Erkek meclisin erkek partileri ve kadın sorunu!

Kadın-erkek eşitliği sorunu yılda bir 8 Mart'larda hatırlandığı, "devlet büyükleri" ve parti başkanlarına güzel demeçler verme düzeyinde ele alındığı sürece rahatsız etmiyor sistemin erkek partilerini! Hatta çok da hoşlarına gidiyor böyle "özel günler"de kadınları aktif siyate katılmaya çağırmak. Ancak iş ciddiye binmeye görsün, hepsinin palavra olduğu hemen ortaya çıkıyor. O zaman kadın sorunu gerçekten de sorun oluyor. Ve erkek partiler aslanlar gibi savaşarak egemenliklerini sonuna kadar savunuyorlar, fütursuzca maçoluklarını sergiliyorlar.
Düzen partileri kadınları seçimden seçime hatırlanan oy deposu olarak görüyor. Ama ne zaman milletvekili seçimleri gündeme geliyor, o zaman kadınlar ancak göstermelik aday olarak listelerin seçilme şansı olmayan aday adayları sıralarında yer alıyorlar. Ve böyle olduğundan, her fırsatta kadınlara seçme ve seçilme hakkının ta "uygar ülkelerin birçoğundan önce" tanınmasıyla övünseler de, bir türlü değişmiyor bu ülkenin meclisinde mutlak erkek egemenliği...
Kadınlar "sorun" yaratmadıkları sürece herşey iyi hoş... Ama gerçekten kendileri için birşeyler talep etmeye dursunlar, o zaman topyekün erkek saldırısı başlıyor.
Bunun en açık örneklerinden birini "Medeni Yasa" değişikliğiyle ilgili meclis tartışmalarında yaşıyoruz. Şimdiki yasaların erkeklere sağladığı çıkarlardan, ayrıcalıklı konumlarından vazgeçmemek için sonuna kadar direniyorlar. Sözkonusu olan, köklü bir yasa değişikliği, yasalar önünde kadın-erkek eşitliğini tam olarak sağlayacak türden bir yasa değişikliği de değil. Sadece medeni yasanın çok açık biçimde erkeklere imtiyaz tanıyan maddelerine ilişkin bir değişiklik, kadın-erkek eşitsizliğini biraz daha törpülemeyi amaçlayan bir değişiklik. Fakat bu kadarına dahi razı değil erkek milletvekilleri. Onların hazımsızlıkları, faşist ve erkek egemen suratları her somut durumda belirgin biçimde sırıtıyor.



Pişmiş tavuğun başına
gelmiyor, Pişkinsüt'ün
başına gelenler...

