İşsizliğin vardığı boyutlar ve işsizlik sigortası

Kapitalizm ve onun çeşitli biçimlere sahip olduğu tüm kapitalist devletlerde işçiler "özgürdür". Üstelik ticaret özgürlüğü vardır. Bir işçi iş gücünü ister satar ister satmaz, ister iyi koşullarda satar ister kötü koşullarda! Bu güya onun "özgür" iradesine bağlıdır. Yüzeysel olarak bakıldığında sorun böyledir ve kapitalizm de soruna böyle bakar. Fakat gerçekte ortada özgürlüğün bir kırıntısı bile yoktur. Herşeyin meta haline geldiği kapitalizmde işçinin çalışmama, işgücünü satmama özgürlüğü yoktur. Bir işçi, iş gücünü şu ya da bu kapitaliste satma konusunda göreceli bir "özgürlüğe" sahiptir. Fakat işçi işgücünü kapitalist sınıfa eninde sonunda mutlaka satmak zorundadır. Ücret köleliği kapitalizmde tüm işçilerin ortak kaderidir.
İşsiz olmak, işçi sınıfı için en büyük ekonomik-sosyal beladır. Bir işçinin tüm sosyal yaşamı, beslenmesi, giyinmesi, barınması, eğitimi, kültürel yaşama katılması gibi tüm sosyal faaliyetleri, sahip olduğu biricik metayı, işgücünü satmasına ve mümkün olduğunca iyi koşullarda satmasına bağlıdır. İşçi ancak işgücünü iyi koşullarda satabildiğinde, geçim araçlarının giderini karşılayabilecek gelire sahip olabilir. İşgücünü satamadığı taktirde işçi ne yapacaktır? Kendisinin (ve ailesinin) geçimini nasıl sağlayacaktır?
Bu sorulara tüm kapitalist devletlerin verdiği yanıt bellidir. Madem bu toplumda "özgürlük" vardır, o zaman "özgürlük" imkânını kullanamayanlar, geçimini sağlayacak bir işe sahip olmayanların da kendi başlarının çaresine bakma "özgürlüğü" vardır. Bu tür "özgürlüğe" sadece Avrupa Birliği ülkelerinde sahip olan işsizlerin sayısı 50 milyon civarındadır. Dünyanın coğrafi ve nüfus bakımından küçük bir bölümünü oluşturan Batılı kapitalist-emperyalist devletlerin önemli bir bölümünde, işçi sınıfının verdiği mücadeleler sonucunda elde edilmiş bir yasal hak olarak işsizlik sigortası vardır. Kural olarak ama işsizlik sigortasının olduğu ülkelerde işsizlik parası, işçinin son ücretinin en fazla % 60'ı düzeyinde ödenir. Yani işçi işsiz olduğunda bu ülkelerde zaten ancak temel yaşam araçlarının asgarisini elde etmeye imkan veren ücretinden % 40 daha düşük olan işsizlik parasıyla tüm giderlerinden daha fazla kısıntı yapmak zorundadır. Üstelik işsizlik parası sürekli ödenen bir para da değildir. Süresi en fazla birkaç yılla sınırlıdır. İşsizlik parası bitince, bu ülkelerde işsiz "sosyal yardım"a düşer. Kapitalizm, işsizlik parasından çok daha düşük olan ve ancak işçinin "ölmeyecek kadar" geçim araçlarını almasını sağlayan yardımla işsizi, kapitalist toplumun en alt seviyede yaşama şartlarına mahkum eder. Üstelik "işsizlik parası", "sosyal yardım" gibi kural olarak ücretten daha düşük yardımlarla burjuva devlet işsizleri, yarın iş imkanı doğduğunda daha az bir ücretle yaşamaya da böylece alıştırmış olur.
Fakat bazı batılı kapitalist-emperyalist ülkelerde işçi sınıfının mücadeleyle elde ettiği "işsizlik sigortası", "sosyal yardım" gibi haklar, dünya işçi sınıfının ezici çoğunluğunu oluşturan bağımlı ülkelerin işçi sınıfı için ulaşılması gereken bir hedeftir. Bağımlı ülkelerin işçi sınıfının işsiz kesimleri hiçbir sosyal hakka sahip olmadan yaşama hakkını kullanmakla karşı karşıyadır.
Ülkemizde güya bir "İşsizlik Fonu" adı altında işsiz kalındığında ödenecek işsizlik parasını tespit eden bir işsizlik sigortası oluşturulmuştur. Haziran 2000 tarihinde başlatılan "İşsizlik Sigortası Fonu" yönetmeliğine göre, işçiden ücretinin % 2'si, işverenden % 3 ve devletten de % 2 ek ödeme ile oluşturulan bu fondan yardım alabilmek ise öyle şartlara bağlanmıştır ve öyle bir düzeyde ödeme belirlenmiştir ki, gerçekte bu fon işçiye işsizlik yardımı ödememe yasasıdır.
Bir işçinin bu fondan yararlanabilmesi için son üç yılda 120 gün kesintisiz olmak koşuluyla 600 işgünü çalışmış olması şarttır. İşçi sınıfının en geniş kesimlerinin sürekli işsizlik tehditi altında bulunduğu, sürekli iş bulma imkânının çok sınırlı olduğu, bulunan işlerin çok önemli bir bölümünün sigortasız olduğu koşullarda; fondan yararlanabilmek için öngörülen bu şartlarla, daha baştan işçi sınıfının büyük çoğunluğunun bu fondan yararlanamaması garanti altına alınmıştır. Haydi diyelim ki, "şanslı" ve "imtiyazlı" işçisiniz, yani son üç yılda 600 işgünü, bunun da 120 işgününü sürekli çalıştınız ve sonunda işsiz kaldınız. O zaman elinize geçecek olan işsizlik parası ne kadardır?
Eğer son işinizde yüksek bir ücrete değil de ortalama bir ücrete sahip iseniz, işsizlik ödeneğiniz 60 milyon 726 bin 700 lira, yani resmi asgari ücretin yarısı olacaktır. Tavandan prim ödeyecek bir ücrete sahip olup da yüksek prim ödediyseniz o zaman da elinize geçecek para en fazla net asgari ücret kadar, yani 122 milyon 186 bin 520 lira olacaktır.
"İşsizlik sigortası" için düşünülen para, Haziran 2000 tarihinden bu yana fonda birikip duruyor. Ödemeye Ocak 2002 tarihinden itibaren başlanacak. Devlet bu sürede elinde bulundurduğu bu parayı ne yapıyor? Kapitalist bir devlet ne yaparsa onu yapıyor. Tutuyor bu parayı ticari işler için kullanıyor. Tahvil senet alıyor, faize yatırıyor... Yani işçinin parasını kendi çıkarı için kullanıyor.
Şubat krizinden bu yana işsizler ordusunun saflarına yeni katılanların sayısı en az bir milyonu bulduğundan, üstelik işsizlik yoğun olarak hizmetlileri de etkilediğinden ve işsizlik hem onların hem de devletin geleceğini tehdit edebilecek bir unsur olduğundan Türk-İş ağaları bu fon ödemesini öne çekelim diye şimdi devlet erkânından ricada bulunmuşlar. Öyle ya Türk-İş gibi bir sarı sendika böyle bir talebi mücadeleyle söke söke alacak değil ya, dilenme yolunu seçecek. İşin dilenme olduğunu bilen devlet erkânı da sorunu duymamazlıktan gelerek idare etmeye çalışıyor.
İşsizlik yalnızca işsiz olan ve yeni işsiz kalan milyonlarca işçiyi tehdit eden, yalnızca onların acil bir sorunu değil, aynı zamanda şimdilik hâlen çalışan milyonlarca işçinin de can alıcı bir sorunudur. Çünkü, kapitalist toplumda hiçbir iş kalıcı, sürekli değildir. Bugün hâlen bir işyerine sahip olan işçi, yarın işletmenin kapısının dışına konulmaya adaydır. Çünkü, bugün işsizliğin artan boyutlarda olması, sermaye sahiplerinin çalışan işçilere karşı daha çok baskı yapma, daha fazla sömürme imkânları vermektedir. İşsizlik tehditi kapitalistlerin ve onların devletinin işçileri "terbiye etmek", mücadeleden alıkoymak için kullandığı en önemli silahlardan biridir...
Bu nedenle çalışan ve işsiz durumdaki işçi kitleleri birleşik sınıf örgütlerinde, örneğin sendikalarda vb. bir tek cephede birleşmelidir. İşçi sınıfının bir bütün olarak işsizlik tehditine ve bu tehditi sermayenin ve onun devletinin işçi sınıfına karşı bir silah olarak kullanmasına karşı, çalışabilir durumda olup da işyeri verilmeyen herkese "yaşamsal gereksinimlerini karşılayabilecek düzeyde bir işsizlik parası", bir çalışma dönemi sonrasında işsiz kalan herkese "son net maaşı kadar ödenen işsizlik parası" ve sermaye devletinden bağımsız yalnızca "işçilerin ve onların sınıf örgütlerinin denetiminde işsizlik sigortası fonu" gibi talepler yükseltilmelidir.

