Savaş ve sendika bürokrasisi!

Afganistan'daki dinci, faşist Taliban rejimine karşı ABD emperyalizminin yönetiminde yürütülen ve sonuçta Afganistan ve bölge halklarını daha fazla emperyalizmin boyunduruğu altına almayı amaçlayan emperyalist, gerici savaşa karşı Türkiye'de tüm sendika konfederasyonları ve federasyonları tavır takındılar.
Bu tavırları irdelemeye geçmeden DİSK, KESK, TMMOB, TDB, TEB ve TTB'nin 1 Eylül 2001 tarihinde, New York ve Pentagon'a yönelik saldırılar gerçekleşmeden ve daha "savaş baltaları çıkarılmamışken" yayınladıkları bir bildiriye değinmek istiyoruz.
Adı geçen sendika konfederasyonları ve meslek örgütleri "Barış için elele!" başlığıyla yayınladıkları bildiride "savaş" ve "barış" konusunda ortak bir tavır ortaya koydular.
Bu bildiride sözkonusu sendika konfederasyonları ve meslek örgütleri önce genel olarak "savaş" konusunda tavır takınıyorlar ve şunu savunuyorlar:
"Yüzyıllardır acının, gözyaşının, insanın insanı katletmesinin adı olmuştur savaş. İyi, güzel ve doğru olanı yok eden, doğayı ve çevreyi tahrip eden, insani değerlerin en büyük düşmanı olmuştur savaş. İyiyi, güzeli, insanca yaşamayı savunanların çığlığında doğmuştur barış!"
Savaş ve barış konusunda bu yaklaşımdan sonra şu sonuç çıkarılıyor:
"Gelin barışa ve eşitlikçi, insan onuruna yaraşır bir dünya özlemine şans tanıyalım. Ve barış talebini hayatımızda ve dünyanın dört bir yanında ilmik ilmik örelim."
Genel olarak "savaş" ve genel olarak "barış" konusunda hoş ama boş sözler etmek birçoğunun hoşuna gidebilir. Çünkü her savaş şiddeti, şiddetin özellikle yöneldiği insanların zarar görmesini ya da öldürülmesini içerir. Hemen her savaşta büyük ölçüde üretim araçları yokedilir. Fakat, her savaşın şiddeti ve öldürmeyi içeren ortak yanlarından yola çıkarak genel olarak "savaş", genel olarak "barış" hakkında hoş sözler etmek, genel olarak savaşa karşı çıkmak ve genel olarak barışı savunmak doğru mudur?
Kesinlikle doğru değildir! Sömürücü sınıfların egemen oldukları tüm toplumsal sistemin, ezilen, sömürülen, ezici çoğunluk, milyonlarca işçi ve diğer emekçiler için tam bir kölelik sistemi, sosyal ve siyasal bir cehennemdir. Bu sistemde havuç ile kırbaç birbirinden ayrılmayan ve sürekli olarak uygulanan iki temel araçtırlar. Bu kölelik düzeninde genel olarak barışı savunmak, genel olarak savaşa karşı çıkmak objektif olarak aslında baskı ve sömürü düzeninin sonsuza kadar sürmesini savunmak, objektif olarak sömürücü sınıfların safında yeralmak demektir. Kölelik düzeninde barış istemek başka bir anlama gelemez. Zira böyle bir toplumsal sistemde baskı ve sömürü düzeninden kurtulmak için devrimci bir savaştan başka yol yoktur. Dünya çapında da bir avuç zengin ülkenin yüzlerce fakir ve ekonomik açıdan geri ülkelerin halkları üzerinde kurdukları bir baskı ve egemenlik sistemi, emperyalist sistem vardır. Ezilen, baskı altına alınan ve sömürülen halkların emperyalist sistemden kurtulmasının da biricik yolu devrimci savaştır. Bu nedenle savaşları kimin, ne için yürüttüğünden bağımsız olarak ele almak bütünüyle yanlıştır. Emperyalist-kapitalist sistemde genel olarak savaşa karşı çıkmak, genel olarak barışı savunmak, ezilenlere; "Kaderine razı ol!" demektir.
Hayır, ezilen ve sömürülen sınıflar kaderlerine razı olmamalı, hiçbir gerici gücün kuyruğuna takılmadan sömürü düzenine karşı örgütlü, bilinçli ve kitlesel devrimci bir mücadeleye atılmalı, bu düzenin ömrünü kısaltmak için savaş teknik ve örgütlenmelerini profesyonel tarzda uygulamayı öğrenmelidir.
Afganistan halklarına yönelik saldırılar başladıktan sonra sendikaların takındığı tavırlarda da "savaş-barış" konusunda genel laflar edildiğini görüyoruz. Böylece genel olarak emperyalist sistemin, özel olarak da TC'nin saldırgan, savaşçı politikasına pratikte verdikleri desteği daha iyi gizleyebileceklerini hesap ediyorlar.
Türkiye'nin en büyük sendikası Türk-İş'in 16 Ekim 2001 tarihli "Türk-İş Başkanlar Kurulu Bildirisi" adı altında yayınladığı yazıda bu genel tavrın ötesinde daha gerici pozisyonlar da savunuluyor ve şöyle deniliyor:
