Egemenlerin krizden çıkış için tek umudu:
IMF kredileri ve savaş rantı!

Türkiye 2001 yılında son on yılların en büyük ekonomik krizlerinden birisinin içine yuvarlandı. Derin bir borsa ve mali kriz, diğer alanlardaki kriz ile birleşip ve diğer alanlardaki krizi de derinleştirince ekonominin bütün alanlarında bir çöküş yaşandı. Egemen sınıflar bu krizi aşmanın yolu olarak her zaman yaptıkları gibi, günü kurtarmak için IMF ve Dünya Bankası kapısına dayanıp yeni kredi, yeni borçlar için dilenmede buldular. IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası sermayenin -öncelikle ABD emperyalizminin kontrolündeki- kredi kuruluşları, her zaman yaptıkları gibi verecekleri sadakanın bedelini açıkça ortaya koydular: Ekonomi yönetimi kendi verdikleri direktifler çerçevesinde yapılacaktı. Verilecek kredilerin nasıl kullanılacağını ve hükümetin ekonomik programının temel doğrultusunu IMF belirleyecekti. Ve bu program "niyet mektubu" biçiminde IMF'nin onayına sunulacak, onun olurunu aldıktan sonra uygulamaya geçilecek, IMF kredi dilimlerini parça parça programın uygulanmasına bakarak serbest bırakacaktı.
Bu kez krizin derinliği acele ve büyük miktarda taze parayı gerektiriyordu. TC devleti eğer acele taze para bulamazsa, bırakalım daha önce alınan borçların zamanı gelmiş faiz ödemeleri, borç servisi ödemelerini bir yana, memurlarının aylıklarını bile ödeyemez duruma gelecek, iflas bayrağını resmen çekecekti. Ortadoğu'da emperyalizmin en önemli kalelerinden biri olan bir ülkede tabii ki bu durum emperyalizm açısından da istenir bir durum değildi, değildir. Karşılıklı çıkarlar Türk hakim sınıfları ile ABD kontrollü uluslararası kredi kuruluşları arasındaki pazarlıkların anlaşmayla sonuçlanmasını beraberinde getirdi. IMF tarihinin en büyük kapsamlı programlarından birini başlattı. Ancak işler ciddi olduğu ve TC'nin daha önce verdiği niyet mektuplarının akibetinin -TC'deki siyasetçilerin iç siyaset kaygıları nedenleriyle- pek iyi olmadığı bilindiğinden, IMF bu kez kontrolü bizzat kendi güvenilir memurları üzerinden yapmayı şart koştu. Böylece Dünya Bankası'nın başkan yardımcılarından Kemal Derviş ekonomiden sorumlu devlet bakanı olarak, hükümetin adeta dördüncü ortağı gibi, hükümete sokuldu. Şimdi bu hükümet IMF'nin en söz dinler müşterisi olarak hareket ediyor. IMF'nin her isteğini en kısa zamanda yerine getirmeye çalışıyor. Onun istediği yasal düzenlemeler -ufak tefek direniş ve gecikmelere rağmen- yapılıyor. Onun istediği özelleştirme programı, vergi programı, ücret sistemi uygulanıyor. Onun istediği tarım ve sanayi politikası uygulanıyor. Onun istediği tasarruf tedbirleri alınıyor. Tabii evdeki hesap her zaman çarşıya uymuyor. Bazen siyasi kaygılarla ve eldeki kimi arpalıkların elde tutulması kaygıları hükümetin Derviş dışındaki ortakları programı geciktirme yönünde engeller çıkarıyorlar. Fakat IMF yeni kredi diliminin ödenmesi sırası geldiğinde, bunun intikamını acı alıp çok dayılananlara(!) tükürdüğünü yalatıyor! Sistem böyle işleyip gidiyor. Bu sistemin işleyişi içinde son altı ayda özü aynı kalmak şartıyla "güçlü ekonomiye geçiş programı" diye adlandırılan IMF programında kimi tâdilatlar yapıldı. Bunlar özellikle öngörülen kısa süreli plan hedeflerine varılamayacağının görüldüğü noktada, bunların değiştirilmesini beraberinde getiren değişiklikler oldu. Gelinen yerde plan ilk açıklandığında 2001 yılı için eksi 5 olarak öngörülen kalkınma hızı -yani ekonominin yüzde 5 küçülmesi- hedefi, gelinen yerde eksi 8,5 olarak konuluyor; ilk planda % 40 civarında öngörülen enflasyon şimdi % 65 olarak öngörülüyor. Gerçek küçülmenin en az yüzde 11 civarında olduğu konusunda bir çok araştırmacı/ekonomist birleşiyor. Enflasyonun da % 80 civarında olacağı, yani şimdi ilan edilen hedeflerin gerçek durumu yansıtmadığı da açıkça ortada. Hal böyle olduğunda 2002 için öngörülen % 4 kalkınma hızı, % 35 enflasyon da yığınları kandırma fonksiyonundan öte bir fonksiyona sahip değil. Bir de tabii bu rakamlar baz alınarak yürütülen ücret politikalarında, gerçek ücret düşüşü -gelecek yıl için devlet memurlarına ve hizmetlilerine, işçilerine öngörülen zam %10- kağıt üzerinde gerçeğinden daha az görülüyor. Fakat bu hesap oyunları da gerçek durumu değiştirmiyor, değiştirmez.
