TÜRK ASKERİ YİNE EMPERYALİST SAVAŞTA...
Emperyalist savaşa hayır!

NEYİN SAVAŞI?

Dünyanın andaki en büyük terörist gücü olan ABD'nin, terörizme karşı mücadele adına yürüttüğü emperyalist savaş bütün şiddetiyle sürüyor. Afganistan halklarının başına bombalar yağıyor. Dünyanın en yoksul ülkelerinden biri durumunda olan Afganistan'ın ezilen yığınları, milyonlarca insan yine göç yollarında ve açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya. Bu savaş gerçekte emperyalist büyük güçlerin dünyanın yeniden paylaşım dalaşında, anda Afganistan'da hegemonya için yürütülüyor. Afganistan, Orta Asya ülkelerindeki zengin petrol ve gaz rezervleriyle bunları dünya pazarlarına taşıyacak boru hatlarının kontrolü için stratejik önemde bir ülke. Afganistan bu ülkeyi kontrol edecek emperyalist ülkeye, rakipleri karşısında büyük avantajlar sunan bir konuma sahip. Şimdi yürüyen savaşın emperyalist güçler açısından gerçek nedeni budur. Kuşkusuz emperyalist çıkarların bunca çıplak bir tarzda ifade edilmesi, böyle bir savaş için emperyalist güçlerin ihtiyaç duyduğu kamuoyu desteğini sağlamak açısından uygun değildir. Savaşın gerçek nedenlerinin kimi bahaneler arkasında gizlenmesi, emekçilerin kandırılması ve egemen sınıfların gerçek emperyalist amaçlarının kuyruğuna takılması açısından elzemdir. Bu kez bulunan bahane "terörizme karşı mücadele" bahanesi oldu. 11 Eylül'de New York ve Washington'da Dünya Ticaret Merkezi (DTM) ve Pentagona karşı girişilen intihar saldırısı eylemleri ABD emperyalistleri açısından dünya hegemonyası dalaşında yeni bir saldırı savaşının bahanesi yapıldı.

"TERÖRİZME KARŞI
MÜCADELE" ADINA ABD
ÖNDERLİĞİNDE KURULAN İTTİFAK EMPERYALİST-
GERİCİ GÜÇLERİN
HALKLARA, İŞÇİ SINIFINA KARŞI İTTİFAKIDIR:


Anda yürüyen bu savaşın bir yanında ABD emperyalistleri ve "terörizme karşı mücadele" adı altında birleşen "enternasyonal ittifak" var.
Bu ittifakın içinde: 11 Eylül eyleminin kaldırdığı toz bulutları arasında ve 11 Eylül sonrası emperyalist gerici medya aracılığıyla yaratılan kışkırtma ortamında kendi ülkelerinde her türlü antikapitalist-antiemperyalist muhalefeti ezmek, demokratik hakları kısıtlamak, içte faşist tedbirlerle iktidarlarını sağlamlaştırmak isteyenler; şimdiye dek insan hakları, demokrasi vb. gerekçelerle halledilmesinde zorluk çekilen kimi sorunları "terörizme karşı mücadele" adına halletmek fırsatı yakalayan; dışta da emperyalist paylaşımda savaş dışı kalmanın aynı zamanda pastadan pay kapma mücadelesinde dışta kalmak anlamına geleceğini görüp savaşta şu veya bu biçimde yer almak için çırpınan emperyalist, gerici ve faşist güçler var.
Bu ittifak kuşkusuz çelişmeli bir ittifak, ittifak içinde yer alanların tümünün kendi özel hesapları var.
Fakat bu ittifakın -ittifak üyelerinin tek tek üyelerinin özel hesap ve amaçlarından bağımsız- ortak bir amacı var:
Kısa süre açısından, Afganistan'da kontrolden çıkan Taliban rejimini devirmek, yerine emperyalistlerle işbirliğine açık bir rejimi yerleştirmek, emperyalist dünyaya karşı cihad ilan etme cüretini gösteren kontrol dışına çıkmış islamcı terörist güçleri cezalandırmak; uzun vade açısından da bütün dünyada doğrudan kontrol altında olmayan tüm güçleri terörizme karşı mücadele adına ezmek.
İttifakın propagandacıları emperyalist savaşlarına kendi kamuoylarında haklılık kazandırabilmek için, yürüttükleri mücadelenin, savaş içinde suçlu suçsuz ayrımı yapmayan, "binlerce suçsuz insanı" rehin alma, katletme gibi insanlık dışı yöntemleri savaş yöntemi olarak kullanan terörizme karşı mücadele olduğunu anlatıyorlar. Terörizmin insanlığın başbelası olduğunu ve bütün insanlığı tehdit ettiğini vb. anlatıyorlar. Ne sahtekârlık! Savaşta "binlerce suçsuz insanın katledilmesine" güya karşı çıkıp bunu "insanlık suçu" ilan edenlerin kendileri, kendi tanımlarına göre teröristin en büyüğüdürler. Bugün zaten neredeyse taş üstünde taş kalmamış harabe bir ülke durumunda olan Afganistan'a onbinlerce ton bomba yağdıranların terörizm üzerine laf etmeye zerre kadar hakkı yoktur. Onların güya çok akıllı bombalarının vurduğu çoğunlukla suçsuz, tek suçu Afganistan'da yaşamak olan insanlardır! Anlaşılan "insanlık suçu" yalnızca metropollerde yaşayan insanlar kör terör eylemlerinin kurbanı olduğunda sözkonusu oluyor! Asya, Afrika, Latin Amerika'nın ezilen ülkelerinde yaşayan milyarlarca ezilen insanın insan olarak değeri yok. Onların ölüleri "kader kurbanları", savaş içinde "yan zararlar" kategorisi içinde ele alınıyor! Bugün terörizme karşı mücadele adına savaş yürütenler, gerçekte dünyanın en büyük devlet teröristleridir, yaptıkları açıkça devlet terörizmidir, rahatsız oldukları şey gerçekte "suçsuz insanların" terör saldırılarının hedefi olması vb. değil, kendi kontrollerinde olmayan terör eylemleridir. Onlar terör ve terörizm konusunda kendi devlet tekellerini koruma mücadelesini sahtekârca terörizme karşı mücadele diye yutturmaktadır.
İttifakın propagandacıları bu sahtekârlığın yanında bir de yürüttükleri mücadelenin demokrasi, insan hakları, özgürlük vb. gibi değerler için, bu insanlık değerlerini tehdit eden güçlere karşı olduğunu anlatmaktadırlar. Ne sahtekârlık! Bu ittifak güçlerine şöyle kabaca bir bakmak bile, bu ittifakta sözkonusu değerlerin ne kadar ciddiye alındığının görülmesine yeter. Bu ittifak içinde yer alan emperyalist ülkelerde şimdi "sonsuz", "sınırsız", "sürekli" özgürlük, adalet vb. adına burjuva demokratik haklar büyük bir hızla törpülenmekte, güvenlik adına demokrasi parça parça rafa kaldırılmaktadır. İttifakın emperyalist ülkeler dışındaki ayaklarına gelince, bunlar içinde İran, Suudi Arabistan gibi ülkelerde egemen olan dinci faşizmdir; ittifakta önemli rol oynayan Pakistan'da askeri darbe ile işbaşına gelmiş ve ABD'nin desteğinde şimdi Afganistan'da hüküm süren Taliban rejiminin esas mimarlığını yapmış askeri faşist Müşerref rejimi işbaşındadır; ittifakın sağlam dayanaklarından Türkiye'de insan haklarından, demokrasiden, adaletten vb. ne anlaşıldığını, örneğin çok değil bir hafta önce Küçükarmutlu'daki saldırıda, hunharca katliamda bir kez daha yaşadık, her gün yaşıyoruz! İttifakın Afganistan'daki kara gücünü oluşturan "Kuzey İttifakı"na gelince: Bunların iktidarda iken yapmış oldukları, yeniden iktidara geldiklerinde yapacaklarının teminatıdır! Ve bunların Taliban rejimi ile farkları özde değildir! Kuzey İttifakı güçlerinin, yoğun ABD bombardımanı eşliğindeki ilk askeri başarı haberleri ile birlikte, yağma, toplu idam, ırza geçme vb. haberlerinin gelmesi, Kuzey İttifakı güçlerinin niteliği hakkında yeter bilgi veriyor!
Kendine "terörizme karşı mücadele için enternasyonal ittifak" ismini takan ittifakın öne sürdüğü gerekçelerin göz boyama için öne sürülen sahtekârlık olduğu, ittifakın gerçekte halklara, işçi sınıfına, emekçilere karşı bir ittifak olduğu; bunların anda yürüttüğü savaşın ve gelecekte yürütecekleri savaşların haksız, emperyalist savaşlar olacağı açıktır.
Bu tip savaşlar konusunda sınıf bilinçli proletaryanın tutumu açıktır: Bu savaşa elindeki tüm araçlarla karşı çıkmak; kendi burjuvazisinin bu savaşta yenilmesı için elinden gelen her şeyi yapmak; savaşı burjuvazinin iktidarına karşı içsavaşa dönüştürmek için mücadele etmek; savaşa proletarya önderliğinde devrimle son vermek için çalışmak. Bunun için bu emperyalist savaşa "hayır!" demek, yapılacak ilk iş, her demokrat işçi ve emekçinin yapabileceği ilk edimdir.

