Evet... Bu düzen soygun düzenidir!
Bu düzen yıkılmalıdır... yıkılacaktır!

TC Genelkurmay Başkanlığı 7 Ağustos günü bir bildiri yayınladı. Bu bildiride ülkenin içinde bulunduğu durumla ilgili olarak yapılan tespitler aynen şöyle:
- Ekonomi iflas noktasına gelmiştir.
- Ekonomiyi bu hale getirenler hakkında en ufak bir işlem yapılmamaktadır.
- Milli ve ahlaki değerler aşındırılmıştır.
- SOYGUN DÜZENİ ADETA NORMAL BİR DAVRANIŞ HALİNE GELMİŞTİR.
- AB'ye girmeyi hedefleyen bir ülkede; Ortaçağı hedefleyen zihniyetler devlet kadrolarında yer alabilmekte ve buralara özenle yerleştirilmektedir.
- Ülke içinde siyasi istikrar, kişisel ihtiraslar nedeniyle bir türlü sağlanamamaktadır.
- Ülkenin bir parçasında ekonomik ve sosyal tedbirlerin alınmaması neticesi ayrılıkçı terörün, etnik/milliyetçi ve ayrılıkçı harekete dönüşmesi engellenememektedir.
- Küreselleşme anlayışı ekonomik teslimiyetçilik olarak benimsenmektedir.
Genelkurmay Başkanlığı'nın bu bildirisinde söylenenler içinde en doğru olan tespitler kuşkusuz, ülkede ekonominin iflas noktasına gelmiş olduğu ve düzenin soygun düzeni olduğu tespitleridir. İlginç olan bu tespitlerin ülkenin en "iktidar sahipleri" tarafından yapılmasıdır. Geçmişte buna benzer tespitler yapanların bir bölümü "vatan haini" ilan edilir, hapislere tıkılır, işkencelere ve baskılara hakaretlere uğrardı. Bugün de hâlâ öyledir. O zaman ne oluyor? Bu düzenin en temel bekçisi olan kurumun, ordunun genelkurmayını güneş filan mı çarptı da, onlar şimdi kimi doğruları ateş sayıklaması içinde dile getiriyorlar? Yok, olan güneş çarpması filan değildir! Yaz tiyatrosunda sivil siyasetçi-askeri kanat arasında yürüyen iktidar dalaşının yeni bir raundu oynanıyor!
Raundu açan sivil siyasetçilerden hükümet üyesi ve hükümet içinde AB ile ilişkilerden sorumlu devlet bakanı ve başbakan yardımcısı olan ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz oldu.
Ağustos'un ilk hafta sonunda -yazın sıcağında- yaz tiyatrosunun perdesi bu kez ANAP Yedinci Genel Kurulu'nda açıldı. Sahnede rol alan baş aktörlerden biri ANAP'ın Başkanı Mesut Yılmaz'dı. 6. Kongrenin tersine bu kez Mesut Yılmaz kongrede rakipsiz tek genel başkan adayı değildi. Ve bu Mesut Yılmaz, 6. Kongre delegelerinden güven talep ederken başarısız olursa geri çekileceği sözü yanında, seçimler öncesinde aday tespiti yapılırken mutlaka ön seçimler yapılacağı sözlerini vermiş olan Mesut Yılmaz'dı. ANAP 6. Kongresi'nden (1996) bu yana yapılan seçimlerde aday tespitinde "ön seçim" sözleri kongre arşivlerinde kaldı ve ANAP katıldığı tüm seçimlerden daha da küçülerek çıktı. Son yapılan kamuoyu yoklamalarında ANAP'a oy vereceğini söylenlerin oranı % 4 ile 5 arasında görünüyordu. Yani Mesut Yılmaz önderliğindeki ANAP giderek küçülen bir partiydi; Mesut Yılmaz da her geçen gün küçülen bu partinin başarısız genel başkanıydı. Fakat Sezar'ın hakkını Sezara vermek gerekir: Halkın oy desteğini alma konusunda başarısız olan Mesut Yılmaz, büyük patronların ve onların medyasının desteğini alma; ve ANAP'ı nerdeyse sürekli olarak hükümet içinde tutma konusunda gayet başarılıdır!!! ANAP 28 Şubat "postmodern darbesi"nden (bunu da söyleyen biz değiliz, bir general eskisi!) bu yana kurulan hükümetlerin vazgeçilmez ortağı durumunda! Eğer başarının ölçüsü, hükümette yer almak, dolayısıyla hükümet olmanın verdiği imkânları parti çıkarları ve kişisel/grupsal çıkarlar için de tepe tepe kullanmak olarak alınırsa, Mesut Yılmaz başarılıdır! Her halükârda, ANAP'ı hükümet ortaklığı için ilginç kılan, yine de seçimlerde aldığı -sınırlı da olSAĞ halk desteğidir. Bu desteğin giderek azalması, hatta ANAP'ın bir dahaki genel seçimlerde parlamento dışında kalma ihtimalinin ciddi bir tehlike ve tehdit olarak ufukta görülmesi ANAP'ta Yılmaz'a karşı ciddi bir muhalefetin filizlenmesini beraberinde getirdi. Kuşkusuz bu muhalefetin ortaya çıkmasında tek faktör, doğrudan ANAP'ın durumu değildi.