İktidar-koltuk-çıkar kavgası geldi mi gündeme kadın-erkek eşitliğiymiş, demokrasiymiş... tüm bunlar fırlatılıyor bir kenara. Takke düşüyor ve kel görünüyor!
İşte DSP Kongresi'nde yaşananlar! Parti başkanlığını "tapulamış" Bülent Ecevit'e rağmen Kongre'de parti başkanlığına adaylığını koymaya yeltenen Sema Pişkinsüt, kendi partili arkadaşları tarafından neredeyse parçalanacaktı! Nasıl olur da "tek aday" geleneğiyle övünen bir partide birileri Bülent Ecevit'in karşısına aday olarak çıkmaya cüret edebilirdi?! O noktada demokrasi oyunu bitti, yumruklar konuştu ve ibretlik bir maçolukla liderlik sultasının sarsılmasına hiçbir şekilde izin verilmeyeceği gösterildi.
DSP, kuralları faşist düzence belirlenmiş olan çerçevede dahi demokrasi oyununu ciddiye almadığını olağan kongresini yapmayı unutmasıyla gösteriyordu. Partiler yasası gereğince kongre yapılması gereği hatırlatılmasa, aksi takdirde yasaklanmayla yüzyüze geleceği noktasında uyarılmasa daha epey bir süre kongre yapılmayacaktı belki de. Alelacele tarihi belirlenen kongreden kısa süre önce Sema Pişkinsüt kongrede adaylığını koyacağını açıkladığında Bülent Ecevit bunu engellemeye yönelik ilk işaretleri verdi ve Pişkinsüt'ün adaylığının tüzüğe göre mümkün olmayabileceğini ima etti. Buna rağmen adaylığını koyma kararlılığıyla kongre salonuna gelen Sema Pişkinsüt'e ve onunla birlikte gelen oğluna görevli partili erkekler tehditler savurarak saldırdı. Televizyondan bu saldırının görüntülerini izledik. Gördüklerimiz ibretlikti, fakat esas ibretlik olan Sema Pişkinsüt'ün o kargaşada yaşadığı sözlü ve fiziki saldırının hangi boyutta olduğunu işaret eden şu sözleriydi: "İyi ki kızımı getirmemişim."
Sema Pişkinsüt'ün aslında Bülent Ecevit'in adaylığına rağmen seçilme şansı son derece azdı. Anlaşılan bunun önemi yok ve esas mesele parti liderinin "tek adaylığı"na gölge düşürülmesine dahi tahammül edilememesi... Ve öyle bir tahammülsüzlük ki, Pişkinsüt'ün parti başkanlığına adaylık başvurusu "tüzük" gerekçesiyle engellenmesinin ötesinde, ona kongrede söz hakkı dahi verilmedi. Bülent Ecevit'in tayfası bu kongrede hiçbir çatlak sese, kürsüden açıklanacak en ufak eleştiriye izin vermemekte yeminli olduğunu tehdit ve kaba şiddete başvurarak gösterdi. Şüphesiz Bülent Ecevit'in karşısına bir erkek aday çıksaydı, o da şiddetle susturulacaktı. Sema Pişkinsüt'e saldırıda ise, Ecevit karşısında aday olmakla, aday olanın kadın olması olguları içiçe geçti. Şeflerin yerine ancak onlar öldükleri zaman yeni adayların "göz koyabileceği" anlayışının yerleşik olduğu düzen partilerinde "parti içi demokrasi" bu şekilde işliyor!
Televizyonların başında gördüğümüz yaşadığımız olaylar bunlar. Ve herşey o kadar açık ki, bu olayları tezgâhlayanların, onaylayanların hâlâ daha demokrasi lafını ağızlarına alması utanmazlığın boyutlarını gösteriyor sadece. Utanmazlık ve sahtekârlık! Başka söylenecek söz yok. Kendisine karşı aday olma cesaretini gösteren Sema Pişkinsüt'e saldırıyı yönlendiren, izin veren Bülent Ecevit çok değil, 8 Mart 2001'de bakın neler diyordu:
" Başbakan Bülent Ecevit, Türkiye'nin kadın-erkek eşitliği bakımından en ileri ülkeler arasında olduğunu belirterek, Medeni Yasa'da tasarlanan değişikliklerin, kadın-erkek eşitliğini daha da ileri düzeylere ulaştıracağını kaydetti. Ecevit, son yıllarda okullarda kız çocukların sayısında yaşanan artışın o açıdan çok sevindirici olduğunu belirtti. Ecevit, öğrenim görmüş kadınların artmasının, demokrasiye de güç kattığını ifade ederek, Türk kadının her işte ve meslekte kendini üstün başarıyla kanıtlamasının tüm ulus için kıvanç kaynağı olduğunu bildirdi." (9 Mart 2001, Milliyet)
Söylenenler bunlar, yapılanlar da televizyonda izlediğimiz görüntüler... İleri düzeyde kadın-erkek eşitliği buysa, teşekkür ederiz! Kadınların "demokrasiye güç kattığı" safsatasına gelince: DSP Kongresi'nin görüntüleri demokrasinin "D"sine dahi tahammül edilemediğinin belgesidir. Ecevit'in bu söylemi DSP'nin "barış güvercini" kadar sahtedir. Açık olan erkek egemenliğidir ve partIĞIçi iktidar kavgasında kadınlara şans tanımayı bir yana bırakalım, onları şiddetle susturmaktan dahi çekinilmediğidir.
Sema Pişkinsüt'ün başkanlık adaylığı girişimi ve bunun ardından başına gelenler, birbirinden pek farklı olmayan düzen partilerinden DSP'nin açık anti-demokratik, kadın düşmanı yüzünün açığa vurulmasını sağlamıştır sadece. Tabanda aktif biçimde çalışan çalıştırılan kadınlara erkek partiler yönetim kademelerinde koltuk kaptırmama yarışındadırlar. Fakat Sema Pişkinsüt'ün adaylığı gerçekleşebilirdi de. Nitekim Tansu Çiller DYP'nin başına gelebildi. Ancak bu, erkek partilerin niteliğini hiç de değiştirmiyor. Bu erkek partilerde evet kadınlar da başkanlık yapabilir, yönetim kademelerine gelebilir, fakat bunun için onlar erkeklerden daha erkek siyaset yapabilecek güçte olmak zorundadır. Bu partilerde gerçek anlamda kadın haklarını savunan ve bu pozisyonlarıyla yönetime gelmek isteyen kadınlara yol ve yer yoktur. Bugün burjuva partilerinde de kendilerine siyasette yer açılmasını talep eden kadınların sayısı artmaktadır. Fakat onlar bu bağlamda uzun ve zorlu bir mücadeleyi göze almak zorundadırlar. Değişmeyen ise, bu partilerin ister kadın başkanlığında olsun, ister erkek başkanlığında olsun burjuva-faşist parti siyasetlerini uygulamalarıdır.
Yine değişmeyen bir gerçek, bu partiler içinde belirli bir mevki sahibi olabilmek için, milletvekili seçilebilmek için ekonomik güce sahip olmak gerekliliğidir. Dolayısıyla bu partilerde aktif siyaseti yürütebilenler, milletvekili seçilebilenler büyük çoğunlukla burjuva sınıfından gelen ve maddi gücü olan, kadınlardır. İşçi ve emekçi kadınlara bu yol neredeyse tümüyle kapalıdır. Bu partilerde kadınların varlığı ve mücadelesi en iyi durumda erkek egemen parti ve siyasetin görüntüsünü kadınlar lehine biraz olsun değişmesi anlamında belirli bir olumluluk sağlayacaktır. Hepsi o kadar...
İşçi ve emekçi kadınların çıkarlarının savunusu ise, onların kendi örgütlülüklerini yaratmalarına ve mücadelelerini yükseltmelerine bağlıdır.

19 Mayıs 2001