Türk hakim sınıflarının ekonomisi öyle bir borç-faiz-borç-faiz sarmalı içine girmiştir ki, artık onların önünde IMF'nin her dediğini mümkün olduğunca eksiksiz yerine getirmekten ve ekonomiyi her geçen gün biraz daha dışa bağlamaktan başka yol kalmamıştır. Gün, geleceğin emperyalistlere peşkeş çekilmesi, ipotek edilmesi pahasına kurtarılmaktadır.
ABD kontrolündeki kredi kurumları bu durumu Türkiye'yi kendilerine her geçen gün daha fazla bağlamak için tepe tepe kullanmaktadırlar. Şimdi onlara ekonominin belirlenmesi yetmemektedir. Yer yer ekonomik programın uygulanmasının karşısına engel olan yargıyı kendi istedikleri biçimde düzenleme direktifini vermişlerdir. Aralık ayında Türkiye'ye gelen IMF heyeti bu kez Türkiye'de "adalet reformu talebi"ni de Türk makamlarına iletmiştir.
IMF heyetinde yer alan bankacılık bölüm şefi Carl Lindgren ve icra/iflas konusunda uzman Mark Griffith TC'nin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk ile görüşmüştür. Bu görüşme üzerine görüşmeden çıkışta gazetecilere bilgi veren bakan misafirlere Türkiye'de hukuk ve yargı alanında yapılan reform çalışmaları hakkında bilgi verdiğini anlatmış ve "IMF, hukuk sisteminin süratli işlemesini, bu arada alacaklıların alacaklarına zamanında kavuşmasını istemektedir" diyerek heyetin talepleri konusunda bilgi vermiştir. Adalet Bakanı bu çerçevede çeşitli yasalarda yapılan ve yapılmakta olan değişikliklerin de gözden geçirildiğini belirtmiş ve sonra şu bilgileri vermiştir:
"Bilindiği gibi Türkiye'de temel kanunlarda değişiklik çalışmaları var. Bunlardan biri olan Medeni Kanun yürürlüğe girdi. Bu kanun aynı zamanda kredi sistemine güvenceyi arttırıyor. Öte yandan Borçlar Kanunu, Türk Ticaret Kanunu ile ilgili çalışmalar da devam ediyor. Bunlarda Avrupa Birliği standartı esas alınmıştır. Bunlar önümüzdeki bir yıl içinde tamamlanmış olacaktır."
Bakan Türk ayrıca, alacaklıların haklarını gecikmeden elde edecekleri bir düzenleme için de çalışıldığını belirterek şöyle demiştir:
"İcra iflas kanununda alacaklılarla borçluların menfaatlerini dengeleyici hükümler vardır. Fakat ihtiyaçlar daima yürürlükte olan kanunların gözden geçirilmesini ve uluslararası standartların da yapılacak değişikliklerde dikkate alınmasını gerektirir. Bu konuda bakanlığımızda çalışmalar devam etmektedir. Bu konularda (IMF heyetiyle) karşılıklı görüş alışverişinde bulunduk."
Gazetecilerin "Heyetin herhangi bir talebi oldu mu?" şeklindeki sorusuna da Adalet Bakanı Türk, heyetin özellikle icra iflas kanununda alacakların tahsilini kolaylaştıran hükümlerin gerekli olduğuna işaret ettiklerini söyleyerek cevap veriyor.
Bu söylenenleri anlaşılır bir dille yeniden ifade etmek istersek durum şu: IMF artık ekonomik konularda program dayatmakla kalmıyor; aynı zamanda hukuk düzeninde de açık değişiklikler talep ve dikte ediyor. Türkiye'ye verilen, yalnızca devlete verilen resmi kredilerin değil, özel şirketlerede verilen kredi borçlarının ve bunların faizlerinin zamanında ödenmesi için hukuki düzenlemeler talep ediyor. Büyük kredilerde devlet garantisi talep ediyor. Ve bunların yasa haline getirilmesini istiyor. Bu taleplerin -ki bunlar açık direktiflerdir- yerine getirileceğinden kimsenin kuşkusu olmamalıdır. Çünkü iflas noktasındaki ekonomide günü kurtarmak için tek çare IMF olarak görülmektedir.
Tabii bunun dışında, 11 Eylül sonrasında ABD'nin dünya çapında ilan ettiği "terörizme karşı savaşta" ABD'nin yanında yer almanın rantını kullanmak da Türk hakim sınıflarının opsiyonlarından biri. Paralı asker olarak ABD'nin savaşlarında onun yanında yer almak ve böylece dünyanın andaki en büyük haydudunun yanında savaş ganimetlerinin paylaşımında belli kırıntıları koparmak, Türk hakim sınıflarının yaptığı hesap. Bunu Başbakan Ecevit bu hizmetler karşılığı "külliyatlı miktarda maddi destek" beklediklerini söyleyerek açıklıyor. Tabii ABD'nin savaşı Kuzey Irak'a kaydırması durumunda, TC'nin bu savaşta yer almasının bir bedeli de TC'nin kesinlikle karşı olduğu kimi siyasi gelişmeleri engellemek olacaktır. Yani savaş Türk hakim sınıfları açısından beklemedik bir anda gelen bir kriz aşma aracı olarak görülmektedir.
Yani onların andaki ekonomik krizi aşmak için araçları, Türkiye'nin zaten kağıt üzerinde olan bağımsızlığının çok daha açık bir biçimde peşkeş çekilmesi yanında, TC ordusunun ABD'nin savaşına paralı asker olarak katılmasıdır.
Böyle aşılacak krizler, yarınki daha büyük krizlerin tohumlarını içinde taşımaktadır.
Fakat egemen sınıfların derdi zaten günü kurtarmaktır!
Onlar gelecekleri olmadığını çok iyi biliyorlar!

