MARKSİZM VE ÇEVRE SORUNU ÜZERİNE KISACA.....
Bilimsel sosyalizmin yaratıcıları, proletarya davasının büyük düşünürleri,
proleteryanın büyük öğretmenleri olan Marks ve Engels, yaşadıkları
dönemde çevre sorunu bugünkü gibi yakıcı bir sorun olmamasına, kapitalizmin
çevre alanında yarattığı tahribatın sonuçları henüz görülmemesine
rağmen, doğa ile insan arasındaki ilişki bağlamında çok açık ve
net tavır koydular.
Bu yazı Marksizmin çevre sorununa nasıl baktığını, kısaca açıklamaya
çalışacaktır.
İnsanlar tarih boyunca doğayı değiştirmeye ve ona hakim olmaya çalışmıştır.
Doğayı değiştirme ve ona hakim olma mücadelesi, kapitalizmle birlikte
niteliksel bir değişim gösterdi. Kapitalizm azami kâr uğruna doğayı
talan etmiş, doğanın dengesinin bozulmasının ve doğanın kirletilmesinin
asıl başlangıcını oluşturmuştur.
Kapitalizm öncesi hiçbir üretim biçiminde doğa, kapitalizmde olduğu
kadar vahşice sömürülmemiştir. Kapitalizm öncesi üretim biçimlerinde,
doğaya insanlar tarafından sonuçlarını kestiremeden bilinçsizce
verilen zararlar, esasta doğanın kendi doğal döngüsü içinde aşabileceği,
doğaya kalıcı zararlar vermeyen, felaketlere yolaçmayan zararlardı.
Alp'lerin güneyinde ormanları budayan İtalyan köylüsü, gemi yapımında,
ev yapımında kullanmak üzere ağaçları kesen Egeli köylü, veya fidelerin
filizlerini yiyerek bunların ağaç haline gelmesini önleyen keçileri
besleyen Giritli çoban, bunun uzun sürede bu bölgede belli bir kuraklığa
yolaçacağının farkında değildi ve aynı zamanda çevreye bilinçsizce
verdiği bu zararın henüz kalıcı etkisi yoktu.
Fakat kapitalizmin doğaya verdiği zarar, artık barbar bir biçim
almıştır. Sanayi devrimi ile birlikte, kapitalist üretimin teknik
olanakları muazzam ölçüde artmış, bu sayede kendinden önceki üretim
aşamalarında mümkün olmayan bir boyutta doğanın talanı başlamıştır.
Kapitalist üretim sürecinde oluşan çöpler, artıklar, gazlar, pislikler
vb. hiçbir sınırlama olmadan tekrar doğaya salınmıştır. İnsanların
teknik gelişme sayesinde, fiziğin, kimyanın, biyolojinin vb. bilimlerin
kanunlarına hükmederek yolaçtıkları bu kirlenmeyi doğa, kendi dönüşümü
içerisinde temizleyemez hale gelmiştir. Katlanarak günümüze ulaşan
bu çevre kirliliği sonucunda, dünya; nehirlerin her yıl taştığı
ve içinde balıkların yaşamadığı, insanların yazın güneşten dışarı
çıkamadığı, baca ve egzoz borularından çıkan zehirli gazlar neticesinde
şehirlerin havasının solunamadığı, kışları karın yağmadığı, yazları
güneşin kavurduğu, iklimlerin değiştiği, küresel ısınma sonucu kasırgaların
oluşmasının, aşırı yağmur yağması sonucu sel baskınlarının olağan
hale geldiği bir durum oluşmuştur.
Marks ve Engels kapitalizmin doğaya verdiği zararın sonuçlarının
ne olacağını öngörerek değerlendirmelerini yaptılar.
Kapitalizm ile doğa arasındaki ilişki konusunda Marks şunları söylüyordu:
"Kapitalist tarımcılıktaki her gelişme, yanlızca işçiyi değil,
aynı zamanda toprağı da soyma sanatında bir gelişmedir. Toprağın
verili belirlenmiş zaman birimi içinde doğurganlığının artırılmasındaki
her gelişme, bu doğurganlığın sürekli kaynaklarının kurutulmasında
bir gelişmedir aynı zamanda. Bir ülke gelişmesinin arka cephesi
olarak ne ölçüde büyük endüstriden yola çıkarsa (Kuzey Amerika Birleşik
Devletleri'nde olduğu gibi) bu yok etme süreci o kadar hızlı olur.
Kapitalist üretim bu yüzden tekniği ve toplumsal üretim sürecinin
kombinasyonunu yanlızca bütün zenginliğin fışkırdığı kaynakları
kurutarak geliştirir." (K. Marks, Kapital, Cilt I, sf. 529-530;
Alm. Marx-Engels Werke, Cilt 23, Aktaran H. Yeşil, Doğa ve İnsan,
Dönüşüm Yayınları, sf.14)
Kapitalizm ile doğa arasındaki ilişki bağlamında Marks, kapitalizmin
doğayı hoyratça talanının, doğayı yok etmesinin kısa bir analizini
sunuyor.
Doğa ile insan arasındaki ilişki konusunda Engels ise şunları söylüyordu:
"Kısacası, hayvan dış doğayı yalnızca kullanır ve onda yalnızca
varlığı ile değişikliklere yol açar; insan onda yaptığı değişikliklerle
doğayı kendi amaçlarına hizmet ettirir, ona hakim olur. Ve bu insanları
diğer hayvanlardan ayıran son, özsel ayrılıktır ve buna da yol açan
yine emektir. Fakat biz doğa üzerinde insanın zaferleri konusunda
fazla övünmemeliyiz. O böyle zaferlerin herbiri için bizden öç almaktadır.