SAVAŞIN DİĞER TARAFI:
İSLAMCI DİNCİ, CİHADCI
FAŞİSTLER...


Anda yürüyen savaşın diğer yanında ise -bu savaşın esas kurbanları Afganistan'daki halk yığınları olmasına rağmen-, Afganistan'da egemen olan Taliban rejimi vardır. Taliban rejimi emperyalistlerin saldırılarına karşı direnmekte, kendi iktidarını savunmaktadır. Taliban rejimi en koyu dinci, islamcı faşist bir rejimdir. Taliban rejiminin sahip çıktığı Usame Bin Ladin'in cihatçı örgütü ve benzerleri, bunlar ezilen, horlanan, sömürülen müslüman yığınların, bu anlamda bu dünyanın ezilenlerinin bir bölümünün haklarını savunuyormuş gibi görünseler bile, gerçekte bunların halklara kurtuluş diye sunduğu cihat sonucu kurulacak islami şeriat düzeni, Ortaçağ'ın karanlık gericiliğidir. Bu rejimin halklar açısından ne anlama geldiği İran'daki molla rejiminden, Afganistan'da hüküm süren Taliban rejiminden bellidir. Bu güçlerin halklar açısından, savunulacak bir yanı yoktur. Afganistan'da anda savaşın bir tarafını oluşturan Taliban rejimi savunulması gereken değil, devrimle yıkılması gereken bir rejimdir. Onun anda emperyalist büyük güçlerin saldırı hedefi olması, onu otomatikman halkların savunması gereken bir dost, emperyalizme karşı, ona darbe vuran bir güç vb. haline getirmiyor. Taliban'ın anda Afganistan'ın bağımsızlığını emperyalist saldırıya karşı savunuyormuş gibi görünmesi, Afganistan'daki savaşta emperyalist işgal girişimlerine karşı ulusal bir momentin de olması, savaşın bu yanının niteliği hakkında yanlış anlayışlara yol açmamalıdır. Taliban genel niteliği itibarıyla antiemperyalist bir güç değildir, o, andaki mücadelesiyle emperyalizme darbe vuran vb. bir güç de değildir. Bu bağlamda her şeyden önce şu bilinmelidir: Taliban ve onun benzeri bir dizi islamcı örgüt batılı emperyalist güçlerin Rus sosyalemperyalizminin Afganistan işgaline karşı savaşta desteklediği, silahlandırdığı, batılı emperyalist güçlerin Afganistan'daki uzantıları olarak gelişmiş olan güçlerdir. Şimdi insanlığın başdüşmanı ilan edilen Usame Bin Ladin, bizzat ABD Başkanı Bush, Başkan Yardımcısı Cheney gibilerinin ortak olduğu petrol şirketi ile iş ortaklığı yapan bir şirketin sahibidir! Bin Ladin Rus sosyalemperyalizminin işgali sırasındaki savaşta batılı emperyalist güçlerin -en başta da ABD'nin- "ortak değerlerin savunucusu", "özgürlük savaşçısı" ilan ettiği biridir. Taliban örgütü sosyalemperyalizmin işgaline karşı savaşın son yıllarında Pakistan'daki mülteci kamplarında yaşayan Afganistanlılar arasında CIA ve onunla işbirliği içindeki ISI (Pakistan gizli polis teşkilatı) tarafından kurulan, desteklenen ve güçlenen örgüttür. Bu güçler emperyalizm sayesinde tarih sahnesine çıkan güçlerdir. Bunların daha sonraki gelişme içinde kendilerini destekleyen emperyalistlerin kontrolünden çıkması olgusu, bunların dini amaçlarına alet ederek ezilen horlanan müslüman yığınların bir bölümünün umudu haline gelmesi olgusu, bunların antiemperyalist olduğu anlamına gelmiyor. Yürüttükleri mücadelenin emperyalizme darbe vurduğu vb. de doğru değil. Bu tip örgütlerin faaliyetleri gerçekte ezilen yığınların emperyalizme duyduğu haklı nefret ve öfkeyi, Ortaçağ'a ait bir toplum projesinin -din devleti- peşine takarak çarçur ediyor; değişik din, mezhep, ulustan vb. emekçiler arasında antiemperyalist bir birliğe hizmet edecek yerde, bunlar emekçiler arasında dinsel farklılıklar temelinde düşmanlık körüklüyorlar. Yaptıkları sonuç olarak emekçiler arasında bölünmeleri derinleştirerek emperyalizmin ömrünü uzatmaya yarıyor. Kullandıkları eylem yöntemleri de -bu eylemler ilk bakışta emperyalizme darbe vuruyor görünse de, emperyalizmin ezdiği milyonlarca, milyarlarca insanda ilk anda "oh olsun" tepkisini yaratsa da- sonuçta emperyalistlerin her türlü devrimci şiddet eylemini ve devrimcileri de "insanlık düşmanı" gösterebilmesine, kendi terörizminin üzerini örtmesine yarıyor. Örneğin New York ve Washington'daki saldırılar ertesinde ABD'de misli görülmemiş bir şovenizm dalgası yükselmesi yaşandı.

