"Teröre karşı mücadele" adına oluşturulan çelişkili ve geçici birlik

Yeni stratejik düşman.

Doğu Bloku'nun yıkılmasından sonra başta ABD olmak üzere batılı emperyalist büyük güçlerin kurmayı amaçladıkları "Yeni Dünya Düzeni"nde uzun vadeli stratejik amaçlarını gerekçelendirmek için eksikliğini duydukları unsuru da bulmuş oldular: Emperyalistler dünya egemenliği yönündeki çabalarını kamuoyundan gizlemek için ihtiyaç duydukları stratejik rakibi, düşmanı 11 Eylül 2001 tarihinde New York'taki Dünya Ticaret Merkezi'ne (DTM) Washington'daki ve Pentagon'a yapılan saldırı sonrasında buldu... Böylece rakibin adını vermek ve emperyalist dünya egemenliği çabasını kamuoyundan gizlemek daha da kolay ve mümkün hale geldi: Terörizm.
Şu an için "terörizme karşı mücadele" adına yürütülen savaşın karşısında somut bir ülke, devlet var: Afganistan ve burada iktidarı esasta elinde tutan dinci faşist Taliban rejimi. Fakat stratejik düşman olarak tanımlanan "terörizmin" uzun vade açısından gerekçelendirilmesi için mutlaka bu düşmanın bir devlet ya da devletler grubu tarafından sürekli olarak temsil edilmesi şart değildir. Şu ya da bu devlet ya da devletler grubundan bağımsız bir düşmanın yeni bir askeri stratejinin ana hedefi seçilmesi, kamuoyunun hızla bu yönde hazırlanması, ileride batılı emperyalist büyük güçler tarafından onlara karşı yönelen her hareketi -devrimci hareketleri de- yoğun bir askeri saldırıyla yok etmenin gerekçesi yapılacaktır.
Şu an için ABD emperyalizminin öncülüğünde koşturulan bu arabaya, hem diğer emperyalist güçler, hem de hemen hemen tüm diğer gerici devletler bağlanmıştır. "Uluslararası terörizme karşı mücadele etme" bahanesiyle görünürde dünya çapında büyük bir birlik oluşturulmuştur.

Asya'da birlik ve güç dengeleri.