Yapılan kamuoyu yoklamaları seçmenlerin yalnızca ANAP'a değil, parlamentodaki tüm partilere olan güveninin iyice sarsıldığını, seçmenlerin üçte birinin hiç bir partiye oy vermeyeceğini söylediğini, geri kalan kesiminin de neredeyse yarısının "kararsız" olduğunu gösteriyordu. ANAP'ın Temmuz 2001'de yaptığı son kamuoyu araştırmasına göre hiç bir parti, şimdiden hangi partiye oy verecekleri konusunda kararlı olanların oyları bazında -hükümeti ve muhalefeti beraber- % 10 barajını aşamaz görünüyordu.
Yine araştırmaların ortaya koyduğu bir başka olgu vardı: Var olan partilere güvenini yitirmiş olanlar, merakla "yeni oluşum"ları bekliyordu. Siyasi temsiliyet bağlamında ortaya yeni boşluklar çıkmıştı. Bu bağlamda kamuoyu araştırmalarında modern muhafazakâr bir görünümde ortaya çıkan MSP/RP kökenli Recep Tayyip hareketi var olan partilerin hepsinden daha fazla destek alır görünüyordu. Bu hareketin aynı zamanda ANAP'ın tabanına da göz dikmesi, ANAP'ın oylarına da talip olması, ANAP'ı zorlayan bir faktör olarak ortaya çıkıyor; ANAP'ta, aslında Özal dönemine geri dönmek olarak kavranan "yenilenme" taleplerini ve bu temeldeki muhalefeti güçlendiriyordu. ANAP 28 Şubat ertesinde sergilediği devletçi, ordunun "güvenilir partilerinden biri", ordu hükümetlerinin en küçük ortağı görünümünü sürdürmesi halinde, seçmen bazında daha da küçüleceği, oylarının bir bölümünü DYP'ye, bir bölümünü MHP'ye, çok önemli bir bölümünü de Tayyip'in yenilikçi (!) (bunların yenilikçiliği laftadır) hareketine ve bu hareketin kuracağı partiye kaptıracağı belliydi.
İşte ANAP'ta Mesut Yılmaz'a karşı muhalefet bu gelişmeler temelinde ve "yenilenmek için Yılmaz gitmeli" temel şiarı ile belli bir gelişme gösterdi. Bütün bu gelişmeler esas hüneri her şart altında hükümet olmayı becermek olan Mesut Yılmaz açısından siyasi manevralar yapılmasını zorunlu kıldı.
