Latin Amerika'da açlık

Dünya Beslenme Örgütü'ne göre bu yıl Latin Amerika'da yaşanan kitlesel açlık, şimdiye kadar Latin Amerika'da yaşanan en büyük açlık felaketi olmuştur. Milyonlarca küçük köylü, Latin Amerika'nın birçok ülkesinde şimdiye kadar olduğu gibi bu yıl da topraklarını ekmiş, karnını doyuracak kadar ürün beklerken büyük bir hayal kırıklığına uğramıştır. Beklenilen ürün yerine büyük bir kuraklık yaşanmış, ürünler toplanamamıştır. Bu yüzden milyonlarca küçük köylü ailesi büyük bir açlık felaketiyle karşı karşıya kalmıştır. Uzun süren açlık sonucunda ilk başta yaşlılar ve çocuklar olmak üzere binlerce yoksul köylü ve aileleri açlıktan ölmüştür.
Geniş yoksul köylü kitlelerinin kitlesel açlık felaketiyle karşı karşıya kaldığı Latin Amerika ülkelerinin başında Honduras gelmektedir.
Honduras'da 1972 yılında gelişme eğilimi gösteren ve özellikle yoksul köylüler için önemli bir çekim gücü olan gerilla hareketinin gelişimini engellemek amacıyla o günkü gerici Honduras hükümetinin başı, askeri diktatör, faşist Osvaldo Lopez Arellano bir toprak reformu kanunu ilan eder. Bu toprak reformu kanununa göre yaklaşık 600 000 hektar toprak, topraksız köylülere dağıtılacaktı.
Tam 20 yıl süren "toprak reformu" sonucunda ise yalnızca 400 000 hektarlık bir toprak dağıtılmıştır. Dağıtılan toprağa rağmen tarımsal nüfusun % 40'ı 1 (bir) hektardan daha az toprağa, toplam tarımsal işletmelerin % 80'i 2 (iki) hektardan az toprağa sahipken, en verimli topraklar zengin toprak sahiplerinin ve ABD'li büyük işletmelerin elinde kalmaya devam etmiştir.
Üstelik 1992'de çıkarılan yeni bir kanunla dağıtılan toprakların zengin toprak sahipleri tarafından satın alınması tekrar serbest bırakılınca, toprak reformuyla elde ettikleri toprakları bile işletecek yeterli geliri olmayan yoksul köylülerin topraklarının önemli bir bölümü yeniden zengin köylüler ve yabancı büyük tekeller tarafından yok pahasına "satın alınmıştır". Yaklaşık 50 000 hektarlık toprak yeniden zengin köylülerin ve ABD'li tekellerin mülkiyetine geçmiştir.
Onbinlerce Honduraslı köylü 20 yıl önce başladıkları yere geri dönmüş ve artık işgüçlerinden başka sahip oldukları birşey kalmadığındanya zengin köylülerin yanında ucuz işgücü olarak çalışmak zorunda kalmış, ya da şehre göçerek işsizler ordusunun saflarına katılmışlardır.
1992 yılında toprak reformuyla dağıtılan toprakların satımının serbest bırakılmasıyla birlikte, aynı zamanda Honduras "serbest pazar ekonomisi"nin kanunları uyarınca önemli tarım ürünlerinin ithalatına uyguladığı gümrüğü önemli ölçüde indirince (% 45'ten % 1'e!), Honduras emekçilerinin temel beslenme aracı olan yerli mısır ve pirinç, ihraç mısır ve pirinç karşısında daha pahalı hale gelmiştir. Bunun sonucunda, o zamana kadar ürettiği mısır ve pirincin küçük bir bölümünü satarak giyecek, şeker, çay gibi diğer temel ihtiyaç maddelerini alabilen yoksul köylüler hiçbir ürününü yerel pazarda bile satamaz hale gelmiştir. Bu şekilde köylüler yoksulluk ve açlık felaketine sürüklenmişlerdir.
Görülmektedir ki, milyonlarca yoksul köylünün yoksulluğunun, sefaletinin, açlıktan kırılmasının temel nedeni doğal afetler değil, tersine doğal afetlerden daha yıkıcı, tahrip edici sonuçları birlikte getiren kapitalist-emperyalist üretim ilişkileridir.