Bu birliğin en açık görülen ve kurulan alanlarından biri de Orta, Güney ve Doğu Asya'dır. Yani öncelikle Afganistan'a komşu olan devletlerin oluşturduğu coğrafi alandır. Bu bölgede ilk göze çarpan ve en güçlü konuma sahip olan devlet Rusya'dır. Eski Rus sosyalemperyalizminin sınırları içinde olan ve Doğu Bloku'nun dağılmasıyla "bağımsızlıklarını" elde eden yeni devletler üzerindeki ekonomik ve özellikle askeri ağırlığıyla Rus emperyalizmi Orta Asya'da belirleyici bir öneme sahiptir. Doğu Bloku'nun dağılmasıyla Rus emperyalizmi bu bölgedeki devletler üzerinde etkisini ve ağırlığını koruyabilmek amacıyla Birleşik Devletler Topluluğu'nu (BDT) kurmuştur. BDT'nin en önemli parçasından biri "Savunma Komitesi"dir. BDT Savunma Komitesi içinde Rusya'nın dışında Beyaz Rusya, Kazakistan, Ermenistan, Tacikistan, bir ara bu komiteden çıktığını ilan etmesine rağmen 2000 yılında geri dönen Özbekistan, Kırgızistan, Moldovya ve Türkmenistan da bulunmaktadır.
Rus emperyalizmi bu devletlerin bir bölümüyle başka bağlayıcı anlaşmalar da yapmıştır. "Bağımsızlık ve egemenliği korumak amacıyla siyasi, ekonomik ve stratejik birlik" olarak tanımlanan GUUAM birliği içinde Gürcistan, Ukrayna, Özbekistan, Azerbaycan ve Moldavya bulunmaktadır. Yine bir başka birlik de Slav Birliği'dir. Slav Birliği'ne Rusya, Beyaz Rusya, Kazakistan ve Tacikistan dahildir.
Yukarıda sayılan birliklere, ittifaklara dahil "bağımsız" devletlerin çoğunun sınırları içerisinde Rus emperyalizminin doğrudan askeri üsleri ve çok sayıda askeri gücü bulunmaktadır. Örneğin doğrudan Afganistan'la sınır olan Türkmenistan'ın güney sınırlarını, yani Afganistan'la olan sınırlarını da Rus emperyalizminin askeri güçleri korumaktadır.
Orta Asya cumhuriyetlerinde Rus emperyalizminin etkisi ve gücü sınırsız ve rakipsiz değildir. Bu bölgeye batılı emperyalist güçler (aynı zamanda irili ufaklı diğer emperyalist güçler ve Türkiye gibi bölgesel gücünü artırma yolunda olan yerel güçler de) girmişler, önemli bir etki kazanmışlardır. Üstelik Orta Asya cumhuriyetlerinin batılı emperyalist büyük güçlerin de iştahını kabartması; özellikle bu ülkelerdeki stratejik önemdeki petrol ve doğal gaz rezervleriyle doğrudan ilgilenmeleri nedeniyle bu cumhuriyetler Rus emperyalizmiyle ilişkilerinde göreceli bir hareket serbestliği de elde etmişlerdir. Bunlardan Kazakistan ve Tacikistan Rusya ile daha yakın ilişki ve bağımlılık içindeyken, diğerleri, örneğin Azerbaycan, Türkmenistan ABD ile daha fazla ilişki geliştirmek amacıyla yanıp tutuşmaktadırlar. Emperyalist büyük güçlerin iştahını kabartan Orta Asya cumhuriyetleri de bölgesel güç olma, emperyalist dalaştan kendileri için daha büyük bir pay kapma uğruna kendi aralarında da kapışmaktadırlar. Rusya ile bağımlılık ilişkilerindeki farklılıklara rağmen Rusya için bu ülkeler kendi etki alanı içinde görülmekte, Rus emperyalizmi askeri stratejisini bu yönde açıkça ortaya koymakta ve buna uygun da davranmaktadır.
ABD emperyalizminin ilan ettiği "terörizme karşı ittifak" içerisinde yer alıp almama ve ne ölçüde yer alacakları bu nedenle herşeyden önce Rusya'nın çıkarlarına ve tavrına bağlıydı. Rus emperyalizmi tavrını kısa sürede "terörizme karşı ittifak"ı destekleme yönünde koyunca, bu devletler de hiç gecikmeden ve çekinmeden tavırlarını bu yönde belirlediler. Ukrayna, Beyaz Rusya, Kazakistan, Türkmenistan, Tacikistan, Özbekistan "sivil dünyanın terörizme karşı mücadelesini aktif olarak destekleyeceklerini" ilan ettiler ve bu yönde önemli bir adım olarak hava sahalarını ABD ve İngiliz emperyalizminin savaş uçaklarına açtılar. Rusya başta olmak üzere Türkmenistan ve Tacikistan ordusunun malzemelerinden, Taliban rejimine karşı Afganistan'ın kuzeyinde yoğunlaşan Kuzey İttifakı muhalif güçlerine yoğun askeri yardımlar devreye sokuldu. Kuzey İttifakı'na askeri danışmanlar verildi ve Kuzey İttifak'ının emperyalist büyük güçlerin santraç tahtasında piyon olarak öne sürülmesi için yeni bir saldırıya geçmeleri teşvik edildi.
Başta Rusya'nın ABD ile olmak üzere, hem Rusya ile Orta Asya devletlerinin, hem de bu devletlerin kendi aralarında var olan çelişkilere -hem de önemli çelişkilere- rağmen, bunları Taliban rejimine karşı, "terörizme karşı mücadele" adına birleştiren, ortak davranmaya iten etmenler neydi? En başta gelen etmen, Çeçenistan örneğinde Rusya için olduğu gibi, tüm Orta Asya cumhuriyetlerinde var olan egemen sınıfların iktidarını tehdit eden ve dinci program temelinde ortaya çıkan islamist bir güçlü muhalefet hareketinin varlığıdır. Bu ülkelerin bir bölümünde islamcı, gerici muhalefet, silahlı ve askeri örgütlenmeye sahiptir. Örneğin Tacikistan'da islamcılar ile Devlet Başkanı Emomali Rahmanov önderliğindeki "laik" güçler arasında uzun yıllar süren bir iç savaş yaşanmıştır. Rahmanov, kendi ülkesinin islamcılarını ancak onlara iktidardan pay vererek susturabilmiştir. Türkmenistan'da Kerimov rejimine karşı örgütlenmiş ve bu rejimi tehdin eden güçlü bir islamcı hareket vardır. Bu ülkelerdeki islamcı hareketler Afganistan'daki dinci Taliban rejiminden birçok yönde (ideolojik, siyasi, askeri vb.) destek görmektedir. Afganistan'daki islamcı rejime bakarak Orta Asya'daki islamcı güçler de iktidara gelmek amacıyla yanıp tutuşmaktadırlar. ABD'nin başını çektiği "terörizme karşı ittifak" içerisinde Rusya başta olmak üzere, Orta Asya cumhuriyetlerini de girmeye iten en temel etmen, işte bu "islamcı tehdittir". Bu bağlamda bölgedeki devletler "kendi islamcı teröristlerini" halletmek için de bunu çok iyi bir fırsat olarak kullanacaklardır. Örneğin Rusya, batılı emperyalistlerin şimdiye kadar eleştirdikleri Çeçenistan politikasının -kısmi de olSAĞ "haklılığını" onaylatmıştır.
İkinci etmen, Rusya'nın ve Orta Asya cumhuriyetlerinin ABD'yi desteklemedikleri şartlarda da tüm batılı emperyalistlerin desteğini alan ABD'nin yine de Afganistan'a saldıracağı ve bu durumda Taliban rejiminin yıkılmasından sonra oluşturulacak bölge etkinliğinde bulunamayacakları ihtimalinin varlığıdır. İster Rus emperyalizminin, isterse de Orta Asya'nın gerici devletlerinin, burunlarının dibinde değişen güç dengelerine ilgisiz kalmaları mümkün olamazdı.
Bu etmenler başta olmak üzere Rus emperyalizmi ve Orta Asya'nın gerici devletleri, kendi özel çıkarları ve hesaplarını bir an olsun unutmadan, şu an için ABD ve diğer batılı emperyalist büyük güçlerle birlikte dinci faşist Taliban rejimine karşı ittifakta yer almışlardır. Tabii ki, bu ittifakın geçici olduğunu ve bir dizi çelişmeyi de içinde barındırdığını bilerek.

Pakistan ve Hindistan.