İKİ YANI DA HAKSIZ
SAVAŞTA TAVIR:


Yani sonuç olarak savaşın Taliban yanı da genel niteliği itibarıyla "haksız savaş" kategorisi içindedir. Taliban'ın bu savaş içinde varmak istediği hedefte de (Afganistan'da kendi iktidarını korumak ve güçlendirmek; uluslararası alanda cihad, dünyada islami şeriat devleti hedefi için mücadele), işçiler-emekçiler açısından savunulacak bir şey yoktur.
Bütün dünyada işçiler, emekçiler, demokrasiden, ilerlemeden, eşitlikten, özgürlükten, sosyalizmden yana olan tüm güçler; bugün Afganistan'da yürüyen iki tarafı da haksız savaşta, emperyalist güçlerin Afganistan'a saldırısına karşı çıkar bu saldırı savaşının derhal durdurulması için mümkün olan maksimum çabayı gösterirken, bunun Taliban rejimini desteklemek anlamına gelmediğini de açıklamak görevine sahiptir.
Bush ve Bin Ladin, emperyalistler ve dinci gericiler, gerçekte bir madalyonun iki yüzü gibidirler. Ezilen halklar ve işçi sınıfı açısından bunların ikisi de birbirinden berbattır. Bunların aralarındaki savaş büyük haydutların, önemli ölçüde kendilerinin yarattığı ve gelişme içinde kontrollerinden çıkan küçük haydutlara; en büyük teröristlerin, kendi terör tekellerini rahatsız eden daha küçük boyda teröristlere karşı savaşıdır. İlerici, demokrat, sosyalist güçler, işçiler, emekçiler bu savaşta Bin Ladin'le Bush; emperyalist ittifakla, islamcı faşist Taliban arasında tercih yapmak, bunların birinin yanında yer almak zorunda değildir. Bunlar arasında bir tercih veba ile kolera arasında tercih yapmaya benzer.
Ne "terörizme karşı mücadele", demokrasi, özgürlük vb. adına, Afganistan'da kadınların kurtuluşu, gelişmenin yolunu açmak, bir Ortaçağ rejimini devirmek vb. vb. adına, Afganistan halkına emperyalist saldırının; ne de Allah aşkına, emperyalist işgale karşı mücadele adına, vb. Taliban rejimini ayakta tutma savaşının yanında yer alınamaz.
Bu savaşta her iki yanın da haksız olduğunun bilincinde takınılacak iki taraflı devrimci bozgunculuk tavrı sınıf bilinçli işçilerin takınabileceği tek doğru tavırdır. "Tavır" takınmayı her zaman kendi dışlarındaki taraflardan birinin yanında yer almak olarak kavrayanlar için tabii ki böyle bir tavır, tavırsızlık, siyasetsizlik vb. olarak adlandırılabilir. "Gerçekçi olmamakla" vb. suçlanabilir. Bu yalnızca bunu yapanların siyaset yapmayı birilerinin kuyruğuna takılmak olarak kavradığını gösterir. Başka bir şeyi değil!

VE TÜRK ASKERİ
AFGANİSTANDA...


Türk hakim sınıfları 11 Eylül sonrası ABD'nin başını çektiği "terörizme karşı mücadele" yaftalı emperyalist saldırı ittifakında yerini aldı. Türk hakim sınıfları 11 Eylül saldırılarını ve sonraki gelişmeleri kendi menfaatleri için çok yönlü olarak kullandılar, kullanıyorlar:
« Önce 11 Eylül sonrası tüm emperyalist dünyanın "terörizme karşı mücadele" denen şeyi gündemin birinci maddesi haline getirmesi, TC hakim sınıflarına; "Nihayet bizim dediğimize geldiler!" şeklinde böbürlenme fırsatı verdi. Türkiye'de sistem dışı muhalefete yönelen faşist baskıların dozu ve egemen sınıfların saldırganlığı derhal arttı. Öyle ya, emperyalist devletlerin bizzat kendi içlerinde demokratik hakları, güvenlik adına ışık hızıyla törpüledikleri bir ortamda, TC hakim sınıflarına geçmişte dıştan yönelen emperyalist amaçlı "demokratikleşin" öğüt ve baskıları -en azından bir süre- hafifleyecekti.
« İkinci olarak "terörizme karşı mücadele"nin ve New York, Washington eylemlerinin dünyanın birinci gündem maddesi haline gelmesi, TC hakim sınıflarının Türkiye'nin gündeminin birinci maddesi olan ekonomik kriz -çöküş daha doğru aslında!- ve bunun halk yığınları açısından sonuçları üzerine tartışmayı geri plana itebilmesinin fırsatını yarattı.
« Üçüncü olarak Türk egemen sınıfları içindeki kemalistlerle-islamcı şeriatçı kesim arasındaki iktidar dalaşında, kemalistlere büyük avantajlar sağladı. Uluslararası alanda siyasi islamın yer yer bütünüyle terörist ve düşman ilan edilmesi, egemen batıcı kemalist kesime güç kattı.
« Dördüncü olarak ılımlı, legal siyasi islam ile, liberal burjuvazinin bir bölümü arasında oluşmaya başlayan ve "sivil toplumculuk" asgari müştereği temelinde gelişen ittifakı 11 Eylül olayları ertesinde parçalandı. Bu da kemalist kesimin karşısındaki burjuva muhalefeti zayıflatıcı bir rol oynadı.
« Beşincisi: TC'nin batıcı kemalist rejiminin, bütün islam ülkelerine örnek gösterilebilmesinin; batılı emperyalistler açısından TC'nin islam ülkeleri için bir model olarak kavranması ve gösterilmesinin imkânları, bu anlamda emperyalist güçler açısından TC'nin önemi arttı.