20 Eylül 2001


Tarım ve IMF politikaları üzerine...

Türkiye'de tarım denildiğinde akla; birkaç ay önce Tarım ve Köyişleri Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp'ın kimi tohumlukların isminin önüne ünlü "Türk büyüklerinin" ismini vermesi gelir oldu. Belki daha iyi hatırlanır diye hemen belirtelim, haberi yayınlayan "büyük gazete"lerden birisi salatalığın önüne Bakan'ın ismini getirerek bu acaipliğe dikkat çekiyor; böylece "hıyarlığa" karşı "toplumsal muhalefet" görevini(!) yerine getiriyordu.
Hatırladınız herhalde... Hatırlamadıysanız şunu belki hatırlarsınız... Tarımımızın başındaki bu "zat-ı muhterem" hayvan yemlerini deneyip; "Ben kendim yemediğim yemi, hayvanlara yedirtmem!" diyerek bu veciz sözüyle "Türk büyükleri" arasında yerini alıyordu!
Duydunuz veya duymadınız; sorun değil... Gündemin çok hızla değiştiği Türkiye toplumunda bu tür lafların hafızalarda yer edip etmemesinin onca önemi de yok.
Ama Türkiye toplumunda öyle gelişmeler var ki, etkisini çok daha derinden hissettiriyor. Derinleşen ekonomik/mali krizin işçiler, emekçiler, küçük esnaflar üzerindeki etkileri, IMF'ye, Dünya Bankası'na bağlı, onların parmak işaretleriyle artan yoksulluk ve sefalet, her geçen gün daha çekilmez hale gelen günlük yaşam...
2000'in sonu, 2001'in ilk aylarında yaşanan ekonomik/mali kriz toplumun çeşitli sınıf ve katmanlarını vurmaya devam ediyor. Başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi kesimler krizin etkilerini derinden hissediyorlar. Küçük esnafların eylemliliklerinde olduğu gibi, her geçen gün kendi varlık nedenleri ortadan kaldırılan kesimler sözde krizi aşmaya yönelik alınan "tedbirlere", bu amaçla emperyalist sermaye çevrelerine verilen ve her birinin maliyeti emekçilere fatura edilen sözlere karşı tepkilerini ortaya koyuyor, eylemlilikler geliştiriyorlar. Küçük esnaflar gibi son yıllarda hızla yoksulluğun kucağına itilen kesimlerden birisini de küçük ölçekli üretim yapan köylülük oluşturuyor.

TARIMDA TEKELLEŞMENİN
DAYANILMAZ AĞIRLIĞI!

