Kadınlara yönelik şiddete hayır!

25 Kasım, kadınlara yönelik şiddete karşı mücadele günüdür.
Dünyanın her yerinde kadınlar çeşitli biçim ve boyutlarıyla şiddete maruz kalıyorlar. Koca dayağı; sokakta, işyerinde, evde, gözaltında cinsel taciz ve tecavüz bize her gün, her saat erkek egemenliğinin hüküm sürdüğü bir sistemde yaşadığımızı bildiriyor. Kimi ülkelerde "bakireliği koruma" adı altında çocuk yaşta kızlar zorla evlendiriliyor, kimi ülkelerde evlilik öncesi ilişkiye girmelerini engellemek için 7-8 yaşında sünnet ediliyor ve cinsel organları evlenince açmak üzere dikiliyor. Ülkemizde de yaygın olduğu gibi bir dizi ülkede erkeklere kayıtsız şartsız itaat etmeyen ve erkek egemen toplumun törelerine uymayan kadınlar namus ve töre cinayetlerine kurban gidiyor.
Kadın hakları ve özgürlüklerinin görece dar ya da geniş olması, belki şu ya da bu erkek egemen törenin hükmünü geçersiz kılıyor, fakat kadınlara yönelik şiddet, taciz ve tecavüz değişmiyor, kalıyor! Kadın hakları ve özgürlüklerinin çok geniş olduğu söylenen en ileri emperyalist ülkelerde kadın sığınma evlerinin aşağılanan, horlanan, şiddet ve tecavüze maruz kalan kadınlarla dolu olması bunun en basit göstergesi. Nedeni de gayet basit: Kadınların mücadeleyle kazanmış olduğu tüm hak ve özgürlüklere rağmen en ileri emperyalist ülkelerde dahi erkek egemenliği sistem olarak varlığını sürdürüyor.

Savaş ve militarizm kadınlara yönelik şiddeti katmerleştiriyor!