EVDEKİ HESAPLAR VE
EMPERYALİSTLERİN
ÇARŞISI...


Türk hakim sınıfları gelişmelerden kendi çıkarları açısından en fazla yararlanabilmek için yoğun bir diplomatik faaliyet içine girdiler. En başından itibaren ABD'nin en sağlam, en güvenilir müttefiklerinden biri rolüne soyundular. ABD Başkanı Bush'un "Terörizme karşı savaşta tarafsızlık yoktur. Bizden yana olmayan, terörizmden yanadır. Biz (kendisi hep "hür dünya", "iyiler", "uluslararası topluluk", "insanlık", "özgürlük", "demokrasi", "adalet" vb. adına konuşuyor!!!) yalnızca teröristleri değil, onlara yardım edenleri de hak ettikleri cezaya çarptıracağız" yönlü açıklamaları karşısında, TC hakim sınıflarının zaten ABD'nin kuyruğunda ilk sıraya girenlerden biri olma dışında fazla bir seçeneği de yoktu. TC'nin çöküntü içinde olan ekonomisinin iflasının IMF ve Dünya Bankası gibi ABD'nin egemen olduğu mali kurumların yöneticilerinin iki dudağı arasında olması; AB'nin TC'yi tam üye yapma konusunda niyetli olmadığının bir kez daha duyumsattırılması; Kıbrıs Cumhuriyeti'nin (de fakto Kıbrıs'ın Rum kesiminin) AB üyeliğinin gündemde olması; ancak ABD'nin savaşında onun yanında yer alındığı şartlarda, savaşın gidişatında ve sonraki gelişmelerde belli ölçüde de olsa söz hakkı olmasının mümkün olması gibi faktörler de bu tavrı dayatan kimi olgulardı. ABD'nin en sağlam müttefiklerinden biri olarak hareket etmeyi, Türk hakim sınıfları anda kendi çıkarlarına en uygun, emperyalistler arası paylaşım savaşında kendileri için en avantajlı tavır olarak değerlendirdiler. Savaşın ilk hedefinin Afganistan olduğu belli olduğu andan itibaren, Türk hakim sınıfları, kendi kontr-gerilla savaşı deneyimlerinden yararlanılması gerektiği görüşlerini yoğun bir biçimde yaygınlaştırdılar; TC askerlerinin müslüman bir ülkeden gelen askerler olarak, Taliban'ın yıkılması ertesinde Afganistan'da önemli bir rol oynayabileceği konusunda propagandalara giriştiler; Kuzey İttifakı içinde adeta TC'nin beşinci kolu gibi hareket eden General Dostum güçleriyle, TC arasındaki iyi ilişkilerin kullanılmasının önemi üzerinde durdular vb. Kendi istekleri gerçekte anda yürüyen savaşta doğrudan cephede savaşacak asker göndermek değil. Şimdilik yalnızca General Dostum güçlerine eğitim verecek uzmanlar göndermek, Taliban güçleri, Kuzey İttifakı'nın kara ordusunu oluşturduğu uluslararası ittifak güçleri tarafından askeri yenilgiye uğratıldıktan sonra kurulması gündeme gelecek "barış güçleri" içinde yoğun olarak yer almaktı. Bu hizmetler karşılığı emperyalist güçlerden, en başta da tabii ABD'den Ecevit'in deyimiyle "külliyatli miktarda" mali yardım, borç silinmesi, borç ertelenmesi vb. bekliyorlardı. Ayrıca tabii TC egemen sınıfları açısından Afganistan'dan da önemli olan Irak cephesi ve Ortadoğu'daki gelişmeler konusunda biraz daha etkin olabilme imkânları kazanmak istiyorlardı.
TC hakim sınıfları bu amaçlarla Türk askerini pazarlık masasına sürmeye hazırdılar, sürdüler.
2 Kasım 2001'de DSP-ANAP-MHP koalisyon hükümeti, Afganistan'a doğrudan asker gönderme kararı aldı. Hükümet adına yapılan açıklamada bu asker gönderme kararının ABD'nin 25 Ekim'de yaptığı bir isteğe cevap olarak alındığı belirtildi. Daha sonra ABD Savunma Bakanı'nın kendilerinin böyle bir somut talebi olmadığını, asker gönderme kararının doğrudan TC hükümetinin kendi kararı olduğunu bildirerek, TC hükümetinin bu açıklamasını adeta yalanlaması ilginç bir not olarak düşüldü tarihe. Hangisinin yalan söylediği aslında pek de belirleyici değil. ABD'nin TC'yi savaşa sokmakta çıkarları var. Birincisi, Türk askerinin doğrudan Afganistan'da savaşa girmesi, nüfusunun büyük çoğunluğu müslüman olan bir ülkenin doğrudan savaşa girmesi, savaşın Bush'un bir ara ağzından kaçırdığı gibi bir "haçlı savaşı" olmadığını göstermek açısından kullanılabilecek önemli bir kozdur. İkincisi, Taliban sonrası rejim içinde Kuzey İttifakı'nın belirleyici rol oynayacağı ortadadır. Bu ittifak içinde doğrudan ABD'nin kontrolünde olan önemli bir güç yoktur. İttifak içindeki güçlerin bir bölümünün İran'la, bir bölümünün Rusya'yla "iyi ilişkileri" vardır. Bu durumda İttifak içinde yer alan "Türk dostu" Dostum'un Türkiye üzerinden kontrolü yoluyla, İran ve Rusya'ya karşı dengenin sağlanması yönünde bir adım atılmış olur. Ayrıca kara savaşında ve Taliban güçleri askeri yenilgiye uğratıldıktan sonra da süreceği belli olan gerilla savaşında ABD askerleri yerine savaşacak başka uluslardan paralı askerlerin olması da iyidir! Bütün bu vb. nedenlerle ABD'nin TC'den asker talep etmiş olmasında şaşılacak bir şey yoktur. Fakat TC'nin de Afganistan'da -anda doğrudan askeri çatışmaya girmese de- askeri bir güç olarak var olmasında çıkarı vardır. Bunları yukarıda saydık. Bu yüzden TC hükümeti ABD'nin çok somut bir talebi olmadan da, var olan genel talebe cevap olarak böyle bir karar almış olabilir. Bunda da şaşırtıcı bir şey yoktur.
İster ABD'nin doğrudan somut isteğine cevap olarak, isterse Türk hükümetinin devre dışı kalmamak için kendi inisiyatifi ile aldığı bir karar olsun olgu şudur: Türk askeri bu kararla -Kore'de olduğu gibi- emperyalist bir savaşta esasta ABD'nin paralı askeri konumunda sıcak savaş alanına sürülmektedir.
Türk medyası bu kararın Bakanlar Kurulu'nda tartışılarak alınmasının 6 dakika sürdüğü bilgisini veriyor. Bu hız, gerçekte andaki Türk hükümetinin böyle bir savaşa asker gönderme konusunda ne kadar acelesi olduğunu da gösteriyor. Onlar acele etmezlerse, ABD'ye hizmette ikircikli ve kusurlu davranırlarsa, pastanın paylaşılmasında pay alamayacakları paniği içindeler. Eğer ABD'ye yeterli hizmet sunmazlarsa, Irak konusunda söyleyecek hiç bir sözleri olmayacağı korkusu içindeler. Türkiye'nin bütün milliyetlerden işçileri bu kararı jet hızıyla alanların isimlerini unutmamalıdır! Müstakbel "Afganistan şehit" ve "gazi"lerinin siyasi sorumlularının isimleridir bu isimler!
Hükümetin 6 dakikada aldığı bu karar, derhal cumhurbaşkanının onayına sunuldu, cumhurbaşkanının onayı ertesinde de uygulamaya konuldu.
Alınan karara göre ilk elde subay ve astsubaylardan oluşan doksan kişilik bir özel birliğin gönderileceği, bu birliğin öncülerinin şimdiden Afganistan'da olduğu açıklandı.

