BİR KIZ ÇOCUĞUNUN ARDINDAN

Medet Kaya

Baharın gelmesiyle doğanın yeniden canlanıp kendini tazelediği bir zamanda, yüzlerce, binlerce yılın bilgi birikimi ile yemeğin, salatanın, bulgurun içinde çeşit olur fakir halkın sofrasında çirişotu. İşte bu ot da doğanın uyanmasıyla boy boy uzar, kendisini sunar insanlara, karların arasından, koparılsın da işe yarasın diye. Bilir Karlıovalılar da çoğu yöreden insanlar gibi binlerce yıldır bu otu toplamasını.
Yine bir bahar vakti... Yaşları on onbeşi geçmeyen küçük kızlar, kışın yoksulluktan doğru düzgün beslenemeyen bu çocuklar, annelerinin yapacakları yemeklere tat versin, güç katsın diye bu otları toplamaya giderler çakılarıyla. Kim bilir, belki de yolda giderlerken o sırada bu ülkenin değişik köşelerinde yaşıtlarının okula gidişlerini düşünüp üzülüyorlardı küçük kızlar. Bir dahaki yılda kendilerinin de olanakları olursa okula gideceklerini düşlüyorlardı belki de.
Ne var ki, terslik bu ya, bu arada çirişotu toplayıp donmuş ellerini, ayaklarını ısıtmaya çalışarak eve dönmek üzere olan kızlardan, iki kız kızkardeşin onbir yaşındaki küçük olanı, küçücük bıçağını yolda düşürür, ablası ile çantalarında ararlar, bulamazlar. Geldikleri yoldan araya araya geri dönerler çakılarını bulmak umuduyla.
Karakolun önünden geçerlerken, askerlerin gözüne çarparlar. Kızlar korka korka köyün jandarmalarına sorunu anlatırlar... Askerler kızlarla ilgilenmez görünürler önce.
Köpeklerini yanlarına çağırırlar. Bilindiği üzere, insan dostudur köpekler... Askerlerin "yakala!" , "tut, tut" buyruklarıyla azan köpekler ablasının karşısında parçalarlar küçük kızı.
2000 yılının baharında olmuştu bu olanlar...
Acaba bu küçücük kız çocuğu korkutmuş muydu jandarmaları? İçlerindeki hangi canavar uyanmış ve bu insanlar köpekleri kız çocuğuna saldırtmışlardı? Belki ilk kurban da değildi bu küçük kız. Kurbanlar şimdiye dek kim bilir kaçı geçmiştir. Hep aynı senaryo: bütün suçları olduğu gibi bu canavarlığı da askerlerin reddetmesi!
Olayı sahipsiz köpeklerin yaptığını belirterek, küçük kızın ablasının gözünün içine baka baka yalan söyler, köpekleri saldırtan askerler ve askerlerin sahipleri.
Giden gitmiştir artık... Ama abla ve geride kalan yakınları, köylüler, çevre köylüleri nasıl bu askerlere güvensinler, canlarını teslim etsinler onlara, şu bir tutam çirişotu için yapılanları görüp.
Nice zamandır ortada herhangi bir suç işlendiğine ilişkin bir arama yok, kuşku yok bölge insanlarıyla ilgili olarak... Nice zamandan bu yana ses yok, soluk yokken sağda solda, nasıl da kolayca kıyılıyor masum bir çocuğa?
Acaba bu olanlardan sonra, belki belirli bir zaman geçti diye bu acı da belleklerimizden silinip gitti mi? Ya da silinmesi olası mı, olanaklı mı?
Binlerce yıldır, en azından dağlarında çirişotu toplayacak kadar özgür olan bu insanlara verilen keyfi zarar bununla da bitmez.
Bu Kürt halkının bir kesimi, her yıl daha uzaklara, hayvanlarını otlatmak, doğanın verdiği yabani otları, pancarları, meyveleri toplamak, kış için kurutmak, sıcaktan kaçmak için yaylalara çıkarlar çoğunlukla. Ama bu halktan insanları, sıkıyönetim bölgesi dışında yaşayanları bile yaylalara gidebilmek için kendi topraklarında "vizeye tabi" tutulurlar.
