Emekçiler çaresiz değil...
Gün hakkını almak için mücadele günü...
Bir söz vardır; "Kasap yağ derdinde, koyun can derdinde."
diye. Ülkemizin egemen sınıfları ile ezilen halk yığınlarının andaki
gündemleri bağlamında durum tam da bu söze uygun görünüyor.
Egemen sınıflar içinde iktidar dalaşı -hükümetin "uyum"
iddialarına rağmen- bütün hızıyla sürüyor. Uyum içinde olduğu iddiasında
olan hükümet içinde bir yandan Uluslararası Para Fonu/Dünya Bankası
gibi kuruluşların bir müfettişi gibi hareket eden ve bir kısım medya
tarafından "kurtarıcı" gibi cilalanan Derviş ile, güya IMF'ye
karşı direniş gösterileri yapan kimi bakanlar arasında bir muharebeler
dizisi yaşanıyor.
Tabii bu muharebelerden sonuçta hep arkası güçlü olan Derviş galip
çıkıyor. Hükümetin başı üzerinde IMF ve Dünya Bankası'nın "eğer
verdiğiniz sözleri tutmazsanız yeni kredi dilimlerini göndermeyiz
ha!" tehditleri demoklesin kılıcı gibi sallanıp duruyor. İçinde
bulunulan ekonomik krizde, eğer dıştan kredi gelmezse -bu aslında
dış borç yükünün artması, uzun vadede daha derin krizlerin hazırlanması
demektir, fakat maksat günü kurtarmak!- iflas açıklaması dışında bir
seçeneği kalmayan hükümetin dayatmaları yerine getirmeye eli mahkum.
O yüzden yürüyen muharebeler bir nevi danışıklı dövüştür! Tribünlere
oynanmakta, kimileri kendilerinin IMF direktiflerine direndiği mesajlarını
vermektedir. Fakat sonuçta yine IMF dayatmaları belirlemektedir ekonomiyi.
İşte devlet memurlarına ve KİT'lerde çalışan kamu işçilerine verilen
maaş ve ücret artışı tiyatrosu! IMF sıfır zammı dayattı. IMF'ye verilen
niyet mektubunda sıfır zam kabul edildi. Fakat hükümet içinde kimi
bakanlar bile, bu kadar insafsızlığın insanları isyana götüreceği
korkusuyla ve IMF kararlarına karşı direnme gösterisi mantığıyla,
zam verir gibi yapılmasından yana tavır takındılar. Türk-İş'in sarı
sendika ağaları da, güya mücadeleci tavırlar takındılar. Sonunda ortaya
gerçek ücret düşüşü anlamına gelen komik zamlarla toplu iş sözleşmeleri
bağlandı. Görünüş kurtarıldı. Öyle ya IMF'nin dayatması kabul edilmemişti!!!
İşçilere ve memurlara herşeye rağmen -güya!- ücret artışı yapılmıştı.
Azdı ama olsundu! O kadar kusur kabul edilmeli idi! Ne de olsa en
ağır ekonomik krizlerden biri yaşanıyordu. Ve herkes fedakârlık etmeliydi
vs. vs.
İşte hububat destekleme alımları sorunu: IMF tarımda destekleme politikasından
vazgeçilmesini talep etmiş, IMF'ye verilen niyet mektubunda bu emre
"başüstüne" denmişti. Bu siyasetin tutarlı savunucusu Derviş
verilen sözlere uygun olarak bu yıl devletin hububat alım fiyatlarını
uluslararası piyasa fiyatlarından daha düşük tutan bir alım fiyatı
önerisiyle bakanlar kuruluna gelmiş, bunun üzerine bakanlar kurulunda
özellikle de Tarım Bakanı ile Derviş arasında kıyamet kopmuştu. Bir
sürü pazarlık sonrası yine gerçekte üretici için yıkım anlamına gelen
ve fakat yine de Derviş'in önerdiğinin üzerinde olan bir fiyatta uzlaşıldı.