13 Aralık 2001


Ekonomi küçülüyor ama düze çıkıyormuş!

IMF'nin bir dediğini iki etmeyen 57. hükümet bu yıl da büyük bir başarıya imza attı: Türkiye'de ekonominin son yıl içerisinde yaklaşık % 11 oranında küçülmesini sağladı! Bu küçülmenin en bariz sonuçlarından birisi de 1 milyon 600'e ulaşan sayıdaki insanın işsizler ordusunun saflarına katılması oldu.
Enflasyon oranının bu yıl % 80'in üzerine çıkacağı şimdiden Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) tarafından teslim edilmiş durumda. Devletin resmi verilerinin tersine gerçekte enflasyonun % 100'ün üstüne çıktığı -daha yıl bitmeden!- bilinen bir gerçek. Gerçek enflasyonun ne olduğunu görmek için faiz oranlarına bakmak bile yeterli.
Hükümet, kamu işçi ve memurlarını enflasyon karşısında ezdirmeyeceği vaadinde bulunmuş ve kendisinin tespit ettiği tahmini enflasyon beklentisi temelinde en fazla % 50'lik bir ücret-maaş artışı öngörmüştü. Üstelik bu % 50'lik ücret ve maaş artışları gerçek ücretlere ve maaşlara yansıyan net artışlar değil, brüt artışlardı. Brüt % 50'lik ücret ve maaş artışları gözönünde bulundurulsa bile yalnızca bu yıl içerisinde ücretlilerin ve maaşlıların gelirlerinin en az % 50 oranında azaldığı kesindir.
57. Hükümet ve onun başı Ecevit işçilere karşı yürütülen saldırıyı son dönemde yeni adımlarla pekiştirmeye kararlı olduğunu gösterdi. Ecevit, kendi imzası ile tüm kamu kuruluşlarına gönderdiği bir "tasarruf genelgesi" ile 50 yaşın üzerindeki 30 bin civarında KİT işçisinin en kısa zamanda emekliye ayrılması, -yani işten atılması- amacıyla tedbirler alınması direktifi verdi. (Bu açıklamadan hemen sonra gelen tepkiler üzerine Ecevit, -gelen ve artacak tepkileri yumuşatmak amacıyla- zorunlu değil, gönüllü emekliye ayırmaların yapılacağını açıklayarak insanları enayi yerine koymaya çalıştı).
Ecevit'in "tasarruf genelgesi"nde yapılması için direktif verilen bir başka nokta, daha önceki toplu sözleşmelerde üzerinde anlaşılmış ve 6772 sayılı kanun kapsamında kamu işçilerine ödenmesi gereken ikramiyelerle ilgiliydi. Bu ikramiyelerin ödenmesinin 2003 yılına ertelendiği açıklandı. Ecevit, kendi imza attığı toplu sözleşme maddelerine, işine gelmediğinde uymayacağını ilan ederek, özel sektör patronlarına yol göstericilik yaptı.
Hükümet, işçilere ve diğer emekçilere karşı bu saldırılarını yürütürken sendika ağalarını da arkasına almayı unutmadı. Yine uykuya yatırılan Ekonomik ve Sosyal Konsey adlı; hükümet, patron ve gerici sendika bürokrasisinin unsurlarından oluşan ve yalnızca danışma fonksiyonuna sahip olan gözboyama organını Aralık'ta toplama kararı aldı. Amaç açık ve basit: Ekonomik ve Sosyal Konsey'de Türk-İş gibi sarı sendikacılığın simgesi olan unsurlara hükümetin tedbirleri onaylattırılarak işçilerden gelecek tepkileri en aza indirmek. Türk-İş ağalarının önce hükümetin tedbirlerine karşı yaygara koparıp daha sonra hükümet temsilcileri ile kapalı kapılar ardında yapılan görüşmelerde onay vereceği bellidir. Hükümetin işçilerden gelebilecek tepkileri mümkün olduğunca aza indirecek tedbirler alması zorunlu, çünkü 2002 yılında hükümetin daha sert tedbirler alacağı kesin.
Herşeyden önce 2002 yılının hemen başında yürütülecek Kamu İşçileri Toplu Sözleşme görüşmelerinde işçilerin resmi enflasyon oranı düzeyinde bile ücret artışı almamasını sağlamak için sendikacıların şimdiden hazırlanması lazım. Ayrıca 2002 yılında hükümet IMF ile büyük bir ihtimalle 18. stand by anlaşmasını görüşüp karara bağlaması gerekiyor. Bu demektir ki IMF 18. stand by anlaşmasının imzalanması için öne süreceği yeni "istikrar tedbirlerinin" hükümet programına alınmasını ve uygulanmasını isteyecek. Yeni IMF istikrar tedbirlerinin işçilere ve diğer emekçilere yeni saldırı tedbirleri olacağını tahmin edebilmek için ise müneccim olmaya da gerek yok!

14 Aralık 2001


BİR SENDİKALAŞMA DENEYİMİ: MÜCADELE SÜRÜYOR (2)

SENDİKALAŞMA BAŞLIYOR


Fabrikada iki aydır neredeyse iş yoktu. Mart ayı itibariyle yeni iş alındı; bu işler için yeni makineler ve ithal kumaş geldi. Mesailer başladı (Cumartesi ve akşamları saat 20:00'ye kadar). Patronun sıkışık olduğu bir dönemde sendikalaşma çalışması da hızlandı. İşyerinde sendikalaşma çalışması, yasal sürecin ilk adımını attı ve 65 işçinin üyelikleri noterden geçti. Son iki hafta çok yoğun geçti ve bu noktaya varana kadar 5 işçi işten atıldı.

