ARJANTİN
Kitlelerin gelişen mücadelesi
2001 yılı sonuna gelindiğinde Arjantin devlet bütçesi ve mali sistemi
tam bir çöküşün içine düşmüştü. Ülkenin dış borçları yaklaşık 200
milyar ABD dolarına gelip dayanmıştı. Bu toplam borcun 132 milyar
doları doğrudan Arjantin merkezi devletinin aldığı borçlar; geri kalan
bölümünün 23 milyar doları eyalet organlarının, 40 ile 50 milyar doları
ise özel işletmelerin aldığı borçlardı. Devletin borçları hızla büyük
boyutlara yükselirken, geliri giderek önemli ölçüde azalmıştı. Zira
1989 yılında korkunç boyutlarda azan enflasyonu durdurmak amacıyla
yürürlüğe sokulan Arjantin pezosunun ABD dolarına bağlanması sistemi
ilk başta antienflasyonist bir rol oynasa da, 10 yıl sonra pezonun
dolara bağlanması ve doların değerinin de uluslararası döviz piyasasında
artması, Arjantin'in ihraç ürünlerinin otomatikman pahalılaşmasını,
böylece daha az alıcı bulmasını beraberinde getirmiştir. Doların ve
dolayısıyla değeri bire bir dolara bağlanan pezonun değerinin yüksek
olması ithal ürünlerin yerli ürünler karşısında ucuzlaması, giderek
ülke pazarını ucuz ithal ürünlerinin kaplaması sonucunu getirmiştir.
Bu yüzden Arjantin ekonomisi giderek daha yoğun bir iç ve dış pazar
krizine sürüklenmiştir. Döviz girdileri azalan hükümet bir yandan
daha fazla dış borç alırken, diğer yandan pezonun dolar karşısında
bire bir konvertibilitesini korumak amacıyla devlet bütçesine sıkı
bir tasarruf programı zorunluluğu getirmiştir.
Tasarruf programının öncelikli hedefi tabii ki işçiler ve emekçiler
olmuştur. Kamu çalışanlarının ücretleri bir anda % 15 oranında (sürekli
artan mal ve hizmet fiyatlarına rağmen) düşürülmüştür. Aynı zamanda
içine düşülen döviz darboğazını aşmak amacı ile Arjantinlilerin banka
hesaplarından her ay en fazla 1000 dolar para çekebilme sınırlaması
uygulamaya sokulmuştur. Ücret ve maaşlarda yapılan yüksek oranlı düşüşler
işçileri, banka hesaplarından para çekmenin 1000 dolarla sınırlanması
küçük burjuvazinin geniş kesimlerini sokak protestolarına çekmiştir.
19 Aralık 2001 tarihinden itibaren işçi ve diğer emekçiler ve küçük
burjuvazinin geniş kitlelerinin eylemlerinde hızlı bir artış olmuş,
eylemlerin şiddeti de büyük ölçüde artmıştır. 19 Aralık'tan sonraki
bir kaç gün içinde gelişen yığın eylemine karşı Arjantin'in egemenleri
polis ve asker güçlerini harekete geçirerek yığın eylemlerini geriletebilecekleri
hesabını yapmışlardır. Daha ilk bir kaç günkü eylemde yirminin üzerinde
gösterici polis ve ordu kurşunları ile katledilse, yüzlercesi yaralansa
ve tutuklansa da yığın eylemlerinin güçlenmesinin ve daha fazla politize
olmasının önüne geçilememiştir. Tersine gösteriler daha kitlesel,
daha çeşitli, daha bilinçli ve direnişli hale gelmiştir. Milyonlarca
işsiz ve yetersiz gelirle açlık sınırında yaşayan emekçi yığınlar
bir çok yerde kendiliğinden devlet ve özel kişilere ait satış mağazalarına
girerek, minimal ihtiyaçlarını gidermek amacıyla mağaza mallarına
zorla el koymuşlardır.
Milyonlarca emekçinin açlık sınırında yaşadığı yerde, kitleler harekete
geçtiği zaman, açlık sınırında olanların kendilerinden esirgenen fakat
vitrinlerde sergilenen zenginliklere yönelmesi, yağma olayları kaçınılmazdır;
zenginlikle fakirlik arasındaki uçurumun dışavurumudur. Kitle hareketi
içinde bir bölüm insanın hıncını zenginlik sembollerinden alması,
bir bölümünün fırsattan istifade kendi kişisel durumunu yağmacılıkla
düzeltmeye çalışması gayet anlaşılır bir olgudur ve muazzam kitle
hareketinin esasta önemsiz bir yan görüntüsüdür. Tabii, burjuva medyanın
kitle hareketi içindeki bu yan görüntüyü öne çıkarması da anlaşılırdır;
bu onların görevi, mesleğidir.