Geçmiş yıllarda, daha önceleri, öyle ya da böyle bu insanların herhangi bir suç işleyip işlemedikleri araştırılırdı. Varsa böyle bir durum, bu insanlar kendi topraklarından başka bir yere geçici bir süre göçmek ve sonra geri dönmek için vize alamazlardı. Hapsedilirlerdi kendi bulundukları yere. Ama şimdi ister suçlu görülsün ister görülmesin, belli yaylalar yasaktır onlara...
Öte yandan yıllardır göçebe yaşayan, ömürlerini yaylalarda geçiren "Beritan Aşireti" gibi topluluklara da kalacakları bir yer göstermede nice zorluklar çıkardı devlet eskiden beri... Belleklerdedir daha...
Kimilerine bağlanabilecekleri, yerleşip kök salabilecekleri bir karış toprak yok, ötekilere de yerlerinden kıpırdamak, kendi öz yaylalarına gidip yaşama üretimlerini katma olanağı yok...
Sözümona "huzurlu ortam"a girildiği söylenen bir dönemde, kaçırılıp aylarca haber alınamıyor politik mücadele veren bazı insanlardan... Hangi "huzurlu dönem" bu ileri sürülen? Nasıl bir yasal çalışma ortamıdır bu? Yapılan haksızlıkları ortadan kaldırmak bir yana, en temel yanlışları düzeltmeden "huzurlu dönem"den söz edenler haklı çıkarılabilir mi?
Sözde "huzurlu dönem"in bir başka skandalı da 2000 yılında Ankara SSK (Sosyal Sigortalar Kurumu) Hastahanesi'nde gerçekleşti. Kürt kökenli bir kadın Türkçe bilmiyor diye tedavi edilmedi. Hani doktorlar göreve başlamadan önce din, dil, ırk farkı gözetmeksizin, gereksinimi olan bir hastayı tedavi etme yemini ediyorlardı. İnsanın sağlıklı yaşaması için sahip olması gereken haklar konusunda en duyarlı olması beklenen, tedavi alanında sınır tanımaması gereken bazı doktorlar, nasıl bu ülkede bu kadar acımasız olabiliyorlar?
Diyelim ki, her şey bir yana, çocukken bu kadını ailesi okula göndermedi. Daha sonra bu kişi şehir yaşamına katılmadı, katılamadı. Kendi Kürt kimliğiyle gelişmiş kadın evlilik döneminde de yalnız eviyle, çocuklarıyla, çevresiyle ilgilendi. Bugünlere böyle gelmişse, yaşadığı şu ülkede kendi elinde olmadığından, ya da ona günlük yaşamında gerekmediğinden Türkçe öğrenememişse, ne suçu var peki?
Devletin görevi, ona Kürtçe bilen bir doktoru göndermek olmalıydı. Eğer öyle bir doktor o anda bulunmadıysa tercüman çağırtmalıydı hastahane yetkilileri.
Bir devletin hastahanesi nasıl olur da kendi ülkesinin vatandaşını bu kadar hor görür, onu reddeder, hastahaneden kovar? Kaldı ki en kötü olasılıkla, kocasının tercümanlık başvurusu bile kasıtlı olarak reddedilir.
Toplumsal sorunların silahlı çatışma yoluyla çözümlenmesi dönemi yatıştırılmış gibi görünüyor günümüzde. Bu görünüş sorunların çözüldüğünü göstermiyor. Sorunlar aslında giderek daha da büyüme yönüne gidiyor. Yöneticiler sakin bir döneme girilmiş olunduğunu ileri sürüyorlar.
Neden bu halkın insanları hala rahatsız edilerek, bu insanlara zarar verilerek onların hayatları çekilmez hale getirilir?
Kısa bir dönem öncesinde ortaya çıkan bu ve benzeri olaylar ve daha bir çokları unutulup bu halkın acıları belleklerimizden silindi mi acaba? Unuttuk mu on bir yaşında bir kızın köy karakolunun köpeklerine parçalattırılmasını?
Unutulmamalı bu yaşananlar. Daha insanca bir yaşama varmada hep örnek olmalı bizlere.
Örneğin on bir yaşındaki kız adına bir anıt dikilmesi gözünü açabilir mi egemenlerin? Belki de demokratik düşünen insanların birlik olmaları için, bu ve benzeri suçların engellenmesi için uyarıcı bir güç taşıyacaktır böyle bir anıt.
Çirişotu toplayan kıza yakılan ağıt dillere düştü bile... Bir dahaki baharda köy kızları bu ağıdı söyleyerek pancar toplamaya gidecekler dağlarda...

2002