"Türk-İş Başkanlar Kurulu her türlü terörü lanetlemektedir. Terörün önlenmesinde uluslararası hukuka uyulmalı, sivil halka zarar verilmemelidir. Tüm uluslararası taahhütlere rağmen sivil halka verilen büyük zarar tarafımızdan büyük tepkiyle karşılanmaktadır. Terörle mücadele, başka ülkelerle de savaşa dönüştürülmemeli, dünyayı yeniden bölüşme kavgasında bir bahane olarak kullanılmamalıdır. Türkiye savaşa kesinlikle katılmamalıdır. 'Yurtta barış, dünyada barış' anlayışına bağlı kalınmalıdır. Türkiye bu krizde uzun vadeli ulusal çıkarlarını herşeyin üstünde tutan bir çizgi izlemelidir. Türk-İş, bu anlayış doğrultusunda aynı düşünceyi paylaşan kesimlerle de gerektiğinde işbirliği yaparak, gereken girişimlerde bulunacaktır. Başkanlar Kurulumuz, Türkiye'de faaliyet gösteren terör örgütlerine destek vermeye, yataklık ve rehberlik etmeye devam eden bazı ülkeleri de şiddetle protesto etmektedir."
Görüldüğü gibi Türk-İş Başkanlar Kurulu yürüyen gerici savaşın özüne karşı değildir. O, bu emperyalist gerici savaşın halklara daha iyi yutturulması için "sivil halka" zarar verilmemesini, terörle mücadelenin "başka ülkelerle de savaşa dönüştürülmemesini" de gerekli görmektedir. Fakat daha önemli nokta ise ulusalcı Türk-İş bürokrasisinin savaş konusunda Türkiye'nin (Türkiye ile gerçekte anlatılan Türk hakim sınıflarının) çıkarlarının korunması ve kollanmasıdır. O, bu yüzden "Türkiye, bu krizde uzun vadeli ulusal çıkarlarını herşeyin üstünde tutan bir çizgi izlemelidir" diye hakim sınıflara akıl vermektedir. Türk-İş için sözkonusu olan -bırakalım dünyanın ezilen halklarının genel çıkarlarını; Türkiye işçi sınıfı ve diğer emekçilerinin çıkarları bile değil-, Türk hakim sınıflarının, faşist Türk devletinin uzun vadeli çıkarlarıdır.
Türk-İş içinde örgütlü önde gelen sendikalardan Petrol-İş "Savaşa hayır! Yeni Kore'ler istemiyoruz! Kazanılmış haklarımıza el uzatılmasın!" başlıklı bir bildiriyle savaş konusunda şu tavırları takınmaktadır:
"ABD'ye 11 Eylül'de yapılan hunharca saldırının sorumlusu olarak ilan edilen kişiyi vermediği gerekçesi ile Afganistan'ın bombalanması ile başlayan ve yaygınlaştırılacağı açıklanan savaşı, başta yörenin petrolü olmak üzere emperyalist paylaşım savaşı olarak değerlendiriyoruz. Derhal son verilmelidir. Türkiye, borç alındığı için diyet veya başka bir anlayış ve gerekçe ile bu savaşta yer almamalı ve savaşın durdurulması yönünde kesin bir tavır ortaya koymalıdır."
"Terör ise bir sonuç olup, bunu oluşturan koşullar giderilmeden, örneğin gelir dağılımında denge sağlanmadan, ülkeler demokrasi ve özgürlüklere kavuşmadan, savaş sanayisine dayalı ekonomiler bırakılmadan, emperyalist politikalardan, dünya jandarmalığından vazgeçilmeden, 200 ulus ötesi tekelin dünyaya hakimiyetine son verilmeden ve kısaca çağdaş standartların ve yaratılan değerlerin dengeli paylaşımı sağlanmadan bu sonuçların giderilmesi olası değildir."
ABD'nin önderliğinde Taliban gericiliğine karşı yürütülen savaşın "başta yörenin petrolü olmak üzere emperyalist paylaşım savaşı" olarak değerlendirilmesi doğru bir değerlendirmedir. Fakat iş somut Türk hakim sınıflarının, TC'nin bu savaştaki rolünün ele alınmasına geldiğinde aynı Türk-İş Başkanlar Kurulu'nun tavrı gibi Türk hakim sınıflarının, TC devletinin karşıdevrimci, terörist, katliamcı, gerici savaş kışkırtıcı niteliği teşhir edilmeden Türkiye'nin (yine burada kastedilen aslında TC devleti ve Türk hakim sınıflarıdır) daha güçlü devletlerin çıkarı için savaşta yeralmaması öğütleri verilmektedir.
Bu ve benzeri açıklamalarda, bildirilerde tüm sendika konfederasyonlarının ve tek tek sendika yönetimlerinin tavırlarında çıkış noktası dünya halklarının, uluslararası işçi sınıfının ve buna bağlı olarak Türkiye işçi sınıfı ve diğer emekçilerin çıkarları değil, faşist TC'nin ve Türk hakim sınıflarının çıkarlarıdır.
Bu konuda sendika bürokrasisinin takındığı tavır TC hakim sınıflarının doğrudan taraf olduğu ve "ulusal çıkarlar" açısından vazgeçilmez ilan edildiği şartlarda Türkiye işçi sınıfını ve diğer emekçileri Türk hakim sınıflarının kuyruğunda savaşa sokmak için şimdiden her türlü yardımı yapacaklarının yeni bir kanıtıdır.
Buna karşı öne çıkarılması gereken düşünce şudur:
Baş düşman kendi ülkendedir!