İşçi ve emekçi kitleler taleplerinin kabul edilmesi amacı ile bir
çok bölgede ve şehirde sokakları, otoyolları işgal etmişler, barikatlar
kurmuşlar, milyonlarca insanın imzaladığı yoksulluğa karşı imza kampanyası
düzenlemişler, gösteri ve mitinglerde güçlerini birleştiren kitleler
geçici olarak devlet başkanı ve parlamento binalarını işgal etmişlerdir.
Tüm ülkede işçi sınıfının eylem birliğinin ifadesi olan genel grev
kitle gösterilerinin şahlandığı anlar olmuştur.
Hızla büyüyen ve şiddetlenen kitle eylemleri sonucunda önce, bir dönemler
uyguladığı tedbirlerin geçici başarısı nedeni ile "sihirbaz"
olarak adlandırılan IMF'nin gözdesi, "Arjantin'in Derviş'i",
"süper bakan" Cavallo görevinden istifa etmek zorunda kalmıştır.
IMF ve Arjantin hakim sınıflarının "sihirbazının" sihirbazlıkları,
artık üçkâğıda kanmayan kitlelerin büyüyen eylemliliği karşısında
fos çıkmıştır. Cavallo'nun ardından kabine, hemen ardından da Devlet
Başkanı Fernando de la Rua istifalarını basmak zorunda kalmışlardır.
De la Rua'nın yerine apar topar devlet başkanlığına getirilen Adolfo
Rodriguez Saa, IMF'ye olan borçların dışında dış borç ödemesinin durdurulduğunu,
artık bundan sonra tüm olanakların ekonominin düzeltilmesine yöneltileceği
vaadlerinde bulunsa da eyleme geçen kitlelerin bu vaadlere karnı toktu.
İşçi ve diğer emekçi yığınlar yıllardan beri vaad ve vaaz dinlemişlerdi,
kitleler halkın yararına icraat talep ediyorlardı. Üstelik kitleler
yığınsal eylemlerle istedikleri taleplerin yerine getirilmesini zorluyorlardı.
Artan kitle baskısı, Arjantin hakim sınıflarının hareket sahasının
daralmasından dolayı artan siyasi kriz nedeni ile Saa devlet başkanlığının
tadına varamadan pılıyı pırtıyı toplayıp geri çekilmek zorunda kaldı.
Onun ardından devlet başkanlığına getirilen Rammos Puarte de koltuğuna
ısınamadan görevinden istifa ederken, Puarte'nin ardından devlet başkanlığına
getirilen (daha doğrusu getirtilmek istenen) Eduardo Camano görevi
kabule yanaşmadığından en son Eduardo Duhalde'nın devlet başkanlığına
getirilmesinde birleşildi.
Halk kitlelerinin boş bir kaç vaadle susturulamayacağını gören Duhalde
bu kez daha "sert" tedbirler uygulayacağını açıkladı. Parlamentodan
"Ekonomik Olağanüstü Hal Yasası" çıkarttıran Duhalde yeni
ekonomik olağanüstü yetkilere sahip oldu. Arjantin pezosunun ABD doları
ile bire bir konvertibilitesi uygulaması terk edilerek pezo bir anda
% 29 oranında devalüe edildi, kamu hizmetlerinin (öncelikle de gaz,
su elektrik) fiyatları pezoya göre belirlendi, temel ihtiyaç mallarının
fiyatlarının hükümet tarafından kontrol altında tutulacağı, gerektiğinde
dondurulacağı ilan edildi. En radikal tedbir olarak yürürlüğe konan
tedbir işten çıkarmaların hükümet iznine bağlanmasıdır. Resmi işsizliğin
% 18'e çıktığı Arjantin'de yeni hükümet işsizliğin daha hızlı ve kontrol
dışı artmasının kitle direnişine daha fazla atılım vermesinden ve
düzenlerinin temellerinin daha da tehlikeye girmesinden çekinmektedir.
Bu yüzden de özel kapitalistlerin ücretli işçi çıkarma hareket serbestliklerini
kısıtlamayı göze almaktadır. Zaten işten çıkarmanın hükümet iznine
bağlanması işten çıkarmanın imkânsızlığı anlamına da gelmemektedir.
