Sesini çıkar!

Ülkemizde yazı yazmak için malzeme yerden petrol fışkırır gibi, gün geçtikçe çoğalmaktadır.
Bu yazımda eğitim sistemine değinmek istiyorum. Her işin baş mimarı eğitimdir.

Peki nasıl bir eğitim istiyoruz?

Emperyalistler yeni sömürge ülkelerdeki insanları tv, radyo, gazeteler vb. araçlarıyla, hiçbir bilinç vermeden pasifize edip, sömürü ağlarını atmakta; barbarlıklarını gizlememektedirler. Ülkelere göre demagojilerini, stratejilerini planlayarak yapmaktadırlar.

Bireysel kurtuluş yolunu öğretmektedirler. Kendi ülkelerindeki insanlar için de aynı uygulama yapılmaktadır. Kısacası paran varsa okursun, yok ise “ayvayı yedin” demektir.

Ülkemizde dışa bağımlılığın vermiş olduğu havayı soluyarak gerici-faşist eğitim almaktayız. Ne yazık ki! Öğretmenlerimiz kendilerini yetiştirmiş değillerdir. Kendi sorunlarını çözemeyen, öğrencinin ve geleceğin sorununu çözemez. Kaba kuvvet ile nara atarak eğitime hizmet vermektedirler. Aydınım, devrimciyim diyen öğretmenlerimiz kendilerini yenileyememişlerdir.

Öğretmen “lokalleri” vardır. Birkaç tanesine girip içerideki havayı soludum; iyi bir okeycidirler ve de kâğıt oyuncusudurlar. Bununla ilgili yönetici şahsa eleştiri anlamında soru sormuştum. Yanıtı ise içler acısıydı:

– Oyunlara izin vermezsek buranın kirasını kim karşılayacak?

Kimseler gelmez!

– Sosyal faaliyetlerde bulunabilirsiniz, dedim. Örnek olarak da: kurslar açın, hem de biz velilerle kaynaşırsınız, bizler de her yönüyle sahipleniriz…

Önerim kabul görmemişti.

Okulların açılmasına yakın bazı arkadaşlar “parasız eğitim için” ve “kayıt parası verilmemesini” dile getiren bir çalışma yürütüyorlardı. Ben de katılmıştım. İnsanlara ulaşıyorsunuz. Çene yorup aydınlatmaya çalışıyorsunuz. İnsanlarımızın çoğunluğu duyarlı davranıyormuş gibi bizlere:

– Kayıt için para vermeyeceğiz! dedikten sonra öğreniyoruz ki, tam tersini yapmışlar. Nedenini sorduğumuzda ise şu karşılığı aldık:

– Ya çocuğumuza baskı yaparlarsa?!

Bu ve benzeri bahanelerle kendilerini haklı konuma getirmeye çalışıyorlardı.

Çocuğumun okul aile birliği toplantısına katıldım. İlginçliklerle dolu bir toplantıydı. Suskunluk ile yağcılık içiçe geçmişti. Sesim çıktığında birilerinin hoşuna gitmemişti. Çocuğuma hiçbir şey olmadığı gibi, çok şey de kazancımız olmuştu.

Olayın gelişimini sizlere aktarayım…

Modern çağda sınıf annesi olmuş, ne işe yaradığını ben anlayamadım. Öğretmeni ikide bir tam gaz ileriye doğru gerici anlayışla destekledi. Çoğunluk ise düşüncesini belirtmedi.

Öğretmen sözün özüne geldiğinde; “bilgisayar öğretmeni tuttuklarını; hademe parası, yakacak ve de diğer masraflar için ellerimizi ceplerimize atıp fedakârlıkta bulunmamızı” istiyordu.

Ne olsa sağlıksız eğitime, sağlıksız katkı yapıp birilerinin ceplerine yan gelir olarak girecekti. Hesabı sorulmayıp kadercilik anlayışına bırakılmak isteniyordu. Arka sıralardan sırıtıverdim:

– Devlet okulları parasızdır. Bağış zorla değil gönül rızası ile alınmalıydı. Devletin ödenekleri vardır. Oradan karşılayın, bilgisayar öğretmeni ile hademe parasını niçin verelim?

Öğretmen söze girerek:

– Ödenek az geliyor. Onun için bu yolu seçtik…

– Bu durumları öğretmen, veli, öğrenci üçgeninde birleşerek meclise götürüp hakkımızı ararız. Sizler susuyorsunuz. Bizleri sizler aydınlatacaksınız. Asgari ücret alıyorum. Taşeron firmada çalışıyorum, yarınım belirsiz. İşten atılırsam…

Öğretmen ise:

– Bakın geçen sene öğretmenler bir günlük işi bıraktılar, kamu davası açıldı. Birçoğu sürüldü.

– Peki, susacak mıyız? dedim.

– Benim boyumu aşar. Siz haklısınız, elimden birşey gelmiyor! dedi.

Yanımda bir veli oturuyordu. İşsiz olduğunu söyleyerek –üç çocukluymuş–; “Bilgisayar parasını nasıl vereyim?” dedi.

– Kalk sorununu anlat dedim!

– Ya baskı yaparsa çocuğuma?

– Korkma! Ha gayret!

Ses yoktu. Ben de sırtını okşayarak:

– Nasıl layık olmak istiyorsan, öyle ol dedim.

Okula kayıt yaptırırken müdür ile çekişmemiz olmuştu. Kaydımız dört gün sonraya ertelendi. Öğretmenler lokaline gidip yönetimden birisiyle görüştüm. “Hallederiz!” dedi. Bir gün sonraya randevulaştık.

Eşime dedim ki:

– Bu iş tamam.

Randevu günü gittim. Soğuk duş alır gibi karşıladı.

– Az bir miktar ver, herkes veriyor deyince şaşkınlığımı gizlemeden:

– Sen bana böyle dersen sıradan insan ne yapar deyip ayrıldım.

Daha sonra kaydını yaptırdık.

Ülkemiz genelinde böyle duyarlı kaç tane aile vardır? Üzülerek bu sayının azınlıkta kaldığını görürüz. Duyarsızlıkta birinci, lafta da en ön safta yerimizi alırız.

İş dönüşü otobüse bindim, uyuklamaya başladım. Bir annenin yol üstünde açılmış olan bir “özel üniversite” ile ilgili sözleriyle kendime geldim! Semtlerinde yapılıyormuş, övüne övüne anlatıyordu.

Söze girerek:

– “Özel üniversite” demek paralı üniversite demektir. Emekçi yığınlarının çocukları burada okuyamaz. Sermayenin çocukları burada okuyabilir. Diğer üniversitelere bir göz atalım… Diplomalarını aldıklarını varsayalım; mesleklerini uygulayabilecekleri kurumlar yeterli değildir. Torpilin var ise kurumun birisine kapağını atabilir. Yoksa diplomalı işsizler grubuna katılıp sayı olarak çoğalırlar.

– Bu eksik yanınızı çocuğunuza anlatırsanız, gerçeklerle yüzyüze gelip aydınlanmış ve geleceğini çizmiş olur!

– Haklısınız! Sizinle hemfikirim, benimkisi öyle bir söyleşi, uyardığınız için teşekkür ederim demişti. Tekrar uykuya dalmıştım.

23.11.2001; T. Aslan

Tüm Çağrı çalışanlarına sevgi ve saygılarımı yolluyorum. Gelecek sayılarda buluşmak üzere, sağlıcakla kalın!