Kâr getiren alanlara trilyonlar yatıran emperyalist-kapitalist devletler, geri kalmış ülkelere ekonomi ve tarımlarını geliştirmek için güya "kalkınma yardımları" yapmaktadırlar. Ve yoksulluğun, açlığın çaresi olarak da bu yardımları göstermektedirler. Gerçekte bu "kalkınma yardımları" da emperyalizme bağımlı ülkeleri daha bağımlı kılmak için kullanılan araçlardır. Zengin ülkelerin kalkınma yardımları için zenginliklerinden ayırdıkları payı gösteren rakamlar bile, sözkonusu "kalkınma yardımları"nın bağımlı ülkeleri kalkındırmamak için oluşturulduğunu ortaya koymaktadır. Sözkonusu "kalkınma yardımları"nın bazı verileri şöyledir:

"Kalkınma Yardımı (brüt sosyal ürün ile ilişki içerisinde)
1999 Yılı verileri % olarak:

ABD 0,10
İtalya 0,15
Yunanistan 0,15
İngiltere 0,23
İspanya 0,23
Portekiz 0,26
Avusturya 0,26
Almanya 0,26
Avusturalya 0,26
Yeni Zelanda 0,27
Kanada 0,28
Belçika 0,30
İrlanda 0,31
Finlandiya 0,33
Japonya 0,35
İsviçre 0,35
Fransa 0,39
Lüxemburg 0,66
BM'nin ölçüsü 0,70
İsveç 0,70
Hollanda 0,79
Norveç 0,91
Danimarka 1,01

18 Eylül 2001



Sendikacılardan borsa simsarı olur mu?

Olur. İşçi sınıfının çıkarlarını kapitalistlere ve onların birliklerine ve devletlerine karşı savunan, çıkış noktası işçi sınıfının çıkarları olan sendikacılar borsa simsarı olmaz. Ama resmi mesleği sendikacı olan, fakat gerçekte gelirleri ve yaşam biçimleriyle burjuva olan, sistemli olarak burjuvaziyle birlikte işçi sınıfına karşı çalışan sendikacılar bal gibi borsa simsarı olur.
Vasıflı bir işçinin on katı maaş alan, sendikanın kasasını cebini doldurmak için kullanan, burjuvaziden bir de ek arpalıklar alan reformist, bürokrat, sarı sendikacılar borsada da hünerlerini niye göstermesinler ki?
Son 20 yıl içerisinde özellikle ABD borsasında işlem gören hisse senetlerinin değeri akıl almayacak bir biçimde büyümüştür. Yalnızca tekellerin piyasaya sürdüğü hisse senetlerinin değeri 1983-1998 yılları arasında 19 kat artmış 1,9 trilyon ABD dolarından 17,1 trilyon dolara yükselmiştir. ABD'de sendika bürokratlarının yönetim kurullarında yer aldığı emekli sandığı, sigorta şirketlerinin elinde tuttukları değer de büyük boyutlardadır: Multi-Employer- ya da Taft-Hartly-Fonlarının elinde bulunan değer 329 milyar dolar, toplu sözleşmeler sonucunda oluşturulan fonlarda biriken değer 1,9 trilyon dolar ve kamu emekli sandıklarında biriken değer ise 2,5 trilyon dolar civarında tahmin edilmektedir. Bu fonları ellerinde tutan resmi ya da yarıresmi şirketlerin yönetim kurullarının yarısı sendika bürokratlarından oluşmaktadır.
İşte bu büyük miktardaki para sendika bürokratlarının iştahını kabartmakta, 'bu para ile ne yaparız, ne ederiz de cebimizi doldururuz' diye yanıp tutuşmaktadırlar.
ABD'nin en büyük sendika birliği AFL-CIO'nun sendika bürokratları yönetim kurullarında yer aldıkları işletmelerin, emekli sandıkları ile sigorta şirketlerinin gelirlerinin borsada daha iyi kullanılması amacıyla Proxy Voting Guidelines (Borsa Yürütmeliği) hazırlamışlardır. Bu tür işletmelerin yönetim kurullarında göbek şişiren ABD'li sendika bürokratları bu Borsa Yürütmeliği'ne bakarak borsada nerelere para yatırılarak daha çok kâr (pardon işçilerin yararına ticari işlem!) elde edilebileceğine karar verecekler. Tabii ki, sendika bürokratları karar verirken, işletmenin kârını düşünecekler, işçilerin değil.