İşçi çıkarmaya karar veren patronlar artık bir de hükümetin iznini
alma gibi biraz daha uzun bir bürokratik yola başvurmak zorunda kalacaktır,
o kadar.
Bu türden bir kaç kısmi tedbirle Duhalde hükümeti işçi ve diğer emekçi
yığınlarının eylemlerini geriletebileceği spekülasyonunu yapmaktadır.
Bundan amaçlanan işçilerin ve emekçilerin ağzına biraz bal çalarak
tüm ekmeğine el koymaktır. Duhalde hükümeti ne kadar siyasi oyuna
başvurursa vursun, tek başına siyasi manevralarla iktidarda uzun süre
ayakta kalması ancak iki şarta bağlıdır: Birincisi; IMF ile dış borçların
ödenmesi konusunda uzun vaadeli bir anlaşma yapması ve öncelikle IMF
olmak üzere, diğer emperyalist devlet ve mali kuruluşlardan önemli
miktarda yeni borç alabilmesi ve ikincisi; yığın hareketini kontrol
altına alabilmesi.
IMF ve diğer emperyalist mali kuruluşlar, kazığı sağlama bağlamak
için istedikleri yeni istikrar tedbirlerinin harfi harfiyen kabul
edilmesi ve buna uygun davranılması şartlarında aşama aşama yeni kredi
musluklarını açacaklardır. Bu nedenle IMF bu yönde bir yeni istikrar
tedbiri paketi kabul edilip uygulamaya konmadan, daha önceden açılması
kabul edilen kredi dilimlerinin ödemesini yapmaya bile yanaşmamaktadır.
Eninde sonunda Duhalde hükümeti IMF'nin tüm isteklerini gözönünde
bulunduran bir yeni istikrar tedbiri paketini kabul edecek ve uygulamaya
koyacaktır. Zaten IMF de sadık bir uşağının tümüyle gözden geçirilmesini
istememektedir. IMF de Duhalde hükümetinin kendi emirlerine harfiyen
uygun davrandığını gördüğü anda kredi musluklarını açmaya başlayacaktır.
Duhalde hükümetinin istikrarlı bir yönetimi yeniden kurmasının ikinci
şartı olan kitle harektinin kontrol altına alınması ise en zor olanıdır.
Çünkü yığınlar burjuva politikacılarına ve politikalarına olan güvenlerini
önemli ölçüde yitirmiştir; işçi ve emekçi kitleler giderek artan bir
oranda kendi eylemliliklerinin gücünün ve etkisinin bilincine varma
süreci yaşamaktadırlar. Bu gelişmenin dolaysız sonucu, eski kitle
örgütlerinin kitlesel tabanının daha artması, yepyeni kitle örgütlerinin
ortaya çıkması olmuştur. Örneğin bağımsız işsizler ve emekliler örgütleri,
mahalle komiteleri kurulmuş ya da önceden var olanların üye ve aktif
elemanları büyük sayıda artmıştır. Çeşitli bölgeler arasındaki kitle
eylemlerini daha iyi koordine etmek amacı ile "Multisectoriale"
adında yeni kitle örgütleri de yeşermeye ve güçlenmeye başlamıştır.
Arjantin hakim sınıflarının egemenliklerini sürdürmede içine düştükleri
yönetim zorlukları ve yığınların sürekli artan tarihsel bağımsız eylemleri
Arjantin'deki siyasi ortamı hızla devrimci bir duruma doğru götürmektedir.
Devrimci bir durumun olgunlaşıp olgunlaşmayacağı ve işçi ve diğer
emekçi sınıfların ülkenin kaderinde ne kadar etkili olabilecekleri
kendiliğinden yığın hareketinin ne kadar bilinçli ve örgütlü bir harekete
doğru dönüşeceğine bağlıdır. Bu alanda elde edilen başarıların büyüklüğü
Arjantin devriminin hazırlanması yönünde kalıcı başarıların sağlamlaştırılmasının
en iyi garantisidir.