İki haftalık süreç şöyle gelişti:


Fabrikada önce sendikalaşmayı başlatanlardan oluşan bir komite kuruldu. Bu komite duyarlı işçilerin katıldığı bir toplantıda seçildi. Daha sonra üyeliklerin yapılması kararı alındı ve nüfus kağıdının fotokopisi ile sigorta sicil numaraları toplanmaya başladı.
Bu süreçte iki eğilim (sendikanın kayıtsızlığı bir üçüncü eğilimi oluşturuyordu), karşımıza çıktı: Birincisi: hemen sendikalaşalım; ikincisi henüz erken; örgütlenme tamamlanmadı.
İlk eğilimin (aceleciler) temsilcileri, tazminatlarını alıp gitmek isteyen kalifiye işçiler oldular. Bu eğilim kendisine destek olarak da işverenin sendikalaşmayı duyması ve işçi atma tehlikesinden çekinen deneyimsiz işçiler oldu.
Sendika ise, aktif bir çaba harcamaktan çok, sonuç olumlu olursa üyelik yapmayı kabul eden bir tutum sergiledi. İşyerini küçük ve konfeksiyonda sözleşme yapmayı imkansız kabul ederek, bir de işin içinde "fraksiyon var" korkusuyla uzak durmak istedi. Bu daha çok genel merkezin tavrı gibi durdu; şube ise iyimser bir tavır sergiledi.
Biz ise sendikalaşmanın temelinin örgütlenme olduğunda ısrar ettik. Erken davranmanın (üye yazmanın) esas tehlike olduğunu savunduk. İşçinin hazır olmadığını ifade ettik. Örneğin, nüfus kağıdı fotokopilerini getirmesini istediğimiz işçiler henüz getirmemişlerdi. Bu da henüz noter aşamasında olmadığımızı, yeterince güven sağlanamadığını gösteriyordu.
Ancak komitenin çoğunluğu hemen üye yapalım konusunda diretince, Cumartesi günü için noterin getirilmesi kararı alındı. Bu karar, toplantıdaki sendika avukatı aracılığıyla şube başkanına iletildi ve şube başkanı "olur" dedi.
Bu olura rağmen, işverenin Bölge Çalışma Müdürlüğü (BÇM) numarası bulunmadığı ortaya çıkınca, noter işlemlerinin gerçekleşmesi mümkün olmadı.
Bu durumu fırsat bilen "aceleci" eğilim, "sendika bizi satıyor mu", "başka sendikaya gidelim", "Cumartesi noter gelir ya da üye olmayız" dediler. Bu ortama fırsat veren de sendika şube başkanının söz vermesi oldu.
Cumartesi günü yapılan toplantıya 47 kişi katıldı. Üstelik bunun 8-10 kişisi sigortasızdı. Bu rakamla çoğunluğa ulaşmak mümkün olamazdı. Bu toplantıda hedef yeniden açıklandı ve komiteye kadın işçilerden iki kişi daha seçildi. Özellikle kadın işçiler arasında örgütlenmeye ağırlık verilmesi kararı alındı.
Sendika üyeliğinin aceleye getirilmesi sebebiyle, sendikalaşma geniş bir çevrede duyuldu. Patronun kulağına gitmesi ise geçtiğimiz hafta içinde oldu. Özellikle de Çarşamba günü.
İşçiler arasında "saf" kabul edilen bir kadın işçinin ağzından "sendikalaşma varmış" lafını kapan usta, haberi müdüre götürür. Müdür de adamları aracılığıyla bilgi toplamaya başlar.
Fabrikada daha önceden de öne çıkmış birkaç işçi vardı ve doğal olarak onlarda komitede yer alıyordu. Patron Perşembe günü komiteden iki işçiyi, göze batan bir işçiyi ve sendikalaşmadan haberi olan, hatta emekliliğine bir iki ay kalmış ve sendikalaşmadan o gün haberi olmuş bir kadın işçiyi de işten çıkardı.