ABD'li sendika bürokratlarının borsa simsarlığı burjuva sendikacılığının geldiği yeri göstermesi açısından önemlidir. Sarı ve reformist sendikacılar artık burjuvazinin sömürü sofrasında kendilerine düşen artıklarla yetinmeye razı olmamaktalar, kendileri de "işletmeci sendikacı", "borsa menejeri sendikacı" haline gelmektedirler.
Sarı sendikacılığın emperyalist-kapitalist globalizme uyumu da işte böyle gelişmektedir.

17 Eylül 2001



ABD'nin yeni "yıldızlar savaşı" stratejisi

G. W. Bush'un ABD'nin başkanlık koltuğuna gelmesiyle "Yıldızlar Savaşı" projesine de yeni bir atılım geldi. Uzun yıllardan bu yana ABD hakim sınıfları, bir dizi füze savunma sisteminden oluşan "National Missel Defense" adı altında bir uzay savaşı projesi hazırlığı içerisindedir. Bu projenin şimdiye kadar en tanınmış parçasını 100 savunma füzesinden oluşan "Midcourse Defense Segment" adlı parçası oluşturmaktadır. ABD yönetimi sürekli bu savunma füzelerinin Rusya'ya karşı yönelmediğini açıklamaktadır. ABD yönetimine göre "Midcourse Defense Segment" füzelerinden en fazla 6000 füze atılabileceğinden bu sayı Rusya'yı gerçekte tehdit etmezmiş. Fakat ABD'li yöneticilerin söylemedikleri bir başka olgu daha var: "Midcourse Defense Segment" füze sistemi, ABD'nin hazırlığını yaptığı tek füze projesi değildir. Bu füze sisteminin yanısıra ABD'de 20 değişik füze ya da yıldızlar savaşı sistemleri üzerinde çalışılmakta, bunların bir bölümü, üzerinde konuşulan proje olmaktan çıkıp üretim aşamasına gelmiştir.
ABD yönetiminin amacı bellidir. O, Rus sosyalemperyalizminin dağılması sonucunda ele geçirdiği dünyanın en büyük askeri gücü olma olgusunu kimseye kaptırmak istememekte ve bu amaçla gerçekte tüm rakiplerine karşı tehdit unsuru olarak kullanacağı çok daha büyük ve kapsamlı askeri ve savaş stratejisi geliştirmektedir.
ABD, uzayda en fazla uydu bulunduran ülkedir. ABD, dünyanın üzerinde bulundurduğu telekominikasyon, navigasyon, gözetleme ve istihbarat uyduları olmaksızın ne ekonomik, mali ne de askeri üstünlüğünü elinde tutabilir. Üstelik bu uyduların bir bölümü olmaksızın (örneğin telekominikasyon uyduları) ABD ekonomisinin bir dakika bile düzenli bir faaliyet içinde olması düşünülemez. ABD'nin korunması aynı zamanda tüm dünyanın atmosferi üzerinde ABD'nin tam egemenliğinin sağlanmasına ve korunmasına bağlıdır. Bu yüzden ABD emperyalizmi hızla ve harıl harıl yıldızlar savaşı projesini geliştirmeye çalışmaktadır.
Gerçi ABD'nin önünde bazı hukuki ve diplomatik engeller vardır. Hukuki engellerin başında, ABD'nin Rusya ile imzaladığı SALT antlaşmalarının bir tür kıtalar arası savunma sistemlerini yasaklamış olmasıdır. Buna ABD'nin "kurnaz" politikacıları bir çözüm yolu bulmuşlardır. Buldukları hukuki çözüme göre (siz üçkâğıt diye okuyunuz), SALT antlaşmaları bu tür füze sistemlerinin geliştirilmesini ve kurulmasını değil, kullanılmasını engelliyormuş! ABD emperyalistleri yıldızlar savaşı projesini geliştirip işletmeye hazır hale getirdikten sonra, rakip ve düşmanlarına karşı kullanmamayı vaad ediyorlar. Tabii ki herkes enayi değil. Diğer emperyalist büyük güçler ABD'nin bu hukuki üçkâğıdını yutmayacak kadar bilgi ve tecrübeye sahiptirler.