MECBUREN, MECBUREN
MECBURİYETTEN...


Başbakan Ecevit bu kararı açıklarken "Mecbur kalınca savaşmak kaçınılmaz olur." diyor ve gerektiğinde gönderilen askerlerin sıcak çatışmaya da girebileceklerinin işaretlerini veriyor, buna karşı Cumhurbaşkanı Sezer "Giden askerler için risk yok" açıklamasını yapıyor. Savaş alanına gönderilen askerler için nasıl olup da "risk olmayacağı" tabii ki Sezer'in gizidir. Gerçekte "risk yok" açıklaması, kamuoyu yoklamalarında büyük çoğunluğu Afganistan'a asker gönderilmesine karşı çıkan işçileri-emekçileri uyutmak için yapılan bir açıklamadır. Olgu, bugünkü hükümetin kendini "savaşmaya mecbur", "savaşa asker göndermeye mecbur" görmesi ve bu bağlamda asker göndermeye karşı olan Türkiye kamuoyunu da hiç kaale almamasıdır. Bu "mecburiyetin" ekonomik dayanağı, Türk hakim sınıflarının ekonomik iflas durumunda bulunması, Demirel'in ünlü deyimiyle 70 cente muhtaç durumda olmasıdır. Asker göndermek, "Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez" hesabıyla "mecbur" görülmektedir. Siyaseten ise bu "mecburiyeti" gerekçelendiren bir dizi faktör vardır. Bütün bu faktörlerin tümü bir ana başlık altında toplanabilir: Emperyalist büyük güçler arasındaki dünya hegemonyası dalaşında, anda en güçlü görünen ABD emperyalizminin koltuğu altında pastanın paylaşımında "dışarda kalmamak" hesap ve kaygısı. Yani Körfez Savaşı'nda Özal'ın yaptığı "bir koyup üç alma" hesapları bugünkü hükümetin de hesaplarıdır. Özal'ın hesaplarının sonuçlarını yaşadık, yaşıyoruz! Bu hükümetin de hesabının çarşıya uymayacağını söylemek için kâhin olmaya gerek yoktur. Emperyalizmde belirleyici olan güçtür. Herkes "gücüne göre" konuşur, gücüne göre alır. Türkiye ayakta kalmak için emperyalist büyük güçlerin sadakasına muhtaç durumdadır, bu duruma getirilmiştir. Böyle bir Türkiye'nin pazarlık gücü neredeyse sıfırdır. Bu durumda hiç bir emperyalist güç -bu ne kadar "dost" görünürse görünsün, Türkiye'nin koyduğu bir karşılığında ona üç yedirmez! Fakat ne de olsa "umut fakirin ekmeğidir". Belki Ecevit'in deyimiyle dostlar "külliyatlı miktarda" yardım yaparlar. Ne de olsa başbakanımızın kaşı ve gözü karadır!
Onun kara kaşı, kara gözünü bir kenara bırakıp olgulara bakarsak, olanın ne olduğunu görürüz:
Türk askeri, çok zor durumda olan Türk hükümeti tarafından ucuz paralı asker olarak pazarlık masasına sürülmüştür. Türkiye açısından yapılan Nasreddin Hoca'nın göle maya çalması gibi bir şeydir. Bedel ödenmekte, bunun karşılığında alınacak için "dost" görülen emperyalist güçlerin iyiniyetine güvenilmektedir. Buna karşı emperyalistler, en başta da ABD emperyalizmi açısından, hiç bir karşılığı olmayan bir tarzda (arada bir Türk askerinin tecrübeliliğini vb. övüyorlar! Türk medyası da tavus kuşu gibi "heyt biz neymişiz" diye kabarıyor!...) Türk askeri paralı asker olarak kullanılma durumuna geliyor! Kuşkusuz bu kadar ucuz asker olduğu zaman 90 kişilik öncü grupla kalmayacaktır Türkiye'nin askeri angajmanı, bu 90'ı yenileri izleyecektir! Egemen sınıflar, eğer onlar engellenmezse, bunu yapacaklardır!