Ve güya geçen yıla göre daha yüksek bir fiyat açıklandı. Aynı kamu
toplu iş sözleşmelerindeki teraneler tekrarlandı. Herşeye rağmen IMF'nin
dediği değil, doğru bulunan yapılmış, fiyatlar geçen yıla göre yükseltilmişti!
Azdı ama, olsundu. Bu kadar kusur kabul edilmeliydi. "Devletimiz"
bu fiyatla bile bu kriz döneminde büyük fedakarlık yapıyor, köylüsüne
destek veriyordu. vb. vb...
İşçilere, memurlara, köylülere "kaşıkla" verildi.
Ardından sıra hemen kaşıkla verilenin kepçeyle geri alınmasına geldi.
KİT ürünlerine yağmur gibi zam yağdı. KİT ürünlerinin esas alıcısı/tüketicisi
durumunda olan işçiler-memurlar-köylülere verilen zamlar fazlasıyla
geri alındı. Yani sonuçta egemenler açısından hem görüntü kurtarıldı,
hem işçilerin-köylülerin-memurların mücadelesi uyutuldu; hem de IMF'in
dediği oldu.
Uluslararası Para Fonu Türkiye masasının yeni şefi Juha Kahkonen direktiflerin
yerine getirilip getirilmediğini denetlediği teftiş gezisinde bu konuda
şu tespitleri yapıyor:
"Kamu toplu sözleşmeleri ve hububat destekleme alımları bütçeye
bir ek yük getirmiş bulunmaktadır. Yetkililer önlemleri alıyorlar.
Telafi edici önlemlerin bir kısmı yürürlüğe girmiştir. Bir takım önlemler
de yürürlüğe girecektir. Bunları hükümet yetkililerinin açıklamasını
doğru buluyorum." (Hürriyet, 12 Haziran 2001)
Müfettiş Kahkonen'in açıklama yapmasını doğru bulduğu "hükümet
yetkilileri" açıklama yaptılar! Zam, zam, zam!!! Kaşıkla verilenin
kepçeyle geri alınması! Sonuçta gerçek değerler ifade edildiğinde,
sıfır zammın da gerisine gidilmesi!
"Kasabın yağ derdi" kendini yalnızca hükümet içinde Derviş'le
kimi bakanlar arasındaki çatışmalarda göstermiyor. Etraf toz duman.
Hükümet cumhurbaşkanı ile kavgalı. Hükümetin ANAP kanadı yargıyla
kavgalı. ANAP Başkanı Mesut Yılmaz, Mavi Akım soruşturmasının ucunun
kendine de dokunacağını bildiğinden, bu soruşturmayı yürütenlere karşı
saldırıya geçti! Mesut Yılmaz'ı siyasi sahtekârlıkla suçlayan DGM
Başsavcısı Talat Şalk "Mavi Akım" araştırmasından alındı.
Ağustos'ta Genel Kurulu'nu yapacak olan ANAP'ın kendi içinde bir iktidar
dalaşı yürüyor. Önce ANAP'ın popüler bakanlarından Yüksel Yalova istifaya
zorlandı. Ardından ANAP'ın seçimler sırasında peşinden koştuğu ve
İçişleri Bakanlığı'na getirdiği Saadettin Tantan İçişleri Bakanlığı'ndan
alınarak, "Gümrük Kapılarından Sorumlu Devlet Bakanlığı"na
atandı. Ve istifaya zorlandı. Şimdi bütün emniyet teşkilatından Tantan
takımı temizleniyor!
Hükümet partileri, geniş yığınların gözünde, kendi içlerinde de kemik
için dalaşan itler gibi birbirini yiyen menfaat çeteleri olarak teşhir
oluyor. Şimdiye dek "dürüstlük" geniş yığınların nezdinde
en temel özelliği olarak bilinen Ecevit ve onun partisi DSP'nin iktidarda
kalabilmek için her türlü pisliğe gözyumduğu ve yumacağı görülüyor.
MHP kendini kimi çıkışlarla dürüstlüğün, "yolsuzluğa karşı"
mücadelenin hükümet içindeki temsilcisi olarak tanıtmaya çalışıyor.