Yeni teknolojik gelişmelerin de sonucu olarak dünyada kapitalist büyük ölçekli tarım egemenliğini pekiştirmektedir. Böylece üretkenlik artmakta; tekelleşmenin bu alanda da güçlenmesiyle küçük köylülüğün toplam tarım içerisindeki rolü her geçen gün azalmaktadır. Gen tekniğindeki gelişme ve 21. yüzyıl teknolojisi herhangi bir tarımsal üründe dünya çapında bir veya birkaç tekelin tahakküm kurmasına yolaçabiliyor; Cargill, Con Agra, Nestl..., Kellog's, Unilever... gibi markalar piyasaya hükmediyorlar. Tarımda dünya ölçekli tekelleşme agrOĞemperyalizm sözcüğünde ifadesini buluyor.
Bu gelişme yoğunlaşma bağlamında "yeni" ve ama temelsiz bir gelişme değildir. Bu, kapitalizmin gelişmesine bağlı, onunla "uyum" içinde ve onun kuralları çerçevesinde yükselen bir gelişmedir. Sanayide olduğu gibi tarım alanında da tekelleşmenin yoğunlaşması, kırın emperyalist dünyanın içine çekilmesinin doğal bir sonucudur... Ve bu alanda da emperyalist ülkeler, pazarda egemen olmak için birbirleriyle didişmekte; daha fazla kâr için dünya çapında küçük köylülüğün mahvına yolaçan politikaları uygulamaya sokmaktadırlar. ABD ve AB, tarımsal alanda dünya çapında pazarı ele geçirmek amacıyla büyük tarımsal işletmelere -bu alandaki tekellere- önemli destekler sunmakta, altyapıyı iyileştirerek, teknik ve gen teknolojisindeki araştırma ve geliştirmeleri finanse ederek vs. vs. tarım tekellerinin kârlarını yükseltmesine yardımcı olmaktadır.
Tekelleşme, uluslararası arenada tarımda belirli bir "işbölümü"nün engeli de değildir. Emperyalist devlet ve tarım tekellerinin dayattığı bu işbölümüne göre, kimi ülkeler -ki belirli tarımsal alanlarda uzmanlaşmayı gerçekleştirmiş bulunan, klasik tarzda üretim içinde rüştünü ispat etmiş olan ülkeler- stratejik olmayan ve ama ucuz işgücünün maliyeti düşürmesinden dolayı emekyoğun kimi ürünleri -emperyalist büyük güçlerin inayetiyle!- üretebilir, dünya pazarına sürebilirler. Ancak bu, bu üretim için gereken kimi tekel ürünlerini kullanma zorunluluğu karşılığında gerçekleşmelidir! Emperyalizme bağımlılık zinciri bu alanda geri, bağımlı ülkelere dayatılmaktadır.
Sözkonusu "işbölümü" sistemi ile kendisine biçilmiş rolü yerine getiren -ve çoğunlukla monokültür temelinde üretim yapan- geri kapitalist ülkeler tarımsal bağımlılık zincirleri içinde sıkıştırılmakta, emperyalist ülkelerde tamamlanmış bulunan tarımda kapitalizmin hakimiyeti (bu yolla da) "dünya kırını" da kendi yörüngesine oturtmaktadır.
Emperyalist güçler, geri bağımlı ülkelerdeki tarımı denetim altına almak ve kendi çıkarları temelinde şekillendirmek için finans kurumları aracılığıyla da çeşitli yaptırımlara gitmektedirler. Sübvansiyonun ve destekleme alımlarının kaldırılması veya asgaride tutulması, ürünlerin pazardaki ücretlerine müdahale ve taban fiyatların serbest bırakılması; çoğunlukla emperyalist güçlerin elinde bulunan gübre, tohumluk, tarımsal ilaç vs. gibi üretim için gerekli olan malların fiyatlarında artış... bu tür yaptırımlardan bazılarıdır.

TÜRKİYE TARIMINI IMF
ŞEKİLLENDİRİYOR!

