cumhuriyeti'nin yalnızca bugün değil,
kurulduğundan bu yana geçirdiği tüm ekonomik ve mali krizlerin asıl
nedeninin onun temel aldığı kapitalist sömürü sistemi olduğudur. Program
bu temel noktada bilinçli olarak doğrudan bir şey söylememektedir,
çünkü -ileride programın diğer noktaları ile bağıntı içerisinde daha
açık görüleceği gibi- programın, üretim araçları üzerinde özel mülkiyete
ve ücretli kölelik düzenine dayanan kapitalist sistemle bir sorunu
yoktur. Laf düzeyinde de olsa sorun gördüğü nokta yalnızca "uygulanan
ekonomik ve sosyal politikanın", "uluslararası finans kuruluşlarının
güdümünde" olmasıdır. Yani sorun, Türkiye'deki kapitalist sistemin
aşırı dışarıya bağımlı hale gelmiş olması ve sermayenin siyasi egemenliğinin
var olması değil, "ülkeyi yönetemeyen hükümetler"in yönetime
gelmesidir. Bu yüzden "Emek Platformu Programı" kapitalist
sömürü sistemine karşı değil, onun "planlama fikrinin tümden
gözardı edildiği ve gerçek anlamda 'vahşi kapitalizm'in uygulandığı"(Emek
Platformu Programı) biçimine ve ülkeyi yönetemeyen hükümetlere karşı
çıkmaktadır.
Eğer Türkiye kapitalizminin "bugün yaşadığı kriz, uzun yıllardır
uluslararası finans kuruluşlarının güdümünde uygulanan ekonomik ve
sosyal politikanın sonucu" ise, uluslararası finans kuruluşlarının
güdümünde olmayan ve tersine uluslararası mali kuruluşların politikasını
da belirleyen, ekonomik ve sosyal açıdan en gelişmiş kapitalist ekonomiye
sahip ülkelerin (ABD, Almanya ve Japonya'nın, İngiltere, Fransa ve
İtalya vb.) sık sık içine düştükleri devrevi ekonomik ve mali krizlerin
temel nedeni nedir? Açıktır ki bunun nedeni, bugün tüm dünya kapitalist
ekonomisinde belirleyici öneme sahip bu ekonomilerin de, gelişmesi
ancak devrevi krizlerle olan ve başka bir gelişme tanımayan kapitalist
sömürü sistemine dayanmalarıdır.
Söylenecekler daha bitmedi. Devam ediyoruz. Emeğin alternatif programını
ortaya koyduğunu iddia edenlerin, emeğin düşmanı olan ve onun her
gün, her saat, her saniye kanını emen kapitalist sistemi sorun olarak
bile ortaya koymaya yanaşmamaları onların bir "emek programı"
değil, emeği sermayeye biraz daha iyi şartlarda pazarlama programı
olduğunu göstermektedir. "Emek Platformu Programı" sözcülerinin
kapitalist sömürü sistemi ile bir problemleri olmadığı açıktır. Açıklanması
gereken nokta "Emek Platformu Programı" savunucularının
ufkunun kapitalist sistemle sınırlı olmasının temel nedenleridir.
En başta gelen neden "Emek Platformu Programı" imzacısı
sendika konfederasyonları ve meslek birliklerine ve onların yöneticilerine,
sermaye sahipleri ve devlet üst yöneticilerinin geliri ile karşılaştırıldığında
daha küçük fakat işçi ve diğer emekçi yığınlarının ezici çoğunluğu
ile karşılaştırıldığında onların rüya bile edemeyeceği çok daha büyük
bir gelire sahip olan, bir arpalık sistemi imkânı sunmasıdır. Herşeyden
önce sendika konfederasyonlarının üst yöneticileri; kazançları, yaşam
biçimleri ve işçilerin üstündeki egemen konumları ile Türkiye'deki
kapitalist sistemden çıkarı olan, büyük miktarda arpalıklarla beslenen
bir zümredir. Bu zümre tabii ki, çıkarı olan sömürü sisteminin özünü,
temelini sorgulamayacak, tersine diplomatik ya da açık bir dille bu
sistemi savunacaktır.
"Emek Platformu Programı"nın söylemediği bir başka nokta
daha vardır ve bu nokta onları doğrudan doğruya ilgilendirmektedir:
Uzun yıllardır, hakim sınıfların ve onların devlet kuruluşlarının
güdümünde faaliyet yürüten sendikal hareketin ekonomik ve sosyal politikalarının
içine düştüğü ağır krizdir.