18 Ocak 2002
KEŞMİR
Yerel büyük güçlerin kıskacında Keşmir
Hindistan ve Pakistan Asya'nın yerel düzeyde iki önemli gücü olan
ülke... Hindistan ve Pakistan'ın hakim sınıfları ülke içinde işçi
ve emekçileri yoğun bir baskı ağı ile ezmektedirler. Her iki ülkede
de yalnızca en yoğun kapitalist sömürü ilişkileri uygulanmakla kalmamakta,
aynı zamanda hakim sınıfların zenginliklerini ve egemenliklerini artırdığı
ölçüde kapitalizm öncesi yarıfeodal ve kast bağımlılık ve sömürü ilişkileri
de yoğun olarak kullanılmaktadır. Yine bu ülkelerin hakim sınıfları
"ülkelerini" emperyalist ülkelerin sömürü ve talanına tamamen
açmış durumdadırlar. Onlar, "kendi" işçilerinin ve emekçilerinin
emperyalist ülkeler tarafından yoğun olarak sömürülmesinden pay almakta
ve bu talandan daha fazla zenginleşmek amacıyla emperyalist sistemle
çok daha yönlü bütünleşmek için can atmaktadırlar.
Hindistan ve Pakistan'ın her ikisi de bölgelerinde yerel güç konumlarını
pekiştirmek, etkilerini komşu devletler halkları ve burjuvaları zararına
genişletmek için de yoğun bir çaba sarfetmektedirler. Örneğin Pakistan
Afganistan üzerinde, Hindistan Nepal ve Bangladeş ekonomisinde ve
siyasetinde belirleyici güçlerdir. Bu iki yerel güç bölgede birbirlerinin
etkilerini azaltmak amacıyla yoğun bir rekabet mücadelesi içinde bulunmaktadır.
İster Hindistan'da isterse de Pakistan'da olsun, her ikisinde de ortak
olan bir diğer yan bu ülkelerin tam bir halklar hapishanesi olmalarıdır.
Bu ülkelerde egemen milletler, diğer milliyetler üzerinde ya da egemen
din ya da mezhepler azınlık din ve mezhep üyeleri üzerinde yoğun bir
baskı ve terör rejimi kurmuşlardır ve bu şoven sistemi daha da sağlamlaştırmak
için sistematik bir faaliyet içerisindedirler.
Her ülke hakim sınıflarının ortak milli saldırısına ve ilhak politikasına
maruz kalan bir bölgede, Hint ve Pakistan hakim sınıflarının komşuluk
ilişkilerinde uzun yıllardan bu yana sürekli bir kriz içerisinde bulunmasının
başlıca nedenlerinden biri Keşmir (Hindistan'ın eyalet sisteminde
Jammu-Keşmir bölgesi) ve bu bölgede yaşayan uluslar-milliyetlerdir.
Jammu-Keşmir sorunu Pakistan'ın bir iç savaşla Hindistan'dan ayrılıp
ayrı bir devlet olarak ortaya çıktığından bu yana gündemde olan bir
sorundur. Pakistan burada yaşayan nüfusun çoğunluğunun müslüman kökenli
olmasından yola çıkarak, bu bölgenin tümüyle kendisine ait olduğunu
ileri sürmekte ve yalnızca kendisinin işgal ettiği Assad-Keşmir diye
adlandırılan bölgede değil aynı zamanda Hindistan'ın işgal ettiği
Jammu-Keşmir bölgesi hakkında da egemenlik talebini yükseltmektedir.
Her iki ülke Keşmir'i tümüyle ele geçirmek için bir çok kez silahlı
çatışmalara girmişlerdir fakat sonuç olarak her iki taraf da şimdiye
kadar işgal ettikleri bölgelerdeki sınırlı egemenlikleri ile kalmışlardır.
Bu durum; özellikle Jammu-Keşmir bölgesindeki Müslüman kökenlilerin
desteğini alacağını hesap eden Pakistan'ın, doğrudan savaş dönemleri
dışında da Keşmir'deki dinci-milliyetçi grupları Hindistan'a karşı
askeri açıdan sürekli olarak saldırı için kuşatmasına engel olmamıştır.
Pakistan, Jammu-Keşmir'in Hindistan'dan ayrılığı uğruna mücadele eden
bir çok örgüte uzun yıllardır askeri, mali, lojistik destek sunmaktadır.
Pakistan tarafından desteklenen ve Jammu-Keşmir bölgesinin bağımsızlığı
için mücadele eden bir dinci grubun militanlarının 13 Aralık 2001
tarihinde Hindistan parlamentosuna bir intihar saldırısı düzenlemesi
üzerine Hindistan bu saldırıdan aynı zamanda Pakistan'ı sorumlu tutmuştur.