17 Kasım 2001

 



Aşağıda yayınladığımız yazı bir tartışma yazısıdır. Bu yazıda hem işçi sınıfı ve sendikal hareket, hem de kimi "sol" çevrelerde tartışılan bir çok önemli soruna tavır takınılmaktadır. Okurumuz, bu tartışılan sorunlarda pozisyonunu ve tartışmaya ihtiyaç duyduğu noktaları bilince çıkarmaktadır.
Bu sorunların ve bu sorunlarla ilgili başka sorunların da mümkün olduğunca yaygın ve yoğun biçimde tartışılmasını önemli bulmaktayız. İsteğimiz, bu tartışmaya mümkün olduğunca sınıf bilinçli işçilerin ve tüm devrimcilerin katılması, tartışmanın ve bu konulardaki devrimci görüşlerin geliştirilmesidir.
Önümüzdeki dönemde bu noktalardaki görüşlerimizi de yayınlayacağız.

Yeni Dünya İçin ÇAĞRI

 

Siyasal bir işçi hareketi için ne yapmalı?

"Siyasal bir işçi hareketi için çağrımızdır" üzerine eleştirel notlar...


Sınıf Tavrı dergisinin 19. sayısında; "siyasal bir işçi hareketi için çağrımızdır" başlıklı bir yazı yayınlandı.
"Elinizdeki bu metin bir taslak. Çağrımıza olumlu yanıt veren birçok değerli dostumuzun katkısıyla biçimlendirilmeye muhtaçtır. Öncelikle 'önümüzü görmeye' yönelik duyduğumuz ihtiyacı karşılamak durumundayız. Yaklaşımımızın özetini ve sonucunu, 'siyasal bir işçi hareketi'ne olan ihtiyaç oluşturuyor." (Sınıf Tavrı, Sayı 19, Ağustos-Eylül 2001)
Sınıf Tavrı dergisi, siyasal bir işçi hareketinin yaratılması için görüş ve önerilerini tartışmaya açıyor. Tartışmaya açılan görüşler kesin olan, sonuçlanmış görüşler değil, kendilerinin vurguladığı gibi, taslak.
Taslak yazı "sınıf mücadelesinin güncel anatomisi" başlığını taşıyor ve şu alt bölümlerden oluşuyor:
"A. Türkiye kapitalizmi neyi yaşıyor, neyi hedefliyor?
B. Sermaye tercihleri işçi sınıfını nasıl etkiliyor?
Toplumsal ilişkiler içinde Türkiye işçi sınıfı
Sendikal yapılanması içinde Türkiye işçi sınıfı
Emek Platformu ve Türkiye işçi sınıfı
Özelleştirme tamamlanırken Türkiye işçi sınıfı
Sosyal güvenlik tasfiye edilirken Türkiye işçi sınıfı
Avrupa Birliği yolunda Türkiye işçi sınıfı
Görev ve sorumluluklarımız"
Bizler de Yeni Dünya İçin Çağrı dergisi okurları olarak, Sınıf Tavrı dergisinin çağrısından hareketle, yukarıda sıralanan ve işçi sınıfının sendikal örgütlülük açısından içinde bulunduğu sıkıntılı duruma ilişkin olan kimi noktalara da değinerek görüşlerimizi, önerilerimizi bu yazı ile açıklamak istiyoruz.
Gerçekten de önemli sorunlar var:
- Sendikalı üye sayısında hızla bir düşüş yaşanıyor,
- Yeni işyerlerinin örgütlenmesi ve sendikalı işçilere yeni katılımların sağlanması neredeyse yok denecek kadar az,
- Var olan sendikal yapıyı korumak ve yeni sendikal alanlar yaratmak giderek bir açmaz haline geliyor: Sendika bürokrasisi ve bunun işçilere yaptığı ihanetler, bu nedenle işçilerin sendikalara olan güveninin zayıflaması,
- Var olan ağır yasal koşullar, taşeronlaşma, sermayenin küresel saldırılarıyla uyum içindeki düzenlemeler,
- Devrimci-sosyalist hareketin çok zayıf olması, etkisinin yok denecek kadar az olması,
- Sendika ağalarının hükümetlerle ve patronlarla tam uyum içinde çalışması, en önemli hayati reform talepleri için bile fren rolü oynamaları,
- Toplumda var olan milliyetçi-dinci gelişme rüzgarına bağlı olarak bir çok "sol" sendika şubesinin faşistler tarafından ele geçirilmesi ve bunların, reform talepleri açısından da, iyice etkisizleştirilmesi,
- İşçi sınıfında bilinç ve örgütlenme düzeyinin en alt seviyeye inmesi,
- Sendikaların giderek tabela sendikaları haline gelmeleri, neredeyse kendi masraflarını karşılayacak kurumlar olmaktan çıkmaları... gibi daha sayılabilecek bir çok neden bu sorunun yaygın bir şekilde tartışılmasını gündeme getirmiştir.
Öyle ki, sendika ağalarının hakimiyetindeki sendikalar da bu soruna çare bulmak için kara kara düşünmekte ve güya çareler aramaktadırlar. Onlar için esas mesele para kaynaklarının giderek kuruması, yani aidat alınacak üyelerin kitleler halinde azalması ve kendi varlık temeli olan sendika ağalığının ortadan kalkması sözkonusu olsa da, sorunun boyutunun büyüklüğü açısından ne kadar önemli olduğunu da göstermektedir.
Bugün artık bir çok sendika ve işçi sınıfının örgütlenmesini önemseyen bir çok kesim ortada bir açmaz, tıkanıklık ve yeni bir sorun olduğunu görüp tartışmakta, çözüm yolları aramaktadır. Hatta bu tartışma içinde sendikal mücadelede "yeni yollar ve yöntemler"in bulunması konusunda tartışmakta, her kesim kendisine göre çözüm yolları aramaktadır.
Evet, bize göre de sorunun ciddiyeti ortada, biz de tartışıyoruz...