25 Kasım, kadınlara yönelik şiddete karşı mücadele günü yaklaşırken, "terörizme karşı mücadele" adı altında emperyalistlerin yeni bir saldırganlığıyla karşı karşıyayız.
Sömürü toplumlarında savaş ve militarizm dünya tarihinde her zaman "erkekliğin" ve buna bağlı olarak kadınlara yönelik şiddet ortamının son derece körüklenmesi anlamına gelmiştir. Ve ister saldırganların ülkesinde "geri planda" olsun, isterse saldırılara maruz kalanların saflarında olsun kadınlar, her açıdan savaşın tüm acılı sonuçlarını bizzat kendi bedenlerinde yaşayanlar olagelmiştir.
ABD emperyalizminin efendiliğinde yürüyen "antiterörizm" ittifakının yarattığı savaş ve militarizm ortamında da aynı şey gündemdedir. Afganistan'da sözümona halkı değil, gerici, dinci faşist Taliban yönetimini hedeflediği söylenen savaşta en ağır darbeyi kadınlar ve çocuklar almaktadır. Onyıllardır süren savaşta açlık ve sefalete sürüklenen ve en koyu dinci gericiliğin rejiminin baskılarına maruz kalan Afganistanlı kadınlar yeniden bombardıman altındalar. Şeriat kanunlarını uygulamaya koyan Taliban rejimi Afganistanlı kadınların ellerinden en küçük hak kırıntılarını da alarak onları Ortaçağ karanlığına gömmüş durumdadır. Kadınların çalışmaları, okula gidip eğitim görmeleri, erkeksiz sokağa çıkmalarının yasak olduğu; hastalandıklarında hastanelere alınmadıkları, erkek doktorlar tarafından tedavilerinin yasaklandığı, "zina yapıyor" diye suçlanan kadınların arenalarda taşlandıkları bir ülke... Kadınların neredeyse yaşamalarının dahi "günah" sayıldığı ve o ölçüde de kolayca öldürüldükleri bir ülke... Tüm bu koyu baskı, yoksulluk ve sefalet, emperyalistlerin bizi inandırmak istedikleri gibi Taliban rejiminin yokedilmesiyle bitmeyecek... Savaş, sadece ve sadece çekilen tüm baskı, açlık ve sefaleti artırıyor, arttıracak.
Emperyalistlerin kendi çıkarlarından başka bir amaç gütmedikleri bu savaşın ideolojik hazırlığında şu görüşler de propaganda ediliyor: "Afganistanlı kadınlar açısından Taliban rejiminden daha kötü bir şey olamaz, bu rejim yıkılırsa kadınlar için daha iyi olur." Afganistanlı kadınların kaderi emperyalistlerin umrunda bile değildir. Talibanları silah ve parayla güçlendirerek Afganistanlı emekçi kadınların başına bela eden bizzat Amerikan emperyalizmidir. Yakın geçmişe kadar bu rejim desteklenir ve Afganistanlı kadınların yaşamları haber konusu dahi edilmezken, şimdi yürüyen savaşın haklı gösterilmesi çabasıyla hergün televizyonlarda, gazetelerde Afganistanlı kadınlar malzeme olarak kullanılmaktadır. Bugün Talibanlara karşı desteklenen Kuzey İttifakı'nın iktidar olduğu şartlarda Afganistanlı kadınların durumu belki bir parça düzelecektir, fakat bu en iyi durumda diğer dinci faşist rejimlerde olan "serbestlik" düzeyinde olacaktır. Çünkü Talibanlara karşı desteklenen Kuzey İttifakı'nın da kuracağı rejim özde dinci-gerici/faşist bir rejim olacaktır.
Emperyalistler açısından sözkonusu olan Afganistanlı kadınların kurtarılması vb. değil, kendi emperyalist çıkarlarıdır. Ve bunun için bugün Afganistanlı yoksulların kafasına bomba yağdırılmakta, insanlar açlık, sefalet içinde yaşamak zorunda bırakılmakta, göç yollarına düşürülmektedir. Afganistanlı kadınların ortaçağ karanlığından, dinci gericilikten, açlık ve sefaletten kurtuluş yolu emperyalist saldırganlıkla olamaz! Afganistanlı ezilen kadın kitlelerinin kurtuluşu ancak ve ancak emperyalizme ve her türden gericiliğe karşı kendi mücadeleleriyle gerçekleşecektir.
Afganistanlı kadınlar bugün en koyu şiddet ortamında yaşamaktadırlar. Fakat "anti-terörizm" emperyalist ittifakının savaş kışkırtıcılığı diğer ülkelerde de ezilen kadın kitlelerini etkilemektedir. Başta emperyalist metropollerde ve onların peşine takıldıkları ölçüde diğer ülkelerde 11 Eylül'den bu yana savaş kışkırtıcılığı propaganda edildi, ediliyor. Televizyonlarda ve gazetelerde özel yetiştirilmiş "rambolar"ın görüntüleri yayınlanıyor, hiçbir şeyden gözü yılmaz, her türlü şiddete başvurmaktan çekinmez "erkek" modeli sunularak "erkeklik" kışkırtılıyor. Ve bu, özelde, yetişen genç erkek nesline hitap ediyor. Militarizmle kışkırtılan "erkeklik"in kadınlar açısından nasıl bir tehdit oluşturduğunu daha belleğimizde tazeliğini koruyan önceki savaşlardan tanıyoruz. Bosna Hersek'te, Kuveyt'te yürüyen savaşlarda bizzat kadınların bedenlerinin de bir savaş alanına dönüştürüldüğünü, kadınların kitleler halinde tecavüze uğradığını yaşadık. Çok fazla uzağa gitmemize de gerek yok, bizzat ülkemizde süren savaşta polisin, korucunun, özel tim ve askerin Kürt kadınlarına sistemli bir baskı ve yıldırma politikası olarak şiddet, taciz ve tecavüzü uyguladığını biliyoruz.
Bu nedenlerle bu yıl 25 Kasım'da emperyalist savaşa ve militarizmin kışkırtılmasına karşı mücadele ön planda durmak zorundadır. Savaş ve ekonomik kriz ortamında kadınların yaşam koşulları daha da güçleşirken, dikkatlerin başka noktalara çekilmesi amacıyla kopartılan gürültüyle emekçi kadınların hak ve özgürlükleri için mücadelesinin geri plana itilmesine izin vermemeliyiz! "Şimdi savaş ortamı" bahanesiyle sesimizin boğulmasına karşı hazırlıklı olmalıyız! Ezilen kadınların hakları ve özgürlükleri için mücadelelerinden taviz verecekleri konumları, istemlerini ertelemeye zamanları yoktur!
Kahrolsun emperyalist ve gerici savaşlar! Militarizme ve savaş kışkırtıcılığına hayır! Kadınların bir savaş ganimeti, kadınların bedenlerinin bir nevi savaş alanı olarak görülmesine son! Kadınlara yönelik her türden erkek şiddetine son! Bu şiarlarımızla kadınlar üzerinde her türden baskı ve sömürüye karşı mücadelemizi yükseltmeliyiz. Erkek egemenliğine karşı mücadele sömürü sistemine karşı mücadeledir. Haklarımız ve özgürlüklerimiz için mücadelemize bizzat kendimiz sahip çıkmak, kendi örgütlülüğümüz ve taleplerimizle bu mücadele içinde yerimizi almak zorundayız.
Evde, işte, sokakta... kahrolsun erkek şovenizmi!
Ülkemizde ve bütün dünyada kahrolsun erkek egemenliği!
Yaşasın bütün dünyanın ezilen sömürülen kadın kitlelerinin enternasyonal dayanışması!