Fakat o da yıpranıyor.
Muhalefet partilerinin de bugünkü hükümete gerçek alternatif olmadığını
yapılan tüm kamuoyu araştırmaları gösteriyor. CHP fırsattan yaranlanıp
yükselmeye çalışıyor, fakat Baykal önderliğinde fazla ilerleme şansı
yok. FP karar aşamasına gelmiş olan, (karar önümüzdeki günlerde çıkacak)
yasaklama davasıyla sindirilmiş, paralize olmuş durumda. Karar ne
olursa olsun, partinin bölüneceği, en az iki partinin çıkacağı kesin.
Siyasi islamın legal partisini zayıflatma operasyonunda kemalist devlet
böylece kısa ve orta vadede hiç de küçümsenmeyecek bir başarı elde
etmiş durumda. DYP'nin hali malum! Uçuran(!)lar, hortumculardan yakınıyor!
Zaten fazla olmayan güvenilirliklerini daha da yitirmiş bir sürü parti!
Yapılan kamuoyu araştırmaları yapılacak ilk seçimlerde oy vermeyecek,
ya da geçersiz oy kullanacakların oranının yüzde otuzların üzerine
çıkacağını, her üç seçmenden birinin hiç bir partiye güvenmediğini
gösteriyor. Bu, egemen sınıfları yeni parti arayışlarına itiyor. Ortada
hem sağda, hem "solda" birleştirici "yeni oluşum"
iddiasında olan bir dizi kişi, grup dolaşıyor.
Her halde FP hakkındaki davanın karara bağlanmasından sonra siyasi
partiler bağlamında kartların yeniden karılacağı, ortaya yeni partilerin
çıkacağı bir süreç yaşayacağız. Bu arada andaki hükümet partilerinin
yeni "oluşumları" beklemeden bir baskın seçimi olasılığı
(bu çok az olasılık da olSAĞ çok az çünkü hükümet partileri arpalıkları
en az iki yıl daha kullanma imkânını sonuna dek yürütmek istiyor;
IMF seçim istemiyor vb.) da var.
Yani siyasi alanda ortalık toz duman. Kasaplar yağ derdinde birbirini
yiyor!
Terazinin diğer kefesinde kelimenin tam anlamıyla can derdine düşmüş
emekçi yığınlar var. Evet can derdi! Öyle bir durum ki, ülkenin bir
özel televizyon kanalı aylık asgari ücret olan 102 milyon lirayla
bir ay geçinme yarışması açıyor! İşçilerin, emekçilerin gerçek maaş/ücretleri
Şubat krizinin patlamasının ardından yarı yarıya düştü. Emekçiler
ne yapacaklarını bilemiyor.
14 Nisan'da, 1 Mayıs'ta, KESK eylemlerinde vb. yüzbinlerce emekçi
sokaklara döküldü. İsteklerini, taleplerini haykırdı. Şu an memurlar
sahte sendika yasasına karşı kitlesel eylemler yürütüyor. Köylü eylemleri,
esnaf eylemleri IMF politikalarını sorguluyor. Yükselen bir eylemlilik
sözkonusu. Kuşkusuz örgütsüzlük, var olan örgütlerin, en iyi halde
düzen içi reformist örgütleri olması, işçi sınıfı ve emekçi yığınların
bilinç seviyelerinin geriliği, devleti her şeye rağmen kendi devletleri
olarak görmeleri olguları, egemen sınıfların bu kadar yoğun saldırıları
karşısında olması mümkün bir hareketin çok daha gerisinde bir hareketi
beraberinde getiriyor. Fakat eğilim gelişme yönündedir, militanlaşma
yönündedir, radikalleşme yönündedir.
Sınıf bilinçli işçiler açısından sorun bu hareketin içinde ve en ön
saflarında yer almak, hareketin içine doğru düşünceleri taşımaktır.
