Proletaryanın Öğretmenlerinden Öğrenelim

Anadilde konuşmak ve anadilde eğitim insan hakkıdır!

Türkiye’de insan bazen çok basit, çok anlaşılır gerçekler üzerinde bile tartışmak zorunda kalıyor.

Bir insanın anadilde konuşması ve anadilde eğitim görmesinin en basit insan hakkı olduğu gerçeğini söylemek, anlatmak zorunda kalmak, bunun için mücadele etmek zorunda kalmak aslında bir insanlık ayıbıdır. Fakat bu, Türkiye’de yapılmak zorunda. Ne de olsa “Burası Türkiye!”

TC, –birçok Türk şovenistinin hâlâ kabul etmekte zorlandığı çok uluslu bir devlet olma gerçekliğinin yaşandığı bir ülke. “Türkiye Türklerindir” logolu ‘gazetelerimiz’ olsa bile, Türkiye’de yaşayan tek ulus “Türk ulusu” değildir. Türk ulusu dışında, Kürtler, Ermeniler, Çerkezler, Araplar, Lazlar, Rumlar vb. bir dizi milliyetten insan yaşıyor Türkiye’de. Ve bunların kendi ana dilleri var. Bu anadiller, Türkiye’de resmi dil olan ve bütün okullarda, devlet dairelerinde kullanılan tek dil olan Türkçeden değişik. Türk şovenistleri reddetseler de, bu gerçek, gerçek olmaktan çıkmıyor. Türk olmayan milliyetlerden insanlar evlerinde, aralarında kendi anadilleriyle konuşuyorlar. Sokakta, çarşıda, pazarda kendi aralarında kendi anadilleriyle konuşuyorlar. Ve fakat devlet daireleri, okullar vb. sözkonusu olduğunda Türkçe konuşmak zorundalar. Türk hakim sınıfları Türkçeyi konuşulan tek dil haline getirebilmek için elinden gelen tüm çabayı gösterdi, gösteriyor. Bunun için hatta bir ara Türkçe dışındaki dillerin konuşulması yasalarla bile yasaklandı. Tabii bu yasaklarla kastedilen “yabancı diller”, İngilizce, Fransızca, Almanca vb. emperyalist ülkelerin dilleri değil, Türkiye’de ezilen milliyetlerin dilleri, en başta da Türkiye nüfusunun hiç de azımsanmayacak bir bölümünün konuştuğu anadil olan Kürtçe idi. Fakat bu yasaklar, tüm baskılara, tehditlere, saldırılara rağmen gerçekler karşısında sökmedi. Sonunda kaldırılmak zorunda kalındı. Yine de baskılar çeşitli biçimlerde sürdü, sürüyor. Örneğin kasetler toplatılıyor, radyolar kapatılıyor vb.

Şimdi bir süreden beri “anadilde eğitim” adı altında bir kampanya yürüyor. Çeşitli illerde eğitimde olan gençlerin bir bölümü bu anadilde eğitim kampanyasında, Kürtçenin seçmeli dersler arasına alınması, okutulması talebini içeren dilekçeleri eğitim kurumlarına veriyor, bu talep için eylemler düzenliyorlar. Aslında somut talep, gerçek anlamda “anadilde eğitim” talebinden çok geri olan, çok basit olan, üzerinde tartışılması bile soruna burjuva demokrasisi, burjuva insan hakları çerçevesinde bile yaklaşıldığında ayıp olan, geri düzeyde bir demokratik taleptir. Kürtçenin seçmeli ders olarak okutulması gibi basit bir talep bile ama Türk hakim sınıflarının ürkütücü baskılarıyla, “bölücülük” yaygarasıyla, kampanya yürütenlere karşı saldırıyla karşılanıyor. Bir yandan AB’ye girme iddia, talep ve çabaları, diğer yanda en basit insani hak taleplerinin bile polis copuyla, zindanla, işkenceyle karşılanması bugünün Türkiye’sinin bir gerçeği. Şimdi bu kampanyayı yürütenler tutuklanıyor, kampanyada dilekçelere imza atanlara bu imzalarını geri çekmeleri için baskılar yapılıyor vb.