Taliban rejimine karşı ABD önderliğinde oluşturulan ittifakın anahtar ülkesi bir çok bakımdan Pakistan'dır. ABD aracılığıyla Pakistan, Afganistan'da Taliban rejiminin baş destekçisi, koruyucusu idi. Pakistan'ın doğrudan desteği olmadan Taliban'ın Afganistan'da diğer dinci gerici güçleri yenerek iktidara gelmesi mümkün değildi. Pakistan, kuzeyinde Rus emperyalizmi başta gelmek üzere Orta Asya cumhuriyetlerinin de etkisini kırmak amacıyla doğrudan kendi etkisi ve örgütlemesiyle iktidara gelen Taliban rejiminin yaşaması ve güçlenmesi taraftarıydı. Taliban rejiminin ideolojik gerekçelerle bin Ladin'i ABD'ye vermeye yanaşmaması ve böylece ABD ve batılı emperyalistlerin şu anki ilan edilen baş düşmanı haline gelmesi sonucunda Pakistan, Taliban rejiminden desteğini çekmek ve dişlerini gıcırdata gıcırdata ABD arabasına koşulmak zorunda kaldı.
Resmen bir "İslam Cumhuriyeti" olan ve "şeriat kanunlarını" da bu "cumhuriyetin" anayasası olarak ilan eden Pakistan'daki siyasi rejimin ideolojik temelleriyle Afganistan'daki Taliban rejiminin ideolojik temelleri arasında hiçbir önemli farklılık yoktur. Afganistan'da olduğu gibi, Pakistan'da da insanlar, özellikle de kadınlar "şeriat kanunlarına" dayanarak en ağır, en barbar cezalara çarptırılmakta, ülkede tam bir islamcı faşizm uygulanmaktadır. Fakat, tam da Pakistan rejiminin dinci yapısı, ABD'nin ve diğer batılı emperyalistlerin Pakistan'ı Afganistan islam rejimine karşı bir saldırı üssü olarak seçmelerinde önemli bir rol oynamıştır. Dinci Pakistan'ın desteklendiği şartlarda batılı emperyalistler "islam dünyasına" kendilerinin müslümanlara karşı değil, terörist Taliban rejimine karşı mücadele ettiklerini daha kolay gösterebileceklerdir. Tabii ki, aynı zamanda Taliban rejiminin en önemli destekçisi Pakistan'ın bu desteğinin kaldırılması ve batılı ittifakta tam olarak yer aldırtılması Taliban rejimine karşı mücadelede büyük bir avantajı beraberinde getirecektir.
ABD ve diğer batılı emperyalistler bu amaçlarına erişmiştir. "Yurtsever" Pakistan ordusunun "vatanperver" generalleri, en başta da askeri darbe yaparak devletin başına oturan Müşerref, batılı emperyalistlerin yanında yer almışlardır. Bu durum, Pakistan hakim sınıflarının dinci vaazlerini ciddiye alan açık dinci Pakistan siyasi partilerini ve onların etkisindeki kitleleri hayal kırıklığına uğrattı ve kitlesel gösterilere geçmesini beraberinde getirdi. Ama bu rizikolar göze alınmak zorunda kalındı. Üstelik, devlet olarak kurulduğundan beri kanlı bıçaklı olduğu Hindistan'ın ABD'ye her türlü yardımı vereceğini ilan ettiği şartlarda, Pakistan'nın batılı ittifakta yer almaması, onun büyük oranda izole olmasına ve Hindistan karşısında yalnız kalmasına yol açardı.
Hindistan gericileri de bu hayalle derhal ABD önderliğindeki ittifaka girmeye hazır olduğunu, her tür askeri ve sivil yardımı yapacağını ilan etmiş ve kendi ülkelerindeki dinci teröristlerin dış kökenine (yani Pakistan'ı anımsatarak) vurgu yapmayı da unutmamışlardı. ABD seçimini daha çok Pakistan'dan yana koydu. Fakat ABD aynı zamanda hem Pakistan'a, hem de Hindistan'a karşı yıllar önce koyduğu ambargoyu kaldırdığını açıklayarak Hindistan'ın da ağzına bir parmak bal sürmeyi unutmadı.
İran.
Bölgenin bir başka şeriat kanunlarına göre yönetilen gerici, dinci faşist devleti olan İran, "uluslararası terörizme karşı" olduğunu, "terörizme karşı mücadeleyi" desteklediğini ilan etti. Fakat bu desteğini, şimdiye kadar yalnızca siyasi açıklamalarla sınırladı. ABD ile arasının uzun yıllardır bozuk olduğu, ABD'nin uzun yıllardır "terörist ülkeler" listesine ismini koyduğu İran'da, halk yığınlarının uzun yıllar antiamerikancılıkla eğitildiği şartlarda desteğin dikkatli ve tedbirli-siyasi destekle sınırlı kalması anlaşılır da.

Japonya ve Çin.

Asya'nın ekonomik ve mali açıdan en güçlü emperyalist gücü Japonya, "uluslararası terörizme karşı mücadele"yi kendi emperyalist planlarını ve Japon militarizmini geliştirmek amacıyla kullanmak için hemen harekete geçti. Japonya, batılı emperyalistin askeri harekâtına yalnızca para musluğunu açmakla kalmadı, aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ilk kez bir savaş harekâtına askeri güç gönderme kararını da aldı.
Çin'in ise bölgedeki önemli güçlerden biri olarak uzun yıllardır kendi sınırları içinde gelişen islamcı ayrılıkçılarla arası bozuktur. Çin Orta Asya'da ve Güney Asya'da dinci akımların gelişmesini çıkarları açısından zararlı gördüğünden ve Taliban rejimi yıkıldığında bölgenin kaderini birlikte çizmek amacıyla ABD ve diğer batılı emperyalistlerin Taliban rejimine karşı hareketini desteklemektedir.

19 Ekim 2001



NEPAL HALK SAVAŞI DAYANIŞMA KOMİTESİ (NHSDK) TEMSİLCİSİ:

"Dünyada uluslararası bir dayanışma geliştirmek gereklidir!"