İşçiler, köylüler, tüm ezilenler, emekçiler şunu bilmelidir:
Gün mücadele günüdür. Gün egemen sınıfların ve emperyalizmin ekmeğimize,
aşımıza, haklarımıza karşı giriştiği saldırılara karşı direnme günüdür.
Hak verilmez alınır! Ücret düşüşü, zamlar, bize kaşıkla verdiklerini
kepçeyle almaları bizim kaderimiz değildir. Yeter ki haklarımız için
mücadele edelim. Hakim sınıfların yalanlarına kanmayalım!
Hak için haklı mücadelemizde göreceğiz ki, eğer gücümüzü birleştirirsek,
haklarımızı söke söke almamız mümkündür.
Bu mücadele içinde yine göreceğiz ki, bizim olduğu söylenen bu devlet
bizim devletimiz değil, bizi iliğimize kadar sömürenlerin, aşımıza
ekmeğimize göz koyanların, emperyalistlerin ve onların uşaklarının
devletidir.
Hak için mücadelemiz içinde göreceğiz ki, bize kendi iktidarımız,
işçilerin-köylülerin, emekçilerin iktidarı; bize kendi devletimiz
gereklidir!
Göreceğiz ki, sömürü saltanatı yıkılmadıkça, emeğe kurtuluş yoktur!
Göreceğiz ki kurtuluş sosyalizmdedir ve kurtuluş mümkündür!
Yeter ki biz isteyelim! Yeter ki egemen sınıfların bize biçtiği koyun
rolünü red edelim! Yeter ki gücümüzü birleştirelim! Yeter ki bilinçlenelim,
örgütlenelim! Örgütlü gücümüzle yürüyelim, işçiler, emekçiler, ezilen
halk yığınları için zam, zulüm, işkence, açlık, yoksulluk demek olan
bu düzenin üzerine!
Zincirlerimizden, açlıktan, yoksulluktan, ezilmekten başka kaybedecek
bir şeyimiz yok! Kazanacağımız yepyeni, sömürüsüz, insanca, hakça,
kardeşçe, özgür ve eşitlikçi bir düzen, kendi ellerimizle kuracağımız
yeni bir dünya var!
13 Haziran 2001
Uyuyan dev uyanmalıdır!
Son dönemde yaşanan krizin vurduğu kesimlerden birisi olan esnafların
krizin kendi üzerlerindeki yıkıcı etkisine karşı giriştiği eylemliliklerin
kimilerinin kafasında şöyle bir soruyu oluşturduğunu görüyoruz: "İşçi
sınıfı, işçi sınıfı diyordunuz... Gördünüz mü, kriz karşısında esnaf
eylemleriyle tavır takındı, meydanlara indi, çatışmalara girdi, gücünü
ortaya koydu... Nasıl oluyor da, "en devrimci sınıf" dediğiniz
işçi sınıfı böyle bir tavır takınmıyor, takınamıyor? Krizin faturasını
ödemek zorunda bırakıldığı halde işçi sınıfından neden örneğin son
esnaf eylemlerinin boyutu ve militanlığı ölçüsünde bir eylemlilik
yükselmiyor? vb. vb.
Bu soruların ardından "işçi sınıfının öncülüğü", "devrimciliği"
vb. sorgulanıyor; işçi sınıfının tarihsel rolünün artık gerilerde
kaldığı düşüncesi parlatılıyor; bir işçi, emekçi devriminin olanaksızlığı
görüşüne kadar mantık ilerletiliyor.
Kısaca durumu hatırlayalım... Nisan'ın başından itibaren Türkiye'nin
hemen her kentinde krizden etkilenen kesimlerden birisi olan esnaflar,
çoğunluğu kendiliğinden gelişen, çoğunluğu izinsiz protesto eylemleri,
yürüyüşler, mitingler düzenlediler. Bu protesto eylemlerinde hükümetin
istifası istendi. Fakat öfke yalnızca hükümete değil, bir bütün olarak
siyasete yöneliyordu. Yer yer esnaflar içinde en örgütlü, en etkin
partiler olan FP ve DYPde -ki bu partiler esnaf eylemleri içinde yoğun
olarak yer almasına, yer yer yönlendirici olmalarına rağmen- esnafların
tepkisi ile karşılaştılar.