Acelecilik Başarısızlığı Getirir


Aceleci eğilimi savunan komite üyesi (aynı zamanda ustaydı), tazminatını alıp çıktı. Diğer komite üyesi imza atmadı. Sendikalaşmayı ilk başlatan ve daha sonra vazgeçen eski bir sendika delegesi de imza atıp tazminatını aldı. Diğerleri de aynı şekilde davrandılar.
Patron, biri komite üyesi olan üç işçiyi daha içeri çağırdı. Bunların çıkışını vermedi ve görüşmek istediğini, sendikalaşmanın gereksiz olduğunu, işyerinin batacağını açıkladı.
Perşembe günü (çıkışların olduğu gün) aynı zamanda komite toplantısı olacaktı. Toplantı çıkışlar sebebiyle daha fazla katılımla gerçekleşti ve şu karar alındı: Bir sonraki gün (Cuma akşamı) noterin getirilmesine karar verildi. Toplantıya ise, imza atmayan komite üyesiyle, imza attığına pişman olan bir işçi katıldılar. Diğer atılan işçiler gelmediler.
Toplantının tespit ettiği bir diğer nokta şu oldu: Patron komiteyi bilmiyor. Daha fazla işçi atmaktan da çekiniyor. Eğer atacak olsaydı içeri çağırdığı son üç kişiyi de atardı.
Cuma günü eski ustalardan ve haksızlıklarda öne çıkmış ve bir komite üyesi olan bir işçi daha işten çıkarıldı. Bu işçi de tazminatını aldı. Bir kadın işçiyi ise içeri çekip tehdit etti.
Patronun tehdidi şuydu: "Ya bugün gerçek ücretinden tazminatını al, yada yarın gelirsen ücretini askari ücretten alırsın". Bir ay önce yapılan bir toplantıda, "tazminatların kaldırıldığı" açıklanmıştı. Oysa bugün, değil asgari ücretten, gerçek ücretler üzerinden ve gerçek tazminata yakın oranda veriliyor. Cuma günü bir başka değişiklik ise, kapalı olan tuvalet kapılarının açılması oldu.
Üyeliklerin noterden geçirilmiş olması, işçilere bir moral verdi. Ancak işçilerin çoğunluğunda tedirginlik devam ediyor. Öncü kabul ettikleri işçilerin imza atıp tazminatlarını almaları, hatta toplantılara bile gelmemeleri moral bozukluğuna sebep oldu. İşten çıkarmalar tepki topladığı için Cuma akşamı 80'e yakın işçi toplandı ve 65 sendikaya üye oldu.
Üyeliklerde paranın (3 milyon 750 bin lira) sorun olacağı düşünülüyordu. Öyle olmadı. Herkes parasını verdi ve parası olmayan üç kişinin parası da toplandı.
Patron, Cumartesi günü mesai koymuştu. Genel müdür, bir toplantı düzenleyip işçilere yağ çekti. Fabrikanın sendikadan zarar edeceğini, ama işçilerin de zarar edeceğini söyledi.
Bu arada müdürün solcu olarak bilindiğini ve patronların da CHP'li olduklarını hatırlatmakta yarar var. Hatta eski bir CHP milletvekilinin işyerinde küçük bir payınında olduğu söyleniyor.
Patron Pazartesi günü, sendikaya gelerek yöneticilerle görüştü. Bu görüşmede, patronun panik içinde olduğu izleniyordu. Bir çok itirafta bulundu: "Kaçak işçi çalıştırıyoruz", "çift bordro yapıyoruz" vb. Ancak işi büyütmek istediklerini ve sendikalaşmayla birlikte üretimin düşeceğini sandıklarını açıkladılar.
Sendika ise "olumlu" bir yaklaşım içerisinde oldu. İşçi çıkarılmamasını ve yetki sürecinin işletileceğini açıkladı (başka hesapların dönüp dönmediğini ileride göreceğiz).
Sonuç olarak işçiler içerisinde yoğun bir propaganda faaliyeti yürütmek gerekiyor. Bu görevi ( daha önceki işlerde olduğu gibi ) sendikanın üstlenmeye niyeti yok. Komitenin işletilmesi gerekiyor. Sendikanın savunulması ve işten atmalara karşı mücadele edilmesi temelinde bir işleyiş sağlanabilirse, karasız olan işçiler, kendilerini savunmanın anlam ve önemini kavrayabilirler.
Sendikalaşmanın artık biliniyor olması, inisiyatifin işçiden sendika yönetimine geçmesine yol açacaktır. Bu inisiyatifin işçinin elinde olması için de, örgütlenme çok önemlidir. Son tahlilde devrimci bir işçiyi ne patron ne de sendikacılar ister.
Kuşkuzus şu da var: Konfeksiyon işkolunda sözleşme aşamasına gelen işyeri yok gibi. Sendika üyeliği işten atılmaları durduracak bir güç değildir. Bu güç işçilerin örgütlenmesiyle elde edilebilir. Bir de işyerinin küçük olması işverenin gücünü artırıyor. Yine de herşeye rağmen, işçilerin yasal ve insani haklarını kullanabilmeleri için (tazminat, sigorta, zorunlu tasarruf ve hatta tuvalet gibi) sendikalı olmalarının yararı vardır.
Bu işyerinde sendikal ve sosyal hakların korunması ve geliştirilmesi son tahlilde bölge çapında sendikalı işçilerin (hatta ülke seviyesinde sendikaların gücünün) artmasına bağlıdır. Bir işyerinde yapılabileceklerin sınırları vardır; hele burası konfeksiyon işyeriyse daha da geçerlidir.

ÖRGÜTLENME PATRONDAN GİZLİ OLDU


"Çok iyi örgülenmişsiniz, tebrik ederim". Bu sözler geçtiğimiz Cuma günü fabrika müdürünün işçilerle yaptığı toplantıdan sözler. Müdürün işçileri sendikalaşmadan çaydırmak için çabaladığı günlerde, işçiler sendikaya üye olmuştu. Müdür, işçilerin başaramayacağından emin olarak caydırma faaliyetine devam ediyordu. Bugün şu ortaya çıktı ki, müdür caydırma faaliyeti yürüttüğü günlerde, işçiler çoktan sendika üyesi olmuşlardı.
Bu gizli ve örgütlü çalışmanın, müdürün ağzından tebrik edilmesi tüm işçileri mutlu etmiştir. Şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki, bu aşamaya gelinmiş olması bile önemlidir.
Bu başarının iki nedeni var: Birincisi örgütlenme, ikincisi patronun elindeki siparişlerin yoğunluğu. İşçileri bekleyen iki tehlike var: Sendika örgütlenmesinin bir adım ileri götürülerek çevre fabrikalara yayılıp yayılmayacağı; İkincisi, siparişler bitince batlak verecek olan işten çıkarmalar karşısında (daha önce de olabilir) işçilerin vereceği tepki ve mücadelenin ne boyutta olacağıdır.
Mücadele hakkında hiçbir şey kesin olarak baştan söylenemez. Hele "başarı" ve "başarısızlık" gibi sıfatlarla nitelenecek bir değerlendirmenin, olaya baktığımız açı ile ilgili olduğunu kaydetmeliyiz. Bu işyeri, daha önce sendikalaşma deneyimi fazlaca olmayan, siyasi işçilerin olmadığı ancak inatcı işçilerin olduğu bir işyeridir. Şu ana kadar doğru bir yol gösterme sayesinde ilerlemek mümkün olmuştur. Bundan sonrası ise, yukarıda ifade ettiğimiz iki zorluğun ne şekilde çözüleceğine bağlıdır.