Şimdi Türkiye’de bu kampanyanın da gündemleştirdiği anadilde eğitim sorunları, çok uluslu devletlerde değişik dillerin kullanımının nasıl olacağı sorunları üzerine tartışma, aslında yeni bir tartışma değildir. Bu tartışma 19. yüzyılın ikinci yarısında ve 20. yüzyılın başlarında gerek burjuva saflarda, gerekse sosyalist saflarda hararetle yürütülmüş bir tartışmadır.

Tartışmaya katkıda bulunmak amacıyla, devrimci marksistlerin bu tartışmada takındığı tavırlara örnek olarak aşağıda Lenin’in “Zorunlu Bir Resmi Dil Gerekli midir?” ve “Bir Kez Daha Okul Eğitiminin Milliyetlere Göre Ayrılması Üzerine” başlıklı iki makalesini yayınlıyoruz.

Lenin bu makalelerinde, zorunlu bir resmi dilin çok uluslu devlette olamayacağı düşüncesinin yanında, anadilde eğitimin de hak olduğunu savunuyor. Anadilde eğitim hakkının, okulların ve eğitimin milliyetlere göre bölünmesi anlamına gelmediğini de ortaya koyuyor. Lenin’in bu düşünceleri bugün de sorunların doğru çözümü için anahtar niteliğindedir.

Yeni Dünya İçin ÇAĞRI

 


 

 

ZORUNLU BİR RESMİ DİL GEREKLİ MİDİR?

Lenin

Liberaller gericilerden, en azından ilkokul için anadilinde ders hakkını tanımalarıyla ayrılıyorlar. Ama zorunlu bir resmi dilin olması gerektiği konusunda gericilerle tamamen hemfikirler.

Zorunlu bir resmi dil ne demektir? Pratikte bu, Rusya nüfusunun azınlığını oluşturan Büyük Rusların dilinin, Rusya’nın tüm diğer nüfusuna dayatılması demektir. Her okulda resmi dilde ders zorunlu olacaktır. Tüm resmi işlemler yerel halkın dilinde değil, mutlaka resmi dilde yapılmalıdır.

Zorunlu resmi dilin gerekliliği, onu savunan partiler tarafından nasıl haklı gösteriliyor?

Kara Yüzler’in “kanıtları” tabii ki kısa ve özdür: bütün yabancı kökenlilere demir yumrukla muamele edilmeli ve “rahatlarına bakmalarına” izin verilmemelidir. Rusya bölünmez kalmalı ve Büyük Ruslar Rus vatanının güya kurucusu ve çoğaltıcısı olduklarından, tüm halklar Büyük Rus prensibine boyun eğmelidir. Bu yüzden egemen ulusun dili zorunlu resmi dil olmalıdır. Bay Purişkeviçler, toplam nüfusun yaklaşık yüzde 60’ını oluşturan Rusya’nın Büyük Rus olmayan nüfusunun konuştuğu “berbat lehçeler”in bir bütün olarak yasaklanmasına karşı değildirler.

Liberallerin tavrı çok “daha uygar” ve “daha rafine”dir. Ana diline, belirli sınırlar içinde (örneğin ilkokullarda) izin verilmesinden yanadırlar. Fakat aynı zamanda zorunlu resmi dilden yanadırlar. “Kültür”ün çıkarları için, “bir” ve “bölünmez” Rusya’nın çıkarları için vs. bu gereklidir.

“Devlet olmak kültür birliğinin onayıdır… Resmi dil, kesinlikle, devlet kültürünün bir unsurunu oluşturur… Devlet olmanın temelinde iktidarın birliği yatar ve resmi dil bu birliğin aracıdır. Resmi dil devlet olmanın tüm diğer biçimleri gibi aynı zorlayıcı ve genel yükümlendirici güce sahiptir…

Rusya’nın bir ve bölünmez kalması nasip olacaksa, o zaman Rus yazı dilinin resmi yararı olanca kararlılıkla savunulmalıdır.”