Rus emperyalizmi ABD'nin yeni yıldızlar savaşı projesine, bunun SALT antlaşmalarının özüne karşı olduğunda ısrar ederken, şu an için bu projenin geliştirilmesini engelleyecek gücü olmadığını bildiğinden, kendisine başka müttefikler aramaktadır. Rusya'nın stratejik müttefiklerinin başında Çin gericiliği gelmektedir ve bu iki güç uzun vadeli savunma projesi için anlaşmışlardır. Rusya diğer yandan Batı Avrupalı emperyalist büyük güçlere de ortak bir savunma sistemi kurma teklifi götürmüştür. Fakat bu teklif Batı Avrupalı emperyalist büyük güçler tarafından reddedilmiştir.
Batı Avrupalı emperyalist güçlerden Fransa, batılı güçlerin içerisinde ABD'nin yıldızlar savaşı projesine karşı en sert tavır takınan ülke olmuştur. ABD'nin askeri egemenliğinin daha da artmasından ve kendi etki alanlarının sınırlandırılmasından çekinen Fransa, ABD'nin uzay savaşları projesine karşı Almanya ve İtalya'yı da kendi trenine almak istese de Almanya ABD ile bu alanda dalaşmayı değil, işbirliğini gözetlemektedir. İngiliz emperyalizmi ise zaten Batı Avrupa'da ABD'nin en güvenilir müttefiki olduğundan ABD'nin yıldızlar savaşı projesini hararetle desteklemektedir.
Bağımlı ülkelerin bir tek nükleer santral ya da bir tek atom bombası üretmesine koro halinde karşı çıkan emperyalist büyük güçler, dünya hegemonyası amacıyla kendi aralarındaki çıkar çatışmasında uzayı da silahlandırmaktan kaçınmamaktadır.
Görülen odur ki, değişen dünya dengelerinde, emperyalist büyük güçlerin savaş stratejileri de önemli bir değişikliğe doğru hızla gelişmektedir.

20 Eylül 2001



Ekonomik kriz Arjantin'i de fena vuruyor!

Aşağıda, Halkların Mücadelesi Enternasyonal Ligası'nın (HMEL) 25-27 Mayıs 2001 tarihleri arasında Hollanda'da yapılan Kuruluş Kongresi sırasında Arjantin'den "Antiemperyalist Öğrenci ve Halk Hareketi" (CEPA) örgütü adına kongreye katılan bir delegeyle yapmış olduğumuz röportajı yayınlıyoruz.
ÇAĞRI: Arjantin'deki aktüel durum, özellikle ülkene dayatılan aktüel ekonomik program üzerine bilgi verebilir misin?
Şu an Arjantin'de çok yönlü bir durum vardır. Kapitalist sistemin 1997 yılından bu yana dünya çapında yaşadığı kriz Arjantin'de büyük bir boyuta ulaştığından ülkenin ekonomik durumu korkunçtur. Dış borçlar nedeniyle iç pazarın özelleştirilmesi ilerletilmiş ve halkın korkuları son sınırına gelip dayanmıştır. Özellikle Uluslararası Para Fonu'na (IMF) olan borcu yaklaşık 200 milyar ABD doları civarındadır ve bu Arjantin devlet bütçesinin 4 katı düzeyindedir. Arjantin'in yıllık bütçesi 50 milyar ABD dolarıdır. Bütçenin yaklaşık 1/3'ü borçların faiz ödemesine gitmektedir. Bu nedenle ülke ekonomisi felç olmuştur ve bu yüzden halkın gerçek sorunları çözülmemektedir. Ulusal zenginliğinin en büyük parçası, yani suyu, elektriği, enerjisi, gazı, petrolü, taşımacılığı, telefonu ve metal sanayii özelleştirilmiştir. Bu demektir ki Arjantin, zenginliklerinin en büyük bölümünü kaybetmiş olan ve bağımlılığı artan bir ülkedir. Bu durum halk için yıkıcı sonuçları beraberinde getirmiştir.