* * *

Sınıf Tavrı dergisinin "çerçevesini çıkardığı durum değerlendirmesi" bağlamında önemli bulduğumuz noktalar üzerinde durmak ile kendimizi sınırlayacağız.
Yeni olan ne?
"... İşçi sınıfının mevcut kurumsal yapısı mutlak anlamda bir 'yenilenme' operasyonuna tabi tutulmalıdır." (agd. sf. 2)
"İşçi sınıfının mücadelesine ilişkin geleneksel sendikalar, kurumlar ve yerleşik yargılar köklü bir sorgulamaya tabi tutulmalıdır. Bu yenilenme elbette geleneksel araç ve tarzların toptan reddi anlamına gelmemek durumundadır." (agd. sf. 2)
"Anti-sendikal bir konumu savunmuyoruz, ama sendikalar zeminindeki tıkanmanın aşılması için yeni araçlara, en başta 'siyaset'e ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz." (agd. sf. 7)
"Siyasal bir işçi hareketi için" çağrıda bulunan arkadaşların önemli özelliklerinden biri ne dediklerinin pek anlaşılır olmamasıdır. Yani "... tıkanmanın aşılması için yeni araçlara, en başta 'siyaset'e" ihtiyaç olduğunu söylüyorlar ancak, buna ilişkin ne söylediklerini anlamak zor.
Örneğin sendikal tıkanmanın aşılması için, siyasal bir işçi hareketi için çağrıda bulunanların söyledikleri ne ise onu açık ve net olarak açıklamaları gerekiyor. Bir bütün olarak çağrı yazısı okunduğunda, yazıda bir açıklık ve netliğin olmadığı görülecektir.
"Sendikal tıkanmanın aşılması için yeni araçlara, en başta 'siyaset'e ihtiyaç olduğunu" açıklayanlar, bundan ne anladıklarını açıklamıyorlar. "Bugüne kadar hangi araçlar kullanıldı?", "Bunlar yetmediğine göre, hangi yeni araçlar kullanılmalıdır?", "Yeni siyaset nedir?" gibi sorulara çağrıda cevap yoktur. Çözüm önerilerini sunamayabilirler, bu mümkündür ve fakat o zaman da bunu açıkça söylemelidirler.
Yeni araçlar, yeni "siyaset"e ihtiyaç duyan bu arkadaşlara öncelikle şunu sormak istiyoruz:
Bugüne kadar bu konuda Dünya Komünist Hareketi'nin deneyim ve tecrübelerini incelediniz mi? Örneğin III. Enternasyonal'de, işçi sınıfı hareketine yaklaşım bağlamında yürütülen tartışmaları, alınan kararları incelediniz mi? Ya da Kızıl Sendikalar Enternasyonali'nin deneyim ve tecrübelerini, yapılan tartışmaları, kongrelerde alınan kararları incelediniz mi?
Uluslararası işçi sınıfının mücadelesinin deneyimleri, tecrübeleri vb. incelendi mi?
Bu soruları şunun için soruyoruz: Yeniye ihtiyaç duyanın, normalinde "eski" olanı inceleyerek, özümseyerek, bilmesi gerekir. Bunun sonucunda eskinin yetmediği noktada, değişimin ne olduğu açıklanarak, yeni duruma uygun yeninin getirilmesi gerekiyor.
Biz, Türkiye devrimci hareketinin bu konuda genel olarak bunu yapmadığını düşünüyoruz.
Öncelikle durum doğru tespit edilmeli
İşçi hareketinin durumu şöyledir:
- İşçi sınıfı bugün kendi iktisadi talepleri ile sınırlı bir mücadeleyi bile başarılı bir şekilde yürütüp sonuçlandıracak sendikal örgütlenmeye sahip değildir.
"Bugün sendikalar Türkiye işçi sınıfının ancak yüzde 9 civarında bir kesimini kapsamaktadır. Yani sendikaların işçi sınıfını ekonomik kavga başlığında da temsil etme yetenekleri kalmamıştır." (agd. sf. 5)
Bugün işçi sınıfının küçük bir kesiminin örgütlü bulunduğu Türk-İş, DİSK, Hak-İş gibi sendika konfederasyonları, işçilerin ellerinde mücadele aracı değil, gerçekte işçi haklarını savunma maskesi adı altında, sermayenin çıkarlarının "iş barışı" adına savunulmasının aracı konumundadırlar.
- 12 Eylül rejiminin ürünü olan yasalar işçi sınıfının aleyhindedir. İş Kanunu, Grev, Lokavt ve Toplu Sözleşme Kanunu, Sendikalar Kanunu işçi düşmanı, patronlar yararına maddelerle doludur.
Patronlara işçileri gerekçesiz işten atma, sendikal örgütlenmede işkolu barajı, sendikaya üyelikte noter şartı bunlardan bazılarıdır.
Bu yasal çerçeve parçalanıp atılmalıdır. Başarılı bir mücadele vermenin önkoşulu budur.
- Sosyalizm ile işçi sınıfı hareketi ayrı ayrı kulvarlarda yürüyor. İkisini birleştirmek görevdir. Komünistler sınıf haraketi ile sosyalizmi birleştirme görevini yerine getirmek için, hareketin içinde bulunduğu durumu doğru tespit etmek, hareketin üstünlüklerini ve zaaflarını olduğu gibi ortaya koymak zorundadırlar.
- Bugünkü işçi sınıfı hareketi, talepleri ve hakim olan bilinci ile devrimci işçi hareketi değil; düzen çerçevesinde ve esasta iktisadi talepler için mücadele eden, yine esasta savunma eylemleri yapan kendiliğinden işçi hareketidir.
Ne yapılmalı?
- Mücadeleyi işçilerin kendi ellerine almaları, sendika bürokratlarına bırakmamaları gerekiyor. Her işletmede, bütün işçilerin katıldığı işyeri toplantısında seçilmiş grev ve mücadele komiteleri seçilmelidir. Bu komiteler grev mücadelesi içine en fazla işçiyi doğrudan ve en aktif biçimde çekmenin en doğru araçlarıdır.
Bütün işçilerin seçtiği ve her an görevden alınması, yeniden seçilmesi mümkün olan bir grev komitesi işçilerin greve adeta seyirci olarak katılmasını engellemenin en iyi yoludur.
Bu komiteler sendikaların alternatifi değildir.
Mevcut sendikal yapıların gerici, sarı, faşist olduğu yerde, işçilerin satıldığı yerde, bu komiteler sendika bürokrasisinin dışında mücadeleyi işçilerin kendi ellerine almalarının aracı olacaktır. Mücadelenin kaderini belirleyecek olan sendika yönetimleri değil, bu komiteler aracılığıyla işçiler olacaktır.
- İşçi sınıfı hareketi temel alınması gereken harekettir. Komünistler güçlerini öncelikle sanayi proletaryası içinde çalışmaya yoğunlaştırmak zorundadırlar.