KORE NİRE,
AFGANİSTAN NİRE?

Kore Savaşı sırasında ABD basınında bir haber çıkmıştı. Türk askerinin Kore'de "hür dünyayı komünizmin yayılmasına karşı savunma" adına -o zamanki emperyalist saldırının ismi böyleydi!!!- savaşan askerler içinde ABD'ye en ucuza mal olanın Türk askeri olduğu söyleniyordu. Habere göre bir Türk askerinin ABD'ye günlük maliyeti 23 cente geliyordu.
Şimdi, 100. doğum yıldönümünde egemen sınıfların sahiplenme çabaları içinde olduğu Nazım Hikmet bununla ilgili yazdığı bir şiirde şöyle diyordu :

"23 SENTLİK ASKERE DAİR*

Mister Dalles,
sizden saklamak olmaz,
hayat pahalı biraz bizim memlekette.
Meselâ iki yüz gram et alabilirsiniz,
koyun eti
Ankara'da 23 sente,
yahut iki kilo kuru soğan,
yahut bir kilodan fazla mercimek,
elli santim kefen bezi yahut,
yahut da bir aylığına
yirmi yaşlarında bir tane insan,
erkek,
ağzı burnu, eli ayağı yerinde,
üniforması, otomatiği üzerinde,
yani öldürmeğe, öldürülmeğe hazır,
belki tavşan gibi korkak,
belki toprak gibi akıllı,
belki gençlik gibi cesur,
belki su gibi kurnaz
(her kaba uymak meselesi),
belki ömründe ilk defa denizi görecek,
belki ava meraklı, belki sevdalıdır.
Yahut da aynı hesapla Mister Dalles
(tanesi 23 sentten yani)
satarlar size bu askerlerin otuz beşini birden
İstanbul'da bir tek odanın aylık kirasına,
seksen beş onda altısını yahut
bir çift iskarpin parasına.
Yalnız bir mesele var Mister Dalles,
herhalde bunu sizden gizlediler:
Size tanesini 23 sente sattıkları asker
mevcuttu üniformanızı giymeden önce de,
mevcuttu otomatiksiz filân,
mevcuttu sadece insan olarak,
mevcuttu,
tuhafınıza gidecek,
mevcuttu,
hem de çoktan mı çoktan,
daha sizin devletin adı bile konmadan.
Mevcuttu, işiyle gücüyle uğraşıyordu,
meselâ, Mister Dalles
yeller eserken yerinde sizin New-York'un,
kurşun kubbeler kurdu o
gökkubbe gibi yüksek,
haşmetli, derin.
Elinde Bursa bahçeleri gibi nakışlandı ipek.
Halı dokur gibi yonttu mermeri,
ve nehirlerin bir kıyısından öbür kıyısına
ebemkuşağı gibi attı kırk gözlü köprüleri.
Dahası var Mister Dalles,
sizin dilde anlamı pek de belli değilken henüz
zulüm gibi,
hürriyet gibi,
kardeşlik gibi sözlerin,
dövüştü zulme karşı o,
ve istiklâl ve hürriyet uğruna
ve milletleri kardeş sofrasına dâvet ederek,
ve yârin yanağından gayrı her yerde,
her şeyde,
hep beraber
diyebilmek için
yürüdü peşince Bedreddin'in.
O, tornacı Hasan, köylü Memet,
öğretmen Ali'dir,
kaya gibi yumruğunun son ustalığı :
922 yılı 9 Eylülüdür.
Dedim ya, Mister Dalles,
herhalde bütün bunları sizden gizlediler.
Ucuzdur vardır illeti.
Hani şaşmayın,
yarın çok pahalıya mal olursa size
bu 23 sentlik asker,
yani benim fakir, cesur, çalışkan milletim,
her millet gibi büyük Türk milleti.
(16.7.953)
(*) Geçenlerde gazeteler yazdı: Amerika'nın Dışişleri Bakanı Mister Dalles, Atlantik Paktı'na en ucuz askeri Türkiye'nin sağladığını söylemiş. Bir Türk askeri 23 sent'e mal oluyormuş. Bu meselenin üzerine bir şiir yazdım.)"


Aslında değişen pek bir şey yok, isimler değişti, bir de Türk askerinin fiyatı -o da 50 yıllık enflasyon sonucu- belki biraz yükselip 1 dolara filan varmıştır. Yine de en ucuz paralı asker konumunu -dost dedikleri emperyalistlere uşaklıkta kusur etmeyen- egemenler sayesinde kimseye kaptırmamıştır Türk askeri!
Nazım'ın bir şiiri daha var, Kore'de ölen bir yedek subayın ağzından dönemin başbakanı Menderes'e söylenmiş bir şiir. Diyet başlığını taşıyan şiir şöyledir:

"DİYET
Gözlerinizin ikisi de yerinde Adnan bey,
İki gözünüzle bakarsınız.
İki kurnaz,
İki hayın,
ve zeytin yağlı iki gözünüzle
bakarsınız kürsüden meclise kibirli kibirli
ve topraklarına çiftliklerinizin
ve çek defterinize.
Ellerinizin ikisi de yerinde Adnan bey,
İki elinizle okşarsınız,
İki tombul,
İki ak,
vıcık vıcık terli iki elinizle
okşarsınız pomadlı saçlarınızı,
dövizlerinizi
ve memelerini metreslerinizin.
İki bacağınızın ikisi de yerinde Adnan bey,
İki bacağınız taşır geniş kalçalarınızı,
İki bacağınızla çıkarsınız huzuruna
Eisenhover'in
ve bütün kaygınız
iki bacağınızın arkada birleştiği yeri
halkın tekmesinden korumaktır.
Benim gözlerimin ikisi de yok.
Benim ellerimin ikisi de yok.
Benim bacaklarımın ikisi de yok.
Ben yokum.
Beni, üniversiteli yedek subayı
Kore'de harcadınız Adnan bey,
elleriniz itti beni ölüme,
vıcık vıcık terli, tombul elleriniz.
Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan
ve ben al kan içinde ölürken
çığlığımı duymamanız için
kaçırdı sizi bacaklarınız arabanıza bindirip.
Ama ben peşinizdeyim Adnan bey,
ölüler otomobilden hızlı giderler,
kör gözlerim,
kopuk ellerim
kesik bacaklarımla peşinizdeyim.
Diyetimi istiyorum, Adnan bey,
göze göz,
ele el,
bacağa bacak,
diyetimi istiyorum,
alacağım da.