Bir İhanet


En başından itibaren aramızda yer alanların bir kısmı bizi yarı yolda bıraktı. Önce, bu işçilerle birşey olmaz diyenler terk etti. Sonra birkaç toplantı gelip ayrılanlar oldu; inanmadılar başaracağımıza. Daha sonra, tazminatlarını alma sevdasıyla aramızda yer alanlar elendi. İlk çıkışlarda hiçbir direnç göstermediler.
Son olarak ise, hakkındaki "güvenilmez" değerlendirmesi olmasına rağmen, komiteden bir işçi (sonra bu üye de tazminatını alıp geri çekildi) önerisiyle aramıza katılan bir kişi, geçtiğimiz hafta çözüldü ve komite ve üyelerle ilgili tüm bilgileri işverene verdi.
Çözüleceğinin belirtileri vardı ve bir kaç gün önce, bu konuyu tartışıp çözümler aradık, ertesi gün işçinin çözüldüğünü öğrendik.
Şüphelenmemizin iki nedeni oldu: Birincisi, sonradan mücadeleye katılmasına rağmen en çok konuşan kişi oldu. İkincisi, kendisine söylenmediği halde duyduğu bir toplantıya gelmesidir. Üçüncüsü, "seyyanen ücret" talebimizi duyunca -kendisi en yüksek ücreti alıyordu- pek memnun olmadı.
Sonuçta müdürle birlikte, komitede öncü olan bir işçiyi idareye çekip sendikayı düşürmek için dayatmada bulundu ve akıllar önerdi. Müdür de onu makinadan kaldırıp iş kontrolüne almış.
Tabii ki, akıllı bir hain ve idare olsaydı, bu kişiyi hemen deşifre etmez ve aramızda kalmasını sağlardı. Neyse ki, erken haberdar olduk. Böylece idare, daha açık bir mücadelenin göndeme gelmesine yol açtı.
Bizim açımızdan ise, belirli toplantılar için yer değişiklikleri ve komitenin yenilenmesi gündeme geldi.
Kısacası, mücadele süreci hainsiz, döneksiz olmuyor. Hiç bir ihanet mücadeleyi önlemeye yetmiyor. Yeter ki, bu mücadele kitle tarafından benimsensin, amaçları kavranılsın.
İşçilerin Durumu ve Beklentileri
İşçilerin bir çok beklentisi var. En çok da sendikalı olmanın neden olacağı kazanımları abartıyorlar ve daha da önemlisi, haklarının elde edilmesi için mücadele etmek gerektiğini yeni yeni öğreniyorlar.
İşyerinde son derece hızlı bir öğrenme süreci yaşanıyor. Öyle ki, toplantıya katılanların sayısı artıyor, daha önce gerekçe gösterip toplantıya gelmeyenler kendi istekleriyle geliyorlar; özellikle de kadın işçiler.
Deneyimsizlik ve işyerinin sınıf mücadelesi içindeki yerini kavramakta zorluk çekenler -sınıf bilincini kazanamamış işçiler- hemen paniğe kapılıyorlar. Çaresizlik ve başarısızlık ilk akla gelen sonuç oluyur. Kazanacağına dair umut ve mücadele istiği sonradan geliyor.
Bu koşullarda yaygın olan fikir, "yasal hakların tam alınması" ve "ücretlerin yükseltilmesi" oluyor. Ancak yavaş da olsa, "önce örgütlenme" fikri gelişiyor.
Bizim tutumumuz tabii ki, bu eyilimi güçlendirmektir. Bunu bir adım daha ileriye taşıdık ve şu öneriyi geliştirdik: Hangi iş kolunda olursa olsun, çevre fabrikalardaki işçileri de haklarını almak için örgütlemek. Bu fikri kabul eden işçiler için kendi işyerlir, örgütlemek zorunda oldukları işyerlerinden sadece biridir. Tabbi ki, bu işyerinde sendikalaşma çalışmasının sözleşme aşamasına gelmesi de hedefimizdir.

Mücadelenin Farklı Aşamaları ve Farklı Komite
Örgütlenmelerinin Gereği


Önce "komiteye ne gerek var, her gün birbirimizi görüyoruz" deniyordu. Zaman içinde komitenin gereği anlaşıldı. İster istemez, sendikalı olmak isteyenlerin tümü de aynı oranda bu isteği paylaşmıyordu ve bazıları diğerlerine göre daha az çaba harcıyordu. Böylece, daha istekli olanlar ve bantlarında sevilenlerle, sayılanlar bir komite kurdular. Bu komite sendikaya üye yapma komitesi oldu. Mümkün olan en geniş katılım sağlandı. Ancak firelerin verilmeye başlanmasıyla birlikte, Bu geniş komite görevini yerine getirmiş oluyordu. Bu komite sendikayı savunma ve işten atılmaları önleme mücadelesinin gündemde olduğu koşullarda, görevini yerine getirecek gibi değildi. Fiilen değildi; fire veriyordu. Bizim irademiz dışında komite olgusunu kavrayanlarla kavramayanlar ayrıştı.
Öyle ki, komite toplantıları giderek işyeri toplantılarına dönüşüyordu. Herkes, başkasını getirmemesi söylendiği hade getiriyor veya randevu saatinden geç gelebiliyordu. Komite ve örgütlenme bilinci zaman içinde gelişti. Eksikliklerden sonuçlar çıkarıldı ve komitenin kesin olarak disipline edilmesi kararı alındı. Özellikle son ihanettin sonra, daha dikkatli ve gizli olmak kendini dayattı.

