IMF HÜKÜMETLERİNE, YOLSUZLUĞA, YOKSULLUĞA, SEFALETE
MECBUR DEĞİLİZ!
Çaresiz değiliz!
Yeni yılın girişinde egemen sınıf medyası ‘umut’ havaları bastı! Evet efendim durum pek iyi değildi, ama yine de, Türkiye Arjantin değildi! Halkımız sabırla düze çıkılmasını bekliyor, Arjantin’deki gibi isyancıları oynamıyordu. İnşallah, maşallah, fesupanallah ve de Dervişalimallah yine IMF (Uluslararası Para Fonu) kredileri akacak ve 2002’de tam düze çıkmasak bile, düze çıkmak için gerekli şartlar yaratılacaktı. Hürriyet gazetesi 3 Ocak’ta ekonomi sayfasında “Ha gayret, dış destek 26,7 milyar doları buluyor” başlığı altında “2002’ye umutla giren Türkiye’ye uluslararası kuruluşların desteği de artıyor. Dünya Bankası 1,3 milyar dolarlık mali sektör kredisi dışında ülke yardım stratejisi çerçevesinde 2003, 2005 döneminde Türkiye’ye 6 ile 9 milyar dolar sağlamayı düşünüyor. Böylece IMF’den sağlanacak 16,4 milyar dolarla birlikte Türkiye’ye destek 26,7 milyar dolara ulaşacak” haberini veriyordu. Bir kez daha umut dağıtan burjuvazinin “ha gayret” umudunun IMF ve Dünya Bankası’ndan alınacak kredilerden başka bir şey olmadığı ilan ediliyordu.
O krediler ki, karşılığında ülkenin yalnızca bugünü değil, geleceği de ipotek altına alınıyor; işçinin, köylünün emekçinin alın teri, göz nuru; ülkenin tüm yer altı, yer üstü zenginlikleri emperyalist efendilere peşkeş çekiliyor.
O krediler ki, ancak alınan borçların faizlerinin vadesi geldiğinde ödenmesi için, devletin üretici olmayan sürekli giderlerinin karşılanması devletin iflasının resmen ilan edilmemesi için kullanılıyor.
O krediler ki, ülkenin emperyalizme bağımlılığını her geçen gün biraz daha arttırıyor.
O krediler ki, kredi verenleri doğrudan ülkenin gerçek efendisi, gerçek yöneticisi konumuna yükseltiyor, ülkedeki hükümetleri kredi verenlerin direktiflerini harfiyen uygulayan memurlar haline getiriyor.
Bunu geçen yıl içinde yeterince yaşadık. Dünya Bankası’nın Türk yöneticilerinden Kemal Derviş özel olarak Türkiye’ye gönderildi. Üç ortaklı 57. hükümetin adeta dördüncü ortağı olarak ekonomiden sorumlu bakan olarak hükümete sokuldu. Burjuva medyası Derviş’i kurtarıcı olarak tanıttı. IMF/Dünya Bankası Türkiye’deki mutemetlerine güvenmediği için böylece doğrudan kendi yüksek memurlarından birini “şirketin Türkiye şubesinin” gerçek yöneticisi olarak atadı. Ekonomi ile ilgili bütün sorunlarda Derviş, IMF’nin doğrudan temsilcisi/müfettişi olarak, IMF gibi kuruluşların Türkiye için öngördükleri programları hükümete dayattı. Dayatmanın temel aracı, ardında IMF’nin öngörülen kredi dilimlerini vermeyeceği tehdidi duran, “İstifa ederim!” tehdidi idi. Derviş kabine içi “savaşlarda” IMF programının kendi bakanlıkları ile ilgili konulardaki parçalarına karşı direnen, en azından direnir görünen kimi hükümet üyelerini istifaya zorladı. MHP’li Enis Öksüz Derviş’in ilk kurbanlarından oldu. Kabinedeki görevi ulaştırma bakanlığı olan Enis Öksüz Türk Telekom ve THY özelleştirilmesi konularında Derviş’le çatıştı. Gitti. Yüksel Yalova, kabinenin ANAP’lı Devlet Bakanlarından idi. Tütün Yasa Tasarısı konusunda Derviş’le çatıştı. Gitti. Ayrıca Emlak Bankası’nın kapatılması konusunda Derviş MHP’li Devlet Bakanı Faruk Bal ile; çiftçi borçlarının ertelenmesi konusunda MHP’li Tarım Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp’la, ihale yasası konusunda da Bayındırlık Bakanı Abdülkadir Akcan ile çatıştı. Bütün bu çatışmalarda sonuçta Derviş’in –yani IMF’nin– dediği oldu. Özellikle MHP bir çok kez bizzat Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin ağzından da Derviş’e eleştiriler yönetti, onun “devlet yönetimi konusundaki anlayışıyla hemfikir olmadığını” açıkladı vb. Fakat bütün bu açıklamalar, gerçekte kendi tabanına verilen “Bakın biz Derviş’in her dediğini yapmıyoruz!” mesajından, boş bir gösteriden başka bir şey değildi. Gerçekte ipler ekonomi yönetiminde bütünüyle IMF’nin elindedir. Derviş olsa da olmasa da bu böyledir.