Resmi dilin zorunluluğu sorununda liberalin tipik felsefesi budur.

Yukarıda aktarılan cümleleri Bay S. Patraşkin’in liberal gazete “Den”deki (No. 7) makalesinden aldık. Kara-Yüzler’in organı “Novoye Vremya”, anlaşılır nedenlerden ötürü yazarı bu düşüncelerinden dolayı ateşli bir öpücükle ödüllendirdi. Bay Patraşkin burada “gayet akıllı uslu düşünceler” ifade ediyor, diyordu Menşikov’un gazetesi (No. 13 588). Kara-Yüzler, ulusal-liberal “Ruskaya Mysl”i de bu tür “akıllı uslu” düşüncelerden dolayı sürekli övüyorlar. Liberaller, “kültürel” gerekçelerin yardımıyla, “Novoye Vremya”cıların böylesine hoşuna giden şeyleri propaganda ederken nasıl övmesinler ki?

Rus dili yüce ve güçlüdür, diyor bize liberaller. Rusya’nın herhangi bir kenar bölgesinde yaşayan herkesin bu yüce ve güçlü dili iyi bilmesini gerçekten istemiyor musunuz? Rus dilinin yabancı kökenlilerin edebiyatını zenginleştirdiğini ve onlara büyük kültür zenginliklerine iştirak etme olanağı sunduğunu vs. görmüyor musunuz?

Bütün bunlar doğru, liberal beyler, diye yanıtlıyoruz onları. Turgenyev’in, Tolstoy’un, Dobrolyubov’un, Çernişevski’nin dilinin yüce ve güçlü olduğunu sizden daha iyi biliyoruz. Rusya’da ikamet eden istisnasız tüm ulusların ezilen sınıfları arasında daha sıkı bir ortaklığın ve kardeşçe bir birliğin oluşmasını sizden daha acilen istiyoruz. Ve elbette Rusya’nın her sakininin yüce Rus dili öğrenme olanağına sahip olmasından yanayız.

Sadece şunu istemiyoruz: zorlama unsuru. İnsanları sopayla cennete sürmek istemiyoruz. Çünkü “kültür” üzerine istediğiniz kadar güzel laf edin –zorunlu resmi dil cebirle ve zorla öğretmekle bağlıdır. Yüce ve güçlü Rus dilinin, birilerinin onu sopayla öğrenmeye zorlanmasına ihtiyacı olmadığına inanıyoruz. Rusya’da kapitalizmin gelişmesinin ve genelde toplumsal yaşamın serpilip büyümesinin bütün ulusların birbirine yakınlaşmasına yol açtığından eminiz. Yüzbinlerce insan Rusya’nın bir ucundan diğerine savruluyor, nüfusun ulusal bileşimi karışıyor, soyutlanma ve ulusal kendi bildiğini okuma ortadan kalkmak zorundadır. Yaşam ve çalışma koşullarından dolayı Rus dilini bilmesi gerekenler, sopa olmadan da onu öğreneceklerdir. Zorlama (sopa) ise sadece, yüce ve güçlü Rus dilinin diğer ulusal grupların içine girişini zorlaştırmaya yol açacak ve her şeyden önce düşmanlıkları şiddetlendirecek, milyonlarca sürtüşme yaratacak, sinirliliği ve karşılıklı anlaşmazlığı artıracaktır vs.

Buna kimin ihtiyacı var? Rus halkının ve Rus demokrasisinin buna ihtiyacı yok. Rus halkı, “Rus kültürü ve devleti yararına” uygulananlar da dahil, hiçbir ulusal baskıyı tanımıyor.