Tarımda emperyalist tekelleşme ve bunların sonuçları bağlamında yukarıda anlattığımız şeyler Türkiye için de geçerlidir. Özellikle içinden geçtiğimiz süreçte Türkiye'deki küçük ve orta köylülük emperyalizmin çıkarları temelinde şekillenen tarım politikalarının sonuçlarını ağır bir şekilde hissetmektedirler. Bunlar içinde de yoksul, küçük köylülük daha kitlesel olmasına rağmen, anda emperyalizmin kendi varlık koşullarını ortadan kaldırmasına yolaçan politikalarına karşı sesini en fazla yükselten kesim orta köylülüktür. Bizim açımızdan köylü hareketi içinde esas dikkate alınması gereken sınıf, devrimde proletaryanın temel müttefiki olan küçük/yoksul köylülüktür.
Kimi verilerle Türkiye'de tarımın emperyalist tekellerin çıkarları doğrultusunda nasıl şekillendirildiğine ve bunun kimi sonuçlarına kısaca bakalım...
"Bir tarım ülkesi olan Türkiye"de tarımın emperyalist tekellerin çıkarları doğrultusunda şekillendirilmesi çalışması IMF ile yapılan "stand by" anlaşmaları sürecinde çok açık bir biçimde görüldü, görülüyor. Serbest piyasa ekonomisini daha iyi bir şekilde yerleştirmek, devletin üretimdeki etkinliğini geriye çekmek vs. adına yapılan düzenlemeler sonucu sektörün gerek istihdam açısından, gerek genel ekonomi içindeki payı açısından önemi azalmaktadır. Tarımın gayrisafi milli hasıla içindeki payı düşmektedir. Verilere göre Türkiye tarımının gayri safi milli hasıla içindeki payı, 1980 yılında % 26 iken, 1999'da % 16'ya; 1980'de % 57 olan toplam ihracattaki payı ise 1999'da % 10'a gerilemiştir. Yine verilere göre sektörün büyümesi nüfus artış hızının gerisine düşmüş, 1999 yılında ise sektör % 4.6 oranında daralmıştır. Bu rakamlardan yola çıkarak kriz içinde bulunan ve büyüme hızı bu yıl eksi 12'lerde seyreden Türkiye'de 2000-2001 yıllarında tarımın yıkımdan en fazla etkilenen alanlardan birisi olacağını söylemek kehanet olmasa gerek... Yine tarımda devlet yatırımlarının gayri safi milli hasıla içindeki payının azalması da (1999 verilerine göre % 0,5!) bu tahmini güçlendirmektedir.
Tarımda devlet desteği konusunda IMF'nin direktifleri temelinde hareket edilmektedir. Bu durum yeni değildir. 24 Ocak (1980) Kararları ile IMF ve Dünya Bankası Türkiye'de tarıma verilen desteğin kısılmasını emretmişlerdir. Bunun yerine getirilmesi sonucu fiyatlar üretici aleyhine bozulmuştur. Bunun yanında kimi ürünlerde (örneğin hububatta) emperyalist güçlerin fazla ürünlerini ucuz fiyatla dünya pazarlarına sürmesi, aynı dönemlerde emek gelirlerindeki gerileme vs. etkenler tarım ürünleri fiyatlarının oldukça düşmesine yolaçmıştır.
IMF ile 5 Nisan 1994'te imzalanan anlaşma gereği desteklenen ürün hububat, tütün ve şeker pancarı ile sınırlandırılmıştır. 2000 ve 2001 yıllarında imzalanan IMF anlaşmalarında bu kalemlerde de desteğin ortadan kaldırılması hedefi vardır.
Tarım alanında üzerinde tartışılan şeylerden birisi devletin gereğinden fazla tarımı desteklediği iddiasıdır. Bu doğru değildir. Kaldı ki, yapılan destek üreticiden fazlasıyla çıkarılmaktadır. Üreticiye verilen destek kredileri faizlendirilmiş kredilerdir. Dolayısıyla verilen destek, karşılığı olan bir destektir, "net destekleme" değildir. Gerçekte eğer destekten sözedilecekse bu kredi faiz oranlarının piyasa faiz oranları ile arasındaki fark kadar bir destektir. Tarım üreticisine verilen destek kredisi kısmen ve nispeten piyasa faizlerinden düşük olabilmektedir. İşte devletin üreticiye "net desteği" de bu farktır. Kaldı ki, devletin tahsis ettiği kredilerden adil yararlanma da sözkonusu değildir. Genellikle küçük, yoksul köylülük bu kredilerden mahrum edilmekte, esas olarak kredilerden orta ve zengin köylülük yararlandırılmaktadır.
Geçtiğimiz süreçte IMF reçeteleri temelinde işbirlikçi devletin uygulamaya koyduğu veya önümüzdeki süreçte gerçekleşmesi için çalıştığı hedeflerden bazılarına gözattığımızda, sürecin küçük köylüler açısından yıkımla sonuçlanacağını daha rahat görebiliriz...
IMF ile yapılan anlaşmalarda, onlara verilen "iyiniyet mektuplarında" ileri sürülen vaadlerden birisi tarımda sübvansiyonların kaldırılması veya en aza indirilmesidir. Gerçekte bugün Türkiye için dayatılan ve "devletin küçülmesi", "yüklerinden kurtulması" vs. ile gerekçelendirilen tarımda sübvansiyon uygulamasının kaldırılması veya en aza indirilmesi yoksul, küçük köylüyü vuracaktır.
Taban fiyat uygulamasının ortadan kaldırılması da IMF'nin dikte ettiği uygulamalardan birisidir. Bu yolla emperyalist tarım tekelleri ile (onların "damping fiyatları" ile) rekabet ortamında, küçük köylülüğün hiç şansı yoktur. Dünya tarım ürünleri fiyatlarını istedikleri biçimde belirleyen büyük tekeller ve onların işbirlikçisi tefeci-tüccar asalak takımı yoksul köylünün ürününü yok pahasına satın alacaktır. Emeğinin karşılığını alamayan küçük, yoksul köylü iflasla karşı karşıya kalacak, sınıf olarak çözülecek ve şehirlere akın edecektir. "Reel sektörün" kırdaki ayakları küçük köylü somutunda tasfiyeye uğrayacak, kırda da tekelleşme kendisini dayatacaktır.
Buradan bugüne kadar uygulanan "taban fiyat", devletin "destekleme alımı yapması" gibi uygulamaların "yeni" politikanın öngördüğü uygulamalardan çok daha iyi olduğu, "Türk devletinin sosyal adaleti savunan bir devlet" olduğu vs. sonuçları çıkarılmamalıdır. Bu noktada devletin "destekleme alımı" ve "taban fiyat belirlemesi", yani bugüne kadar uygulanan yöntem de gerçek anlamda üreticinin lehine değildi, değildir. Arada yine de bir fark vardır: Bugüne kadar kıt kanaat geçinen ancak sınıf olarak varlığını sürdürebilen küçük köylü kitlesi kapitalizmin gelişmesinin sonuçlarını kendi şahsında yitip gitme, katman olarak ortadan kalkma şeklinde yaşayacaktır.
Tarımsal KİT'lerin özelleştirilmesi de IMF'nin taleplerinden birisidir. Temel özelleştirme programının kırdaki ayağı olarak tarımsal üretimin bir parçası olan TMO, Tekel, Çaykur ve şeker fabrikalarının özelleştirilmesi talep edilmektedir. Daha önce de EBK, SEK ve Türkiye Yem Fabrikaları özelleştirilmişti. KİT'lerin özelleştirilmesinin en önemli sonuçlarından birisi işsizliğin artması olacaktır.
Üretimde kota uygulaması da IMF direktifleri arasındadır. Bununla emperyalist tarım tekellerinin denetim imkânı kolaylaşacak, kendilerine olan bağımlılığı pekiştireceklerdir. Küçük, yoksul köylülüğün ürünlerinin elinde kalması, düşük fiyat ve sonuçta üretimden vazgeçilmesi vb. bu uygulamanın olası sonuçlarındandır. Şeker pancarı üretiminde kota talebi somut olarak uygulamaya konulmuştur.
Kota uygulamasının da ötesinde kimi ürünlerin ekiminin yasaklanabilmesinin yolunun açılması da IMF talepleri arasındadır. Mecliste çıkarılan ancak Cumhurbaşkanından dönen Tütün Yasası bunun bir örneğidir. Bu yasanın onaylanması ile tütün ekimi sınırlandırılacak ve evet yasaklanabilecektir. Bağımlılık ilişkisinin tipik bir örneği olan bu yasayla yapılmak istenen şey yeni de değildir. 1970'li yıllarda bizzat ABD emperyalistlerinin haşhaş ekimini yasaklama talebi -ve sonuçta bunun uygulanması- hafızalardadır.
Elbette bu yasaklama kararı köylü kitlelerine farklı gösterilmeye çalışıldı, çalışılıyor. Örneğin, bu alanlar için farklı üretimin "planlanmasından", "özendirilmesinden" sözediliyor, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından buna yönelik projeler hazırlanıyor. Bugünlerde üzerinde durulan projenin ismi ise "Alternatif Ürün Projesi". Adından da anlaşılacağı üzere proje, üretiminin yapılması engellenen ürün yerine başka bir ürünün ekiminin yapılmasını öngörüyor. Ancak projenin sahipleri, üretiminin yapılması engellenen ürün yerine daha az gelir getiren ürünlerin ekimini planlarken, aradaki gelir farkının kapanması konusuna açıklık getirmiş değiller! Devlet, sübvansiyonlarını en aza indirdiği, giderek kaldırmaya yönelik IMF politikalarına sarıldığı koşullarda böylesi projelerin sonuçlarını kestirmek güç değildir. Yine tarımda dünya ölçekli tekelleşmenin sonuçlarından birisi olarak "alternatif" ürünlerin Türkiye'ye serbest girişi rekabeti olanaksız hale getirecektir. Bu konuda da herhangi bir "önlem" veya sınırlama getirilmemektedir. Devletin "Türk tarımını kalkındırmak", "Türk köylüsünü kurtarmak" vs. adına hazırladığı plan ve projelerin gerçekte emperyalizmin politikalarına uygunluğunu göstermesi açısından bu proje gayet iyi bir örnektir ve bunun gerçekleşmesi koşullarında küçük, yoksul köylülüğün mağduriyeti derinleşerek sürecektir.
Üretici kredilerinin faizlerinin piyasa faizleri düzeyinde olması IMF istekleri arasındadır. Yukarıda da değindiğimiz gibi öncelikle krediler hem yetersiz, hem de çok adaletsiz bir biçimde dağıtılmaktadır. Bu olumsuz duruma bir de kredilerin piyasa koşullarına uygun faizlendirilmesi koşulunun getirilmesi varolan kredi sisteminin -pratikte- ortadan kalkması; borçlanma ve yıkımın derinleşmesi demektir.
IMF taleplerinden birisi de Tarım Satış Kooperatifleri Birliklerinin özelleştirilmesidir. Bunun gerçekleşmesi kısmen destekleme alımı yaparak küçük köylüye dolaylı bir destek sağlayan kuruluş olarak bu kurumun işlevsiz kılınması anlamına gelecektir. Kısaca küçük köylü üreticisi için tüm kaynaklar kurutulmaktadır.

ÇÖZÜM DEVRİMDE!