Emperyalist güçler ve onların uşakları tarafından belirlenen Türkiye ekonomisi geçen yıl son on yılların en derin krizlerinden birini yaşadı. Bu kriz Türkiye’de üretimin % 12 civarında gerilemesi, 2000 yılında 201 milyar 788 milyon dolar olan gayrı safi milli hasılanın 2001 yılında 125 milyar dolara inmesine mal oldu. Kişi başına düşen gelir bazında ele alındığında bu 2000 yılında 2498 dolar olan gelirin 1865 dolara düşmesi, yani kişi başına gelirin bir yılda üçte bir oranında, mutlak rakam olarak 1083 dolar eksilmesi anlamına geliyor, krizin faturası her zaman olduğu gibi yine öncelikle işçilere, köylülere, emekçilere çıkıyordu.
Ocak 2001’de dört kişilik bir ailenin mutfak masrafı (Türk-İş’in araştırma verilerine göre) 177 milyon 378 bin liraydı. Yoksulluk sınırı ise 540 milyon lira idi. Yıl bittiğinde aynı rakamlar mutfak harcaması için 293 milyon 602 bin liraya; yoksulluk sınırı için ise 892 milyon liraya çıkmıştı. % 80’lik enflasyon oranında asgari ücretlere yapılan % 32.1’lik net artışla asgari ücretin vardığı nokta ise 163 milyon 663 liraydı!
Zaten devasa boyutlarda olan işsizler ordusuna 2001 yılında 1.5 milyon yeni işsiz katıldı. Bu kez işini yitirenler yalnızca kalifiye olmayan işçiler olmadı. Çok sayıda kalifiye işçi ve hizmetli de işsiz kaldı.
Sanayide ülkenin hemen her ilinde büyük, orta ve küçük ölçekli işletmeler onbinlerce sanayi işçisini işten çıkardı.
Bankacılıktaki küçülme ile 40 bine yakın hizmetli işsiz kaldı. Bu alanda öngörülen tasfiyeler tamamlanınca işsiz kalan sayısı 100 bine varacak.
Esnaf ve zanaatkârlar açısından 125 bin küçük işletme iflas etti. Bunların istihdam ettiği işçiler işsiz kaldı.
Tarımda bir dizi üründen destek alımının çekilmesiyle küçük ve orta köylü işletmesinin önemli bir bölümü iflasla karşı karşıya kaldı.
Burjuvazinin çanak yalayıcıları 2002 için umut dağıtıyorlar, ama onlaran da en iyi tahminlerinin ufku işsizliğin boyutlarının önemli ölçüde geriletilebeceği iddiasına bile varamıyor. 2001 yılında işsizler ordusuna yeni katılanların, yeniden istihdam edilmeleri yıllar alacaktır. Bu kriz sırasında işini kaybetmeyenlerin durumu da parlak değildir. Kriz küçük ve orta büyüklükte bir çok işyerine, işçilerin işini kaybetmemek için aylarca ücret almadan çalışması biçiminde yansımıştır. Yaklaşık 480 bin kamu işçisi Türk-İş’le hükümet arasında 2001 yılı içinde yapılan toplu iş sözleşmesiyle, ücretlerine ilk iki altı aylar için % 15’lik, üçüncü ve dördüncü altı aylar için ise % 10’luk artış almıştır. Bu kağıt üzerindeki ücret artışı gerçekte % 50’ye yakın ücret kaybı demektir. Kaldı ki, ilk altı ayın ücret artışı farklarının ödenmesi de yine “kriz gerekçesiyle”, bir yıl sonrasına ertelenmiştir.
2002 yılında en iyi tahminlerle 2001 yılında –hem de tüketimin son on yıllardaki en büyük boyutlarda gerilediği, çok zorunlu ihtiyaç maddeleri dışında alışverişin nerdeyse sııfırlandığı bir ortamda– % 80’in üzerinde çıkan enflasyonun, ancak % 50’lere geriletileceği iddia edilebiliyor.
Yani burjuvazinin en iyi tahminlerinde bile emekçilere öngörülen yine yoksulluk, işsizlik, açlık ve sefalettir.
Emekçiler karşısında aslan kesilen hükümet, eksperyalist efendiler karşısında ve rant yiyen asalaklar konusunda ise süt dökmüş kedi gibidir. Bunun son örneği hükümet oylarıyla çıkan Bankalar Yasası’nda yaşandı.