Aşağıda Nepal Halk Savaşı Dayanışma Komitesi (NHSDK) temsilcisiyle yapılan bir röportajı yayınlıyoruz.Çağrı: Örgütünüz hakkında bilgi vermenizi rica ediyoruz...
NHSDK Temsilcisi: Nepal Halk Savaşı Dayanışma Komitesi Belçika'da bulunmaktadır ve Nepal'deki Halk Savaşı'nı desteklemektedir. Burada kısaca Nepal'deki durumu ortaya koymak istiyorum: Nepal, büyük toprak sahiplerinin hakim olduğu Güney Asya'nın en yoksul ülkelerinden biridir ve sosyalist açıdan değerlendirilecek olursa, yarıfeodal ve yarısömürge bir ülkedir. Ülkede birçok milliyet, kültür, din ve birçok kast vardır. Nepal'de birçok dine inanan insan olmasına rağmen ulusal din (devlet dini / BN) Hindu dinidir. Hinduizmin karakterine uygun olarak değişik Brahmanlar (tanrılar / BN) ve kastlar vardır. Bu kastların içerisinde de bir hiyerarşi var. Bir kast en üstte bulunmaktadır, diğerleriyse onun altında, alt kastlardır. Alt kastlar ve bunlara üye olan halklar ezilmektedir. Tüm halklar ise hükümet ve yerel caniler tarafından yoğun bir baskı altında tutulmaktadır. Nepal hükümeti gerçekte Hindistan yayılmacılarının, emperyalistlerinin çıkarı doğrultusunda çalışmaktadır.
Gerçek bir kurtuluşun elde edilmesi, ülkeyi her türden emperyalist saldırganlıktan kurtarmak amacıyla Nepal'in devrimci güçleri 1996'dan bu yana Halk Savaşı yürütmektedirler. Şu anda devrimci güçler ülkede daha fazla bir etkiye sahiptir ve daha güçlü bir enternasyonal dayanışmayla karşılaşmaktadır.
Nepal'de hem kitle, hem de bir gerilla örgütlenmesi vardır. Ayrıca devrimci güçler Nepal Komünist Partisi-Maoist (NKP-M) içinde örgütlenmiştir. NKP-M, Marksizm-Leninizm ve Maoizm'e sahip çıkmaktadır ve Mao'nun (Halk Savaşı) teorisine uygun olarak Halk Savaşını uzun süreli savaş olarak yürütmektedir. Halk Savaşı başlamadan önce de halk hareketi oldukça güçlüydü. Hükümet ama bu hareketi canice ezmeye çalıştı. Ezilen birçok insan katledildi. Hükümet, en basit haklar için mücadeleye atılanları bile katlediyordu. 1990 öncesinde Nepal'de mutlak monarşi vardı ve partisiz bir politik sistem bulunuyordu. 1990'lı yıllarda gelişen büyük mücadele, partisiz politik sistemi yıktı ve yerine çok partili bir sistem kuruldu. Fakat kâğıda dökülen Anayasa ise pratiğe hiç geçirilmedi.
Çağrı: Nepal'de faşist bir yönetimden bahsedilebilir mi?
NHSDK Temsilcisi: Evet, Nepal'de faşist bir siyasi sistem vardır.
Çağrı: Gerilla ne kadar güçlü?
NHSDK Temsilcisi: Gerilla oldukça güçlüdür. Ve Nepal halklarından güçlü bir destek görmektedir. Gerilla ile halk et ve kemik gibi birbirine bağlıdır ve birbirine ihtiyaçları vardır. Halk tarafından desteklenmeyen bir gerilla hareketi zaten yaşayamaz. Halklar gerillayı desteklemekte ve gittikçe daha güçlü olarak gerilla hareketine katılmaktadır.
NKP-M üç ay önce açıkça halkı gerillaya katılmaya çağırdı. Bir bölgeden beş bine yakın insan gerillaya katılma isteğini dile getirdi. Fakat parti, şu an herkese iyi bir eğitim verebilecek olanaklara sahip değil. Bu nedenle parti şunu dedi: Bekleyin. Ülkeyi emperyalist saldırganlıktan ve sömürücülerden kurtarmak amacıyla halk arasında gittikçe fedakârlık yapma psikolojisi güçlenmektedir. Halk yığınları kurtuluşun bir parçası olmak, halkın hakkı için mücadele etmek ve her yerde her zaman fedakârca davranmak istemektedir.
Çağrı: Ülkenin sosyal ve ekonomik durumu nasıldır? İşçi sınıfının durumu nedir?
NHSDK Temsilcisi: Sosyal yapı yarıfeodal ve yarısömürgedir. Ülkede birçok milliyet ve kast yaşamaktadır. Nüfusun % 85'i geleneksel tarımla geçinmektedir. Bir bölümü fabrikada işçi olarak çalışmakta ve sendikalarda örgütlü durumdadır. Küçük köylüler ve kadınlar arasında örgütlenmenin de olduğunu düşünüyorum. Üniversite öğrencilerinin desteği kayda değerdir. 100 binden fazla öğrenci Tüm Nepal Özgür Devrimci Öğrenci Birliği'nde örgütlüdür.
Avrupa Parlamentosu son zamanda Nepal devletini ve gerici sınıfları daha güçlü desteklemeye başladı. Fakat doğrudan değil, dolaylı olarak desteklemektedir. Geçenlerde Nepal Üniversitesi'nden bir profesör ile mülakât yaptım. O, yalnızca silahlı bir polis gücünün Maoistleri barış görüşmelerine zorlayabileceğini belirtmektedir. Maoistler ise şunu belirtmektedir: "Görüşmeler için şartları yarat. Bizler ülke için, halkların hakkı için masa başında da görüşürüz ve her konuyu konuşuruz. Hükümetin önerilerini ele alabiliriz. Fakat hükümet görüşmeler için şartların yaratılmasını istememektedir. Bu konuda örnekler de vardır: İki ya da üç hafta önce güçlü bir öğrenci hareketi gelişti. Öğrencilerin haklı talepleri dile getirildi. Hükümet, öğrencileri görüşmeye davet etti. Ama görüşmelere gelen öğrenciler tutuklandılar. Hükümetin pratiği budur. Polis bu öğrencilerin evlerine baskın yaptı. Kadınlar ve hatta 7 yaşından küçük çocuklarla 65-70 yaşındaki yaşlılar bile sorguya alındılar.