Yılmaz, önce son dönemde giderek artan bir dozda, AB taraftarı büyük burjuvazinin demokratikleşme, sivilleşme taleplerinin sözcülüğünü yapmaya başladı. Bir yandan hükümet içinde uyum masalları anlatırken, diğer yandan her fırsatta ANAP'ın hükümet partileri içinde en AB'ci partisi olduğunu vurgulamaya özel önem verdi. AB'nin talep ettiği, AB'nin emperyalist çıkarlarına uygun çerçevede bir demokratikleşmenin en yaygaracı savunucusu rolünü üzerlendi. Öyle ki, bir Diyarbakır gezisinde "AB'nin yolu Diyarbakır'dan geçer" sözleriyle, ülkede Kürt sorununun da çözümünün gerçek taraftarı olduğu görüntüsü vermekten çekinmedi. Her ne kadar bu gibi çıkışlarında, Genelkurmay bastırdığında hep "öyle demedim", "ben demedim" ya da "yanlış anlaşıldım" savunularına girdiyse de, ANAP siyasette "yeni" yerini en yaygaracı AB savunuculuğunda bulmuş bir görüntü sergilemeye başladı. AB'nin istediği "demokrasi", tabii ki askerin siyasetteki belirleyiciliğinin geriletilmesini ve evet ortadan kaldırılmasını da talep ediyordu. Bu noktada da, 28 Şubat "post modern darbesiyle" askerler tarafından hükümet yolu açılan ANAP sivil siyasetin ve siyasetçilerin belirleyiciliği tezinin, hükümet içindeki -hükümet dışındaki partilerden şimdi Anayasa Mahkemesince kapatılıp Saadet Partisi tabelasıyla yeniden ortaya çıkan Erbakancı kanat; ve Tayyip'ciler bu tezi, tabii kendi çıkarları gerektirdiğinde ANAP'tan daha önce ve daha tutarlı savunan partilerdir- temsilcisi rolüne soyundu. ANAP beyaz enerji operasyonu dolayısıyla jandarmaylAĞDolayısıyla ordu; ve yargıyla açıkça karşı karşıya geldi. Mesut Yılmaz bu çatışmalarda açıkça "siyasi sahtekâr" olarak teşhir edildi. Sonunda tarafların "piyon kurbanı" ile -ANAP enerji bakanını değiştirmek zorunda kaldı, Yargıtay Başsavcısı Talat Şalk'tan Beyaz Enerji-Mavi Akım araştırmaları alındı- bu kavga ertelendi.
Gelişmeler, ANAP Genel Kurul'unda Mesut Yılmaz'a karşı başkan adaylarının çıkacağı, bunlardan birinin (Lütfullah Kayalar) oldukça iddialı olduğu, muhalefetin yenilenme için Mesut Yılmaz değişmeli şiarının zorlayıcı olabildiği görüldüğünde, ANAP'ta Mesut Yılmaz ve taraftarları tartışmanın Mesut Yılmaz'ın başarı grafiğinin tartışılmasından başka noktalara kaydırılmasının gerekli olduğunu gördüler.
İşte öncelikle bu ihtiyacın sonucu olarak Mesut Yılmaz ANAP Kongresinde yaptığı konuşmada önce sanki ANAP hükümet partisi değilmiş, kendisi durumun baş sorumlularından biri değilmiş gibi sahtekârca halkın hoşnutsuzluğuna sahip çıkar pozlara girdi. "Türkiye'de durumun iyi olduğunu", "Türkiye'nin iyi yönetildiğini" kimsenin söyleyemeyeceğini vb. savundu. Tabii bu durumun sorumluluğunu ANAP dışındakilere yükleyerek "Türkiye 10 yıldan beri patinaj yapıyor. İlerlememiz durdu. (...) Ekonomiden sağlığa, eğitime kadar her konuda tıkandık." tespitlerini yaptı.
Devamen, sanki özgürlüklerin daraltılmasının sorumluları içinde yokmuş gibi; "Son on yılda özellikle özgürlük alanı daraltıldı. İnsanımız bugününden ve yarınından ümidini kesti. Sağduyu rafa kalktı." tespitini yaptı.
Bu tablonun ertesinde Yılmaz alternatifleri de "Ya çağdaşlık, AB ile birleşip bütünleşme; ya da üçüncü dünya milliyetçiliğiyle dünyadan tecrit olma, Saddamların, Miloseviçlerin yolu." olarak koydu.