Bırakalım ülkede işçi sınıfının en temel çıkarlarını savunmayı, bir
sendikal faaliyetin olmazsa olmaz koşulu olan ücret zammı, özelleştirme
ve taşeronlaştırma gibi en basit, en anlaşılır sorunlarında bile bugünkü
sendika konfederasyonları üyelerinin çıkarlarına sahip çıkmamakta,
sendika yöneticileri tarafından satılmaktadır. Bu yüzden sendikaların
üye sayıları hızla düşmüş, bir çok sendika gerçekte var olan kanunlar
çerçevesinde toplu sözleşme yapma yetkisini gerçekte kaybetmiştir.
Çalışma Bakanlığı'nın icazeti ile toplu sözleşmelerde taraf olarak
kabulüne izin verilen ve her an yetki hakkının elinden alınması tehlikesi
ile de hizada tutulan, var olan üyelerinin büyük bir bölümünün güvenine
sahip olmayan örgütler durumundadırlar. Bugün sendika tabanının sendika
yönetimlerine olan güvensizliği, sendika bürokrasisini tehdit edecek
durumda değilse, bunun nedeni işçi sınıfının bilinç ve örgütlülük
düzeyinin kendi kaderini kendi eline alacak seviyede olmaması, kendi
bağımsız sınıf eylemliğini ortaya koyamamasıdır.
Onaltı sendika konfederasyonu ve meslek birliğinin tam da krizin hemen
ardında lafta bir alternatif programla ortaya çıkmasının bir başka
önemli nedeni de, her türlü proleter sınıf içgüdüsünden uzak fakat
kendi bürokratik yapısını tehdit edebilecek her türlü tehlikeye karşı
büyük bir bürokratik içgüdü geliştirmiş olan sendika yönetim kastının,
krizin işçi sınıfı ve sendikal tabanda bağımsız arayışlara ve eylemliliğe
doğru yönelme tehlikesini artırdığını görmesidir. Sendika bürokrasisi
bu tür alternatif arayışları ideolojik olarak boğmak amacıyla kısa
zamanda kendi programını yayınlamaya zaruri bir ihtiyaç duymuştur.
Gelir dağılımından planlamaya, kent yoksullarının, çiftçilerin, esnafın,
sanatkârların sorunlarından reel ekonominin (sanayi üretiminde bulunan
kapitalistlerin terbiyeli tarifi olsa gerek) sorunlarına, hazine,
bütçe, eğitim, sağlık sorunundan hayvancılığa, vergi reformuna, özelleştirmeden
kaçak yabancı işçi çalıştırmaya, demokratikleşmeden anayasa reformuna
kadar onlarca sorunu ele alan ve "alternatifler"(!) sunan
"Emek Platformu Programı"nın hiç ele almadığı ve değinmediği
iki nokta vardır. Bu iki nokta, ülkede demokrasi sorunun can alıcı
güncel sorunu olarak gündemde durmasına rağmen susulan iki sorun:
Birincisi, Türk olmayan ulus ve milliyetler için bir halklar hapishanesi
olan ve emekten yana, demokratik bir programın iddiasının ölçülmesi
gereken en önde gelen sorunlarından birisi olan milli meselenin, ulusal
baskı gerçeğinin hiç sözkonusu edilmemesi;
İkincisi, aylardır tüm baskı, katliamlara rağmen süren, bu ülkedeki
sistemin barbarlığını gözler önüne seren, ölüm orucu ve siyasi tutukluların
durumu ve talepleri konusunda tek laf edilmemesidir.
Neden? Ortalama bir siyasi insanın bile şu ya da bu biçimde tavrını
ortaya koyduğu ulusal sorun ve devrimci tutukluların üzerindeki barbar
baskı ve katliamlar konusunda, üstelik bir "emek" platformu
çıkartma iddiasında olanların susması ve genel "insan hakları"
talebinin ardına gizlenmesi nasıl açıklanabilir? Bunun bir tek açıklaması
vardır: "Emek Platformu Programı" imzacılarının gerçekte
faşist düzenin ulusal sorunda ve devrimci tutuklular konusunda uyguladığı
siyaseti ve pratiği yanlış bulmadığı, onayladığıdır. Türk-İş, Hak-İş
gibi programında açıkça şoven bir biçimde Türk olmayan milliyetlerden
işçileri inkâr ederek "Türk işçisinin" çıkarlarını savunmakla
sınırlayan sendikal örgütlerden, Türk Diş Hekimler Birliği, Türk Eczacıları
Birliği, Türk Tabipleri Birliği, Türk Veteriner Hekimleri Birliği
gibi başına koyduğu ismi ile şoven siyasetini ilan edenlerden başka
bir tavır beklemek de tabii ki mümkün değildir.
Emek Platformu Programı'nın Çözümü
Bugünkü kriz de dahil olmak üzere Türkiye'deki tüm ekonomik ve sosyal
sorunların nedenini, temel alınan kapitalist sistemde değil de, kapitalist
sistemin şu ya da bu uygulanış biçiminde gören bir programın çözüm
önerilerinin de bu yaklaşıma bağlı olarak kapitalist sömürü sistemi
çerçevesinde olması gayet mantıklı ve anlaşılırdır. "Emek Platformu
Programı" savunucuları da öyle yapıyorlar.