- İşçi hareketi kendiliğinden sosyalist bilince ulaşmaz. İşçi hareketi patronlara karşı mücadele içinde sendikal bilince ulaşır. Sosyalist bilinç işçi sınıfına dışarıdan taşınmak zorundadır. Bu bilinci taşıyacak olan ise komünistlerdir.
- Devrimci sendikaları, sınıf sendikalarını yaratmanın yolu, varolan sendikalar içine girip çalışmaktır. Sendikalar içinde fraksiyon çalışması yürütmek, kendini sadece sendikalı işçilerle sınırlamamak, sendikalı işçileri de bağrında toplayan, gizli olmak zorunda olan çekirdekler yaratmak gerekir. Süreç içinde sendikaların tabanlarının kazanılması ile devrimci sendikalar ve onların merkezileştirilmesi gündeme gelecektir. Bu yapılmadan, yani tabanda güç olunmadan, kurulan her türlü ayrı devrimci sendikanın sonu hüsran olacaktır.
"Sınıf Tavrı dergisi olarak, işçi sınıfının siyasete, siyasetin işçi sınıfına ekmek ve su kadar ihtiyacı olduğunu düşünüyoruz. Türkiye işçi sınıfına daha etkili biçimde seslenmek ve ulaşmak için güçlü bir sınıf hareketinin inşa edilmesi gereğine inanıyoruz. Ülke emekçilerinin belki de tarihlerinde olmadığı kadar örgütlü hareket edişe, aydınlatılmaya, bilgilendirilmeye ve eğitilmeye ihtiyacı olduğunu görüyoruz. Bu üç ihtiyacın karşılanmasında, sendikalar ve meslek örgütü gibi kurumların işlevsizleştiklerini saptıyoruz. Sendikal tıkanmanın kendisini de aşmanın yolunu, yeni bir zeminde ve siyasal bir işçi hareketinin inşa edilmesinde görüyoruz. Bu mümkündür ve şu ya da bu düzeyde oluşmuş birikim, katedilen mesafe böylesi bir görevin altından kalkmak için fazlasıyla umut vermektedir." (agd. sf. 7)
Gerici, sarı, faşist sendikal örgütlenmelerin tıkandığı, işçilerin sendikalara güveninin olmadığı, sendikaların mücadelenin önünde engel olduğu, işçilerin mücadele örgütleri değil, işçileri satma örgütleri oldukları vb. vb. genel doğrudur. Bu doğrulardan çıkarılması gereken sonuç; varolan sendikal örgütlenmeleri bir kenara koyarak, "yeni bir zeminde siyasal işçi hareketinin inşa edilmesi" değildir. Bunun da nasıl olacağı yazıda belli değildir.
Varolan sendikalar içine girip çalışmak, tabanı kazanmak ile sendikaları sınıf sendikacılığı zeminine oturtmak uzun ve sabır gerektiren bir iştir.
"Siyasal bir işçi hareketi için" çağrıda bulunanlar; 'düşünüyor, inanıyor, görüyor, saptıyor, savunuyor, sayıyor, biliyor, öneriyor' vb. fakat siyasal bir işçi hareketi için bir plan sunmuyor.
Diğer bazı sorunlar
- "Emekçi kitlelerin siyasal ve ideolojik bilinçle yüklenmesi için sendikal alanın dışında kanallar gerektiğini iddia ediyoruz." (agd. sf. 7)
Bu kanalların ne olduğu yazıda belli değil.
Sendikalar, salt ekonomik taleplerin çözümü için mücadele araçları değildir. Sendikalar aynı zamanda siyasal talepleri de elde etmenin araçlarıdır. Hatta sendikalar "ücret köleliğini ortadan kaldırmanın da araçları" olmalıdır.
Sendikaların bu gibi araçlar haline gelmelerinin ön şartı, komünist siyasetin sendikalarda hakim olmasıdır.
İşçi sınıfının öncü örgütü olan komünist partisi (lafta değil, gerçekten komünist partisi olma anlamında) başından itibaren bilinçli, sistemli, planlı bir çalışma ile işçi sınıfını temel alarak, sınıf partisini inşa etmeye yönelir.
Sendikalar ile parti arasındaki ayrılık; sendikaların ekonomik mücadele örgütü, partinin siyasi mücadele örgütü olması değil, iki yapıda örgütlenmiş kitlelerin farklılığı, mücadele yöntemlerinin, mücadele şartlarının farklılığında yatar.
- "İşçi sınıfının ancak kamucu ve yurtsever bir ideolojik bilinçle biçimlendiği ve bu doğrultuda bir siyasal kimlik edindiği ölçüde sınıf kimliği edinebileceğini savunuyoruz." (agd. sf. 7)
KİT'leri halkın malıymış gibi gören bir anlayış, "bu memleket bizim" diyen anlayıştır. Hakim sınıfların istedikleri gibi at koşturdukları, işçileri, emekçileri haraca bağladıkları bir ülkede "bizim" olamaz. "Kamucu" ve "yurtsever" anlayışı, işçi sınıfı reddetmelidir. Devlet kapitalizmi kamucu olamaz. İşçilerin, emekçilerin yönetmediği, sermayenin egemen olduğu bir ülke, işçilerin emekçilerin "vatanseverliği" boştur, olamaz. "Vatan", "memleket" ancak, sermayenin egemenliği yıkıldığı zaman; işçilerin, emekçilerin cumhuriyeti kurulduğu zaman, sadece ülkemizde değil, tüm dünyada işçilerin, emekçilerin vatanı olacaktır.
Sosyalist vatan, ancak sosyalist Türkiye ile mümkündür.
Bu bilinci vermeyenlerin Türk milliyetçiliği ile ayrım noktalarının ne olduğu tartışılır. Bu yanlış yaklaşıma karşılık, komünistlerin proletarya enternasyonalizmi üzerine durmaları ne kadar da gerekli!
- "İşçi sınıfının kendi kimliğini geliştirmesi sürecinde gerici ve faşist eğilimli sahte işçi kurumlarının teşhirini öncelikli görev olarak kabul ediyoruz." (agd. sf. 7)
Buna karşı değiliz. En gerici sendikalarda bile çalışmanın gerekliliğinin konulmadığı yerde, sadece teşhirden bahsedilmesi bize yanlış görünüyor.
Biz farklı düşüncelere sahip, farklı çizgileri olan devrimci grupların, birlikte siyasal işçi hareketini yaratmaları yerine -kaldı ki bu mümkün değil- asgari düzeyde güç birliğine, eylem birliğine gitmeleri önerisini getiriyoruz.
Sendikalarda, fabrikalarda, mahallelerde, eylemde birlik, propaganda-ajitasyon özgürlüğü temelinde eylem birliklerine çağırıyoruz.