Bunun dışında örgütlü işkence, örgütlü ırza geçme ve diğer örgütlü saldırılar vardır.
Çağrı: Sistematik işkencenin düzeyi ne durumdadır?
NHSDK Temsilcisi: Evet ülkemizde sistematik bir işkence uygulanmaktadır. İnsanlar tutuklandıktan sonra kaybolmaktadırlar. İnsan hakları örgütleri "tutuklananlara ne oldu?" diye sorduklarında onlara, "biz onları görmedik, tutuklamadık, herhalde kayboldular" biçiminde yanıt verilmektedir.
Devrimci güçler bir insan hakları örgütü kurmuştur ve bu örgüt, tutuklandıktan sonra kaybolan insanları kamuoyuna taşımak amacıyla talepler getirmişlerdir. Hükümet yalnızca elinde resmen tutuklu olarak hapiste bulunanların listesini yayınlamaktadır. İnsan hakları örgütü "kaybolanlar nerede?" diye sormaktadır. Bu örgüt devrimci güçlerden 72 isim yayınlamıştır. Bunlar resmen tutuklu değiller. Hükümet tutuklu olanlardan 200'ünün ismini yayınlamıştır. Hükümetin yayınladığı listede 72 kişiden yalnızca 3 kişinin adı geçmektedir. Geri kalan 69 kişi ise hâlen kayıptır.
Tutuklu olan mahkûmların da hakları yoktur. Kâğıt üzerinde hapiste radyo dinlemek, gazete okumak, ailelerin ziyarette bulunması vb. serbesttir. Kanuna göre tutuklanan her kişi, en geç 24 saat içinde hakim önüne çıkarılması gerekiyor. Fakat tüm bu haklar kâğıt üzerindedir ve uygulanmamaktadır. Bir yıldır tutuklu olanların bile hakim önüne çıkarılmadıkları durumlar vardır. Öyle durumlar da vardır ki, hakim tarafından serbest bırakılanlar mahkeme binasını daha terketmeden yeniden tutuklanmaktadır. Tüm bu örnekler Amnesty International raporunda da bulunmaktadır.
Çağrı: Nepal'de işçi sınıfının olmadığı söylenebilir mi?
NHSDK Temsilcisi: Tabii ki bir işçi sınıfı vardır. İşçi sınıfı olmaksızın Nepal'de hiçbir mücadele yürütülemez. Yalnızca ülke nüfusunun % 2-5'i geri kalan % 95'ini sömürmektedir. Öncelikle de kompradorlar ve bürokratlar. Bunlar ülkenin tüm ekonomisini kendi ellerinde toplamışlardır.
Çağrı: Nepal'de birçok milliyettin ve dinin varlığından bahsettiniz. Bu alanlarda nasıl örgütleniyorsunuz?
NHSDK Temsilcisi: Onları örgütlemek amacıyla: Azınlıklar için, alt kastlara üyeler için; kadınlar, aydınlar için ve bütün ezilenler için daha fazla haklar; tüm azınlık halklara daha fazla haklar savunulmaktadır.
Ülkede yerel örgütlenmeleri bulunmaktadır. Örneğin Tamang Kurtuluş Cephesi, bu, kitlesel bir örgüttür. Değişik halk grupları ve azınlıklar bulunmaktadır. Birçok cephe örgütü var. Ayrıca baskı altında tutulan yerel örgütler de vardır. Conali Kurtuluş Cephesi, Tharu Kurtuluş Cephesi gibi. Yine kitle örgütleri, kadın, öğrenci ve aydınların sadece bir bölgede değil ülkenin her yanında örgütleri vardır.
Çağrı: Kadınlar için bir kitle örgütünüz var mı?
NHSDK Temsilcisi: Evet, güçlü bir kitlesel kadın örgütü vardır. Kadınlar yoğun biçimde gerillaya da katılmaktadır. Kırlık alanlarda askeri bir mücadele yürürken, şehirlerde ordusuz güçlü bir mücadele yürütülüyor. Bu resimde de görebilirsin (resmi göstererek / BN). Bu bir kadın gerilla grubudur.
Çağrı: Her milliyet için gerilla içinde özel gruplar var mı?
NHSDK Temsilcisi: Bu alanda birlikte bir örgütlenme yürütülmektedir.
Çağrı: Konuşulan dil konusunda durum nasıl?
NHSDK Temsilcisi: Bir dizi dil olmasına rağmen ulusal dil Nepalcedir.
Çağrı: Herkes Nepalceyi biliyor mu?
NHSDK Temsilcisi: Çoğunluğu. Herkesin bilip bilmediği konusunda kesin bir şey diyemeyeceğim.
Biz Yeni-Demokratik Halk İktidarı için mücadele ediyoruz, ulusal iktidar için değil.
Esas olan sınıfsal kurtuluştur. Sınıfsal kurtuluş olmadan değişik halk gruplarının kurtuluşuna varmak mümkün değildir.
Çağrı: Gazete veya diğer yayınlarınız sadece Nepalce mi yayınlanıyor, yoksa diğer dillerde de yayınlıyor musunuz? Yani diğer halk grupları için yayınlarınız var mı?
NHSDK Temsilcisi: Evet, değişik bölgelerde diğer dillerde de, değişik halk grupları için kendi dillerinde makaleler yayınlanmaktadır. Bu makalelerde Nepal'deki hareket ve durum hakkında bilgilere rastlanabilir.
Çağrı: Halkların Mücadelesi Enternasyonal Liga'sından (HMEL) beklentileriniz nedir?
NHSDK Temsilcisi: Dünyada uluslararası bir dayanışma geliştirmek gereklidir. Emperyalistler emekçi yığınlara birçok biçimde saldırmaktadır. Bu nedenle kitle örgütlerinin mücadelesi silahlı olmalıdır. Emperyalizme karşı mücadelede böyle bir hareketin büyük bir önemi vardır.
Çağrı: HMEL'e mücadeleniz için büyük bir önem veriyor musunuz?
NHSDK Temsilcisi: Yalnızca bizim mücadelemiz için değil. Bizim mücadelemiz için de tüm halk kitlelerinin, işçi yığınlarının mücadelesinin bir parçasıdır. Askeri mücadele gibi, kitle örgütlerinin mücadelesi de gereklidir. Bunun legal ya da illegal olması taktiksel bir sorundur, ama bu gereklidir.
Çağrı: Röportaj için teşekkürler ve mücadelenizde başarılar dilerim.
NHSDK Temsilcisi: Ben de teşekkür ederim.