Gözaltında kaybedilen 30 bin civarında insana ve binlerce ölüme mal olan 1976-1983 yılları arasındaki derin diktatörlükten sonra ülkede hükümet değişmiştir. Arkasından gelen hükümetler, neoliberalizmin herşeyi yuttuğu küreselleşme politikasını devam ettirmiş, IMF'ye uyum politikaları son 10 yıl içerisinde büyük bir düzeye çıkan işsizliği artırmıştır. Resmi rakamlara göre çalışabilir durumdaki nüfusun % 20'si işsizdir. Toplumsal örgütlerin araştırmalarına göre işsizlik bazı bölgelerde % 50-60 düzeyindedir. İş yoktur ama açlık vardır. Artık insanlar ailelerini besleyememektedir. Bunlar, en basit insani haklarını kaybeden bir halkın sorunlarıdır. Bu politika okulların ve eğitim kurumlarının yok olmasını, artık çalışma hakkının olmamasını beraberinde getirmiştir. Geniş halk kesimleri artık uzun süreli bir işe sahip olmanın ne demek olduğunu bile bilmemektedir.
ÇAĞRI: Arjantin'deki durum Türkiye'nin ekonomik durumuyla benzerlik göstermektedir. IMF'nin Arjantin'deki gücü nedir?
Ülkemiz değişik emperyalist ülkelerin rekabet kıskacındadır. En başta Jankee emperyalizmi (ABD emperyalizmi) gelmektedir. O belirleyici güçtür, ülkemizde egemen bir statüye sahiptir. Fakat Avrupa emperyalizmi gibi diğer emperyalist güçler de vardır. Almanya'nın, Fransa'nın ve İspanya'nın Arjantin'e büyük bir ilgisi vardır. Bu ilginin tam olarak hangi noktalarda olduğu bilinmemektedir, fakat örneğin İspanya'nın ekonomideki yeri çok önemlidir. Rusya'nınki de. Önceleri sovyet sosyalemperyalisti olan Rusya Arjantin'de önemli bir role sahiptir.
Arjantin'de egemen sınıf çok paralize olmuştur. Siyasi krizler yaşanıyor; hükümet çok zayıf, bakanlar kurulunu sürekli değiştirmek zorundadır ve sadece çok gevşek anlaşmaların altına imza atmaktadır. Burada IMF'nin baskısı vardır. IMF bir yandan parasının geri ödenmesini talep ederken, diğer yandan da kendisinin hükümete dayattığı düzenlemelere uyulmasını istemektedir. Ayrıca hükümet Avrupa Birliği'yle imzaladığı anlaşmalara da uymak zorundadır. Ülke içinde de hükümete yönelik baskı o kadar serttir ki, hükümet çok zayıf bir durumdadır. Şu an ekonominin dolarlaştırılması ya da oyrolaştırılması üzerine bir tartışma vardır. Bu tartışma, ülkemizde hangi emperyalizmin egemenliği ele geçireceği, hangi emperyalizmin ülkenin zenginliklerinin büyük bölümüne el koyacağı tartışmasıdır. Hatta bugün IMF ülkenin Ekonomi Bakanı'nın kim olacağına bile karar vermektedir.
ÇAĞRI: Arjantin'de şimdi yeni bir ekonomi bakanı var. Bizim ülkemizin burjuva medyası onu Arjantin'deki krizi sona erdirecek kişi olarak pohpohlamaktadır. Bunu nasıl değerlendiriyorsun?
Evet, Cavallo askeri diktatörlük döneminden gelen ve daha sonra tüm burjuva hükümetlerde yer alan bir ekonomi bakanıdır. O ağır bir düzenleme planı (Regulierungsplan) yürütmektedir. Cavallo, ağır ekonomik kriz döneminde Arjantin hakim sınıfları için bir çeşit "kurtarıcı" gibi ortaya çıkmıştır. Fakat bence, IMF, dış borçlar ve emperyalizmin talepleri kırılmadan krizden çıkış yoktur.
ÇAĞRI: Son dönemde Arjantin'de yığınların çeşitli grevleri ses getirmektedir. Bunlar öfkenin eyleme dönüşmesi midir, örgütlü grevler midir, yani sınıf mücadelesi karekterine sahip midirler?