Bunun doğrudan sonucu, Hindistan'ın Jammu-Keşmir bölgesine onbinlerce
yeni askeri güç konuşlandırması ve açıkça Pakistan'a karşı bir savaş
hazırlığına girişmesi olmuştur. Hindistan, dinci Keşmir militanlarının
Hindistan parlamentosuna karşı intihar saldırısını, bugün emperyalist
dünyada İslamcı fundamentalizme karşı geliştirilen antipropagandayı
kendi yararına kullanmak için iyi bir fırsat olarak görmüş ve yoğun
bir "antiterörizm" kampanyası ile kendi ilhakçı politikasını
gizlemeye ve meşru göstermeye çalışmıştır.
Bugün bölgedeki diğer yerel güçler (örneğin Çin) ve batılı emperyalist
büyük güçler (en başta da ABD ve İngiltere) Hindistan ve Pakistan
arasındaki bir krizin bir savaşa kadar gelişmesini kendileri için
pek yararlı görmemektedirler. Her ne kadar Hindistan ve Pakistan arasındaki
çelişkilerin ve siyasi krizin sürekli olarak varlığını devam ettirmesi
batılı emperyalist büyük güçlerin "böl ve yönet" siyasetine
yarasa da, bu krizin, her ikisi de atom silahlarına ve göreceli olarak
güçlü ordulara sahip iki ülkenin bir savaşa sürüklenmesi bölgedeki
istikrarsızlığı aşırı derecede artıracağından ve sonuçları hesap edilemeyecek
riskler taşıyacağından şu an için emperyalist büyük güçlerin istemedikleri
bir gelişmedir.
Hindistan ile Pakistan arasındaki çelişkilerin artmasına, bu iki ülkenin
objektif olarak bir savaşa sürüklenmesine ister her iki gerici devletin
hakim sınıfları olsun, ister diğer bölgesel güçler ve emperyalist
büyük güçler olsun, hepsi, soruna kendi çıkarları açısından bakmakta
ve yalnızca sermayenin çıkarlarına uygun davranmaktadırlar.
Bunun tersine Hindistan ve Pakistan'ın sınıf bilinçli işçileri başta
olmak üzere tüm ülkelerin sınıf bilinçli işçileri, işçi ve emekçilerin,
ezilen halkların ortak çıkarlarına göre hareket edecekler; Keşmir'in
tüm işgal altındaki bölgelerinde Keşmir halklarının kendi kaderini
tayin hakkını, yani kendi devlet kurma hakkını savunacaklar; Pakistan
ve Hint hakim sınıflarının kışkırtmalarını geri çevirecekler, savaş
hazırlıklarına karşı tek doğru barış politikasının kendi ülkelerindeki
gerici iktidarları yıkma savaşına daha fazla ağırlık vermenin ve bir
savaş çıktığında da devrimci bozgunculuk yapmanın mutlak gerekliliğine
göre hareket edeceklerdir.
17 Ocak 2002
LİBYA
"Libya Kaddafi Cemahiriyesi"
İstikrarlı ve uzun süreli bir "ciddi" devlet yönetimi her
ülkeye nasip olmaz. Böyle "müstesna ülkelerden" birisi de
Libya'dır. Libya'daki devlet sisteminin pratikteki yöneticisi ve biricik
lideri Muammer Kaddafi kendine göre "büyük" işlere imza
atan bir devlet adamıdır. Batının ekonomik ve politik açıdan istikrarlı
devlet düzenlerinin bile erişemeyeceği bir istikrarlı devlet yönetimini
Kaddafi başarabilmiştir. Kaddafi 27 yaşında iken 1 Eylül 1969 tarihinde
o zamanki Libya'nın Kralı İdris al Sunusi'ye karşı bir darbe düzenleyerek
krallığı yıkmış ve yeni kurulan Libya'nın lideri olmuştur. O günden
bugüne kadar, yani tamı tamına 32 yıldır Kaddafi aralıksız olarak
iktidardadır.
Gerçi Kaddafi resmen Libya'nın devlet başkanlığı, başbakanlığı gibi
önemli mevkilerini elinde bulundurmamaktadır. Libya'nın bugünkü Devlet
Başkanı Sentani Muhammed Sentani, Başbakan ise Mübarek Abdullah al
Şamih'tir. Her ikisini de uluslararası planda pek kimse tanımaz ve
ciddiye almaz. Zira deve kılından yapılma çadırda yaşamayı seven ve
sık sık yüksek devlet konuklarını bile burada misafir eden Kaddafi
Libya'nın gerçekte hem devlet başkanı, hem başbakanı, hem de en yüksek
hakimi ve yargıcı vb. dir.