16 Ekim 2001



BİR SENDİKALAŞMA DENEYİMİ:
MÜCADELE SÜRÜYOR (1)

GİRİŞ

Aşağıda okuyacağınız deneyim, hala sürmekte olan bir sendikalaşmaya aittir. Ağustos ayından bugüne kadar gelişen olayların bir özetini vermeye çalıştık. Sendikalaşmaya dair esas gelişme ise, Şubat ayı sonu itibariyle yaşanmaya başladı.
Konfeksiyon işkolunda sendikalaşmanın zorlukları bilinmektedir. Buna rağmen, işçilerin mücadele etmekten başka seçenekleri yoktur. Patronun baskıları sendikalaşmayı gerekli kılmıştır.

İŞYERİNDE DURUM


Patron Zorluyor


İngiltere'ye iş yapan bir işyerinde 6 aydır tuvalete gitmek yasak! Patron, önce tuvaleti dakikaya bağladı. Günlük tuvalet hakkımız 6 dakika! 3 dakikada gidip gelmemiz gerekiyordu. Bu taktiği tutmayan patron başka bir yola başvurdu. Yalnızca saat 10.00 çayından yemeğe ve 16.30'dan paydosa kadar tuvalete gidilecek. Bu saatlerin dışında tuvalete gitmek yasak. Bu "hak" da bir süre sonra kırpıldı. Öğle yemeğinden sonra tuvalet yasaklandı. Daha doğrusu kilitlendi. Nihayet işyerinde tuvaletin kapısına vurulan kilit bir daha açılmadı. 6 aydır tuvalete gidilmiyor. Ne kadın ne de erkek işçilerde dayanacak hal kalmadı. Her kilide bir anahtar bulunur. Bu sorunu da işçiler çözecek!

Bu Nasıl Hesap?


Bir arkadaş diktiği cekette hata olduğu için ceza aldı. Aldığı ceza ceketin tutarı! Bu arkadaşın ücretinden 25 milyon lira kestiler. Patron işçilerin haklarını hesaplarken bu kadar titiz davranmıyor. Mesai ücretleri de acaba böyle hesaplanıyor mu? Bunları geçtik, peki bir işçi hata yapamaz mı? Patron madem kısasa kısas çalışıyor biz de patronun bu hatalarını not ediyoruz. Zamanı geldiğinde patronun da ödeyeceği kısasa kısas bir hesap olacak.

15 Günlük Sigortayla Emeklilik Kaç Yılda Olur?

Hataların bedelini tam ödeten patron, iş sigorta primlerini ödemeye geldiğinde yan çiziyor. Öğrendik ki aylarca primlerimizi 30 değil 15 gün üzerinden yatırmış. Emeklilik yaşı 60'a çıktı, primler 15 güne düştü. Bu hesapta bir yanlışlık var. Hem her iki tarafında da. Primleri düzelttirdik. Sıra diğerinde...

Patronun Yeni Planları

Patron sürekli akraba ve hemşehrilerini almaya devam ediyor. Şimdiden sayıları 30'u buldu. Nereye baksak patronun bir adamı var. Patronun amacı işyerinde adamlarını artırarak diğer işçilere gözdağı vermek. Fabrikada tanınan eski işçileri işten çıkarmak. Patron fabrikada örgütlenmeye çalışıyor. Ama önemli olan bu işi tek akıl eden o değil!

Asıl Çatlak Olan Duvar Değil, Patron

Binlerce binayı yıkan deprem, çalıştığımız işyerinde de koca bir çatlak meydana getirdi. İşyeri sigortada iki ayrı şirket gibi mi görünüyor, bilmiyoruz, fakat içine girdiğimizde ikiye bölündüğünü görebiliyoruz. Şimdilik bu binada çalışmaya devam ediyoruz. Ne zamana kadar?

Çatlak patronun karşısına çıkana kadar!
Deprem Sürüyor

İşyerinde patronun aldığı kararlar ve icraatları yeni yeni depremlere sebep olacak türden. Ocak ayından bu yana da avansları kaldırdı. Benzin zamlarının değil aybaşını hafta başını bile beklemediği bugün, aybaşından aybaşına hangi bütçe dayanır? Avans depremi bugün bizi salladı ama yarın kimin sallanacağı belli olmaz!

Bu Müdür Biraz Rahatsız

Artık işyerinde müdürün ruh hali tartışılmaya başlandı. İdarede şen şakrak, neşeli, hatta yapmadığı soytarılık kalmıyor. Arada camekan olduğu için görebiliyoruz. Ama aynı müdür işçilerin yanına geldiğinde ne yapacağını bilemez bir hal alıyor. Kaşları çatılıyor. Surat beş karış! Yanımıza geldiğinde adeta şok geçiriyor. Ama bilmiyor ki bugünleri de özleyecek.

İşyerinde Salgın!

İçme suyu olarak alınan su değiştirildi. Eskiden kapalı su alınırdı. Onun yerine açık su getirildi. Bu sudan içen işçiler arasında ishal hızla yayıldı. Fabrikada ishal olmayan kalmadı. İdaredekiler de dahil. Kendileri de hastalanınca tekrar kapalı suya dönüldü. Bir gün biz de patronu ve adamlarını değiştireceğiz hem de eskiye dönmemek üzere!

Bir İnce Hesap!

İşbaşı saati yarım saat erkene alındı. Paydos saati de aynı şekilde geri alındı. Görünürde sorun yok. Ya da en azından patron bu numarasını sorun yok diyerek yutacağımızı sandı. Ama yanılıyor. Patronun amacı fazla mesaide verilen yemeği vermemek. Patron bir yemeği bile hesaplıyor. Biz de kendi hesaplarımızı yapıyoruz. Zamanı geldiğinde hesaplarımızı karşılaştıracağız.

Keskin Sirke, Küpüne Zarar

Müdür daha depremin ardından iki gün geçmeden yine piyasaya çıktı. Halen şokta olan işçilerle bir toplantı yaptı. Yeni kurallarını açıkladı. Sorunlarını açıklayan işçilere fırça atıp, çıkıştı. Kraldan daha kralcı olan müdürün yaptıklarını patron duysaydı gözleri mi yaşarırdı yoksa o bile şaşırıp kalır mıydı bilmiyoruz. Ama bu müdürün gitgide daha dayanılmaz olduğu kesin.

 

Deprem Bir Yandan, Baskılar Diğer Yandan

Son büyük artçı sarsıntı, büyük depremde yarılan duvarları tekrar çatlattı. Ustalar ve şefler, deprem anında dışarı çıkmak isteyen işçileri engellemeye çalıştı. Ancak başarılı olamadı. Neredeyse fabrikanın tümü saat 15.00'te işyerini terk etti. İşbaşı yapılmadı. Herkes merak içinde ailesinin yanına gitti. Bir gün sonra idare hiçbir şey söyleyemedi. Eğer az sayıda işçi işyerini terk etmiş olsaydı, belki de işten atılma bile olabilirdi. Neredeyse tüm fabrikanın işyerini terk etmesi, "deprem grevi" tam katılımla olunca, işçiler karşısında aslan kesilen idarenin sesi çıkmadı. Bu da gösteriyor ki, işçilerin birliği ve kararlılığı patrona geri adım attırabilir.