Rus Marksistlerinin, tüm yerel dillerde okul işlerine izin verilmesi ve bir ulusun her türlü ayrıcalıklarını ve bir ulusal azınlığın haklarının her türlü ihlalini hükümsüz kılan temel bir yasanın anayasaya eklenerek, zorunlu bir devlet dilinin olmamasının zorunlu olduğunu söylemelerinin nedeni budur.

“Proletarskaya Pravda” No. 14 (32), 18 Ocak 1914. Eserler, 4. Baskı, Cilt 20, s. 54-56 Rusça
(Lenin, Ulusal ve Sömürgesel Ulusal Sorun Üzerine, sayfa 169-171, İnter Yayınları)


BİR KEZ DAHA OKUL EĞİTİMİNİN MİLLİYETLERE GÖRE AYRILMASI ÜZERİNE

Marksistler, hükümet çevrelerimizin kaba gerici milliyetçiliğinden ve sağ Oktobrist partilerimizden başlayıp ta burjuva ve küçük-burjuva partilerin az çok ince ve gizli milliyetçiliğine kadar tüm varyasyonlarıyla milliyetçiliğe karşı kararlılıkla mücadele ediyorlar.

Gerici ya da Kara-Yüz milliyetçiliği bir ulusun ayrıcalıklarını garanti altına almaya çalışıyor ve tüm diğer ulusları tali, eşit haklara sahip olmayan ve hatta hiçbir hakka sahip olmayan bir konuma mahkûm ediyor. Hiçbir Marksist ve hatta hiçbir demokrat bile bu milliyetçiliğe karşı tamamen düşmanca bir tutum takınmadan edemez.

Ulusların hak eşitliğini sözde tanıyan burjuva ve burjuva-demokratik milliyetçilik, gerçekte (çoğunlukla gizlice ve halkın arkasından) bir ulusun belli ayrıcalıklarını savunur ve daima “kendi” ulusu (yani kendi ulusunun burjuvazisi) için daha büyük avantajlar elde etmeye, ulusları birbirinden ayırmaya ve aralarına sınır çekmeye, ulusal istisnasızlığı teşvik etmeye vs. çabalar. Burjuva milliyetçiliği en çok “ulusal kültür”den konuşup, bir ulusu diğerinden ayıran şeyi vurgulayarak çeşitli ulusların işçilerini birbirinden ayırır ve onları “ulusal şiarlar”la aptallaştırır.

Sınıf bilinçli işçiler her türlü ulusal baskıya ve her türlü ulusal ayrıcalığa karşı mücadeleyle yetinmezler. En incesi de dahil her milliyetçiliğe karşı mücadele ederler ve gericiliğe karşı ve her türlü burjuva milliyetçiliğe karşı mücadelede tüm milliyetlerin işçilerinin sadece birliğini değil, aynı zamanda kaynaşmasını da savunurlar. Görevimiz ulusları birbirinden ayırmak değil, tüm ulusların işçilerini kaynaştırmaktır. Bayrağımızda “ulusal kültür” değil, tüm ulusları daha üst düzeyde, sosyalist bir birlikte bir araya getiren ve sermayenin uluslararası birliği tarafından daha bugünden hazırlanan enternasyonal kültür yazılıdır.

Küçük-burjuva, darkafalı milliyetçiliğin etkisi, sözümona “kültür ve halk eğitimi alanında özerklik”, yani okul işlerinin (ve genelde ulusal kültür meselesinin) devlet elinden tek tek ulusların eline devrini savunan bazı “hakeza sosyalistler”e de bulaştı. Marksistlerin, ulusların arasına sınır çekilmesi lehine bu yana ajitasyona karşı, bu ince milliyetçiliğe karşı, okul işlerinin milliyetlere göre ayrılmasına karşı mücadele etmeleri doğaldır. Bundçularımız ve daha sonra da Tasfiyeciler “ulusal-kültürel özerkliği” Parti programına karşın savunmaya kalktıklarında, sadece Bolşevikler tarafından değil, aynı zamanda Parti’ye sadık Menşevikler (Plehanov) tarafından da mahkûm edildi.