Nasıl kağıt üzerinde Libya'daki devlet düzeninin yöneticileri Kaddafi
değil başka isimlerse, yine kağıt üzerinde Libya, "Libya Arap
Sosyalist Halk Cemahiriyesi"dir. Güya Libya devletinin gerçek
yöneticileri 15 bin yerel "Halk Komiserliği"nde örgütlenmiş
halktır. Bu "Halk Komiserlikleri"nden seçilen 2 700 delege
kağıt üzerindeki devletin en yüksek organı olan "Halk Komiserliği"ni
oluştururlar. Bu "halk" komiserliği halkı devlet işlerine
pek karıştırmaz. Ne zaman Kaddafi'nin kafasından yeni bir cinlik çıkıp
yeni bir kampanya düzenlenirse o zaman tiyatro dekoru gibi halkın
da gösterilerde dekor olarak kullanılması amacıyla meydanlara toplanmasına
müsaade edilir. Halkın kendi düşündüğünü, kendi dertlerini, istek
ve taleplerini dile getirmesi bir nezaketsizlik olarak görülür. Bu
yüzden "müstesna" özelliklere sahip lider Kaddafi'ye çok
nazik ve coşkulu sevgi gösterileri yapılır.
Bazen Kaddafi'nin yaptıklarını Libya halkı pek anlayıp kavrayamaz.
Örneğin Libya'da yürürlükte olan takvim gibi...
Bilindiği gibi İslam dinine göre geçerli olan takvim, İslam dininin
kurucusu Muhammed'in Mekke'den Medine'ye göçünün başlangıcı olan 16
Temmuz 622 tarihi ile başlar. İslam dinini kendi egemenlik amacı için
yoğun olarak kullanan Kaddafi takvim konusunda geçerli olan başlangıç
tarihini ne hikmetse beğenmez. Libya'da resmi takvim Muhammed'in Mekke'den
Medine'ye göçünün başladığı tarihten itibaren değil, Muhammed'in doğduğu
tarihle; yani MS 570 tarihi ile başlatılır... Daha sonra bu takvimi
Kaddafi yine beğenmez. Bunun yerine 2001 yılında yeni bir takvim yürürlüğe
konur. Yeni takvime göre tarih Muhammed'in doğuşu ile değil; öldüğü
tarih ile yani 632 yılı ile başlatılır. Bu yüzden Libya'da geçerli
olan resmi yıl 1369'dur. Bakarsınız bu takvim de bir kaç yıl sonra
beğenilmez Libya'nın peygamberliğine soyunan Kaddafi'nin doğum yılı
ya da iktidarı ele geçirdiği yılla başlatılabilir!
Bu tür "ciddi" devlet ya da "ciddi" devlet adamlığı
ile pek bağdaşmayan komediler Libya'da sık sık oynanmasına rağmen,
işin ciddiyetinden taviz verilmeyen ve yeni deneyimlere müsaade edilmeyen
bazı çok önemli devlet işleri vardır. Bunlardan birincisi ve en başta
geleni Kaddafi'nin, arkasına taktığı ve beslediği yalaka sürüsünden
oluşan devlet sistemindeki "tek adam egemenliği"dir. Her
sömürü düzeninde olduğu gibi Libya'da da var olan sistemin dayandığı
sömürücü bir sınıf vardır. Fakat siyasi alanda Libya'da sömürücü sınıfların
egemenliği Kaddafi ve ailesinin kişisel egemenliği ile öylesine içiçe
geçmiştir ki, Kaddafi ve ailesi tam bir hanedanlık kurmuştur. Yaşı
gittikçe ilerleyen Kaddafi'den sonra Libya'nın resmi ya da gerçek
liderliğine kimin seçileceği açıkça tartışılmasa bile, her halükârda
Kaddafi'nin oğullarından birisinin bu göreve seçileceğine kesin gözü
ile bakılmaktadır.
Libya'da çok ciddiye alınan ikinci nokta, ticari-mali işlerdir. Örneğin
doğrudan Kaddafi'nin denetiminde bulunan Lafico adlı mali kuruluş
aracılığı ile uluslararası alanda Libya mali operasyonlar yürütmektedir.