Ardından en ağır top sürüldü sahneye: Yılmaz, gerçekte herkesin bir tek biçimde anlayabileceği şu tespitleri yaptı:
"Avrupa Birliği uyum çalışmalarındaki engelleyici rolü konusunda herkesin az çok bilgi sahibi olduğu, ancak üç maymunları oynadığı bir tabu var. Ulusal güvenlik gerekleri... Ya da daha doğru bir isimlendirmeyle ulusal güvenlik sendromu... Bugün bu tabunun üzerindeki perdeyi çekip almanın zamanı gelmiştir. Ulusal güvenlik bir devletin bekasını sağlamayı amaçlayan son derece gerekli bir kavramdır. Bu kavramın bugünkü kullanım tarzı, tam aksi yönde cereyan etmektedir. Ulusal güvenlik kavramı devletimizin geleceğini sağlamlaştırıcı her adımın engelleyicisi konumuna getirilmiştir. Devletin bekasını sağlayan bir kavramı, devletin can damarlarını keser hale getirmeyi dünya üzerinde yalnız Türkiye becerebilirdi. Nitekim öyle de olmuştur. Türkiye'de değişimin anahtarı, ulusal güvenlik kavramında saklıdır. Ulusal güvenlik gerekçesiyle devletimizin bekasını sağlamlaştıracak, milletimizi rahat ve huzura erdirecek adımlar atılması adeta imkânsızlaştırılmaktadır. Türkiye, eğer bir adım ileriye gitmek istiyorsa bu sendromdan kurtulmalıdır."
Burada söylenenler açıktı: İleriye atılan her adım (ki bu bağlamda ilericiliğin kıstası AB ile birleşip bütünleşmek olarak konuyor!) milli güvenlik gerekçesiyle engelleniyor. İlerlenmek isteniyorsa bu aşılmalı!!!
Burada söylenenlerde aslında mesajların adresleri de açıktır:
Mesajın bir adresi AB'ye bir an önce girmeye can atan tekelci işbirlikçi Türk büyük burjuvazisi ve AB emperyalistleridir. Onlara ANAP, bu konuların en sağlam ve cesur savunucusu olarak tanıtılmaktadır.
İkinci adres MGK'nın şahsında doğrudan ordu, yani Türkiye'nin andaki gerçek iktidar sahipleridir. Onlar halka ve emperyalistlere şikayet edilmektedir.
Yılmaz burada kuşkusuz kimi doğruları dile getirmekte, Türkiye'deki egemen sınıflar içindeki iktidar dalaşında askeri kanadın "milli güvenlik gerekçesi" ardına sığınarak, diğer kanada bir dizi engel çıkardığını ortaya koymaktadır. Bundan şikayetlenmektedir. Fakat onun bu doğruları dile getirmesi, onun ve taraftarlarının göstermeye çalıştığı gibi "demokrasi savunculuğu" vb. değildir gerçekte. Yılmaz açısından burada yapılan gündemi değiştirmek amacıyla yaz tiyatrosunda sergilenen bir kayıkçı kavgasıdır.
Kuşkusuz ciddi bir geri planı da vardır. Fakat bu tartışmanın Yılmaz tarafından belirlenen zaman ve zemini, Yılmaz açısından esas sorunun kendini demokrasi savunucusu göstermek olduğunu ve kendisinin ANAP'taki başarısızlığının tartışılmasını gündemden düşürmek olduğunu gösteriyor.
Yılmaz sonuçta istediği amaca ulaştı. ANAP Kongresi ile ilgili olarak esas tartışılan konu "ulusal güvenlik sendromu" oldu. Yılmaz'ın tartışmasının adreslerinden biri olan ordu bir gün bekledikten sonra cevabını verdi. "Bir siyasetçi" olarak adlandırılan Mesut Yılmaz, haklı olarak yazının girişinde aktardığımız durumun sorumlularından biri olarak teşhir edildi, yaptığının "başkalarına saldırarak sorumluluktan ve başarısızlıktan kaçma gayretleri" olduğu söylendi.
Genelkurmay bildirisinde Mesut Yılmaz ayrıca onursuzlukla suçlanarak şöyle dendi:
"Son tartışma konusunun, sorumlu bir makamda olunmasına rağmen, meşru zeminde tartışmak yerine (meşru zeminden anlaşılan hükümet ve MGK olsa gerektir. Mesut Yılmaz hem hükümetin hem de MGK'nin üyesidir! ANAP Genel Kurulu, meşru zemin olarak görülmemektedir. / BN) dünyaya şikayet etme şeklinde gündeme getirilmesinin onurlu bir yaklaşım olarak kabul edilmesi mümkün değildir."