Mayıs 2001

 




EMPERYALİST BARBARLIK ÇOCUKLARI DA VURUYOR!

İnsanca yaşamak için tek seçenek var:
Sosyalizm!

"Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler,
günlerimiz tohumlardır avuçlarında çocukların,
çocukların avuçlarında yeşerecekler.
(...)
Ormanlarınki kadar uzun olabilir ömrümüz
yeter ki bırakmıyalım
yaşanmamış günlerimiz yok olmasın çocukların
avuçlarıyla birlikte.
Boşluğun karanlığına çıkmasın negatif resimcikler,
yeter ki ekmek ve hürriyet yolunda dövüşebilmek için
yaşıyabilelim."
(Nazım Hikmet)


12 Ekim 1999'da dünya nüfusunun 6 milyarıncı insanı doğduğunda, emperyalistlerin örgütlerinden biri olan Birleşmiş Milletler Örgütü bu olayı "büyük bir sevinçle" dünyaya duyurmuştu. Yapılan şovda, BM Genel Sekreteri Annan'ın Bosna Hersek'e gidip Fatima Nevic isimli kadın ile bebeğini ziyaret etmek ve 6 milyarıncı insanı "onurlandırmak" da vardı... Burjuva medya da bu şova katılarak "hoş geldin bebek" manşetleriyle bebeği karşıladılar!
Biz de burjuvazinin bir yandan özellikle yoksul ülkelerdeki nüfus artışına karşı önlemler alma, bir yandan da şov yapma sahtekârlığını ortaya koyarak bebeği şu sözlerle karşılamıştık:
"... Hoş geldin bebek. Şimdi farkında olmasan da, büyük insanlık emperyalist barbarlığın egemenliği altında eziliyor. Bugünkü 'büyüklerin' önünde olduğu gibi, senin kuşağının da önünde iki seçenek var: Ya barbarlık içinde yok olmak, ya da yeni bir dünya kurarak son vermek barbarlığa!
Kararı verecek olanlardan birisi de sensin. İnsanca yaşamak istiyorsan eğer, bir tek seçeneğin var: barbarlığa son vermek!" (Çağrı, sayı 28, sayfa 21)
Aradan geçen iki yıllık süreç emperyalist barbarlığın genel olarak insanlığın geleceğini, özelde de geleceğin sahibi olacak olan çocukları ve geleceğini her zamankinden daha fazla yok etmekte olduğunu gösterdi, gösteriyor. Ya sosyalizm, ya barbarlık içinde çöküş şiarı her zamankinden daha güncel!
Emperyalist barbarlık çocukların yaşamını değişik ülkelerde değişik biçimlerde yok etmektedir. Kimi ülkelerde nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan ezilenlerin, "büyük insanlığın" çocuklarını yetersiz beslenme, ilaç yoksunluğuna mahkûm ederek ölüme terketmektedir. Kimi ülkelerde savaşlar körükleyerek doğrudan savaş kurbanı etmekte; savaştan canını kurtarmak için yerini yurdunu terk etmek zorunda kalanları da zorunlu göç yollarında süründürmektedir.
Örneğin, "Körfez Savaşı" sonrasında Irak'a uygulanan ambargo sonucu yaşamını yitiren çocukların sayısı yüzbinleri geçmiştir. Bazı verilere göre yarım milyondan fazla Iraklı çocuk yetersiz beslenme ve ilaç yokluğu sonucu yaşamını yitirmiştir.
Dünyanın hemen her kıtasında süren yerel savaşlarda milyonlarca çocuk ölmüş, milyonlarcası da sakat bırakılmıştır. Kimsesiz kalan çocukların sayısı da milyonlarla hesaplanmaktadır.
11 Eylül 2001 tarihinde ABD'ye yapılan saldırılar sonrasında başta ABD emperyalizmi olmak üzere tüm emperyalistlerin dünyanın ezilen halklarına yönelik başlattığı; anda Afganistan'a yönelik yürüyen savaşta yine milyonlarca çocuk hedef alınmış durumda.
Afganistan'da yıllarca süren savaş ve çatışmalarda çıplak canlarını kurtarma mücadelesini sürdüren insanların yaşama imkânları, ABD ve İngiliz emperyalizminin savaş makinalarıyla, bombardımanlarıyla bütünüyle ellerinden alınmıştır.
Emperyalist barbarlığın feodal dinci gericilikle birleştiği yerde, çıplak canlarını kurtarma çabası içinde çocuklar bir fazlalık olarak görülmektedir. Özellikle kız çocukları, feodal dinci gericiliğin emperyalist savaşa kurban olarak sunduğu ilk kurbanlar olmaktadır. ABD ve İngiliz emperyalizminin saldırılarından kaçmak için yerini yurdunu terketmek zorunda kalan Afganistanlılar, kız çocuklarını bırakarak Afganistan'ı terkediyor. Bu terkediş, kız çocuklarını geride bırakmak gerçekte onları peşinen ölüme terketmektir.
Afganistan'dan kaçmaya çalışıp yollara düşenlerin durumu da daha iyi değil. Gıda yokluğu, ilaç yokluğu, evsizlik vb. nedenlerle zorunlu göç yollarında olan milyonlarca çocuk -büyükleri gibi- ölüm-kalım mücadelesi vermektedir. Ot, çekirge vb. ellerine çiğneyip yutabilecekleri ne geçerse yemeye çalışarak bir gün de olsa daha fazla yaşama mücadelesi vermektedir.
Bu durumun gerçek yaratıcıları -emperyalistler ve kurumları- ise "insansever" şovları yapmaktan geri kalmıyor, "insani yardım" çığlıkları atıyor... Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu (UNICEF) yeterli miktarda besin maddesi yardımı yapılmazSAĞki yapılmayacağı gayet açık!- 100 bin Afganlı çocuğun bu kış aylarında yaşamını yitireceğini açıklıyor.
Emperyalist saldırganlar bombaları, füzeleriyle birlikte uçaklarla paketlenmiş yiyecek yardımı atma şovları, "insansever" görünme çabalarını sürdürürken; sözkonusu paketleri yerde toplamaya çalışanların bir bölümü mayın kurbanı olmaktadır. Verilen bilgilere göre yüzlerce insan ya yaşamını yitirdi, ya da sakat kaldı. Yani, emperyalistlerin yiyecek yardımı da gerçekte bomba olarak Afganistanlıların başına yağmaktadır. Ve yine çoğunlukla çocuklar kurban olmaktadır.
Medyaya yansıyan haberlere göre, anda 1 milyondan fazla Afganistanlı çocuk mülteci durumundadır. Bu sayı, 7 Ekim 2001 tarihinde ABD ve İngiliz emperyalistlerinin saldırıları sonrasında zorunlu göçe maruz kalanları içermiyor.
Afganistan, 5 yaş altı çocuk ölümlerinde -binde 293'lük oranla- dünyada dördüncü sırada ve "risk durumu en yüksek" çocukları anda Afganistanlı çocuklar oluşturuyor. 24 milyon nüfuslu Afganistan'ın nüfusunun 11 milyonunu 0-18 yaş arası nüfus oluşturmaktadır. Bu 11 milyonun % 95'inin "savaş travması" nedeniyle tedaviye ihtiyacı var.
0-5 yaş grubu çocuklarından her 4 çocuktan biri 5 yaşına girmeden ölmektedir. Bu ölümlere neden olan hastalıkların başında ishal, sıtma ve solunum yolu enfeksiyonları gelmektedir. 6-13 yaş grubu çocukların % 70'i okuma yazma bilmemektedir. Son 20 yıllık süreçte Afganistan'da yürüyen çatışmalar, savaş sonucu hâlâ hayatta olan 400 bin çocuk anasız-babasız kalmış, kimsesiz yaşamaya mahkûm edilmiştir. 7 Ekim 2001 tarihinden sonra ABD ve İngiliz emperyalistlerinin saldırıları sonucu Afganistan nüfusunun -Taliban'la birlikte savaşanlar dışında- hemen hemen tümü evlerinden, yerleşim alanlarından uzaklaşmış; büyük bölümü Pakistan ve İran sınırına dayanmıştır.
Dünyanın değişik kıta ve ülkelerinde milyonlarca çocuk bozuk düzenin kurbanı olurken, 4 Ekim tarihi "Dünya Çocuk Günü" olarak kutlanmakta ve burjuvazi "çocuklara ne kadar değer verdiğini" bu günde hatırlamakta(!), yaptığı şovlar ertesinde gerçek yaşama dönülmektedir. Ara-sıra da çocukların hatırlandığı, çocuklar hakkında yapılan araştırmaların sonuçlarının kamuoyuna yansıtılmasıyla gösterilmektedir. Sözkonusu araştırmalar da -her ne kadar gerçek durum gizlenmeye çalışılsa da- "büyük insanlığın" çocuklarının emperyalist barbarlığın kurbanları olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır.