Dünya, uluslararası tekelleşmenin yoğunlaşması sonucu "globalleşen bir köy"dür. Bu köyde küçüklere yer yoktur. Büyük tekel gruplarının çıkarları temelinde şekillenen devlet-hükümet politikaları tarımda da sarmalına aldığı yoksul ve orta köylü kitlelerini öğütüyor, onları sınıf olarak tarih sahnesinden siliyor.
İşsiz proleter saflara milyonlarla ifade edilen köylü kökenli yeni işsiz yığınları katılıyor. İşsizliğin yarattığı sorunlara, köyden kente göçün yaratacağı sorunlar (altyapı eksikliği, eğitim, sağlık, barınma vb.) ve derinleşen yoksulluk eklendiğinde, içinden geçtiğimiz sürecin neler getireceğini tahmin etmek güç değil.
Artan yoksulluğun, işsizliğin tek sorumlusu emperyalist-kapitalist sistemdir. Ve yığınları açlığın, sefaletin kucağına atan bu sisteme karşı mücadele etmeden, onu ortadan kaldırmadan gerçek anlamda bir kurtuluştan söz edilemez. Bu köhne sistemin bir tek gerçek alternatifi vardır: Devrim! İşçilerin, emekçilerin kurtuluşu ancak ve ancak işçilerin-köylülerin gerçekleştirecekleri devrimdedir; demokratik halk devrimindedir! Böylesi bir devrimle kurulacak iktidar işçilerin-köylülerin devrimci demokratik iktidarıdır. Yoksul köylü yığınları, bu sistemden kurtulmak için devrim mücadelesinde yerlerini almalıdırlar.
Sınıf bilinçli işçilerin görevi, her geçen gün artan yoksul, küçük köylülerin öfkesini, mücadelesini devrim mücadelesiyle birleştirme yönünde daha fazla çaba sarfetmektir. Sınıf bilinçli işçiler; yoksul köylü kitlelerine bu soyguncu düzenin yoksulluktan, işsizlikten ve açlıktan başka birşey vermediğini, vermeyeceğini anlatmalı ve kurtuluşun yolunu göstermeli, onları örgütlemelidir. Yoksul küçük köylü kitlelerinin hareketliliğinin önümüzdeki süreçte daha da artacağı beklenmelidir ve bu hareketliliğe uygun pratiğin sergilenmesi için hazırlıklı olunmalıdır. Unutulmamalıdır ki, devrimimiz işçi-köylü ittifakı üzerinde yükselecektir!

Eylül 2001


Union Network International (UNI)
1. Dünya Kongresi Yapıldı

UNI hakkında kısa ön bilgilerin aktarımı okuyucu için yararlı olacaktır.
UNI (Union Network International) kuruluşu ve yapısı üzerine:
UNI, 1 Ocak 2000 yılında Sydney'de yapılan kuruluş kongresi ile resmen kuruluşunu ilan etti. Bu kuruluşa kaynaklık eden temel düşünce, uluslararası çapta değişik iş kollarının giderek içiçe geçmesi ve yine uluslararası alanda çokuluslu tekellerin global çapta işçi haklarına karşı saldırılarına bir cevap olarak uluslararası alanda işçilerin birliğinin sağlanmasıdır.
Bu amaçla dört uluslararası işçi kuruluşu olan FİET (Hizmet işkolu ve özel sektörde çalışan Beyaz Yakalılar Uluslararası Federasyonu -10 milyon üyeli 136 ülkeden 435 sendika çatısı altında örgütlü), KI (Uluslararası Haberleşme Konfederasyonu, kuruluş öncesi 4,5 milyon üyeye sahip ve 127 ülkeden 281 sendika çatısı altında örgütlü), IGF (Grafik Çalışanları Uluslararası Federasyonu, bir milyon üyeye sahip ve 76 ülkeden 103 sendika çatısı altında örgütlü) ve MUI (Medya ve Eğlence Sektörü Uluslararası Federasyonu- 200 bin üyeye sahip ve 65 ülkeden 130 sendika çatısı altında örgütlü) biraraya gelerek dünya çapında birleşmenin gerekli olduğu konusunda ortak fikre vararak kuruluş kongrelerini yapmışlardır.
Bu dört Dünya Federasyonunun toplam üyesi 15 milyon 600 civarındadır. 140 ülkeden toplam 1000'e yakın sendika şu anda UNI içerisinde yeralmaktadır.
UNI'nin 4 kıtada, yani UNI-Afrika, UNI-Amerika, UNI-Asya ve Pasifikler ve UNI-Avrupa bölgeleri ve yönetimleri vardır.
UNI'de sektörler üzeri sorunların ele alındığı üç ana grup daha vardır. Bunlar UNI-Kadınlar, UNI-Gençlik ve UNI-Kalifiye ve yönetici elemanlar gruplarıdır.
UNI'de toplam 12 Sektör örgütlenmiştir. Bunlar, Ticaret, Elektrik, Banka Hizmetleri, Grafik, Berber ve Kozmetik; Kalifiye, yönetici ve Bilişim Teknolojisi ustaları; Medya, Sanat ve Eğlence, Posta, Bakım ve güvenlik hizmetleri, Sosyal Sigortalar ve Özel Sağlık Hizmetleri, Telekom, Turizm sektörleridir.
Ülkemizde UNI'ye üye kuruluşlar şunlardır: TEZ-KOOP İŞ Sendikası, T.Basın-İş Sendikası, BASİSEN, BASS, T.Haber İş, BMPEU, bunlar Türk-İş'e bağlı sendikalardır. Ayrıca DİSK'ten Bank-Sen ve Sine-Sen de üye sendikalardır. KESK'e bağlı HABER-SEN Sendikası da daha yeni üye olmuştur.

UNI-Gençlik Kampı

UNI Kongresi öncesi 5 günlük gençlik kampı düzenlenmiştir. Bu kampa çok fazla rağbet olmamıştır. UNI toplam delege sayısının ancak yüzde 5'i gençlerden oluşmaktadır. Bunların hepsine de genç demek için bin şahit gereklidir. Çünkü, UNI 35 yaşının altındaki delegelerin hepsine 'genç' demektedir ve buna rağmen oran yüzde 5'tir.
Herşeye rağmen UNI 1. Dünya Kongresi'ne yaklaşık 100 ülkeden gelen bu gençlerin UNI Kongresinde yaptıkları gösteri çok güzeldi ve geleceğin sahibi gençlere yakışır canlılıkta bir gösteri idi. Kongrenin yaşlıları tarafından büyük beğeni ile izlendi.
Gençler bu yüzde 5'lik oranı eleştirdiler ve gençliğin örgütlenmesinin öneminin altını çizdiler. Özellikle yeni meslek -tele iş, bilişim tekniğinde çalışanlar vb.- gruplarında çalışan gençlerin örgütlenmesinin zorunluluğunu belirttiler.