Lafico üzerinden Kaddafi 45 ülkede 72 işletme ya da banka, sigorta
kuruluşlarına yatırım yapmıştır. Lafico'nnun yatırım yaptığı en önde
gelen mali kurumlardan birisi de Banca di Roma'dır. Lafico Banca di
Roma'nın hisse senetlerinin % 5'ine sahiptir. Kaddafi'nin denetimindeki
Lafico'nun yatırım yaptığı alanlar kapitalist işletmeler ya da bankalar-sigortalarla
sınırlı değildir. En son yaptığı mali operasyonlardan birisi İtalya'nın
önde gelen futbol kulüplerinden Juventus'un hisse senetlerinin %5,31'ini
satın almak olmuştur. Oran olarak %5,31 çok görülmeyebilir fakat mutlak
rakamlarla konuşacak olursak bu küçük oran 23 milyon euro değerine
sahiptir.
Libya'da geniş işçi ve diğer emekçi sınıfların krallığa ve emperyalizme
bağımlığına duyulan öfkesini ve mücadelesini kullanarak iktidara gelen
ve koruyan Kaddafi ve onun hanedanlığı siyasette ve ekonomide bir
dizi ciddi ve/veya gayriciddi operasyonlarda bulunsa da, hiç bir operasyon
ayakta tutmaya çalıştığı karşıdevrimci sistemin çürümüşlüğü gerçeğini
değiştirmeyecektir.
Günün birinde Libya işçi sınıfı ve diğer emekçileri bu gerici karşıdevrimci
Kaddafi hanedanlığı ile ciddi olarak hesaplaşmayı gündeme koyacaklardır.
17 Ocak 2002
ALMANYA
Artan işsizlik ve
burjuva çözüm önerileri
Almanya "Çalışma Dairesi"nin Aralık 2001 verilerine göre
resmi işsizlik yükselerek 4 milyon sınırına gelip dayanmış durumda.
Tam rakamlarla resmi işsizlerin sayısı 3 milyon 963 bin 503. "Çalışma
Dairesi Başkanı"nın açıkladığı tek kötü haber bununla sınırlı
kalmıyordu. 2002 yılında da "Çalışma Dairesi Başkanı" pozitif
bir gelişme olmayacağını, işsizliğin bu seviyeden geriletilemeyeceğini
söylüyordu.
Bu haber Sosyal Demokrat Parti-Yeşiller Partisi koalisyon hükümeti
çevresinde hüzünle, Hıristiyan Demokratların başını çektiği muhalefet
çevrelerinde de memnuniyetle karşılandı. 2002 yılı Almanya'da yeni
bir genel seçimler yılı. Seçim yılına koalisyon hükümetinin en iddialı
olduğu konuda başarısızlıkla girmesinin onun bu seçimlerde başarı
şansını zedeleyeceği açıktır. Üstelik daha koalisyon hükümeti işbaşına
geldiğinde başarı ya da başarısızlığının ölçütünün işsizliği indirme
konusunda elde ettikleri ile ölçülmesi gerektiğini açıklamıştı. Başarısızlığı
açık olan koalisyon hükümeti, bu sefer manevra yapıp bu başarısızlığına
kılıf bulmaya başlamıştır. Hükümet çevrelerine göre işsizliğin düşürülememesinin
nedeni 11 Eylül 2001 tarihinde Dünya Ticaret Merkezi'ne yapılan saldırı
sonucunda, başta ABD ekonomisi olmak üzere dünya ekonomisinin olumsuz
etkilenmesidir.
Muhalefet çevreleri de çalışanların ve işsizlerin kötüleşen yaşam
ve çalışma şartlarını kullanarak oy potansiyelini artırmak, gelecek
genel seçimlerde yeniden işbaşına gelmek istemektedir. Daha 3,5 yıl
öncesine kadar 16 yıl aralıksız hükümette olan ve aynı şekilde işsizliğin
artmasından, işçi sınıfının yaşam şartlarının kötüleşmesinden başsorumlu
olanların, şimdiki hükümetin işsizlik konusundaki başarısızlığını
kullanması ancak bir demagojiden ibarettir.
Almanya'da çalışanların toplam sayısı 39 milyon 190 bindir. 3 milyon
94 bin resmi işsiz gözönünde bulundurulduğunda, bu, her on çalışana
bir işsiz düşmesi demektir. Gerçekte sosyal yardım alanlar, part-time
çalışanlar, iş bulamayacağı umudu olmadığından dolayı kendilerini
işsiz olarak kayıt ettirmeyenler, erken emekliliğe sevkedilenler,
nerede ise tüm ücret ya da maaşları devlet tarafından sübvansiyon
edilenler gözönünde bulundurulduğunda işsizlik gerçekte en az 6 milyon
civarında tahmin edilmektedir. İster resmi işsizliğin isterse de gerçek
işsizliğin bu boyutlarda olması bir çok çevreyi işsizliği azaltma
konusunda çözüm önerileri üretmeye itmektedir.