10 Nisan tarihinde Ankara'da düzenlenen esnaf eyleminde, esnaflar
meclise doğru yürümek istediler. Esnafların bu yürüyüşü polis barikatları
ile durdurulmaya çalışıldı; öfke patladı. Tandoğan alanında polisle
esnaf arasında çatışma çıktı; bugüne kadar sistemin en temel dayanaklarından
biri olan esnaflar kendi sınıf varlıklarını ciddi bir şekilde tehdit
eden krize ve onun sorumlusu olarak gördükleri siyasetçilere tepkilerini,
öfkelerini dile getirdiler ve polisle kıyasıya çatıştılar. Bu belki
de Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez yaşandı; sistemin "sigortalarından"
sayılan ve "reel ekonominin en önemli ögelerinden birisi"
olarak adlandırılan esnafların öfkesi sokağa taştı. Buna karşılık
işçi sınıfı bu ölçüde ses getirici büyük eylemlilikler içine girmedi,
giremedi.
Esnafı böylesine çileden çıkaran şeyin temelinde ne yatıyor? Kısaca
genel bazı belirlemeleri yineleyip Türkiye somutuna kısaca değinelim...
ESNAF VARLIĞINI KORUMAK İSTİYOR...
Marx ve Engels, ünlü eserleri Komünist Partisi Manifestosu'nda şöyle
bir belirleme yaparlar:
"... bizim çağımız, burjuvazinin çağı sınıf karşıtlıklarını basitleştirmiş
olmakla öne çıkmaktadır. Tüm toplum, giderek daha çok iki büyük düşman
kampa, doğrudan birbirlerinin karşısına dikilen iki büyük sınıfa bölünüyor:
Burjuvazi ve Proletarya"
(K. Marx-F. Engels, Manîfêsta Partîya Komunîst - Komünist Partisi
Manifestosu, Dönüşüm Yayınları, Nisan 1994, sayfa 105)
Tüm kapitalist ülkelerde olduğu gibi Türkiye toplumunda da böyle bir
gelişme yaşanmakta; toplum bir yanında üretim araçları üzerindeki
özel mülkiyete sahip olan bir avuç azınlık ile diğer yanında üretim
araçlarına sahip olmayan, emeğini bu üretim araçları sahiplerine satmaya
hazır milyonlarca "modern kölenin" bulunduğu bir ayrışmayı
yaşamaktadır.
Kapitalizmin, egemen hale gelmesinden bu yana izlediği tarihsel "gelişme"
eğilimi, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin mümkün olduğunca
az sayıda elde toplanmasına/yoğunlaşması; sermayenin yoğunlaşması
ve merkezileşmesidir. Bu süreç boyunca üretim araçları üzerindeki
özel mülkiyete sahip olup olmama temelindeki ayrışmaya "yeni"
unsurlar da eklenir: Kapitalizmin gelişmesi kırda ve kentteki küçük
üreticileri (küçük burjuvaziyi) yıkıma uğratır, sınıf olarak çözer;
bu çözülme ve yıkım sonucunda bu sınıf ve katmanların mensupları mülksüzleşerek
yığınlar halinde proletaryanın saflarına katılırlar. Bunalım dönemleri
bu gelişmeyi sıçramalı bir tarzda hızlandırır. Bu bağlamda Marx ve
Engels şu belirlemeleri yaparlar:
"Orta tabakalar, küçük sanayici, küçük tüccar, zanaatçı, köylü,
bütün bunlar, orta tabakalar olarak varlıklarını yokolmaktan kurtarmak
için, burjuvaziye karşı savaşım verirler. Bunlar, o halde, devrimci
değil, tutucudurlar. Hatta gericidirler, çünkü tarihin tekerleğini
gerisin geriye döndürmeye çalışırlar. Devrimci olsalar bile, önlerinde
duran proletaryaya geçmek bağlamında böyledirler; o halde, o andaki
çıkarlarını değil, gelecekteki çıkarlarını korumakta, proletaryanın
bakış açısını edinmek için kendilerininkini terketmektedirler."(age,
sayfa 117)
Büyük üretimin gelişmesi ve ara katmanların çözülmesi süreci, böylece
işçi sınıfına kitlesel yeni ögelerin katılımı; kapitalizmin "mezar
kazıcısı" sınıfın, işçi sınıfının da sınıf olarak gelişmesini,
sayıca büyümesinin, bilinç, birlik ve örgütlülüğün gelişmesine hizmet
eden bir süreçtir. Bu süreç kapitalist sınıfla proletarya arasındaki
çelişkilerin daha berraklaştığı bir süreçtir.