IMF kredi verirken buyurmuştur: Batık özel bankaların önemli bir bölümü devlet tarafından desteklenecektir; yani milyarlarca doları iç eden bankalar, devletin IMF’den dilendiği kredilerin onlara aktarılması yoluyla kurtarılacaktır! Hükümet yasayı çıkarmıştır. Şimdi Sezer’in onayını beklemektedir. Kendisi yiyicilikte gayet usta ve ünlü olan Çiller bile bu yasayı “suç ortaklığı yasası” olarak adlandırmakta şöyle demektedir:
“Hükümet geçen gün mecliste vatandaşın vergileriyle ödenecek olan alınacak borçlardan katrilyonları banka kesimine aktarmak üzere bir tasarıyı kanunlaştırdı. Bunu şiddetle halk adına protesto ediyorum. (Ne günlere kaldık!!! Halk düşmanı Çiller, halk adına bir hırsızlık ve vurgunculuk yasasının protesto ediyor!/BN) Bu bir suç ortaklığıdır. Koalisyon ortaklığı artık suç ortaklığına dönüşmüştür. Çünkü katrilyonları verecek bir takım memurlar da artık dokunulmazlık statüsüne eriştirilmişlerdir. Bir kaynak aktarılacak, bu kaynaktan sonra oradaki memur istediğinin faizini, kredisini silecek, taksitlendirecek. İstediğine istediğini yapacak, cezai sorumluluğu, görev ihmali olmayacak. Sorgulanamayacak. Hatta Danıştay’a gitmeyecek. Bu katrilyonları niçin iç ettin derlerse, sorumluluğu yalnızca mal varlığıyla sınırlı olacak. Talimatlar üstten yağacak. O memur eğer suçlu bulunursa nesi varsa el konulacak. Bunun da zaten katrilyonları karşılaması mümkün değil. Bu vardı, bunu aldık denecek.” (Hürriyet, 13 Ocak 2002 Pazar)
Evet; krizde halk perişan fakat emperyalistlerin ve onların yerli uşaklarının keyfi yerinde. Asalaklar krizi de yeni vurgunlar, soygunlar için kullanıyor. Yolsuzluk, yiyicilik diz boyu değil; toplum boğazına kadar yolsuzluk, yiyicilik batağında! Egemen sınıflar güya yolsuzluğa karşı savaş açtılar. 2001 yılı içinde yapılan 30’u aşkın operasyonda bir dizi yönetici, bankacı vb. tutuklandı, mahkemeye çıkarıldı vb. Bu yolsuzluğa karşı “savaş” gerçekte halkın gözünü boyama işlevinin yanında, egemen sınıfların kendi içlerindeki iktidar dalaşının da bir ifadesi olmanın ötesinde bir anlam taşımıyor! Yolsuzluk, aynı rüşvet gibi, yiyicilik gibi, aynı işsizlik gibi bu sömürücü, kapitalist sistemin kaçınılmaz yol arkadaşıdır.
Peki biz bunlara mecbur muyuz?
Bizim yoksulluğumuzun asalakları zengin etmesine mecbur muyuz?
Bizim yarattığımız değerlerin emperyalistlerin kasasına akması, yerli asalaklarca yağmalanması ve peşkeş çekilmesinden başka seçenek yok mu?
Ülkemizin IMF’nin çiftliği gibi kullanılmasına mecbur muyuz?
Emperyalizmin uşağı egemen sınıfların en ağır sömürü, hırsızlık, yolsuzluk üzerine kurulu faşist sistemlerini sırtımızda taşımak zorunda mıyız?
Çaresiz miyiz? Başka seçenek yok mu?
Bütün bu soruların cevabı kocaman bir “Hayır!”dır!
Hayır, bugünkünden başka bir yönetim, bugünkünden başka bir düzen mümkündür! Yeni; sömürüsüz; işçilerin, köylülerin, emekçilerin egemen olduğu; emeğin egemen olduğu bir Türkiye mümkündür.
Yeter ki biz işçiler, köylüler, tüm emekçiler özgücümüzün farkına varalım. Biz istedik mi, biz mücadele ettik mi, bize karşı sömürücülerin gerçekte hiç bir şansı olmadığını, onların gücünün bizim sabrımızdan, bizim parçalanmışlığımızdan, bizim kaderciliğimizden, bizim olanı olduğu gibi kabul etmemizden kaynaklandığını görelim!
Arjantin’e bakın! Emekçi yığınlar ayaklanıp, yeter artık dediğinde olanlara bakın! On gün içinde burjuvazi 5 başkan seçmek zorunda kaldı. Kuşkusuz sömürü düzeni son bulmadı. Kuşkusuz devrim olmadı. Ama olan bir şey var: İşçiler, emekçiler mücadele içinde güçlerini gördüler ve bütün dünyada işçi emekçi kardeşlerine de gösterdiler.
Arjantin’de olanlar bütün dünyada işçilere, emekçilere kadere boyun eğmeme mücadele etme çağrısıdır. Duymasını bilene!
-
Hayır çaresiz değiliz!
-
Çare biziz!
-
Çare; yeni, sömürüsüz bir dünya için, bütün dünyada işçi ve emekçilerin ortak mücadelesinde!
-
Çare devrimde! Gerçek demokraside! Sosyalizmde!