Ekim 2001


BENİM ADIM Z: 5742

Almanya'ya yolu düşüp de Birkenau Temerküz Kampı'na gidenlerin gözüne hemen giriş kapısının üzerindeki "Arbeit macht frei" ("İş özgürleştirir") yazısı ilişecektir.
Bu ve buna benzer temerküz kamplarında çeşitli ulus ve milliyetlerden, çeşitli inanç ve ideolojilere sahip insanlar katledilmiştir. Bu katledilenlerin içinde en az dile gelenlerden ise Hitlercilerin ve TC'deki faşistlerin ve gericilerin "Çingene" diye tanımladıkları Roma ve Sintiler'dir.
Roma ve Sintiler de "halk düşmanı Yahudiler" gibi, Naziler tarafından "tür dışı" olarak adlandırılıyorlardı. Faşistlere göre, Roma ve Sintiler de Yahudiler gibi yok edilmeliydi.
2 Ağustos 1944 yılında, Birkenau'nun Temerküz Kampı'nda bulunan depo bölümü B II'de bulunan "Çingene Deposu"ndaki Sinti ve Romanların yok edilmesi için katliama girişildi ve bu girişim sonucu 500.000 Roma ve Sinti'yi Nazi faşistleri katlettiler. Tarihçi Florian Freund'un yaptığı araştırmalar sonucu yalnız Avusturya'dan temerküz kamplarına gönderilen Sinti ve Romanların sayısı 9.000 ila 9.500 olarak tahmin edilmekte. Bunlardan kurtulanların sayısı ise 1500 ila 2000 arasında olduğu tahmin edilmektedir.
Bu katliamdan arta kalan Stoijka'nın aradan 57 sene geçmesine rağmen Nazi doktoru Mengele'nin birkaç tane Sinti-Roman'ı çalışma grubuna ayırdıktan sonra, 3000'e yakın insanı nasıl gaz odalarına gönderdiği benliğinden zere kadar kaybolmamış. Stoijka olayı anlatırken sanki o anı yaşıyor ve adının Z:5742 olduğunu söylüyor. Çünkü Temerküz Kampında kendilerinin insan olarak görülmediğini ve onun için kendilerine Naziler tarafından numara verildiğini, kendilerinin tekmil verdiklerinde bu numara ile tekmil vermelerinin zorunlu olduğunu belirtemeden geçemiyor. Anlatımına şöyle devam ediyor Stoijka: "Biz, Roma ve Sintiler bu dünyanın çiçekleriyiz. Bizi, ayak altına alabilir, topraktan söküp alabilir, gaz odalarında yok edebilir, yakabilir, dövebilirsiniz. Ama biz çiçekler bu güzel topraklarda tekrar çıkarız."
Günümüzde ise emperyalizmin katliamları ve yok etme savaşları Nazi döneminde sürdürdüğü savaştan daha değişik yöntem ve metodlarla yürütülmekte. Günümüzde de azınlık hakları, en iyi hâlde, kırıntılar olarak verilmekte ve emperyalizmin işine gelmediği durumlarda "barış ve insan hakları" adına geri alınmakta. Avusturya emperyalist devleti de aynı konumdadır. O, Roma ve Sintileri halk azınlığı olarak görmesine rağmen, pratikte yaşanan Sinti ve Romanların üçüncü sınıf insan muamelesi görmeleridir. Sinti ve Romanlar hâlâ "çingene" olarak tanımlanmakta. Onlar hâlâ İkinci Dünya Savaşı'ndan önce olduğu gibi saldırılara maruz kalmakta, bunların en açık olanı 1995 yılında Oberwart'a yapılan bombalı saldırıdır. Avusturya emperyalist devleti ise böyle bir saldırıyı, bireysel saldırı olarak niteleyerek gözleri boyamaya çalışmaktadır. Oysa iç faşistleşmeye hız veren ve gelinen aşamada faşist bir partinin iktidarda olması emperyalizmin gerçek yüzünü göstermektedir.
Avusturya'da faaliyet gösteren Roman ve Sintilerin kültür derneğinin başkanı Sarközi -1944 yılında "Çingene ara deponu Lackenbach"da dünyaya gelmiştir- esas olarak iki faaliyetlerinin olduğunu belirtiyor. Hedeflerden birinin Sinti ve Romanların eğitiminin iyileştirilmesi, düşük yaşam standartlarının yükseltilmesi. Diğer talepleri ise, Nazi faşistleri tarafından Burgenland bölgesinde 130'un üzerinde büyüklü küçüklü yok edilen yerleşim alanlarının tazminatını almak için mücadele. Haklı olan bu talep Avusturya emperyalist devleti tarafından "Roman ve Sintilerin yerleşim alanları hiçbir tapu sicilinde kayıtlı değildir." gerekçesiyle reddedilmektedir.
Daha düne kadar Sinti ve Romanları azınlık olarak görmeyen Avusturya emperyalist devletidir. Yine bu devlettir Sinti ve Romanların tapu sicil kayıtlarına işlenmemesinin sorumlusu. Roma ve Sintilerin esas olarak kuşaktan kuşağa ağız yoluyla aktarılan bir tarihleri vardır ve onların tarihleri egemenler tarafından unutturulmaya çalışılmıştır. Onların kültürleri bizzat emperyalistler tarafından Auschvitz-Birkenau'da yakılmıştır. Yakanlar da bu emperyalist devletin öncüleridir.

Bir Y Dİ. ÇAĞRI okuru
13.08.2001