İşveren örgütleri, hükümet ve muhalefet çevrelerinin, detaylarda hem
fikir olmasalar da, tüm çözüm önerileri işgücünün değerinin patronlar
için daha da ucuzlatılmasına yöneliktir. Gerçek ücretler son on yılda
sürekli olarak düşüş kaydetmiştir. Yeniden reel ücretlerin önemli
oranda düşürülmesi hem çalışanların tepkisini çekeceğinden hem de
kayıtlı işsiz olup da işsizlik parası ya da sosyal yardım alanlar
için aldığı yardım ile bir işe girdiğinde alacağı ücret arasında önemli
bir fark kalmayacağından iş bulmaya, iş almaya da teşvik etmeyecektir.
Bu yüzden hükümet düşük ücret gruplarının ücretlerinden yapılan kesintilerin
önemli ölçüde silinmesi yoluyla çalışmayı teşvik edeceğini, işsizliği
azaltabileceğini düşünmektedir. Muhalefetin bu noktada farklılığı,
kamu yardımının ücretlere değil, doğrudan patronlara ödenmesi gerektiğini,
çalışma yaşamındaki çalışanları koruyan kısmi yasaların da daha fazla
kaldırılarak işverenlerin daha fazla yeni işyeri yaratmaya hazır olacağını
savunmasıdır.
Buna karşı sendikaların savunduğu çözüm bir başka çıkış noktasından
hareket etmektedir. Alman Sendikalar Birliği bürokrat yönetimine göre,
işsizliğin azaltılamamasının nedeni içpazarın canlandırılamamasıdır.
İç pazarın canlandırılması için de tüketicilerin, en başta da işçilerin
ve çalışanların gelirlerinin daha fazla artması gerekmektedir. Zira
geliri daha fazlalaşacak olan çalışanlar iç pazarda daha fazla tüketecek,
daha fazla talep yaratacak, böylece daha fazla üretimi, daha fazla
çalışanı beraberinde getirecek.
Gerçekten de Almanya'da son on yıl içerisinde çalışanların gerçek
gelirleri sürekli olarak düşmektedir. 1992'den 2000 yılı sonuna kadar
ücret ve maaşlıların net kaybı % 5,35 olmuştur. Buna karşılık üretim
verimliliğindeki artış % 20,24; işletmelerin kârlarındaki artış %
30,96 olmuştur. (Bkz. "Der Spiegel", 51/2001, sayfa 79)
Bu durum karşısında ücret ve maaşlarda gerçek bir artış sağlama iddiası
ile Alman sendika ağaları 2002 yılı toplusözleşme görüşmeleri için
% 6-7 civarında bir artış talep etmektedirler.
Alman sendika ağalarının işsizliği önleme konusundaki "çözüm"
önerisi ve 2002 yılı toplusözleşme görüşmeleri için ücret artışı taleplerinde
üç noktaya dikkat çekilmelidir:
Birincisi; sendika ağlarının çözüm önerilerinin de amacı; "Nasıl
olur da Almanya'daki kapitalist sistem bugünkü zorluklarından kurtulur
ve daha da güçlenir" düşüncesi üzerine kuruludur. Sendika ağalarının
amacı, kaçınılmaz olarak işçilerin ve diğer emekçilerin yoksullaşmasını,
işsizliğin artmasını beraberinde getiren kapitalist sistemin aşılması
değil, sağlamlaştırılmasıdır.
İkincisi; elde edilse bile % 6-7 lik bir artış ancak daha önceki yıllarda
ücret ve maaşlardaki kaybı kısmen telafi edebilir. Gelecekteki dönem
için işçilerin ücretlerinde gerçek bir artışı sağlama perspektifi
yoktur sendika ağalarının toplusözleşme politikasında.
Üçüncüsü; sendika ağalarının şu an için öne sürdüğü % 6-7'lik ücret
ve maaş artışı aslında uğruna mücadele yürütülecek bir talep değil,
tersine üzerinde pazarlık yürütülecek ve sonunda çok gerilere çekilecek
bir tartışma teklifidir.
Sonuç olarak; işsizliğin azaltılması, düşen gelirlerin net olarak
artırılması sorunlarının asıl muhatapları, yani ücretliler ve maaşlılar
sahneye çıkmadığı sürece çözüm önerilerinin hepsi işçi sınıfının zararına,
sermayenin yararına olacaktır.
18 Ocak 2002