"Halkın refah düzeyini yükseltmeyi," diye yazıyor Emek Platformu
Programı ve devam ediyor, "gelir dağılımındaki dengesizlikleri
gidermeyi ve rant yerine üretimi artırmayı amaçlamayan hiç bir politika
çözüm üretmeyecektir. Türkiye ekonomisinin sanayileşme ve yatırım
artışlarına dayalı, dengeli bir büyüme yapısına kavuşturulması ancak
kapsamlı ve eş zamanlı bir kamu kesimi, mali kesim ve ödemeler dengesi
reformuyla sağlanabilecektir.
Ekonomik krizleri önlemenin ve toplumsal güveni sağlamanın yolu (a)
yolsuzluklarla etkili bir mücadele, (b) demokratik, sosyal hukuk devleti
olgusunun hayata geçirilmesi ve (c) çalışma mevzuatının onaylanmış
uluslararası sözleşmeler ve ILO sözleşmeleri ile uyumlu hale getirilmesi
de dahil olmak üzere, Anayasa değişikliklerini de kapsayacak bir demokratikleşme
paketi temelinde oluşturulacak ve halkımızın desteğine sahip bir programın
uygulanmasından geçmektedir."
Bir başka yerde de şunları okuyoruz: "Bu ülkenin içinde bulunduğu
krizi aşabilecek ve krizsiz bir kalkınma gerçekleştirebilecek potansiyeli
vardır. Bu ülkenin insanları toplumsal yarar içeren; çalışanların,
emeklilerin, işsizlerin, küçük çiftçinin, esnafın ve sanatkarların
ve bu politikalardan mağdur olan tüm toplumsal kesimlerin çıkarlarını
koruyacak bir programı hayata geçirmek için çaba harcamaya hazırdırlar.
Unutmayalım ki, gerçek bir ulusal program, ancak bu hedefler doğrultusunda
bu kesimlerle birlikte hazırlanan programdır." (abç)
"Emek Platformu Programı" kapitalist sömürü sistemi içerisinde
kalarak, aslında onun ayrılmaz yol arkadaşı olan yolsuzlukla etkili
bir biçimde mücadele ederek, demokratik sosyal hukuk devleti olgusunu
hayata geçirerek, Anayasal reformlar gibi bazı demokratikleşme önlemleri
alarak ekonomik krizlerin önleneceğini, "krizsiz bir kalkınma"nın
gerçekleştirileceğini iddia ediyor. Kapitalizm şartlarında krizsiz
kalkınma iddiası, bu iddianın çürüklüğü kadar eskidir. Kapitalist
ekonominin yalnız ulusal çapta değil, dünya çapında da devrevi yıkıcı
krizler olmadan gelişemeyeceği sürekli belirli aralıkla yaşanan dünya
ekonomik, mali, ticari, tarımsal... krizlerle görmek isteyen herkese
gösterdikten sonra bile, böyle bir iddia ile ortaya çıkmak iddianın
ötesinde açık bir yalandır; başkalarını bu yalanla kandırmaktır.
Kapitalist sistemde devrevi krizlerin ve kapitalist sistemin ancak
devrevi krizlerle gelişebileceği öğretisinin bilimsel açıklaması vardır.
Bu, bu sistemin özel mülkiyete ve emek sömürüsüne dayanmasıdır. Kapitalist
sistemin temeli bir olmasına rağmen, bu bir nedenden ortaya çıkan
sayısız ekonomik, mali ve sosyal sonuçlar vardır. Burjuva ideologları
sebep ile sonucu, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, sürekli karıştırdıklarından
ve fakat kapitalist iktisadi gelişme sisteminin sonuçları (kriz, işsizlik,
nisbi nüfus fazlalığı, küçük üreticilerin giderek iflasa sürüklenmesi,
sermaye sahipleri ve sermaye grupları arasında kıyasıya rekabet vs.
vs.) çok büyük sayıda olduğundan, sonuçları sebep olarak algılayan
burjuva tahliller ve çözüm önerileri de en az kapitalist ekonominin
sonuçları kadar fazladır. Hatta sonuçları temel alarak farklı çözüm
önerileri ileri süren burjuva iktisatçıları ve ideologları arasında
kıyasıya bir tartışma yürür. Kimisi krizsiz gelişme reçetesi olarak
sermayenin işçileri sömürme imkânının hiç bir biçimde sınırlanmadığı
vahşi kapitalist reçeteler öne sürerken, kimileri kapitalist sömürünün
kurallara ve kısmi sınırlamalara tabi tutulduğu, işçilere ve diğer
emekçi sınıflara sömürü pastasından bir kaç kırıntı daha ayırarak
gelir dağılımındaki dengesizlikleri törpüleme yoluyla ya da sermaye
devletinin özel sermayedarların yatırım yapmada isteksiz davrandıkları
alanlarda yatırım yaparak ve kendi kapitalistlerini daha fazla koruyarak
himayecilik politikası yoluyla... krizsiz gelişme hayali ile yatar
kalkarlar.