1993 sonunda, yani Meksika'da Zapatista ayaklanmasının başlamasıyla birlikte Arjantin'deki mücadeleler de en yüksek seviyesine doğru gelişmeye başlamıştır. Mücadelelerde bir çok iniş ve çıkışlar olmuştur. Bazen bizler "artık bitti" diye düşündüysek de kitleler yeniden daha büyük bir güçle harekete geçmişlerdir. Hareketin merkezini işsizler, yani işini kaybeden nüfusun büyük kesimi olmuştur. Bunları biz sosyal subje olarak değerlendirmiyoruz, fakat bunlar kadın ve erkek işçilerdir ve bizler onların örgütlenmesi ve yeniden işe alınmaları için mücadele ediyoruz. Halkın bu büyük bölümü oldukça enteresandır. Bunlar mücadele biçimi olarak yanan araba lastiklerinden, taşlardan ve dallardan oluşan sokak barikatları kurmaktadırlar. Toplantılarda demokratik bir tartışma yöntemleri vardır. Örgütlerinin çekirdeğini 100'den 500'e kadar kişi oluşturmasına rağmen eylemlere 20 bin 50 bin insan katılmaktadır. Bu örgütlerin son toplantısında, ülkenin silahlı ordusuna karşı halkın silahlı direnişi sorunu bile ele alınmıştır. Bu durum bir işsizler örgütünün kurulmasını beraberinde getirmiştir. Şu an tüm ülke çapında bu örgütün 2 bin 3 bin civarında şubesi vardır ve çok ilginç bir biçimde emeklilerin ve işsizlerin 50 bine ulaşan bir gücünü örgütleyebilmektedirler. Bunlar potansiyelleri açısından da çok ilginçtirler ve örgütlülüklerinin çeperini oluşturan ülkenin en yoksul kesimini örgütlemişlerdir. Bu kongreye gelmeden önceki son hafta, bir hafta içerisinde yaklaşık 200 sokak barikatı oluşturulmuştur. Ülke şu an neredeyse yönetilemeyecek durumdadır. Buenos Aires yakınlarındaki La Matanzas'da 3000 insan 17 gün boyunca tam gün yolları barikatlarla kapatmışlardır ve sonunda mücadele edenler taleplerinin yerine getirilmesini sağlamışlardır. Bu talepler 7500 işyerinin korunması ve çeşitli ek ödemelerin yapılmasından oluşuyordu. Bunun dışında tarımsal sektörün yani köylülerin mücadeleleri vardır.
Sürekli olarak kışın kriz son haddine yükselmektedir. Tarım, ihracat politikası sonucunda mahvedilmiştir. Yerel pazarlar Merco Sur anlaşmaları gibi anlaşmalarla yeniden düzenlenmiştir. Küçük köylüler hasadlarının sonucunu görememektedirler, bir üretime başlamak, ürünü toplamak ve işlemek, ürünü olduğu yerde bırakmaktan daha pahalıya mal olmaktadır. Bu nedenle küçük köylüler sabit fiyatlar ve kesin alım garantisi talep etmektedirler ve aynı biçimde bunların kendileri tarafından tesbit edilmesini hükümetin desteklemesini istemektedirler.
Diğer yandan, Arjantin'de (toprakların az elde BN.) yoğunlaşması çok büyük olduğu için toprak ve arazi talebi uğruna mücadeleler gelişmektedir. İki tane büyük toprak sahibi, bunlar emperyalist büyük toprak sahibidir, yaklaşık 2 milyon hektar toprağa sahiptir. Toprağın yeniden paylaşımı uğruna bir çok mücadeleler yürümektedir. Ayrıca İndigenler'in (Arjantin yerli halklarının B.N.) mücadeleleri vardır. Bu mücadeleler özellikle kredi verilmesi, ürünlerinin satın alınması, ithal ürünlerinin kabul edilmemesi taleplerini dile getirmektedir. Örneğin sarmısağı Çin'den ithal etmek kendi ülkesindekinden daha ucuzdur, aynı şekilde şeftali de diğer ülkelerden ithal edilmektedir. Yerli ürünler, binlerce kilometre öteden getirilen ve ithal edilen ürünlerden daha pahalıdır. Kırsal alandaki durum böyledir. Bu nedenle kırsal nüfusun büyük ve önemli gösterileri yürümektedir.