(25 Haziran 1959)"

Şair başbakanımız Ecevit anımsar mı dersiniz bu şiiri?
O eğer bugün hatırlamazSAĞbiliyorsunuz hatırlama özürlü- ona hatırlatmak işçilerin-emekçilerin görevidir.
Yarın Afganistan'da ölen "astsubaylar" ağzından, bu kez Ecevitlere, Bahçelilere, Yılmazlara vb. diyet şiirleri yazılmasını istemiyorsak, o zaman bugün yüksek sesle hayır demenin zamanıdır. Egemen sınıfların kendi sınıf çıkarları için ABD emperyalistlerinin paralı askeri olarak Türk askerini savaşa sürmesine karşı çıkılmalı, bu savaş sizin savaşınız, onu çok istiyorsanız bizsiz yapın denmelidir!
Cepheye gidilmesini mi istiyorsunuz, buyrun kendiniz gidin...
Ecevitler, Bahçeliler, Yılmazlar, cepheye gitme kararını alanlar ve bunu doğru bulanlar, yüksek rütbeli kodamanlar, gidin siz savaşın! Haydi Hindikuşa! Hepiniz topunuz gidin... Gidin de bu memleket kurtulsun sizden!
Sizin savaşınıza ama işçilerin, emekçilerin vereceği tek kuruş, tek asker yok!
İşçilerin, emekçilerin, ezilenlerin, bu dünyanın ulusu, dili, dini ne olursa olsun tüm lanetlilerinin yürüteceği tek savaş kendi savaşlarıdır, sınıf savaşıdır! Bu savaşın hedefinde Afganistan'daki yoksul yığınlar değil, sömürü sistemi vardır, emperyalizm vardır, paranın egemenliği vardır!
Ve bu savaş, barbarlığı er geç yıkacak tek haklı savaştır!

12 Kasım 2001



Sison'un Açıklaması:

DÜNYA TİCARET MERKEZİNDEKİ KURBANLARA SEMPATİ VE
TERÖRİZME LANET

11 Eylül 2001'de New York ve Washington'daki ölümcül terörist saldırıların önemli sayıda Filipino ve FilipinOĞAmerikalı da dahil binlerce sivil kurbanı için duyduğum en derin sempatiyi ifade etmek isterim.
Bu trajik olayda yaşamını yitirenlerin ailelerine ve dostlarına yürekten başsağlığı dilerim. ABD emperyalizminin terörizminin uzun tarihine ve güncel edimlerine karşı açıkça misilleme olarak yapılan terörist edimlerin ana yükünü sıradan sivillerin çekmesine üzgünüm.
Barbar bir dünyanın tersine uygar bir dünyada savaşta davranış standardını teamül hukuku (yazılı yasalara dayanmayan ama uluslararası alanda geçerli olan hukuk. BN) ve uluslararası konvansiyonlar belirler. Böyle bir standart, sivil halka karşı terörizm edimlerini yasaklar, insanlığa karşı suçları mahkûm eder ve insan haklarına saygı ve sivil halka ve savaşamayacak durumda olanlara karşı insanca davranmayı talep eder.
Terörizm, kasten ve kötü niyetle masum sivillerin fiilen ölümüne veya başka türlü fiziki zarar görmesine sebebiyet vermek veya bunlarla tehdit etmek olarak tanımlanabilir. Ne var ki ABD, şimdi Usame Bin Ladin'in grubuna karşı isnat edilenden çok daha büyük ölçekte meşum bir terörizm suçlusudur. Fakat ABD emperyalistlerinin terörist suçları için Amerikan halkı kitle katliamının hedefi yapılmamalıdır.
Yakın geçmişte, ABD resmi görevlileri ve kitle iletişim araçları, Irak ve Yugoslavya'da sivil halka ve onların sosyal altyapısına karşı yüksek teknoloji ürünü Amerikan hava gücünün ve güdümlü füzelerin kullanımıyla insanların yaşamlarının kitlesel yokedilişini insanseverlik eylemleri ve audiOĞvizüel eğlence olarak sunmuştu.
ABD ve İsrail Filistin'i, pratikte Filistin halkı için bir mezbahaya çevirmiştir. ABD Başkanı Bush, mağrurca ve küstahça, Şaron rejimini Filistinlilerin canını ve malını dilediğince yok etmeye yüreklendirmiştir.
ABD'nin uzun bir terörizm sicili vardır. O, Filipin-Amerikan savaşının seyri içinde yüzbinlerce Filipinlinin ya da Filipin halkının neredeyse %10'unun katledilmesinden sorumludur. Hiroşima ve Nagasaki'ye atılan atom bombalarıyla saniyeler içinde yüzbinden fazla Japon sivilinin katledilmesinden de sorumludur. Devamla o, Soğuk Savaş sırasında Kore, Endonezya, Çin Hindi ve başka yerlerde milyonlarca sivilin katledilmesinden sorumludur.
ABD terörizm belasını o kadar uzun bir süredir uygulamaktadır ve o şimdi bizzat ABD'ye geri tepmiştir. Emperyalist hiper güç şimdi dünyanın her yerinde ekmiş olduğu terörizmin kasırgasını biçmektedir. ABD'nin hasımlarından bazıları şimdi, ABD'nin dışarda sivil halk aleyhine doğrudan ya da "yan zarar" verirken gözünü bile kırpmadığı o aynı kötü ruhla, Amerikalı ve diğer sivilleri öldürmeyi meşru hedef sayıyor.
ABD, bir anlamda daha, adeta bir Frankenstein olarak terörizmi üretmekten sorumludur. Pentagon'a ve Dünya Ticaret Merkezi'ne karşı saldırılarda ABD için esas zanlı ilan edilen Usame Bin Ladin bile, Soğuk Savaş sırasında Afganistan'da Sovyet askeri güçlerine karşı mücadelede ABD'nin hamiliğini yaptığı adamlardan biridir.
Her halükârda, ABD emperyalistlerinin işlediği terörizm suçu, hiçbir yeminli ABD karşıtı güç tarafından Amerikan halkına karşı terörizmi haklı göstermek için kullanılamaz. Aynen ABD emperyalist terörizminin milyonlarca kurbanına olduğu gibi, DTM'deki kurbanlara da adalet sağlanmalıdır.
Şimdi ABD'nin, Amerikan sağı içindeki, ABD ile eski kuklaları-yeni düşmanları arasındaki ve emperyalist güçler arasındaki çelişkilerden ortaya çıkan terör eylemlerine açık ve yaralanabilir olduğu açıktır. Dünya kapitalist sisteminin kötüleşen krizi koşullarında bu çelişkiler derinleşmektedir.
ABD tekelci burjuvazisi ve siyasetçileri ABD'nin yaralanabilirliği hakkında gittikçe daha özbilinçliler, fakat onlar bunu küstahça, ABD'de ve dışarda halkın demokratik haklarının bastırılmasını rasyonalize etmek için kullanıyorlar. Hatta dünya halklarını ezmek ve sömürmek için daha da azimleniyorlar.
1950'li yıllardan beri, Atlantik ve Pasifik Okyanuslarının ABD'yi nükleer başlıklı kıtalararası balistik füzelerden artık koruyamayacağı açık hale gelmişti. Şimdi, bir ulusal füze savunma sisteminin ABD'yi "bagaj bombaları"ndan (valizlere yerleştirilmiş minyatür nükleer silahlar) ve kaçırılmış jumbo jetlerden veya patlayıcılarla yüklenmiş kamyonlardan koruyamayacağı da açık hale geliyor.
DTM kulelerine ve Pentagon'a saldırı sonucunda bir bütün olarak ABD (her iki partinin de desteğiyle Bush rejimi), terörizmle mücadele bahanesiyle kendi tarzındaki muazzam terörizmi ilerletmeye çalışıyor. Bush ABD Kongresi'nden, ABD tarafından çıkartılan Tonkin Körfezi olayından sonra Lyndon B. Johnson'a verilenlere benzer savaş yapma yetkileri ve ilk elden 40 milyar dolarlık bir fon elde etti.
ABD daha şimdiden, Usame Bin Ladin çetesini 11 Eylül olayının esas zanlısı olarak tespit etmiş durumda. Fakat yine de ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, ABD'nin tüm dünyada "genelde terörizme" karşı "küresel saldırıda" bulunacağını açıkladı. ABD başkan yardımcısı Cheney ve başka yüksek görevliler, insan haklarını ihlal eden ve daha başka kötü ünlü tiplerin sınırsızca işe alınması ve ABD emperyalizmine muhalif liderlerin katledilmesi üzerindeki yasağın kaldırılması gibi en azgın türden kirli oyunlara çağrı yaptılar.
ABD şimdi bu olayı kendi askeri güçleri yararına kendi egemenliği alanı dışındaki yetkileri genişletmek ve devrim mücadelesi veren halklara, kurtuluş için mücadele eden uluslara ve bağımsızlıklarını savunan devletlere karşı her türlü terörizmi yapmak için bahane olarak kullanıyor. Bu nedenle, ABD'den ve onun en uşak müttefiklerinden ve kuklalarından daha çok saldırganlık, müdahale ve daha başka terörizm eylemlerini bekleyebiliriz.
ABD'ye açıkça uşaklık eden Filipinler'deki Macapagal-Arroyo rejimi, geçmişte Kore Savaşı'yla, Vietnam Savaşı'yla, Körfez Savaşı'yla ve diğer silahlı çatışmalarla bağıntı içinde olduğu gibi, Filipinler'in yeniden ABD saldırganlığı ve müdahalesi için bir üs olarak kullanılmasını gönüllülükle üstlendi. Filipin halkı ABD'nin ve kukla rejimin bu tür planlarına karşı koymalıdır.
İlerici Amerikan güçleri de dahil, dünya halkları, Amerikan halkını kendini uç noktaya vardırılmış milliyetçiliğe, savaş histerisine ve anti-Arap ve anti-Müslüman davul sesine kaptırmama konusunda önceden uyarmalıdır. Amerikan emperyalistlerinin kendi tür terörizmleriyle etrafa çılgınca saldırmalarına ve ağırlaşan sosyOĞekonomik kriz, faşizmin yeniden ortaya çıkışı ve artan savaş tehlikesi konusundaki sorumluluklarını gizlemelerine izin verilmemelidir.
Dünyada terörizm eylemlerine girişerek ABD ancak Amerikan emperyalizmine nefret üretip, dünya halklarının haklı devrimci direnişini uyandırabilir. Aynı zamanda, DTM'ye saldırılardan sorumlu olanlar gibi teröristleri, ABD'ye kendi ilacından bir yudum tattırmaya provoke etmeye devam eder.
Nereden gelirse gelsin terörizm kınanmalıdır ve onunla mücadele edilmeli ve kökü kazınmalıdır. Halklar sonuçta ABD emperyalizmini yenecektir, çünkü o gittikçe artan ölçüde terörizmi kullanmaktadır. Terörizme başvuran yeminli ABD karşıtı az sayıda unsur, nihilizm yolunda ancak kendilerini yokedeceklerdir.
Ancak devrimci kitle hareketi ABD emperyalizmini ve yerel gericileri yenip, nereden gelirse gelsin terörizmi süpürüp atabilir. Dünya kapitalist sisteminin krizi kötüleşip derinleştikçe, proletaryanın ve genelde halkın devrimci kitle hareketi yükseliyor ve anti-emperyalist ve sosyalist davayı ilerletiyor.
Jose Maria Sison,
Halkların Mücadelesi Enternasyonal Ligası (HMEL) Kurucu Başkanı ve
Genel Danışmanı ve
Filipin Araştırmaları Uluslararası Ağı (INPS) Başkanı
Basın Açıklaması

18 Eylül 2001