Nasıl tanrısız din bir saçmalıksa, krizsiz kapitalizm de o ölçüde
bir saçmalıktır.
Fakat sermayedarlar ve onların tüm devletleri kendi dayandıkları kapitalist
sistemin sonuçlarından da korkuyorlar; bu sistemin sonuçları altında
ezilen, yıkılan, basit bir meta gibi kullanılan ve atılan işçi ve
diğer emekçi yığınlarının bir gün sermaye iktidarına karşı devrimci
kitlesel bir başkaldırıya yolaçmasından korkuyorlar. Bu nedenle bir
çok "aklı başında" ve bu tehlikeyi gören burjuva ideologları
kapitalizmi terbiye etmenin gereklerine ısrarla vurgu yapıyorlar.
Hatta dünya mali piyasalarında borsa oyunları ile büyük bir zenginliğe
ulaşmış ABD'li multimilyarder George Soros "Kapitalist Tehlike"
başlıklı kitabında; "Ben servetimi uluslararası mali piyasalarda
yaptım, ama yine de bugün 'bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler'
kapitalizminin ve piyasa değerlerinin, yaşamımızda denetimsiz yayılmasının,
açık ve demokratik toplumumuz için büyük bir tehlike oluşturduğunu
düşünüyorum. Denetimsiz kapitalizmin, bireysel çıkarları genel çıkarın
üstüne koyması ve parayı bütün değerlerin tek ölçüsü olarak yerleştirmesi,
gelir dağılımında bozukluk ve yoksulluk yaratmaktadır: Bu gerçek toplumsal
istikrarı bozuyor ve otoriter karşı tepkiler için ortam hazırlıyor:
Demokrasiye en büyük tehdit bizzat kapitalizmden geliyor." (Aktaran
Metin Aydoğan, "Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye",
s. 44-45, Otopsi Yay., 1. basım, abç) diyerek, hiç bir biçimde bir
"emek programı" hazırlama iddiasında bulunmadan, kendi başta
olmak üzere tüm sermaye sahibi sömürücülerin temel çıkarlarını çıkış
noktası alarak "Emek Platformu Programı" sahiplerinin söylediklerinin
aynısını daha açık ve çarpıcı bir biçimde ortaya koymaktadır.
Aktardığımız bu bir tek somut karşılaştırmalı örnek bile, "Emek
Platformu Programı" sahiplerinin aslında açık sermaye düzeni
sahiplerinin çözüm önerilerinden farklı bir çözüm önerisi savunmadıklarını
gösteriyor.
Bir Kaç Nokta Daha...
"Emek Platformu Programı"nın özünü ortaya koyduktan sonra,
bu programda sık sık yinelenen ve krizsiz bir gelişmenin araçları
olarak sunulan bir kaç noktaya daha değinmek yararlı olacaktır.
"Sosyal devletin gelişmesi ve kalkınmanın önünün açılması için"
diye yazıyor Emek Patformu Programı "devletin küçültülmesi saplantısından
vazgeçilmeli; üretim ve istihdamın önünü açacak, büyümeyi ve kalkınmayı
hedefleyen politikalara dönülmelidir."
Önü açılması gereken "üretim ve istihdam"ın "büyümeyi
ve kalkınmayı hedefleyen politikalar"ın meyvesini kimin toplayacağını,
hangi sınıfların büyüme ve kalkınmanın, üretim ve istihdamın kaymağını
yiyeceğini sorun etmeden genel olarak bu noktaları koymanın ne kadar
emek dışı bir yaklaşım olduğunu bir kenara bırakıyoruz. Şu "sosyal
devlet" de ne demek acaba? Devlet nasıl sosyal devlet oluyormuş?
Bunu da şöyle açıklıyorlar "Emek Platformu Programı" imzacıları:
"Devletin ekonomik ve sosyal fonksiyonlarının yeniden kazanması
ve geliştirmesi, Türkiye'nin geleceğini planlama, bölgesel ve sektörel
bağlantıları etkin bir şekilde oluşturularak başlatılmalıdır. Planlamanın
hiyerarşik her aşamasında, toplumun tüm kesimlerinin örgütsel temsilcileri
aracılığıyla demokratik katılımı sağlanmalıdır."