Diğer yandan kadın ve erkek işçilerin gösterileri vardır. İşçiler sert mutlak bir esnekleştirme tehdidi ile karşı karşıyadır ve işçiler önceleri kanla da kazandıkları yüzlerce haklarını yitirmişlerdir. İşsizlik nedeniyle herhangi bir gerekçe ile işlerini yitirebilmektedirler. Bu nedenle işini kaybetme konusunda büyük korkuları vardır. Bu onların mücadelelerinin çok sınırlı olmasına yol açmaktadır. Aynı şekilde devlet sektöründe de bir çok ayaklanma yaşanmaktadır. Ülkenin kuzeyindeki bir vilayette örneğin iflas eden bir işletme vardı ve işçiler işletmenin devlet tarafından satın alınması için mücadele ettiler. Üretimin erkek ve kadın işçiler kontrolünde ve devletin yönetiminde devam ettirilmesi için mücadele yürütüldü. Bu elde edildi de. Büyüyen bir başka hareket vardır, -bunun dışındakiler de olSAĞ örgütlenen yüksek öğrenim gençliği hareketi. Biz devlet tarafından sağlanan ve parasız olan bir öğrenim uğruna mücadele ediyoruz. Hükümet Dünya Bankası'nın baskısı sonucunda, halkın öğrenimini gözardı eden bir politika yürütmektedir, büyük tekellerin ve işletmelerin çıkarlarına gittikçe daha fazla hizmet eden öğrenim programları yürürlüğe sokmaktadır. Öğrenim harçları vardır. Kamu okul kurumlarının geliri zaten önemli ölçüde kısılmıştır. Bu nedenle öğrenciler gerçek ve kamusal bir öğrenim kurumu ve halk için bir eğitimi savunmaktadırlar.
ÇAĞRI: Bu sayılan mücadeleler birleşik mi yoksa birbirinden kopuk mu yürümektedirler?
Şu anda sosyal mücadelelerde gerçekten çeşitli akımlar vardır. Bunlardan bazıları kendine özgü biçimlere sahiptir ve devrimci amaçları yoktur. Bu, tabii ki, bu mücadelelerin birleştirilmesini ve devrime yönlendirilmesini zorlaştırmaktadır. Şu an çeşitli mücadelelerin birleştirilmesini, devrime yönlendirilmesini ve devrime yaklaştırılmasını çok önemli görüyoruz. Arjantin'de, "Corriente Clasiste Combativa" (Sınıfsal Mücadeleci Akım) yani "CCC" olarak tanımlanan, emperyalizme boyun eğen çeşitli hükümetlerin politikasını değiştirebilecek büyük bir devrimci halk hareketi vardır. Bu, birleşik halk hareketinin devrimci bir hükümetini kurabilir. Bu bir devrim olmazdı ama o yönde bir gelişme olabilir ve bu bizim için mümkün olan amaçlar için mücadele edebilir. Arjantin'de objektif durumun böyle olduğunu biliyorum. Politik ve sosyal sonuçları olan ekonomik bir kriz var ve devrimci eğilimlerin ve hareketlerin ve kır hareketinin çok büyüdüğü bir durum var. Şayet halk birleşirse ve ortak bir cephe kurarsa devrim imkanı vardır. Var olan ve devrim için mücadele eden hareketleri kastediyorum, bir çok kez görüldüğü gibi hiç bir şeyi değiştirmeyecek olan parlamenter yolu ve seçimleri değil. Devrimci hareketler mücadelenin ve örgütlenmenin gerekliliğini savunuyorlar. Buna ulaşmak için halkın, devrimci hareketlerin güçlendirilmesi gerektiğini kavraması gerekmektedir.
ÇAĞRI: Sendikalar bu mücadelelere katılıyorlar mı?
Evet, mücadeleye katılan ve devrimci harekete dahil olan bazı sendikacılar vardır. Fakat bunların sendikacıların çoğunluğunu oluşturduğu söylenemez. Sendikacıların çoğunluğu milliyetçi akımlara, dolayısı ile hükümete bağlıdırlar. CGT (İşçiler Merkezi Konfederasyonu, peroncu bir çizgiye sahiptir BN.) çok güçlüdür. Bu örgütün, derin devrimci bir değişim olmadan kazanılıp kazanılamayacağını bilmiyorum. Zira bu örgüt hükümetin çıkarlarına bağımlıdır. Son yıllarda bu Konfederasyon'da ayrışmalar olmuştur. Bir yanda CGT-İsyankar adı ile biraz daha mücadeleci, diğer yandan eskilerden oluşan kanatlar vardır. Ben şu an için (bu konfederasyonun kazanılması görevi karşısında BN.) hayır diyorum ve bugün bizim görevimizin daha çok halk hareketinin güçlendirilmesi ve yolunun açılması olduğunu söylüyorum.