Kadınlar Konferansı

UNI 1. Dünya Kongresi öncesinde 3 ve 4 Eylül günleri yaklaşık 400 Kadın delegenin katılımı ile UNI 1. Dünya Kadınlar Konferansı yapıldı. Bu konferansın konusu, "Yeni Teknoloji, yeni Ekonomi - Kadınlar kazançlı mı çıkacak?" - idi.
Kadınlar aldıkları kararları UNI Kongresi'ne sundular.
Buna göre kısaca, küresel ekonominin kadın-erkek eşitliğine pek katkı yapmadığını, kadınların eğitime ve bilgiye ihtiyaçları olduğunu, kadınların eşit hak ve yükümlülüklere sahip olmaları gerektiğini, kadınların komünikasyon teknolojisinde de eşit şekilde yararlanmaları gerektiğini, küresel ekonominin kadınları ve çocukları daha da fazla sömürü altına aldığını ve uluslararası alanda kadın ve çocuk haklarının ortak bir standarta oturtmak gerektiğini, kotanın uygulanmasının gerekliliğinin tartışılması gerektiğini, işyerlerinde tacize karşı mücadele edilmesi gerektiğini savundular.
UNI'nin Birinci Olağan Kongresi ile birlikte Birinci Kadınlar Konferansı'nı da yapmış olması iyi bir işaretti. Kadınların Dünyanın her tarafında halen eşit haklara sahip olamaması, UNI Kongresi'nde de yaklaşık 1000 delegenin çok az bir kesiminin kadınlardan oluşması, bu alana dönük özel bir takım çalışmaların yapılmasının zorunluluğunu göstermekteydi.
Bundan hareketle de UNI Birinci Kongresi ve birinci kadınlar konferansı da, kadınların toplum içerisinde daha iyi bir konuma gelebilmesi için belli kararlar aldılar ve bu kararları alan her sendika gelecek dört yıl içerisinde bu alanla ilgili olarak özel çalışmalar yapma yükümlülüğü altına girmiş oldu.UNI-1. Dünya Kongresi
5-9 Eylül tarihleri arasında Almanya'nın Başkenti Berlin'de UNI 1. Dünya Kongresi "Yeni ekonomideki yeni insanlar için UNI-Küresel Eylem" belgisi altında yapıldı.
Kongrenin başında, UNI-Genel Başkanı, Berlin Büyükşehir Belediye Başkanı, Almanya Cumhurbaşkanı, Dünyanın en büyük sendikası olan Almanya'dan Ver-di sendikasının genel başkanı ve daha bir kaç kişi dünyadaki gelişmeler ve sorunlar üzerine konuşmalar yaptılar.
UNI-Genel Sekreteri Philip Jennings'in Çalışma Raporunu aktarmasından sonra, UNI'nin dört kıtadaki yönetimleri adına birer kişi kendi alanlarındaki çalışmalar üzerine rapor sundular.
Bu raporlarda genel olarak yaptıkları çalışmalar ve özellikle de küreselleşme sonucu ortaya çıkan yeni sorunlar anlatıldı. Bu anlatımlar içerisinde yer yer olumlu olarak gerçekleşen, yeni örgütlenmelerin olumluluğu üzerine bilgi verildi. Kongre boyuncadört ana konu üzerine ve genelde bu konularla bağlantı içerisinde sunulan önergeler üzerine konuşmalar yapıldı.
Bu dört ana konu; Küresel eylem ve değişim içerisinde bulunan küresel ekonomideki insanlar için UNI; Değişen küresel ekonomide örgütlenme; Ağ üzerinde Dayanışma: Çok uluslu tekeller ve işçilerin sermayesi; Yeni işçiler, yeni haklar.
Ayrıca Kongre boyunca Irkçılık ve Yabancı düşmanlığı, Kore, Kolombiya, Arjantin, Burma, Zimbabve, Pasifikteki Tampa gemisinde bulunan mülteciler ile ilgili durum değerlendirmesi yapıldı ve talepleri içeren kararlar alınarak ilgili devletlere ve kurumlara gönderildi.
Bunun içerisinde özellikle Güney Kore devletinin biri UNI-Dünya yönetim kurulu üyesi olan iki sendika başkanını tutuklayıp hücreye atmasına karşı kongrede imza toplanarak Berlin'deki Kore Büyükelçiliğine götürülüp kongrenin tepkisi dile getirildi ve serbest bırakılmaları talep edildi. Yine Güney Kore'deki bu tutuklu sendikacılarla dayanışma için kongre sırasında mektuplar yazılarak hapishaneye gönderildi. Aynı eylemin kongreye katılan sendikalarca kendi ülkelerinde de kampanya olarak sürdürülmesi bir görev olarak durmaktadır.
"Ağ üzerinde Dayanışma: Çok uluslu tekeller ve işçilerin sermayesi" başlıklı önerge hakkında yapılan konuşmalarda ilginç bir gerçekliği öğrendik. UNI'nin yaptığı bir tespite göre dünya üzerinde çalışanların bankalarda ve fonlarda biriken toplam olarak 17 Milyar doları vardır. Bu para sürekli olarak çokuluslu tekellerin ellerinden bir döner sermaye olarak dolaşmakta veya devletlerin kendileri tarafından kullanılmaktadır.
Kongrede konuşan bazı konuşmacılar, bu devletlerin ve tekellerin ellerinde bu hakkın alınmasını ve bu paranın üzerinde işçi örgütlerinin denetim hakkının sağlanması için gerekli önlemlerin alınmasını talep ettiler. Talep: Bu para çalışan insanların çıkarına kullanılmalıdır. Gelecekte bu konuda hangi adımların atılacağını ve hangi gelişmenin olacağı merak konusudur. Ama bu kadar büyüklükte bir paranın sermayenin elinde ve kullanımında olması çok şaşırtıcı idi.
Tabii ki ağ üzerinde dayanışma bölümünde çok yoğun bir şekilde bilişim teknolojisinin geldiği yer ve bu alanın çalışanlarının örgütlenmesi ve uluslararası alanda ortak dayanışmasının sağlanması için bu alanın çok daha fazla kullanılması gerektiği yönünde de çok sayıda konuşmalar oldu.