Sosyal devlet olmak için başka ne yapılmalıymış: "Devletin ekonomik
ve sosyal fonksiyonlarını yeniden kazanması ve geliştirmesi, Türkiye'nin
geleceğini planlama yetilerini yeniden kazanmasıyla mümkündür. Özel
sektör için yönlendirici, kamu sektörü için bağlayıcı planlama, bölgesel
ve sektörel bağlantıları etkin bir şekilde oluşturularak başlatılmalıdır."
Bu satırların imzacıları da çok iyi bilmektedirler ki, kapitalist
üretim ilişkilerinin hakim olduğu toplumlardaki her devlet gibi Türk
devleti de bir sınıf devletidir, sermayenin devletidir. Her sermaye
sınıfının devleti gibi Türk devleti de işçilerin ve diğer emekçilerin
çıkarları sözkonusu olduğunda sürekli ve sistemli olarak sermayenin
çıkarlarının yanında yer alır ve sermayenin çıkarlarını kabul ettirmek
gerektirdiğinde polis copu, jandarma dipçiği kullanmaktan hiç çekinmez.
Gerekirse bu devlet yürürlükteki yasaları sıkıyönetimlerle, askeri
darbelerle bir kenara atarak açık, çıplak sınıfsal niteliğini göstermekten
de çekinmez. Buna rağmen bu devlet, anayasasında kendi niteliklerini
tanımlarken "sosyal" devlet olduğunu iddia eder.
Sermayenin hakim olduğu en ileri kapitalist ülkelerde de, işçi ve
diğer emekçi sınıflara tanınan biraz daha fazla ekonomik ve sosyal
haklar bu ülkelerdeki devletin sınıfsal niteliğini değiştirmez. Bu
ülkelerde de devlet çarkı sermayenin hizmetine koşulmuş bir ortak
komitedir.
Bu nedenle hiç bir devlet, var olduğu toplumdaki sınıf ilişkilerinden,
çelişkilerinden ve çıkarlarından bağımsız değildir. Devlet var olduğu
her yerde egemen sınıf(lar)ın çıkarlarının savunucusudur. "Sosyal
devlet" sınıf işbirlikçilerinin, sınıf bilinçli işçilerin gözünü
boyamak için, sermaye devletinin onların en büyük düşmanı olduğu gerçeğini
gizlemek amacıyla uydurduğu bir "sosyal yalan"dır. Yine
de "sosyal devlet" savunucularının dayandıkları "haklı"
bir dayanağı da reddetmemek gereklidir. Aslında burjuvazi için her
dönemde onun devleti sosyaldir. Zira tüm toplum için iktidara gelen
sermaye sınıfı iktidarını her zaman toplumun tüm kesimleri için, "vatan,
millet" için kullandığını iddia eder. İktidarda olan ve iktidar
olmanın tüm nimetlerini kullanan sermaye sınıfı "kendisi için
bir şey istiyorsa, namerttir."
"Emek Platformu Programı" sahipleri sınıflarüstü bir "sosyal
devlet" yalanına sahip çıktıkları ve bu yalana başkasının da
inanmasını bekledikleri için Türkiye toplumundaki sınıfları tanımlamaktan
da özenle kaçınıyorlar. Programda sınıflar yerine "ücretliler,
emekliler, kent yoksulları, çiftçiler, esnaflar ve tüm diğer toplumsal
kesimler" gibi burjuva sosyolojik grup, katman tanımlamaları
yapıyorlar.
Üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin hakim olduğu ve tüm toplumun
ve siyasi kurumların özel mülk sahiplerinin çıkarına göre şekillendirildiği
kapitalist bir toplumda "Emek Platformu Programı" savunucuları
buna rağmen bir planlamanın mümkün olacağını da eklemeden edemiyorlar.
Yazdıkları programın mürekkebi kurumadan gerçekte bu işin olacağına
kendileri de pek inanmadıklarından olacak, talep ettikleri planlı
ekonomideki planların devlet kuruluşları için bağlayıcı ama özel sektör
için yönlendirici, (yani özel mülk sahiplerinin iplemediği, bağlayıcı
olmayan) olabileceğini savunuyorlar.
Sınıfların varlığını, sınıf çelişki ve çıkarlarının varlığını reddeden,
sınıf çatışmalarından öcü gibi korkan "Emek Platformu Programı"
imzacılarının siyasi süreçte savundukları çözüm de anayasal reformizm
oluyor. Olası bir devrim düşüncesi ve perspektifine karşı, "toplumsal
güven ve barışın hayata geçirilebilmesi için anayasa, siyasi partiler
ve seçim yasaları derhal değiştirilmeli; yasalar çağdaş, demokratik
düzene uydurulmalıdır. Hukuk devleti olmanın temel koşulu olan hukukun
üstünlüğü ilkesi hayata geçirilmelidir." deniyor.
Burada aslında savunulan düşünce, toplumsal gerçekliklerin reformistlerin
kafasındaki yalanlara uydurulmasıdır.