BAZI VERİLER

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), Dünya Sağlık Örgütü (WOH) ve Uluslararası Yüksek Mülteciler Konseyi (UNCHR)'nin birlikte yaptığı ve Mayıs 2001'de kamuoyuna açıkladığı bir araştırmaya göre; 3-15 yaş grubundan 160 milyon çocuk acil yardıma muhtaç. Bunun % 41,6'lık oranı açlıkla karşı karşıya kalmadır. Eğitim yetersizliği % 32.4; küçük yaşta çalıştırılma % 19 ve kimsesiz sokak çocuklarının oranı % 7'dir.
Aşırı derecede kötü koşullar nedeniyle çocuk ölüm oranında artışların yaşandığı; her bin çocuktan 120'sinin sağlık, 48'inin kötü çalıştırılma koşulları ve 92'sinin açlıktan öldüğü de aynı araştırmada açıklanmaktadır.
Bir başka rapora göre anda 13 milyon çocuk savaş yüzünden evinden, yurdundan uzak yaşamak zorunda kalmıştır.
UNCHR'nin Ekim ayı başındaki verilerine göre ise yerinden, yurdundan edilmiş, yaşam imkânını başka ülkelerde arayan çocukların sayısı 25 milyondur. Dünya çapında son 10 yılda 2 milyondan fazla çocuk savaşlarda yaşamını yitirmiş; 6 milyon çocuk yaralanmış ve sakatlanmış, 1 milyon çocuk ise yetim kalmıştır.
Dünyada, anda 300 bin 10 yaş altı çocuk savaş yürütmek için askerlik yapma durumundadır. Askerlik yapan çocukların hemen hepsi, özellikle kız çocukları cinsel baskılara, tacizlere, tecavüzlere maruz kalmaktadır.
UNCHR'nin himayesinde bulunan 21 milyon mültecinin 10 milyonunu çocuklar oluşturmaktadır. Özellikle mülteci kamplarında şiddetini gösteren AIDS hastalığı 4 milyon civarında çocuğun yaşamına malolurken 13 milyonunun da yetim kalmasına yol açmıştır.
Anda, 90 ülkenin çocukları her gün, her an, yürüyen yerel savaşlar nedeniyle ve sonucunda yerleştirilen mayınların tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü'nün (FAO) ilan ettiği "16 Ekim Dünya Gıda Günü" nedeniyle BM'ye bağlı Dünya Gıda Programı (WFP) tarafından ve mümkün olduğunca gerçek rakamlar gizlenerek yapılan açıklamaya göre dünyada 300 milyondan fazla çocuk açlık çekiyor. Açlık nedeniyle her yıl ölen çocuk sayısı ise 15 milyondur.
4 Ekim "Dünya Çocuk Günü" nedeniyle Türkiye Çocuk Vakfı tarafından yayınlanan rapora göre ise, dünyada yoksul (siz açlık diye okuyun) ortamında yaşayan çocukların sayısı 1 milyardır.
Her yıl, önlenebilir veya tedavi edilebilir hastalıklardan ölen çocuk sayısı 4 milyondur.
6-11 yaşları arasında okula hiç gidemeyen çocuk sayısı 140 milyondur. Her 100 çocuktan 24'ü okuma yazma bilmemektedir.
Dünya çapında 270 milyon çocuk çalıştırılmakta ve bunun büyük bölümü de güvencesiz, sağlıksız ve ağır koşullarda çalıştırılıyor.
2 milyar 700 milyon çocuğun yaşadığı dünyamızda sadece % 15'inin sorunları, -burjuva sistemde mümkün olan değil, burjuvazinin çizdiği çerçevede, yani burjuvazinin istediği gibi- azaltılmıştır.
Tüm bunlar sadece geri bıraktırılmış, emperyalizme bağımlı ülkelerde yaşanmıyor. Gelişmekte olan ülkelerde ve emperyalist ülkelerde de aynı oranda olmasa da benzeri durumlar yaşanıyor.
Gelişmekte olan ülkelerde 5 yaşın altındaki 200 milyon çocuk mutlak yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Üçte ikisinin kız çocuklarının oluşturduğu eğitim çağındaki 140 milyon çocuk eğitimden yararlanamıyor.
Yapılan bir araştırmaya göre, en gelişmiş, emperyalist ülkelerden biri olan Almanya'da her yıl 1.5 milyon çocuk şiddete maruz kalıyor, 150 çocuk şiddet ve kötü muameleden dolayı ölüyor. Tecavüz edilip katledilenlerin, seks ticaretine, pornografiye kurban gidenlerin sayısı ise belli değil...
Türkiye Çocuk Vakfı tarafından yayınlanan rapora göre Türkiye'deki durum da çocukların aleyhinedir.