Kapitalist üretim tarzının gelişmesinin tarihsel eğilimi, "mülksüzleştirenlerin
mülksüzleştirilmesidir." Bir başka deyişle kapitalizm, ilk dönemlerinde
mülkünü elinden aldığı halk kitleleri tarafından, gelişmesi sonucunda
mülksüzleştirilecek, üretim araçları sosyalizmde tüm toplumun mülkü
haline gelecektir. Bu görevin yerine getirilmesi bir devrimle gerçekleşecektir
ve bu devrimin öncü ve önder gücü proletaryadır. Çünkü kapitalizm,
gelişmesi içerisinde "kendi mezar kazıcısı olarak" proletaryayı
beslemiş, büyütmüştür. Burjuvazi ile karşı karşıya bulunan sınıflar
içerisinde proletarya dışındaki tüm sınıf ve katmanlar kapitalizmin
gelişme sürecinde erirler ve burjuvaziyle sınıf savaşımında tarihsel
bir rol üzerlenemezler. Bir tek proletarya, diğer sınıf ve katmanlardan
ayrı olarak; "kapitalizmin özsel ürünü olması", "kendilerine
ait güvence altına alınacak birşeylerinin olmaması" (zincirlerinden
başka kaybedecek birşeylerinin olmaması) vb. objektif konumundan dolayı
sonuna kadar tek devrimci sınıftır.
Bu belirlemelerden sonra Türkiye somutuna tekrar dönebiliriz.
Ülkemizde işbirlikçi kapitalizm emperyalizmle bağlarını her geçen
gün güçlendirmekte; emperyalizmin dünya hegemonyasında "yeni"
koşullara uygun, daha fazla kâr, en fazla kâr için gündeme getirdiği
"yeni" saldırıları ülkemizde de adım adım uygulamaya sokmaktadır.
Tekelci sermayenin "gelişme" mantığına uygun olarak izlenen
politikaların sonuçlarından birisi Türkiye'de de kırda ve kentteki
küçük burjuvazinin yıkımı olmuştur. IMF politikalarıyla son iki yıldır
yıpranan küçük üreticiler, ekonomik krizle birlikte kelimenin gerçek
anlamında "yok olmak"la karşı karşıya geldiler: Küçük esnaf
ve sanatkârlar banka faizlerinin bir gecede 5 katına fırlamasıyla
kredileri ödeyemez duruma geldiler. Banka faizlerindeki olağanüstü
artışın yanında döviz fiyatlarındaki ani tırmanış da esnafı vurdu.
Krizin doğal sonucu olarak işler bıçak kesilir gibi kesildi. Üretilen
ve satılan mallar ve hizmetler krizle birlikte pazardAĞIşçilerin,
emekçilerin alım güçlerinin düşmesi sonucu- yeterli talep bulamadı,
küçük esnafın dükkanında sinek avlama dönemi başladı. Mallar esnafın
elinde kaldı. Satış yapamayan, dolayısıyla yazar kasayı kullanamayan
esnaf, tepkisini yazar kasayı Başbakan Ecevit'e fırlatarak gösterdi.