"Emek Platformu Progmı"nda savunulan iki talep program imzacılarının
düşüncelerinin gericiliğini de çarpıcı bir biçimde ortaya koymaktadır:
Birinci talep, "ekonomik krizin hızla aşılabilmesi için iç ve
kısa vadeli dış borç ödemeleri yeniden takvimlendirilmelidir."
talebidir. "Emek Platformu Programı" savunucuları antiemperyalist
bir politikanın en asgari koşullarından birisi olan emperyalist devlet
ve sermaye kuruluşlarına olan borçların geri ödenmesinin reddedilmesine
bile sahip çıkmıyorlar. Bunun yerine "kısa vadeli dış borç ödemelerinin
yeniden takvime bağlanmasını", "kısa vadeli borçların kısa
ödenmesinin daha uzun bir süreye yayılmasını" savunuyorlar. Bu
savununun sahipleri tutarsız antiemperyalist bile olamazlar.
İkincisi, Türkiye'de hiç bir hukuki statüye, yasal güvence ve haklara
sahip olmadan çalışan, bu yüzden de Türkiye'deki büyüklü küçüklü sermaye
sahiplerinin kural olarak daha zalimce sömürdükleri kaçak yabancı
işçilere yönelik taleptir. Bu konuda "Emek Platformu Programı"
imzacıları kısaca şunu talep ediyor: "Yabancıların ülkemizde
kaçak olarak çalışmaları önlenmelidir". Ülkemizde kural olarak
yerli işçilerden daha ağır koşullarda, daha ağır sömürü şartlarında
kaçak olarak çalışmak zorunda bırakılan yabancı işçilerin yerli işçilerle
tam hak eşitliğine sahip olmasını savunacağı yerde, utanmazca yerli
işçilerin milliyetçi, şoven duygularına sesleniyor ve Türk hakim sınıflarına
-pratikte sınır dışı edilmelerinden başka hiç bir biçimde yorumlanamaz
olan- "yabancıların (Türkiyeli işçilerin başka milliyetlerden
sınıf kardeşleri değil, yabancılar öyle mi!) ülkemizde kaçak olarak
çalışmaları önlenmelidir" talebini ileri sürüyorlar. Şoven milliyetçiliğin
bu türünü, çeşitli emperyalist, kapitalist ülkelerde yıllardan bu
yana çalışan Türkiyeli işçiler çok yakından bilmekte ve tanımaktadırlar.
Görünen o ki, "Emek Platformu Programı" imzacıları Almanya,
Avusturya, Fransa, İngiltere vb. ülkelerdeki şoven sendika bürokrasisinin
temel taleplerine de açıkça sahip çıkmaktadır.
Sonuç
"Emek Platformu Programı" içinde yaşadığımız toplumun kapitalist
niteliğini, sınıfların varlığını, sermayenin siyasi egemenliğini inkâra
dayanan bir programdır. İçinde yaşanılan kriz ortamında bilinçleri
bilenen işçilerin bilinçlerini köreltmeye yarayan, işçi ve diğer emekçi
sınıfların kurulu düzenin sınırları içinde kalmasını hedefleyen bir
programdır. Devrim hedefi ve perspektifine karşı yönelmiş, karşıdevrimce
hizmet eden bir programdır.
Sınıf bilinçli işçilerin "Emek Platformu Programı" karşısında
görevi, bu programın gerçek yüzünü ortaya koymak, etkisini en aza
indirmek ve kendi proleter programını, her türlü engellemeye ve demagojiye
rağmen, ısrarla savunmaktır.Emek Platformu Programı ve onun reformist
savunucuları
"Emek Platformu Programı'nın doğrudan imzacıları dışında destekleyicilerinin
en başında Yeni Evrensel gazetesi geliyor. Programın kamuoyuna açıklandığı
günden başlayarak Yeni Evrensel gazetesi "Emek Platformu Programı"nı
destekleyen değerlendirmeler ve haberlerle bu programı solun içine
taşıyan temel güç olarak sivrildi.
Yeni Evrensel gazetesinin "Emek Platformu Programı" hakkında
genel siyasetinin açıklandığı 31 Mart 2001 tarihli başyazıda şu değerlendirmeler
yapıldı:
"Bugün ülke sathında on binlerce, yüz binlerce emekçi alanlara
çıkacak. Bugün alanlara çıkanların amaçları; ülke emekçilerinin, halkın,
Türkiye'nin ortak çıkarlarının ifadesi olan Emek Programı'nı tanıtmak,
ve halkı; Derviş-IMF programının değil kendi programının arkasında
toplanmaya, ona güç vermeye; Emek Programı olarak belirlenen talepler
doğrultusunda mücadele etmeye çağırmaktır.