Konuşmaların içerisinde çok sayıda konuşmacı UNI'yi bir kurtarıcı olarak görmekte ve kendisi olmadan UNI'nin fazla birşey yapamayacağını düşünemiyordu. Yani uluslararası alanda örgütlenen bir federasyonun gücü değişik ülkelerdeki sendikaların gücüdür ve başka birşey değil. Bunu az sayıda delege vurguladı.
Tartışmalar içerisinde dikkati çeken bir yan ise, Kongre öncesi bütün sendikalara sunulan önergelere karşı temele ilişkin olarak eleştirilerin hemen hemen gelmemiş olmasıdır. Kongredeki tartışmalar süreci içerisinde ise bu yönde bir farklılık yaşandı. Tartışmalar sürecinde az sayıda konuşmacı, IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü'nün (DTÖ) reforme edilecek yapılar olmadığını, bunların miyadını doldurduğunu ve bunların yerine yeni araçların yaratılmasının gerekli olduğunu savundular. Bu savunu, UNI önergelerindeki temel yaklaşım ile çelişki içerisinde idi. Çünkü, UNI, bu kurumların kapılarını sendikalara ve sivil toplum örgütlerine açarak demokratik birer kurum haline gelmeleri gerektiğini, küreselleşmenin yalnızca sermayenin yararına kullanılamayacağını, insani yanının da olması gerektiğini savunmaktadır.
Bu reformist düşüncenin gerçekleşme olanakları çok fazla değildir. Belki adına küreselleşme de denilen emperyalist sistemin içerisine düşeceği büyük krizler sonucu, kendi yapısında geçici reformlar yapma işine gelebilir ve fakat şu andaki bütün gelişmeler emperyalist büyük tekellerin emperyalist devletlerle, emperyalizme bağımlı devletlerle birlikte sınıfa çok yönlü saldırılarda bulunduğu gerçeğini göstermektedir. O zaman, karşısında güçlü bir işçi hareketi görmeyen ve alabildiğince dünya zenginlik kaynaklarını ciddi bir muhalefet olmadan sömüren emperyalistlerin böyle bir reformcu yaklaşımı neden kabul etsinler. Ama gelişmeler farklılaştığında ciddi bir işçi hareketi uluslararası alanda kendini gösterdiğinde UNI'nin de içerisinde bulunduğu sendika bürokrasisini ve işçi aristokrasisini bir kalkan olarak kullanmak için geçici bazı geri adımlar atabilir.
Dolayısıyla bugün önerilen reformcu yaklaşım hem yaşam bulma imkanına sahip değildir ve hem de yanlıştır. İşçi sınıfının uluslararası alanda devrimci örgütlenmesinin önündeki tüm bariyerler emperyalist gericiliği beslemektedir ve buna karşı doğru mücadele yürütülmelidir.
Kongrede eleştiride bulunan delegeler her ne hikmetse, eleştirileri kabul edilmediği halde, kendileri de eleştirdikleri önergeden yana oy kullanmışlardır; en azından karşı oy kullanmamakla bu önergede oybirliği kabul edilmiş oldu. Bu yöntem de yanlıştı...
Sonuç olarak Kongre 109 ülkeden 432 Sendikadan oy hakkına sahip 789 delegenin katılımı ile yönetim kurulunu belirleyerek ve Genel Başkanını, Genel Başkan yardımcılarını (ki bu kongrede bir bayan ve bir erkek yönetici ikişer yıllıklarına, yani dönüşümlü olarak genel başkan yardımcılığına siçildiler), Genel Sekreterini ve Denetim Kurulunu seçerek çalışmalarını sonuçlandırdı. 90 kişilik UNI-Dünya yönetim kuruluna BASİSEN'in Genel Başkanı da seçildi.
Sermayenin uluslararası alanda örgütlü bir şekilde kendi yasalarını, kendi projelerini topyekün olarak dünya işçi sınıfına dayattığı bir dönemde, işçi sınıfının kendi mücadelesini bir ülke ile sınırlayamayacağını, işçi sınıfının diğer ülkelerdeki sınıf kardeşleri ile birlikte sermayeye karşı ortak çıkarını koruması için ortak örgütlülükler içerisinde olması gerektiği bu kongre ile birlikte bir kez daha bilinçlere yerleşti.
Bu Kongre de gösterdi ki, eğer sınıf hareketi içerisinde belli bir güçlülük yaratılmış ise, bu gibi kongrelere katılarak, doğrunun mücadelesini verme imkanı vardır. UNI yaklaşık bir yıl önce kongreye sunulan önergeleri tüm üye sendikalara dağıtmış ve bunlara her sendikanın bir ay içerisinde tavır takınma hakkını vermiştir. Ayrıca her sendikanın altı ay içerisinde kendi önergelerini de sunma imkanı tanımıştır. Bunun ötesinde her delege kongre sırasında -5 dakika ile sınırlı da olSAĞ konuşma hakkı tanımıştır. Tüm bu imkanların gelecekte iyi kullanılabilmesi için sendikalar içerisinde uzun vadeli sağlıklı bir çalışmayı yürütmek gerekir.
Ne yazık ki bu imkanlar UNI üyesi Türkiyeli sendikalar tarafından hiç kullanılmamıştır. Tersine bu kongreye katılan bazı sendikalar hariç, en az bir bölümü-BASS ve BASİSEN- kongreyi Turistik bir gezi, yurtdışında yeni serüvenler yaşamanın aracı olarak kullanmışlardır. Lafa gelince mangalda kül bırakmayan DİSK Sendikaları Sine-Sen ve Bank-Sen bu Kongreye katılma zahmeti bile göstermemişlerdir... belki haberleri yoktu...?!
Sınıf sağlam zeminler üzerinde örgütlendiği oranda gerçek önderlerini bu kongrelere seçerek gönderecektir. ve bu temsilciler de Dünya İşçi Sınıfının emperyalizm karşısındaki zaferini örgütlemek için ellerinden geleni yapacaklardır. Kimsenin bundan kuşkusu olmamalıdır.
Gelecek PROLETER ENTERNASYONALİZMİndedir.
Gelecek İŞÇİ SINIFININ KENDİ ELLERİNDEDİR.
YAŞASIN İŞÇİ SINIFININ ENTERNASYONAL DAYANIŞMASI!