Son birkaç aylık dönemde yaşanan bu gelişmeler IMF ile yapılan stand-by
anlaşmalarının doğal sonuçlarından bazılarıydı. Ekonominin başına
getirilen Kemal Derviş başkanlığında hazırlanan "yeni" ekonomik
istikrar paketi de bu bağlamda küçük burjuvazinin yıkımına yolaçan
gelişmeyi derinleştirecektir.
Son krizle bir yıkım yaşayan esnafın kendiliğinden gelişen protesto
eylemleri, bu kesimin gittikçe "mülksüzleşmesi" ve bu çöküntünün
derinleşerek bu kesimin üyelerini kitlesel olarak proleter sınıfın
saflarına itmesine karşı tepkinin sonucudur. Yukarıda da Marx ve Engels'ten
alıntıyla dikkat çektiğimiz, "orta tabakalar, küçük sanayici,
küçük tüccar, zanaatçı, köylü, bütün bunlar, orta tabakalar olarak
varlıklarını yokolmaktan kurtarmak için, burjuvaziye karşı savaşım
verirler." belirlemesi Türkiye'de eylemlilik içine giren esnafların
da temel çıkış noktasıdır: Kendi varlığını korumak...
Evet, esnaf görünürde daha aktiftir ama bu bir anlamda kapitalizmin
normal gelişmesine karşı koymak, geriyi savunma temelinde bir aktifliktir.
Kendi varlığını koruma temeli üzerinde yükselen eylemleriyle esnaflar
bir bakıma, "tarihin tekerleğini geriye döndürmeye çalışmakta";
objektif olarak genel "gelişmeye" karşı çıkmaktadırlar.
Bu, kapitalist üretim tarzının gelişmesinin tarihsel eğilimini yok
sayan ve sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşmasına, onun sonuçlarına
karşı gösterilen bir tepkidir. Bu söylediklerimiz esnaf eylemlerinin
haklı eylemler olduğu, bunların devrimci mücadeleye anda güç kattığı,
küçük esnafların demokratik devrim aşamasında işçi sınıfının dostu
ve müttefiği olduğu gerçeklerini ortadan kaldırmaz.
Yukarıda anlattıklarımız, esnaf eylemlerinin çıkış noktalarını ortaya
koymakla kalmaz, işçi sınıfı eylemliliği ile de arasındaki farklılığı
görmemize yardım eder. Bu bağlamda işçi hareketini esnaf hareketinden
ayıran en temel noktalardan birisi, esnaf hareketinin kendi varlığına
yönelen büyük sermayenin saldırısına karşı "varlık savaşıdır."
Oysa proleter sınıfın savaşımını vereceği "üretim araçları üzerindeki
özel mülkiyeti" yoktur. Esnaf proleterleşmekten, "mülksüzleşmekten"
korkmaktadır. Proleter ise zaten mülksüzdür. Onun vereceği savaşım
ancak üretim araçlarının toplumsallaştırılması savaşımı olabilir.
Esnaf hareketi ile proleter hareketin yönelimi konusunda da özde bir
farklılık vardır. Esnaf -sınıfsal konumu gereği- özde kapitalist sisteme
karşı değil; sistemin kimi yanlarına karşıdır. Gerçekte esnaf, anda
kapitalist sistemde "reel ekonominin önemli bir parçasıdır",
sistemin tehlikeye girmemesi için büyük sermaye sahipleri ve onların
devleti tarafından dikkat edilmesi gereken, yer yer korunması gereken
bir özelliğe, geçici de olsa bir "ayrıcalığa" sahiptir.
Bu konumuyla o, sistemin yıkılmasını değil, kendisi için daha iyi
hale getirilmesini talep eder. Proleter hareketin ise kurtuluşu sistemin
devam etmesinde değil, sistemin ve onun koruyucusu devletin yıkılmasında,
kapitalizmin yıkılmasındadır.
UMUT İŞÇİ SINIFINDA! DEV UYANMALI!