Böylece her geçen gün; iki cephenin safhalaşmasını, daha görülür hale
getiriyor: Bir yanda uluslararası tekeller ve onların uşakları ile
sermayenin çeşitli güçleri; öte yanda ise, bağımsız ve demokratik
bir Türkiye, kendi ulusal kaynaklarına dayanan bir kalkınma, kendi
halkının mutluluğu ve refahını gerçekleştirmeyi amaçlayan Emek Programı
arkasında saf tutmaya yönelen emekçiler, onların çeşitli örgütleri.
Bugün alanlara çıkanlar; Türkiye tarihinde ilk kez; emekçilerin programını
dağıtarak, bu program doğrultusunda bir mücadelenin çağrısını yapacaklar.
Türkiye'nin geleceği bakımından da asıl belirleyici olan budur. Çünkü,
Kurtuluş Savaşı'nın mirasını har vurup harman savurarak, ülkeyi bugün
bulunduğu kaosa sürükleyenlerin Türkiye'ye verecekleri hiç bir şey
kalmamıştır."
Alıntıyı uzun tutarak Yeni Evrensel'in görüşlerini bütünlüğü içerisinde
aktarmayı gerekli gördük. Böylece Yeni Evrensel'in bu noktada siyasi
çizgisinin özü daha açık görülecektir.
Yeni Evrensel'e göre Emek Programı, "ülke emekçilerinin, halkın,
Türkiye'nin ortak çıkarlarının ifadesi" imiş. Bırakalım sermayenin
egemenlik ve ücretli kölelik düzeninin reddini, bugün Türkiye'deki
sınıf ve sosyal ilişkilerinin, siyasi egemenlik biçiminin hiç bir
temel noktasında bir tek köklü reform talebini bile içermeyen, ülkedeki
faşist diktatörlüğün devrimle aşılması perpektifine karşı, onun yasal
yamalık reformları ile ömrünün uzatılması perspektifini sunan "Emek
Platformu Programı" Yeni Evrensel tarafından "ülke emekçilerinin,
halkın... ortak çıkarlarının ifadesi" olarak sahipleniliyor,
savunuluyor.
Reformizmin, kuyrukçuluk siyasetinin bu kadarı da az görülmüştür!
Yeni Evrensel'in "Emek Plaformu Programı"na yaklaşımı onun
hem reformist siyasetini bir kez daha belgelemekle kalmamış, aynı
zamanda bu reformist siyasetin bugün geldiği yeri de ortaya koymuştur:
Yeni Evrensel ve onun siyasi çizgisini paylaşanlar, işçi sınıfı ve
diğer emekçilerin kendiliğinden gelişen kitle eylemlerinin, kurulu
düzenin işçi ve emekçiler arasındaki en temel dayanağı olan sendika
bürokrasisine yamanması işini soldan üstlenmiştir. Türkiye'deki reformist
solun en temel fonksiyonlarından biri de zaten budur.
Yeni Evrensel reformistlerinin reformizmi kendini, "Emek Platformu"nu
desteklerken kullandıkları kelimelerde de açıkça gösteriyor. (Aynı
"Emek Platformu Programı" gibi "işçiler", "işçi
sınıfı" kavramlarını kullanmamaya Yeni Evrensel'in özen gösterdiğini
bir kenara bırakalım) Ülke emekçilerinin, halkın ortak çıkarlarının
anlaşılır bir yanı vardır. Çünkü bugünkü toplumda, aralarındaki bir
dizi önemli ve temel farklılık ve çelişkilere rağmen emekçi sınıf
ve katmanlar ile halk sınıf ve katmanlarının tayin edici ortak çıkarları
vardır. Emekçi ve halk sınıflarının ortak çıkarlarının ifadesi kendisini
sınıflararası mücadele ortak çıkarların ifadesi olan ortak programlarda
da bulur, bulacaktır.
Peki ama (yanlış bir biçimde de olsa) sınıf tanımlamalarının yanına,
sanki sınıfsal tanımlamanın devamı, mantıki sonucuymuş gibi coğrafi
bir kavramı, bir coğrafyadaki tüm sınıfları ve sosyal katmanları içeren
"Türkiye" kavramını da yerleştirmenin anlamı nedir? Nedir
şu "ülke emekçilerinin, halkın" ve "Türkiye'nin ortak
çıkarları?
Her reformist gibi Yeni Evrensel reformistleri de, aralarında hiç
bir ortak çıkarın olmayacağı sınıf ve katmanları da kapsayan "Türkiye,
Almanya", "Türkiye'nin çıkarları", "Almanya'nın
çıkarları" gibi tanımlamaların gerçeği yansıtmadığını bilirler.