Böyle zaferlerin herbiri birinci sırada bizim hesapladığımıza uygun
sonuçlar vermektedir; ve fakat ikinci ve üçüncü sırada daha önce
hesaplanmayan sonuçlar ortaya çıkmakta ve bunlar bir çok halde ilk
sonucu ortadan kaldırmaktadır. Mezopotamya'da, Yunanistan'da, Küçük
Asya'da insanlar ekim alanı açmak amacıyla ormanları yok ettiklerinde,
onlar aynı zamanda ormanlarla birlikte suyun çekim merkezleri ve
birikim alanlarını yok ederek, söz konusu ülkelerin bugünkü kuraklığının
temelini attıklarını rüyalarında görseler inanmazlardı. Alp'lerin
İtalyanları, kuzey yamaçlarında özenle korudukları çam ormanlarını
güney yamacında yok ettiklerini hiç düşünmemişlerdi, hele hele aynı
zamanda dağ kaynaklarının suyunu yılın büyük bölümü için kestiklerini
ve böylece bunun yağmur dönemlerinde ovaya çok daha fazla su akıtmasını
engellediklerini hiç mi hiç düşünmemişlerdi. Avrupa'da patates ekimini
yaygınlaştıranlar, aynı zamanda sıraca illetini yaygınlaştırdıklarını
bilmiyorlardı. Böylece biz her adımda, bizim doğaya, bir yabancı
ülkeyi fethedenlerin, o ülke halkına hükmettikleri gibi hükmetmediğimiz
konusunda uyarılıyoruz. Biz doğa dışında olan biri gibi hükmetmiyoruz
doğaya. Tersine biz etimizle, kanımızla, beynimizle doğaya aitiz
ve onun içindeyiz ve bizim ona hükmetmemiz, yanlızca onun yasalarını
tanımak ve doğru uygulamak konusundaki avantajımızdan oluşmaktadır."
(Engels, "Maymunun İnsanlaşmasındaki Emeğin Payı" Marx-Engels
Werke, sf.452 vd. aç. Engels, Aktaran: H. Yeşil, Doğa ve İnsan,
Dönüşüm Yayınları, sf. 14-15)
Engels, Marksizmin doğaya yaklaşım tavrını da ortaya koyuyor: Doğa
yasalarını kavrayarak, doğanın bir parçası olduğumuzu unutmadan,
doğa ile uyum içinde, ondan yararlanarak, toplumun gelişmesini sağlamak!
Bu tavır; kâr uğruna doğanın talan edilmesinin, "benden sonrası
tufan" felsefesinin karşıtı bir tavırdır.
"Fakat biz doğa üzerinde insanın zaferleri konusunda fazla
övünmemeliyiz. O böyle zaferlerin herbiri için bizden öç almaktadır"
diyen Engels'in öngörüsü doğrulanıyor.
Ozon deliği, küresel ısınma, kasırgalar, seller, fırtınalar vb.
dengesi bozulan doğanın öç almasıdır aynı zamanda.
Doğa ile insan arasındaki ilişki bağlamında, Marks'ın tavrı ise
kısaca şöyledir:
"Daha yüksek ekonomik bir toplumsal biçimlenme açısından yerküre
üzerinde tek tek bireylerin özel mülkiyeti, bir insanın bir başka
insan üzerindeki özel mülkiyeti kadar anlamsız görünecektir. Hatta
bütünü ile alınmış bir toplum, bir ulus ve evet aynı anda varolan
toplumların tümü de yerkürenin sahibi değildir. Onlar yalnızca onu
kullanan, ondan yararlananlardır ve "iyi aile babaları"
olarak gelecek kuşaklara daha da iyileştirerek bırakmak zorundadırlar."
(Marks, Kapital Cilt 3; Marx-Engels Werke, Cilt 25, sf.784. Aktaran:
H. Yeşil, Doğa ve İnsan, Dönüşüm Yayınları, sf.15)
İşte Marksizmin doğaya yaklaşımı budur; "benden sonrası tufan"
anlayışı ile hareket eden "kapitalist sermaye" sınıfının
yaptığı gibi, azami kâr uğruna doğal kaynakların sınırsızca sömürülmesi
değil; "üzerinde yaşayan kimsenin ona sahip olmadığı ve gelecek
kuşaklardan ödünç alınmış bu mirasın onlara en iyi biçimde aktarılması"dır.
Marks'ın bu sözleri doğal kaynakları sınırsızca sömürerek insanlığın
geleceğini ipotek altına alan kapitalistler sınıfının yolaçtığı
çevre kirlenmesine karşı, çevrenin korunması mücadelesinde bize
yolgösterici rehber olmalıdır.
100 yılı aşkın bir süre önce bu tavırları takınan Marks ve Engels,
bilimsel düşünüşün, komünist öngörünün en iyi örneklerini sergilediler.
Çevrenin korunması uğruna mücadele, lüks değil, devrimci mücadelenin
günümüzdeki en önemli alanlarından biridir. Komünistler, çevrenin
korunması mücadelesinin en ön saflarında yeralıp, bu mücadeleyi,
burjuvazinin etkisinden kurtararak devrimci kanallara aktarmak görevine
sahiptirler. Çünkü doğal çevrenin insan nesli için yaşanmaz duruma
geldiği bir ortamda proletarya egemenliği de mümkün değildir.
Emperyalizm insanlığı barbarlığa, insanlığın yaşam temellerinin
yok edildiği ölü bir dünyaya doğru sürüklüyor.
Bu gidişi engellemek, gelecek nesillere üzerinde yaşanılabilir bir
çevre bırakmak, ancak sosyalizmle mümkündür.
Ya sosyalizmle kurtulacağız, ya da kurtuluş olmayacak!