Yani ordu bir kez daha "sert çıktı"! Öyle ki, kimi medya bildiriyi "muhtıra gibi", "28 Şubat'tan daha ağır" vb. olarak adlandırdı. Mesut Yılmaz'ın tavrı bu gibi konularda hep yaptığı gibi oldu. "Yanlış anlaşıldığı"nı, kendisinin konuşmasında "herhangi bir kişi ve kurumu hedef almadığını" söyleyip geri çekilmek ve açıklamayı ANAP kurmaylarına bırakmak. Onlar da Mesut Yılmaz'ın söylediklerinin ardında durduklarını açıkladılar.
Bu tartışmanın nasıl süreceğini birlikte göreceğiz.
Fakat bu tartışmanın nasıl süreceğinden bağımsız olan bir şey vardır:
Egemen sınıfların temsilcileri kendi aralarındaki iktidar dalaşında, birbirlerini teşhir edip halkı kendi yanlarına çekmeye çalışırken kimi gerçekleri dile getirmek zorunda kalıyorlar.
Bu tartışmada örneğin Mesut Yılmaz, Türkiye'de siyasi iktidarın esasta "milli güvenlik gerekçeleri" ardına sığınan askerlerin elinde olduğunu söylerken bir doğruyu dile getiriyor! Askeri kanat ekonominin iflas halinde olduğunu, ülkedeki düzenin soygun düzeni olduğunu, globalleşme anlayışının ekonomik teslimiyetçilik olarak benimsendiğini söylediği noktada doğruları dile getiriyor. Kuşkusuz amaç doğruları söylemek değil; karşı tarafı teşhir etmek. Ama sonuçta yine de emekçiler bizim yıllardır söylediğimiz kimi gerçekleri devletin en yetkili kurumlarının en yetkililerinin ağızlarından duyuyorlar!
Evet ekonomi iflasta! Evet, düzen soygun düzeni! Evet, AB ile bütünleşme ve küreselleşme taraftarı burjuvazi teslimiyetçi! Peki ama bu siyasetlerin sorumlusu kim?
Yalnızca Mesut Yılmaz gibi sivil siyasetçiler mi?
Ya da yalnızca askeri kanat mı?
Bunlar MGK içinde el ele, kolkola, omuz omuza değil mi? Birbirlerini iktidar dalaşında yeseler de, işçiler ve emekçiler karşısında bir blokun parçaları değiller mi?
Askeriyle, siviliyle; ordusuyla, yargısıyla, parlamentosuyla, hükümetiyle tüm kurumları ile TC devleti, emperyalizme bağımlı egemen sınıfların devleti!
Soygun düzeni -bu düzenden aldıkları pay konusunda dalaşsalar da, sonuçta- hepsinin ortak düzeni!
Bu düzene karşı olan, hepsine karşı mücadele görevine sahiptir!
Soygun düzeni yıkılmalıdır!
Ve işçiler ve emekçiler, kendi güçlerinin farkına varıp kendi iktidarları için bu düzenin üzerine örgütlü olarak yürüdüklerinde yıkılacaktır!
Alternatifler; sivil ya da askeri emperyalizm uşaklığı; askeri cuntalar veya parlamenter maskeli faşist dikatörlükler; AB ya da ABD uşaklığı; faşizmin değişik tipleri ya da "batı tipi" emperyalist güdümlü "demokrasi" değil!
Alternatifler; ya emperyalizm uşaklarının değişik tipteki diktatörlükleri ya da işçi sınıfı önderliğinde sosyalizmin yolunu açacak olan işçilerin köylülerin devrimci demokratik diktatörlüğüdür...
Barbarlık ya da halk demokrasisi ve sosyalizm... Gerçek alternatifler bunlardır.
Soygun düzenine gerçekten karşı olan, halk demokrasisi ve sosyalizm için mücadeleye atılmalıdır!

13 Ağustos 2001