Zam Vermemek İçin Bahane Aranıyor

Ocak zammına daha var. Ancak, patron şimdiden hazırlık yapıyor. Çeşitli söylentiler yayarak işçilerin moralini bozmak istiyor. Bir duyuyoruz "iş yokmuş, ücretsiz izne çıkılacakmış", bir bakıyoruz hafta içi saat 20.00'ye kadar zorunlu mesai var; Cumartesi günü de dahil. Patronda oyun çok. Niyeti, işçileri işsizlikle tehdit edip düşük zamma (hatta hiç zam vermemeye) razı etmektir. Bu sefer daha hazırlıklı olacağız. Bunun bir adımı olarak örgütleniyoruz ve sendika getirmeye kararlıyız.

Patronun Oyunları

Geçtiğimiz yıl olduğu gibi bu yıl da Ocak ayı yaklaşırken işlerde bir durgunluk başladı. Bu durgunluk işçilerin suçu değil. Patron ise, faturayı işçilere kesmek için izin uygulamasına gitmek istiyor. Zaten yeterince baskı uygulanmakta. Tuvalete gidişler yasaklanıyor ve üretimi artırmak için her yola başvuruluyor. Öyle ki, işimiz olmamasına rağmen ve makinelerin özellikleri uygun olmadığı halde, vinyeks (suni deri) malzemeli iş alındı. En çok 100 tane çıkan işten günde 1000 tane isteniyor ve olmayınca da gece 22.00'ye kadar hatta Cumartesi ve Pazar mesaileri uygulanıyor. Böyle bir çalışmaya rağmen ne zaman izne çıkılacağı, ücret zamlarının ne olacağı, hatta işyerinin kapanıp kapanmayacağı bile belirsizdir. Yürüttüğümüz sendikalaşma çalışması ise, patronun neden olduğu moral bozukluğu sebebiyle inişli çıkışlı ilerliyor. Fabrika çalışmayacaksa sendika ne işe yarayacak sorusu akıllardadır. Ancak yurtdışı bağlantıları olan patronun hemen iflas edeceğini düşünmek imkansız gibi. "İflas edecek" lafları gerçek durumdan çok, bir tehdit olarak kullanılıyor. Üstelik iflas olsa bile, sendikalı olunması halinde patrondan işçi alacaklarının tahsili daha sağlıklı ve mümkün olur. Yoksa tazminatları ya hiç alamayız ya da sadece bazı işçiler alabilir. Her koşulda örgütlü olmak, sendikalı olmak işçinin yararınadır.

Belirsizlik Nereye Kadar?

Önce iş yok dediler, sonra gece 11'lere kadar mesai koydular. Patron her çeşit iş alıyor. Deri ceket de dikiyor, pantolon da. Oysa makineler deri dikmeye uygun değil. Bantlar ise, ceket dikmek üzere kurulmuş. Bu nedenle iş değişikliğinde ya çalışma saatleri değiştiriliyor ya da belirli kesimlere ücretsiz izin veriliyor. Son olarak pantolon siparişi dikildiği için, 30'dan fazla işçi 2-3 haftalığına ücretsiz izne çıkarıldı. Gelecek hafta işbaşı yapacaklar. Ancak iş durumu nasıl olacak ve devamlı iş bulunabilecek mi? Bu kötü koşullarda çalışmanın moral açısından zorluğunun yanında, kriz bahanesiyle ücret zamlarını düşük tutup ücretsiz izne çıkmak daha da kötü etkide bulunuyor. Sendikalaşma girişimi ise, her şeye rağmen devam ediyor.

İşçiler Örgütlü Hareket Etmelidir

Birkaç yıl işler iyi gitti ve şimdi siparişlerin azalmasıyla fatura işçilere çıkarılmaya başlandı. Ücretsiz izin uygulaması bir yana, düşük ücretle yeni işçiler alındı, ustalar değiştirildi. Keyfi uygulamalar ise arttı. Örneğin, ustalar kendi istedikleri kişilerin volkmen dinlemesine izin veriyor, diğerlerine yasak koyuyor. Nikah sebebiyle işten ayrılan iki yıllık bir kadın işçiye verilen tazminat sadece 90 milyon lira oldu. Şeflerin ustalara söylediği şu oldu: "Yeni kararlar aldık. Artık tazminat vermeyeceğiz." Tam bir keyfilik hakim. Bu baskıların hedefi, Ocak zammının düşük tutulması ve işçilerin kendi istekleriyle (tazminatsız) ayrılmalarını sağlamaktır. İş olmaması ise, işçilerin kendi güçlerine güvenlerini zayıflatıyor. Oysa iş olsa da olmasa da bu bizim sorunumuz değil. Her koşulda patronu değil kendimizi düşünmek zorundayız. Bu nedenle de örgütlü hareket etmek zorundayız. Patronun iş bulmasını bekleyecek olursak, iş işten geçmiş olabilir ve kapının önünde yalnız başımıza kalabiliriz. Eğer "Hak verilmez alınır" sözü doğruysa, her koşulda örgütlü olmak zorundayız.

Bir Gün İş Var İki Gün Yok

Yılbaşından önce bir hafta ücretsiz izin verildi. Böylece neredeyse iki aydır çeşitli bölümler ücretsiz izne çıkarıldı. Patron ücretleri hemen kesmeyeceğini söylüyor; ama çalışılmayan günler yerine ilerideki aylar çalışacakmışız. Dengesizlik bu kadar da değil. Yeni siparişler sebebiyle yine mesaili çalışma döneminin başlayacağı söyleniyor. İşçiler arasında işsiz kalmaktansa mesaili çalışma tercih ediliyor. Yani işçileri böyle bir düşünceye zorlayan idarenin keyfi bir şekilde, işine geldiği gibi çalışma günlerini düzenlemesidir. Kimse geleceğin ne olacağını bilmiyor. Ancak, şimdilik sessizlik hakim olsa da biriken bir öfke de var. Bu öfkenin tek tek çıkışları tercih etme biçimine dönüşmesi halinde, patronun yaptıkları yanına kalacaktır. Tek çare var, tüm öfkeleri birleştirip, topluca mücadele etmektir. O zaman patron hak ettiği bedeli ödeyecektir; işçilerin haklarını almak için mücadele etmekten başka seçenekleri yoktur.