Reformistler "Türkiye'nin ortak çıkarları" kavramının her
zaman ve her yerde Türkiye'de egemen siyasi sınıf(lar)ın çıkarlarının
ifadesinden başka bir şey olmadığını, hakim sınıfların kendi çıkarlarını
sanki tüm toplumun çıkarları imiş gibi göstermek amacı ile sürekli
ve sistemli olarak bu tür kavramları kullandıklarını da bilirler.
En sonuncusu da dahil olmak üzere tüm IMF programları "Türkiye'nin
ortak çıkarları!" için uygulanmıyor mu? Devalüasyon, zamlar,
reel ücret ve maaş düşüşleri, özelleştirmeler... hep "Türkiye'nin
çıkarları!" adına yürürlüğe konmuyor mu? Yürürlüğe bu maske ile
konduğu açık bir gerçek. Fakat buna rağmen Yeni Evrensel reformistleri
"emekçilerin, halkın ve Türkiye'nin ortak çıkarları"ndan
bahsediyorlar, aynı sendika ve meslek örgütü bürokratlarının hazırladığı
"emek Platformu Programı" gibi. Emekçilerin, halkın çıkarlarının
hakim sınıfların çıkarlarına yamanmanın, tabi kılmanın ifadesi olan
bu yaklaşım "Türkiye'nin geleceği" gibi diğer kavramlarla
iyice yerleştiriliyor, pekiştiriliyor.
Yeni Evrensel "Emek Programı"nın savunusuna kendisini o
kadar kaptırmış ki, bu programın "Türkiye tarihinde ilk kez;
emekçilerin programı" olduğunu iddia ediyor. Bu iddia yalnızca
"Emek Programı"nın emekçilerin programı olmadığı bakımından
değil, aynı zamanda "Emek Programı"ndan çok önceleri, özü
"Emek Programı" ile aynı olan ama bazı noktalarda biraz
daha ileri reform talepleri formüle eden bir dizi "sol"
reformist partiye, örneğin EMEP'e de haksızlık yapmıştır. EMEP ve
diğer bir çok "sol" reformist partiler "Emek Platformu"ndan
çok önce "emekçilerin programı" olduğunu iddia ettikleri
reformist programlarını ortaya koymuşlar ve dağıtmışlardır.
Bir siyasi hareket yönünü açıkça reformizm hattında çizdikten sonra,
kendinden daha güçlü olan oluşumların kuyruğuna takılmada da bir sakınca
görmez. Bu nedenle açık kaba reformist ve sarı sendikacısından, meslek
örgütü temsilcisinden, dinci ve ırkçı faşistlere kadar uzanan "Emek
Platformu Programı" imzalayıcılarını Yeni Evrensel, "bağımsız
ve demokratik Türkiye, kendi ulusal kaynaklarına dayanan bir kalkınma,
kendi halkının mutluluğu ve refahını gerçekleştirmeyi amaçlayan...
örgütler" payesine yükseltiyor. Üstüne üstlük kaba reformist
sendika ve meslek örgütlerinin önderliğinde, "bir yanda uluslararası
tekeller ve onların uşakları ile sermayenin çeşitli güçlerin(den);
öte yanda ise... Emek Programı arkasında saf tutmaya yönelen emekçiler,
onların çeşitli örgütleri"nden oluşan "iki cephenin saflaşmasını
daha görülür hale getiriyor" diyerek, reformist, sarı, faşist
sendika ve meslek örgütlerini emek cephesinin, programın yaratıcıları
da bunlar olduğuna göre aynı zamanda öncü güç unsurları olarak sunuyorlar.
Yeni Evrensel reformizminin bir diğer beklentisi de "Emek Platformu
Programı" imzacılarının emekçileri, halkı "mücadele etmeye
çağırmasıdır". Fakat yeni Evrensel reformizminin tüm umut ve
beklentileri boşuna çıktı. "Emek Platformu Programı" imzacısı
sendika konfederasyonları ve meslek örgütleri kendilerinin "yapacağız"
diye ilan ettikleri "eylem programına" bile sahip çıkmadılar.
Bir çok eylemden vazgeçtiler, hakim sınıfların ihtarı üzerine bürokrat
sendika ve meslek örgütleri yönetimleri hemen hizaya girerek; yürüyüş,
miting gibi eylemleri en fazla bir kaç yüz kişinin katılımı ile sınırladıkları
"basın açıklamaları"na çevirdiler. Bu olgunun açığa çıkması
ile birlikte Yeni Evrensel ve yazarları sendika bürokrasisini kıyısından
köşesinden eleştirmeye, kaba reformist "Emek Platformu Programı"nı
ve "eylem planını" uygulamaya çağırdılar.
Fakat yönünü sendika bürokrasisine çevirmiş, eylem perspektifini sendika
bürokrasisinin inisiyatifine tabi kılmış reformizmden bundan başkasını
beklemek de mümkün değildir.
14 Mayıs 2001