Sendikanın Tutumu ve İşçilerin Görevi


Sendika bu süreçte yer almadı. Bir kez daha devrimcilere fabrikalarda düşen görevlerin ne kadar çok olduğuna tanık olduk. Tüm bu yapılanlar sendikanın yapması gerekenlerdir. Ancak yapmıyorlar. Eğer devrimci bir işçi örgütünün deneyimi olmasaydı, sendikalaşmanın bu noktaya gelmesi de mümkün değildi. Nitekim, hem işveren hemde sendika bunun farkındadır ve açıkça örgütlenmede çalışanlar işaret edilmiştir (sandikacının, bir yoldaşı patronlarla tanıştırması ve son ihanet edenin de yoldaş hakkında işverene bilgi vermesi gibi).
Sendika, kendi görevlerini yerine getirmediği gibi, örgütlenme faaliyetine de destek olmuyor. Örneğin, sendikanın kabul ettirilmesi gibi bir mücadelede devrimcilerle birlikte olmak istemiyor ve kendisini bu işten ayrı tutuyor. Devrimciler, patron ve sendika bürokratları tarafından, açık veya gizli "düşman" olarak görülüyor.
Her şeye rağmen, "pire için yorgan yakmak" bizim işimiz değil. Ne fabrika ne de sendika onlarındır. İşçiler kendi örgütlerine ve alın terlerine sahip çıktıkça, gerçek güçlerine ulaşabilirler, haklarını elde edebilirler. Öyleyse haklarımıza, bizim aidatlarımızla ayakta duran sendikalarımıza sahip çıkmaya devam etmeliyiz.

SINIF DAYANIŞMASI: KİMYA TEKNİK ZİYARETİ


Ocak zamlarını martta vereceğini söyleyen patron şimdi de "sendikaya üye olanlara zam vermeyeceğim" diyor. Bunu üzerine işçilerin aldığı karar çerçevesinde patronla görüşen sendikacıya da benzer şeyler açıklamıştır.
Patron işçilerin sendikalaşmasını "ihanet" olarak yaşıyor. Tabbi ki, bu bir bahanedir. Amaç, sendikal örgütlülüğü kırmaktır.
Nitekim, teker teker işçileri içeri çağırıp istifa etmelerini istiyor; ustalara teklifler götürüyor. İşçilerin buna cevabı ise, sendikaya üye olmak oldu. Yeni on altı üye daha yapıldı ve sigorta kartını yeni alan işçilerin üye yapılması çalışması devam ediyor.
Komitenin disiplinli çalışması henüz sağlanamadıysa da, tartışmalar kolektif biçimde yaşanıyor. Nitekim, Kimya Teknik işçilerini ziyarete kırk dört işçi katıldı. Bu rakam üyelerin yarısından biraz fazladır.
Şimdi gündemde olan Ankara'dan yetkinin geliş süresini kısaltmak, patronun görüşme isteklerine karşılık sendikayla görüşmelerini söylemek ve zam vermemekte diretirse aşama aşama eylemlerde bulunmak.
İlk dayanışma eylemi grev ziyareti oldu ve bir çok işçinin daha uzun vadeli düşünmesine olanak sağladı. Grev ziyaretinin ilginç bir noktası ise, komitenin grevdeki işçilerin komitesinden iki öncü işçiyle ortak toplantı yapması oldu. Sınıf dayanışmasının, deneyim alışverişinin somut ifadesi olan bu tutum, aynı zamanda grevdeki işçileri de etkileyecektir.
Bu haftanın ve önümüzdeki haftanın (ücretlerin verileceği ayın beş'ine kadar ki sürenin), tansiyonu yükseleceği anlaşılıyor.
Bunu patron da anlamış olmalı ki, geçen görüşmenin ardından "sendikacıyı kovdum" diye propaganda yapan yönetim, bu hafta için İngiltere'den gelen patronla birlikte fabrika müdürü sendikayla görüşme talebinde bulunmuştur.
Süreç işliyor. Gelişmelerin ne yönde olacağını belirleyecek olan işçilerin örgütlü gücüdür. İşçilerin kararlılığı sürdükçe, patrona taleplerimizi kabul ettirmek mümkün olacaktır.
Patron batacağını söylese bile, bu sadece işçiyi caydırma taktiğidir. İşçiyi sefalete sürükleyerek yaşamayı alışkanlık edindiği için batarım edebiyatı yapıyor. Sömürüye sınır koyan örgütlenmemiz yüzünden batacaksa, buna da işçiler olarak üzülecek değiliz.