İstikrarsızlık Sürüyor

Yeni yıl itibariyle işlerin açılacağını söyleyen patron, şimdi de Mart ayında işlerin açılacağını söylüyor. İşçileri ise, ücretsiz izne çıkararak, yarım aylıkla yaşamaya zorluyor. Ocak zammının ise, geleceği belirsiz. Zammın Mart'ta verileceği de söyleniyor, hiç verilmeyeceği de. Ancak patron biliyor ki, geçen yıl Ocak zammı düşük olduğu için işçiler çalışmamıştı ve zamlar düzeltilmişti. Bugün de aynı ortam geçerlidir ve işçiler arasında şimdiden ortak hareket etme fikri konuşulmaktadır.
Tabii ki işyerinde örgütlenme tam gerçekleşemediği için, işçiler bu pazarlığa hazırlıksız yakalandılar. Devam etmekte olan sendikalaşma çalışması henüz sonuçlanmadı. İş olmaması sebebiyle işçiler arasında güçlerinin olmadığı fikri egemendir ve sendikalaşmanın hızlanması için işlerin açılmasını beklemek yaygın fikirdir. Oysa bu krizin ne kadar süreceği, iş alımının kesin olup olmadığı bilinmiyor ve bir gün işe geldiğimizde patronun ve müdürlerin "Artık birlikte çalışamayacağız, beklediğimiz siparişleri alamadık" sözleriyle karşılaşabiliriz. Bu nedinle örgütlenmemizi patronun kaderine değil, kendi irademize bağlamalıyız. Aleyhimize bir sürprizle karşılaşmamak için, işçiler arasında birliği ve güveni sağlamalıyız; sendika ise bunun bir aracı olabilir.

Krizin Faturası İşçiye Kesiliyor

Kriz sebebiyle ücretlere zam yapılmayacağı söyleniyor. Bu durum işçiyi çok huzursuz ediyor. Oysa kimi işyerlerinde (kot çalışan büyük bir işyerinde), yüzde 20 zam verilmiştir. Patronun serveti ve gelirleri bize de zam vermeye yeter. Ancak, krizin arkasına saklanıp zam vermemeyi deniyor. Yine birçok işçi kriz sebebiyle bir hafta ücretsiz izne çıkarıldı; birçok işçiye de yıllık izinleri zorunlu kullandırıldı. Şimdi şu da ortaya çıktı: Birçok işçinin sigorta primleri 8 günlük veya daha fazla olarak yatırılmış; 30 gün yatırılanlar ise işverene yakın yalakalardır. Bu yetmezmiş gibi, 70'e yakın işçi 3 yıldır sigortasız çalıştırılıyor ve geçtiğimiz yıl 4 ay boyunca 15 günlük prim yatırıldı. Yasal hakkımızı kullanıp, sigorta bildiriminin bağlı olduğu sigorta müdürlüğüne gidip kendimiz sigortalı olmayı deneyeceğiz ve yasal hakkımızı kullanacağız.
Nemalarla ilgili belirsizlik devam ediyor. Müdürler topu işçiye atıyorlar ve gidip bankaya sormamız isteniyor. Elbette bunu da yapacağız ve bu işin de peşini bırakmayacağız.
Çalışma saatlerini hesapladığımızda da şu çıkıyor: Her gün 15 dakika fazla çalışıyoruz. İş saatleri 08.00-18.30'dur ve 45 dakika yemek ve 15'er dakikalık iki çay molası var. Çay molaları da işçiden kesildiği gibi, ücret ödenmeden 15 dakika fazla çalışılıyor.
Sendikalaşma çabası sürüyor. Sendikayla ilişkiye geçildi. Ortak düşünce ise, üye yapmak için Mart ayındaki siparişleri beklemek.
Sonuç olarak, patronun çıkarı işçiye daha az hak ve ücret vermektir; işçilerin çıkarı ise, daha çok hak ve ücret elde etmekti. Hak verilmez alınır sözü de bu nedenle çok doğrudur. Bizim de yapmamız gereken haklarımızı almak için örgütlenmek, mücadele etmektir.

Bardağı Taşıran Damla

Ocak zamlarının verilmemesi üzerine işyerinde tepkiler oldu. Çay paydosunda makineler kapatıldı ve işveren saat 15.00'te yemekhanede toplantı düzenledi. Bu toplantıda söylenen şu oldu: İki ay daha zam yok. İsterseniz fabrikayı kapatalım iki ay sonra gelin; isterseniz zamsız çalışın. Bu sözlerini kuvvetlendirmek için iki gün ücretsiz izin yapılacağı açıklandı. Bu sözlere tepki gösterilse de öneri fiilen kabul edildi. Ancak sorunlar sadece bunlarla sınırlı değil. Nemalar ödenmedi, sigortalar eksik ödeniyor, yemekler çok kötü, tuvalete gitmek yasak vb.
İşçiler tüm sorunları ifade ettiler ve somut bir cevap alamadılar. Sendikalaşma talebinin ilgi görmesi de bu zemin üzerinde gerçekleşti. Yaklaşık beş aydır dar bir çevre içinde süren sendikalaşma faaliyeti, çeşitli bantlardan çağrılan işçilerin de katılımıyla genişletildi. Sendika avukatıyla yapılan görüşmeye 18 işçi geldi ve burada seçilen 8 kişilik bir komiteyle bir haftalık bir çalışma sonucunda işçilerden nüfus kağıdı fotokopileri, sigorta sicil numaraları ve telefonları alınması kararlaştırıldı. Ayrıca bireysel başvuru yoluyla sigortalı olma yolunun denenmesine karar verildi.
İşçilerin pek azının sendikal örgütlenme deneyimi var. Faaliyet, bir kaç bilinçli işçinin özverisi üzerinde yürüyor. Çalışmanın bundan sonrasının farklı zorlukları var ve bunları aşmak için çalışmak gerekiyor. Örneğin, bölgede işkolunda sendikalı işyeri çok az ve bu işyerinde sendikanın kalabilmesi çevre fabrikaların da sendikalı yapılmasına bağlı.

(SÜRECEK. Gelecek sayıda: "SENDİKALAŞMA BAŞLIYOR")