Şimdi Bay An “Novaya Raboçaya Gazeta”da (No. 103) bu kötü işi savunmaya çalışıyor, bu arada da sorunu çarpıtıp bize küfürler yağdırıyor. Küfürleri rahatça bir kenara bırakıyoruz –bu sadece Tasfiyecilerin aczini gösteriyor.

Ders dili olarak anadilin kullanıldığı okullar, diye temin ediyor Bay An, okul işlerinin milliyetlere göre ayrılması işte budur; “Pravda” yandaşları Rus olmayanların elinden ulusal okullarını gaspetmek istiyorlar.

Bay An’ın bu yöntemine sadece gülünüp geçilebilir, çünkü “Pravda” yandaşlarının, dillerin tam hak eşitliğini savunduğunu ve hatta bir resmi dili bile gereksiz gördüklerini herkes biliyor! Bay An aciz öfkesi içinde aklını yitirmeye başlıyor. Bu tehlikelidir, sayın Bay An!

Anadilinin hakları, Marksistlerin programının 8. maddesinde gayet tam ve kesin olarak saptanmaktadır.

Bay An, anadilde ders yapan okulların, okul işlerinin milliyetlere göre ayrılması anlamına geldiği konusunda haklı olsaydı, o zaman “ulusal-kültürel özerkliği” reddeden 1903 yılındaki aynı kongrede anadilini eksiksiz tanıyan programı 1906 yılında Bundçular ve 1912 yılında Tasfiyeciler niçin “tamamladılar” (ya da daha doğrusu tahrif ettiler)?

Hayır, Bay An, sorunu çarpıtmayı ve bu programın Tasfiyeciler tarafından ihlalini, Plehanov yoldaşın ifadesiyle, “sosyalizmi milliyetçiliğe uydurma”larını gürültü, yaygara ve küfürle örtbas etmeyi başaramayacaksınız.

Biz programı ihlal etmek istemiyoruz. Sosyalizmi milliyetçiliğe uydurmak istemiyoruz. Biz herhangi bir biçimde “okul işlerinin milliyetlere devrini”, “okul işlerinin milliyetlere göre ayrılmasını” savunmaksızın, tam demokrasiden, dillerin tam özgürlüğü ve hak eşitliğinden yanayız.

“Sözkonusu olan okulların uluslara göre ayrılmasıdır”, diye yazıyor Bay An, “yani birbirlerinin gelişimini engelleyen bu ulusların mevcut olması gerekir, dolayısıyla onları halk eğitimi alanında da birbirinden ayırmak zorunludur.”

Altını çizdiğimiz sözcükler, Tasfiyeciliğin Bay An’ı nasıl sosyalizmden koparıp milliyetçiliğe çektiğini açıkça gösteriyor. Bir devletin sınırları içindeki ulusların aralarına sınır çekmesi zararlıdır, ve biz Marksistler onları birbirine yaklaştırmaya ve kaynaştırmaya çalışıyoruz. Hedefimiz ulusların “aralarına sınır çekmesi” değil, eksiksiz bir demokrasiyle onların hak eşitliğinin güvence altına alınması ve aynı İsviçre’deki gibi (nispeten) barış içinde bir arada yaşamasıdır1.

“Proletarskaya Pravda” No. 9, 17 Aralık 1913. Eserler, 4. Baskı, Cilt 19, s. 497-499, Rusça.

1 – Bay An cüretle, “İsviçre kantonlarında da ulusların karışmasının sözkonusu olmadığı”nı söylüyor. Kendisine Bern, Freiburg, Graubünden ve Wallis gibi dört kanton saydığımızda utanmayacak mı?

(Lenin, Ulusal ve Sömürgesel Ulusal Sorun Üzerine, sayfa 132-134, İnter Yayınları)