BAŞARILI BİR MÜCADELE


Patronun sendikayla görüşme talebi, düne kadar "sendikayı fabrikaya sokmam" iddiasını yalanladı. Bir yandan sendikayla görüşürken, diğer yandan tek tek işçileri idareye çağırıp sendikadan istifa etmeye zorladı. İşçilerden aldığı cevap "hayır" olmasına rağmen, patron kararlı bir şekilde bu siyasetini uygulamaktadır.
Sendika ile işyerinde yapılan görüşmenin ertesinde, patron sendikayı kabul edebileceğini, ancak çekinceleri olduğunu bildirdi. Örneğin işçi ücreti gerçek rakamdan mı gösterilecek, ücretsiz izin verebilecek mi, kaç ikramiye olacak, sendika mesailere karışacak mı, vb.
Sendikanın tutumu şu oldu: Önce sendika kabul edilsin. İkinci olarak ise, iki tip sözleşme uyguladıklarını, fason ihracat üretim yapan işyerleri için düzenlenen sözleşmenin farklı olduğunu belirtti.
Bu tutum, zıt anlamları içinde barındırabilir ve bu tutumun somut olarak ne anlama geldiğini yaşayarak göstereceğiz.
Görüşmenin ertesinde, zam oranları belirsiz kaldı ve bir hafta sonra salı veya çarşamba günü patronun sendikaya gelerek "protokol" yapma kararı alındı.
Çarşamba günü (yani 5 Nisan) aynı zamanda ücretlerin verildiği gündür; bir de ilk altı ay zamlarının açıklanacağı tarihtir.
Komite, patron ile sendika arasındaki görüşmeyi -sendikacıyla birlikte- değerlendirdi ve şu kararı aldı:
1- Patron oyalama taktiği izliyor ve 11'indeki yüklemeyi garantilemek istiyor.
2- Ücret zammı açıklanmazsa, sendikalı olmayanlara zam verilip, sendikalılara verilmezse veya yüzde 25-30'dan düşük olursa, mesaiye kalınmayacak.
3- Sendikaya üye yapma çalışmalarına hız verilecek.
Kararlar, sendikacının onayıyla komite tarafından kabul edildi.
Patron, çarşamba günü geldiğinde zamları haftaya salı günü vereceğini açıkladı ve zam oranını açıklamadı. Bunun üzerine komite, çarşamba akşamı mesaiye kalmama kararını uyguladı.
Patron ve müdürlerin hiç beklemediği bu eylem, onları tam bir şoka soktu. Çünkü eyleme işe yeni giren 45 işçi de katıldı ve işte kalan sadece 18 işçi oldu. Bunlar ki, patronun adamları olarak kabul edilmektedirler.
Patronu şok eden bu eylemin sonucunda, komite toplandı ve şu kararı aldı:
1- İşçi çıkarma olursa, üretim durdurulacak ve işçilerin geri alınması sağlanacak; noter getirilmesi durumunda ise, çok ağır bir çalışma yapılacak.
2- Eğer yeni giren işçiler arasından çıkış yapılırsa, bu işçiler sendikaya üye olacaksa savunulacak.
Perşembe günü, mesaiye eski işçilerden 13'ü, işe girerken kapıdan çevrilerek işe alınmadılar. Bu 13 işçi içinde komite üyesi arkadaşlar da vardı; ancak komitenin çoğunluğu içeride kaldı.
İçeride kalan işçiler, alınan kararı uyguladılar. Atılanlar da dışarıda beklediler.
Saat 10.00'a kadar kimse çalışmadı. Saat 10.00'da noter geldi ve tespit edilen 15 işçiye ihtar verildi. İşçiler bu ihtarları imzalamadılar. Patron içeri çağırdığı işçileri yeniden sendikadan vazgeçirmeye çalıştı. Fakat başarılı olamadı. Neredeyse saat 10.00'dan 16.00'ya kadar süren bu baskı toplantısı ters tepti. İşçi daha da kenetlendi.
Sendika devreye girdi ve patronla görüşmeler yeniden başladı. Dışarıda bekleyenlere karşı da jandarmayı kullandı ve erkek işçileri jandarma gözaltına aldı. İşçiler serbest bırakıldıktan sonra, bir değerlendirme yapıldı. 13 işçiden tazminatını alıp gitmek isteyen olup olmadığı soruldu. Değerlendirme sonucunda, 6 işçi ayrılmak istediğinden, 7 işçi için yeniden işe alınma konusunda ısrar edilme kararı alındı.
Sendikada yapılan toplantı, saat 16.30'dan 20.00'ye kadar sürdü. Patron fabrikada diğer işçilere kesinlikle bu işçileri tekrar işe almam derken, üretimin yüzde 20-30 seviyesinde kalması karşısında geri adım attı. Bu sefer tartışma konusu şu oldu: Hangi işçiler alınacak? Sendika belirlenen işçileri dayatırken, patron kendi seçtiklerini geri alacağını açıkladı. O gün için atılanların yarısının geri alınacağı kararlaştırıldı. Bunların kimler olacağı bir sonraki güne kaldı. İşçiler mesaiye kalmayacaktı. Patron da mesai koymadı ve iş çıkışı 100'e yakın işçiyle toplantı yapıldı. Yeni işçiler sendikaya üye olurken, bir sonraki gün neler yapılacağı kararlaştırıldı. İşçilerin tümünün tekrar işe alınmasında ısrar edildi.
Bir sonraki gün, görüşmeler sırasında patronun istediği 3 işçi ve sendikanın istediği 3 işçi işe geri alındı. Tüm işçilere yüzde 25 zam verildi ve çıkarılanların tazminatı ise, zamlı ücret üzerinden ödenmesi kararlaştırıldı. Ayrıca patron yetkiye itiraz etmeyeceğini ve salı günü bir protokol yaparak, üzerinde anlaşılan konuların ve 3 temsilcinin belirlenmesi konusunda ilke anlaşması yapıldı.
Atılan işçilerle yapılan toplantıda bu sonucun başarılı kabul edilmesi konusunda anlaşıldı. Mücadelenin sürdüğü kaydedildi.
Bugün gelinen noktada, işe 6 işçiyi geri aldırmak bir başarıdır ve bu başarı işçilere aittir. İkincisi, yüzde 25 zam, işkolundaki diğer işyerleriyle karşılaştırıldığında hiç de az değildir (kuşkusuz çok yetersiz olsa bile). Üçüncüsü, protokol yapılarak temsilcilerin belirlenmesi ve yetkiye itiraz edilmemesi, fiilen sendikanın kabul edilmesi demektir.
Tüm bu gelişmelere rağmen, işkolunun özellikleri göz önünde bulundurulduğunda, işyerinin sürekliliğinin ne kadar olacağını kestirmek zordur. İşyerinin ömrü ile sendikanın ömrü paralel yaşanacaktır. Bu nesnel durumdur.
İşçiler açısından ise durum şudur: Birlikte hareket ederek hak alınabileceği görülmüştür. Mücadele her gün yaşanacaktır. Şimdiki görev, yeni giren işçileri üye yapmak ve komitenin eksik üyelerini belirlemek ve tabii ki, mücadeleyi ve işçileri temsil edecek temsilcileri seçmektir.

(SÜRECEK. Gelecek sayıda: "PATRONA KARŞI MÜCADELEDE SENDİKA BÜROKRASİSİNİN ENGELİ")