Her üç çocuktan biri istismara uğruyor. Çocuk istismarında çocukların % 91'i psikolojik, % 63'ü fiziksel, % 38'i cinsel vb. istismarlara maruz kalmaktadır.
Türkiye'de her 100 kız çocuğundan 29'u okula gitmiyor. Türkiye'de her 100 çocuktan 21'i okuma yazma bilmiyor.
Çocukların % 72'si anne-baba, % 22'si öğretmen tarafından dövülüyor. Her dört çocuktan biri herhangi bir sosyal güvencesi olmadan çalıştırılıyor. Kimsesiz çocuk sayısı 700 binden fazla. Çocuk Esirgeme Kurumu'nun himayesindeki çocuk sayısı ise sadece 21 bindir. 20 bin civarında çocuk sokakta yaşıyor. sanık sandalyesine çıkarılan çocuk sayısında artış var. Özürlü çocuk oranı % 9 ve hemen hemen hepsinin herhangi bir sosyal hakkı, yaşam garantisi bulunmamakta, ikinci, üçüncü sınıf insan muamelesi görmektedir. 9 milyon 300 bin çocuk yoksulluk (bu da gerçekte açlık sınırı) sınırının altında yaşıyor.
Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Meslek Yüksekokulu Araştırma Görevlisi Hakan Acar'ın yürüttüğü araştırmaya ve kamuoyuna yaptığı açıklamaya göre; Türkiye'de 6-14 yaş grubundaki her üç çocuktan biri ailesinin geçimine katkı yapmak için çalışmaktadır.
Gerçekte çalışmak zorunda bırakılan çocukların çalışmasını önlemek için devletin başvurduğu önlemler ise; -özellikle 10 yaşındaki ve Leyla adlı bir çocuğun mendil satarken Mc Donald's çalışanları tarafından derin dondurucuya kilitlenmesi sonrasında- çocuğunu çalıştıran anne-babayı mahkemeye vermek, hapis cezasına çarptırmak vb. önlemlerdir.
Burada aktardığımız ve bizzat burjuvazinin şu ya da bu kurumu tarafından aktarılan veriler, emperyalist barbarlığın dünya çocuklarının, tabii ki esasta dünya ezilenlerinin, sömürülenlerinin, yani "büyük insanlığın" çocuklarının yaşamını ve yaşam temellerini nasıl ortadan kaldırdığını açıkça göstermektedir.
Emperyalist barbarlık kendisini sadece doğanın talanında, yaşam temellerini ortadan kaldırmada; erkek egemenliğinde; işsizlik, açlık, yoksullukta; işkencede, haksız-gerici savaşlarda, ulusal baskıda vb. vb. göstermiyor. Tüm bunlarla birlikte, geleceğin sahibi olması gereken çocukların yaşamını ellerinden alma, geleceğini yok etmede de emperyalist barbarlık kendisini gösteriyor.
Güçlülerin güçsüzleri ezdiği, yok ettiği bir dünya sisteminde, kapitalist-emperyalist bir sistemde başka türlüsü de olmaz.
İnsanca bir yaşam, çocuklara yaşanır bir dünya bırakmak ve çocukların geleceğin sahibi olduğu, olması gerektiği bilinciyle geleceği bugünden yaratmak isteyenler, yaşamın temellerini ve geleceği yok eden kapitalist-emperyalist sisteme karşı mücadele yürütmek zorundadır.
Alternatifler; ya emperyalist barbarlık içinde çöküş, tüm insanlıkla birlikte dünyanın yok edilmesi; ya da "büyük insanlığın" emperyalist barbarlığa son vererek baskısız, sömürüsüz, özgür bir dünya kurmasıdır!
Emperyalist barbarlığa son vermek için geleceğimize, geleceğimiz olan çocuklarımıza sahip çıkmak; çocuklarımızın özgür ve kardeşçe yaşayabileceği baskısız, sömürüsüz bir dünya kurma mücadelesine katılmak, insanca yaşayabilmek için tek seçenektir!
Eğer emperyalist barbarlık her zamankinden daha azgın saldırıyorsa; "büyük insanlık" her zamankinden daha fazla eziliyorsa; yaşamın temelleri her gün daha fazla yok ediliyorsa...

18 Ekim 2001

 

"Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek
ve hâlâ şarabımızı vermek için
üzüm gibi eziliyorsak,
kabahat senin
demeğe de dilim varmıyor ama,
kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!"
(Nazım Hikmet)