Bir YDİ ÇAĞRI Okuru
18 Eylül 2001


Yoksullardan korkuyorlar!
Yoksulları hedef gösteriyorlar!

İşadamı Üzeyir Garih'in öldürülmesinin ardından polis ve medya büyük bir işbirliğiyle "katil avı"na çıktı. Ardarda katil zanlıları yakalandı ve bunlar hakkında yalan yanlış haberler yayılarak günlerce kamuoyu meşgul edildi. Katillerin adresi konusunda polis ve işbirlikçi medya tam bir fikir birliği içindeydi. Potansiyel suçlular olarak toplumun en altında yeralanlar, yoksullar ve onların çocukları gösteriliyordu.
Önce 13 yaşında Fuat N. adında bir çocuk yakalandı. Suçlu olduğu konusunda henüz hiçbir delil yokken, o, damgayı yemişti bile. Fakat sadece Fuat N. değil, onunla birlikte tüm ailesi de hedef olmuştu bir anda. "Katil" dediler, "tinerci" dediler, "sokak çocuğu" dediler, "sapık" ve "deli" dediler... gazetelerde çarşaf çarşaf teşhir edildiler. Aniden bir felaket çöküvermişti, zaten yoksulluk felaketiyle boğuşmak zorunda olan Fuat N. ve ailesinin başına... Fuat N. polisteki "sorgulama" ertesinde bıçaklama olayıyla ilişkisi olmadığı anlaşılıp bırakılmıştı. Ama olan da olmuştu bir kere. 13 yaşındaki çocuk serbest bırakılmasının ertesinde poliste yaşadığı terör ve işkenceyi medyaya şöyle açıklıyordu: "'Bu işi sen yaptın, doğruyu söyle yoksa kafanı kopartırız.' dediler. Beni soyup, tokatladılar." Bir kere daha polisin çocuk-büyük demeden kim eline geçerse her türlü kötü muameleyi ve zor kullanımını kendine hak gördüğü kanıtlanıyordu. Ama kimin umurunda? Bu yaştaki çocukların böylesi sorgulamalar sonucu yaşamları boyunca rahatsızlığını çekebilecekleri travmalar yaşama olasılığı varmış, kimin umurunda? Çocukların gözaltı, sorgulama ve yargılama sürecine ilişkin özel bir hukuk varmış, kimin umurunda? Suçluların derhal yakalanması istemiyle gaz verilip ortaya sürülen polis, kısa zamanda "başarı" sunma sevdasıyla yine en iyi bildiği yöntemi, kaba kuvvet ve işkenceyi uygulayacaktı!
Fakat bu kadarla sınırlı kalmıyordu yoksul çocuğun ve ailesinin başına gelenler... Baba 10 yıldır çalıştığı işyerinden "katil babasısın" denilerek işten kovulduğunu, anne çevrenin baskı ve tacizlerine maruz kaldıklarını açıklıyordu. Delilsiz-ispatsız yargılanmış ve toplum önünde teşhir edilmişlerdi. Bir tek "suç"ları vardı onların, yoksul olmaları! Yoksuldular ve hedef gösteriliyorlardı.
Suçsuz Fuat N.'nin serbest bırakılmasının ardından yeni kurbanlar peşine düştü polis ve onunla birlikte ellerine geçirdiklerini kamuoyu önünde "parçalamaya" hazır medya ordusu. Adının dahi doğru olmadığı daha sonra anlaşılan "Pınar" adıyla bir genç kadını tuttular. Ne fahişeliği kaldı Pınarın ne esrarkeşliği... Polisin gözaltındaki işkencesinin ardından medyanın saldırısına uğrayan biçare kadın üzerine dikilen televizyon kameraları karşısında "Ben Pınar değilim, ya!" diye ağlıyordu... Geçirdiği sinir krizine aldırılmıyor, hâlâ mikrofonlar ağzına sokulmaya çalışılıyordu. Bu genç kadının da olayla ilişkisi olmadığı anlaşıldı ve serbest bırakıldı. Ama olan olmuş, ailesiyle birlikte yaşadığı kâbus yanına kâr kalmıştı. Onun da tek "suçu" yoksul olmasıydı. Yoksuldu, öyleyse potansiyel olarak suçluydu...
Birbiri ardına yakalanan bu zavallı "zanlılar"ın yaşadıkları büyük haksızlık yaratılan ortamın ürünüydü. Evet, yoksullar potansiyel olarak suçlu görülüyordu.
Çünkü krizlerle çalkalanan, yoksullar kitlesinin bir çığ gibi büyüdüğü ülkede varlıklıların yüreğine korku girmişti bir kere! Gazeteler bıçaklanarak öldürülen holding şefi Üzeyir Garih'in bizzat kendi ağzından bu korkuyu dile getiriyor, "Uçurum çok büyüyor, bu da sosyal patlamaya doğru gidebilir. Kaybedecek bir şeyi olmayan insanlar her şeye tevessül eder" dediği bir konuşmasına işaret ediyorlardı. Üzeyir Garih'in öldürülmesi bu korkuyla yüzleştiriyordu varlıklı-zengin zümreyi. Öyle ki, cinayetin hemen ardından 123 kişinin İstanbul Valiliğine başvurarak resmi koruma talebinde bulunduğu bildirildi. Bu arada özel güvenlik şirketlerine bodyguard istemiyle başvurularda patlama yaşanıyordu. Tabii ki, onlar da fırsattan faydalanıp kendi reklamlarını yapmayı ihmal etmiyorlardı. Özel kuruluşlardan birinin yöneticisi şöyle pazarlıyordu kendilerini: "Üst düzey tabir edebileceğimiz kimseler tedbiri elden bırakmamalı. Oysa Türkiye'de bu kişiler kimi zaman yalnızca şoförlerini özel koruma olarak görüyor. Bu çok yanlış, unutulmamalıdır ki, önlemek ödemekten daha kolaydır."
Evet korkuyorlar, korkmak için nedenleri de var! Çünkü bu ülkeyi felakete sürükleyenler onlar, halk kitlelerini işsizliğe ve yoksulluğa itenler onlar, çalışan emekçi halkın sırtından zenginliklerine zenginlik katanlar yine onlar! Başkalarının işgücünün sömürüsü temelinde edindikleri zenginlikleri korumak ve zenginliklerini katlamak için her türlü caniliğe, her türlü yola başvurmaktan çekinmediklerinden korkuları büyüyor...
Yarattıkları yoksulluk karşısında şimdi panikliyor ve yoksulları lanetliyorlar! Yoksulları ve yoksulların çocuklarını deli-fahişe, tinerci-esrarkeş ve her türlü bela beklenir yaratıklar olarak görüyor, gösteriyorlar. 13 yaşındaki Fuat N. ayakkabı boyacılığıyla ailesinin geçimine katkıda bulunmaya çalışıyordu. Bir anda "sokak çocuğu" olarak damgalandı. Ve sonra medya aracılığıyla toplumun nasıl belirli bir kesime karşı kışkırtıldığını izledik. Birden sokakların güvenli olmadığını, her yerde hırsızların, tinercilerin, sokak çocuklarının pusu kurduğu hikayelerini dinledik. Genelde yoksullar, özelde de "sokak çocukları" bu sistemin bütün kötülüklerinin suçlusu gibi gösteriliyor, suç onların sırtına yıkılıyordu. Ve bu arada tabii ki, esas hırsızların "mülksüzleri mülksüzleştirenler" olduğu gözlerden gizleniyordu.
Yoksulluğu yaratanların yoksulların bir gün uyanarak ayaklanmasından, kendilerine ait olanları talep etmesinden korkması tabii ki anlaşılırdır. Fakat korkunun ecele faydası yoktur. Şurası da gün gibi açıktır: Emekçi sınıflar örgütlü mücadeleleriyle "mülksüzleştirenleri mülksüzleştirmek" için meydanlara çıktıklarında özel bodyguardları da işe yaramayacaktır.

Eylül 2001