Sınıf savaşımları tarihinin proletaryanın omuzlarına yüklediği bu
tarihsel role rağmen bugün Türkiye işçi sınıfı bırakalım bu tarihsel
görevi yerine getirmek, kendisine yönelik sermayenin saldırıları karşısında
bile sesini yeterince yükseltememekte; ekonomik temeldeki haklarını
bile gerektiği gibi savunamamaktadır. Daha da somutlarsak, örneğin
krizin faturasını ödemek zorunda bırakıldığı haldEĞEsnaf kesiminin
yaptığı gibi- buna karşı eylemlilik içine ya girememekte, ya da bu
sınıfın gücüyle, krizin etkisiyle vs. kıyaslandığında cılız kalmaktadır.
Şu anda uyuyan bir dev durumundadır!
İşçi sınıfı hakim sınıfların gerek birliğine, bilincine, dayanışmasına
yönelen çok yönlü saldırıları ile karşı karşıyadır. Sendikal alandaki
örgütlülüğü zayıftır. Her geçen gün büyüyen işsizler ordusu, işyerini
kaybetmektense sesini çıkarmamayı, kendisine verilenle yetinmeyi beraberinde
getirmektedir. Sorunları görebilen, kendi durumunu, konumunu, toplumsal
gelişmeyi sorgulayabilenlerin karşısına polis copu, jandarma dipçiği,
koğuşturma vb. çıkmaktadır. Hakim sınıfların medyası marifetiyle sınıf,
kızıl bayrak yerine, ay-yıldızlı burjuvazinin bayrağı altında toplanmakta,
ırkçılık, şovenizm, dincilik, gericilik zehirleri sınıf içine her
geçen dakika akıtılmakta, bilinçler esir alınmaktadır... vb. vb.
Tüm bunlara karşın işçi sınıfı örgütsüzdür, sınıfın güçleri dağınıktır;
güçlü bolşevik bir önderlikten yoksundur. Sendikalar ve konfederasyon
örgütlenmelerinde sendika bürokrasisi kendi çıkarları için sınıfın
çıkarlarını sermayeye satmakta, bunu "allayıp pullayıp"
işçilere kabul ettirebilmekte, sınıfı sistem içinde tutabilmektedirler.
Sadece sendika bürokrasisi değil, reformizm de sınıfın gerçekleri
görmesini engelleyen gözbağlarından birisi olma işlevini sürdürmektedir
vs. vb.
Tüm bu olumsuzluklara rağmen, andaki hareketinin tüm gericiliğine
rağmen, burjuvazi ile sınıf savaşımında proletarya dışında mücadeleyi
sonuna kadar taşıyacak başka bir sınıf yoktur. Yukarıda da değindiğimiz
gibi proletarya esnaf ve sanatkârlar (küçük burjuvazi) gibi çöken
değil bu sınıfın çökmesi temelinde de gelişen, güçlenen sınıftır.
Toplumun giderek berraklaşan sınıfsal yapısında iki esas kutuptan
birisidir. Kapitalizmi yıkma görevi "kapitalizmin özsel ürünü
olan", "kendilerine ait güvence altına alınacak birşeyleri
olmayan" proletaryanındır. Proletarya eskinin değil yeninin;
gericiliğin ve tutuculuğun değil ilericiliğin, geleceğin savunucusu
sınıf olarak er ya da geç, ama mutlaka sınıf savaşımının omuzlarına
yüklediği tarihsel görevi omuzlamak zorunda kalacak, devrimci tarihsel
eylemini başarıya ulaştırarak "tarihin tekerleğini ileriye döndürecektir."
Tüm bu belirlemelerin sınıf bilinçli işçiler açısından ortaya koyduğu
sonuçlardan birisi uyuyan devi uyandırma, örgütleme, sermayenin karşısına
politik bir güç olarak çıkarma görevini sürdürmektir.
Bu iş bugün "iğneyle kuyu kazmak" kadar zordur; bu zorluğun
bilincinde olunmalıdır. Ama herşeye rağmen bu görev başarılmalıdır,
başarılacaktır.
Dev uyandırılacak, dev ayağa kalkacak, tüm emekçilerin hakkını söke
söke alacaktır.
15 Haziran 2001