ÇAĞRI: "Peroncular" üzerine bilgi verebilir misin? General Peron Arjantin'de faşist bir diktatördü. Mussolini ile işbirliği yaptı ve İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra da bir çok faşist Arjantine göç etti. Bir çok "sol" kadın ve erkek işçinin kendini peroncu olarak tanımlaması nasıl mümkün olmaktadır?
Peronculuk Arjantin'de çok önemli sosyal bir hareketti. Peron'a yönelik bizim somut bir değerlendirmemiz yoktur. Biz, Peronizmi ulusal çıkarları ön plana koyan burjuva ulusal bir hareket olduğunu söylüyoruz. Ülkemiz bağımlı bir ülkedir ve bu nedenle emperyalizm ile ulusal burjuvazi arasında mücadeleler vardır. Yalnızca Peronizm işçi sınıfını örgütlediğinden, bu, işçi sınıfını da etkilemektedir. Ulusal burjuvazinin bir sol bir de sağ eli vardır. Peron'un da öyle. 1940-1950 döneminde o, yani Stalin'in hâlâ yaşadığı dönemde Sovyetler Birliği ile ilişkiler kurmuştur. Arjantin, Latin Amerika'da Sovyetler Birliği ile ilişkisi olan ilk ülke idi. Arjantin, çok hızlı ve büyük bir sanayi gelişmesine sahip yarı-feodal bir ülke idi. Peronizmle bu oldu ve o, topyekün bir sömürüye tabi tutulan işçilerin haklarını da güçlendirdi. O burjuvazinin, egemen sınıfının bir unsuru idi. Peron'un faşist olup olmadığı Arjantin'de çok tartışıldı. Onu faşist olarak tanımlamak sol partilerin büyük bir hatası idi. Peron emperyalizme yönelik olduğu gibi halka yönelik de çelişkili biriydi ve bu yüzden peroncular da çok çeşitlidir. Zira Peron işçilerin hakları için de çok şey yapmıştır. Tabi ki bunu o kullanmıştır. Fakat askeri darbe geldiğinde, "Peron'u geri istiyoruz" talebini öne süren bir "sol" işçi hareketi kuruldu.
ÇAĞRI: Arjantin Komünist Partisi nasıl bir çizgi izlemektedir ve halk arasında nasıl bir dayanağı bulunmaktadır?
Arjantin Komünist Partisi yaklaşık olarak 1918 yılında kurulmuştur. Bu tarihi açıdan çok önemlidir. Önceleri, öncelikle entelektüelleri ve öğrencileri örgütlemiştir. Fakat onun devrimci ve mücadeleci süreçleri görmemesi büyük bir hata idi ve tarihteki büyük devrimleri hiç bir zaman analize etmedi. Bu durum yaklaşık 1950 yılına kadar sürdü. Sovyetler Birliği'nde kapitalizmin restorasyonu ve Kruşçev revizyonizminin sosyalizme barışçıl geçiş tezi sonrasında Arjantin Komünist Partisi davaya ihanet etmiştir. O, revizyonist, sosyalemperyalist Sovyetler Birliği'nin beşinci koluna dönüşmüştür ve ona bağımlı hale gelmiştir.
1968'de önemli bir kopuş olmuş ve Devrimci Komünist Partisi (PCR)kurulmuştur. Bu parti Arjantin kadın ve erkek işçilerinin öncüsüdür. PCR, devrimin gerekliliğini kabul etmiştir. Şimdi kuruluşundan 30 yıl daha fazla bir zaman sonra PCR çok güçlü, büyük ve CCC, CEPA vb. gibi bir çok kitle örgütüne sahip bir partidir. PCR, Arjantin'deki mücadeleler üzerine bir çok tahliller yapmıştır. Diğer (revizyonist BN.) Komünist Partisi halen sosyal emperyalist düşünceye sadık ve devrim için mücadele etmeyen bir örgüttür. Benim CEPA adlı burada temsil ettiğim örgüt, kendi yönetimine sahip olan, öğrencilerin birleşik cephesini oluşturan bir yüksek okul öğrenci örgütüdür. Bu örgütümüzde, tabii ki, PCR'den yoldaşlar da bulunmaktadır.
ÇAĞRI: Bu röportaj için teşekkür eder, sana ve yoldaşlarına mücadelede güçlülük ve başarılar dileriz.