Devrimci taktiğin dayandığı temel olgulardır!
Birbirlerinden coğrafi olarak çok uzakta bulunsalar da Türkiye ve
Arjantin ekonomik durumları ve ekonomilerinin temel özellikleri bakımından
birbirlerine çok benzemektedirler: Her iki ülkenin ekonomisi tümüyle
emperyalist sisteme ve emperyalist mali kurumlara bağımlıdır. Her
iki ülkenin hakim sınıfları IMF'nin emirlerine harfiyen uyan "istikrar
tedbirleri" uygulamakta, dışa bağımlılııkları her yönden olağanüstü
artmakta, dış borçları brüt sosyal üretimlerinin yarısından fazlasını
kapsamakta, üretimde özelleştirme, taşeronlaştırma sistemli ve çok
yönlü olarak yürütülmekte, işçi sınıfının gerçek ücretleri sürekli
düşürülmekte, işsizlik, yoksulluk büyük bir hızla artmaktadır...
Bu ekonomik olguların her iki ülkede sınıf ilişkilerine ve çelişkilerine
yansıması ise farklı olmaktadır. Arjantin ekonomisinin içinde bulunduğu
durum işçi sınıfının ve diğer emekçi sınıfların kitlesel mücadelesinde
büyük bir artışı beraberinde getirir, bu sınıf mücadelesinin hızlı
gelişimi Arjantin'deki siyasi sistemi hızla devrimci bir olgunlaşmaya
doğru sürüklerken, Türkiye'de sınıf mücadelesinin seviyesi ve şu anki
gelişimi aynı yönde değildir. Kuşkusuz Türkiye'de ekonominin ve mali
sitemin içine düştüğü çözülmez zorluklar ve ağırlaşan yükler, 2001
yılı Şubat mali krizinde esnaf ve zanaatkârların kitlesel eylemlerinde
olduğu gibi yer yer sınıf mücadelesinin seviyesini ileriye itmektedir.
Fakat Türkye'de 1989 Bahar Eylemleri'nden bu yana işçi sınıfının ve
diğer emekçi sınıfların kitlesel mücadelesi hızlı ve sistemli bir
yükseliş içinde değildir. Tersine, 1989-1991 dönemindeki mücadelenin
ne kitleselliği ne de bilinç ve ögütlülük düzeyi halen yakalanamamıştır.
Andaki sınıf mücadelesinin gelişme seviyesinde az sayıda ve kitlesel
gücü düşük grev ve direnişler yaşanmaktadır. Çoğu kez grevler -Aymasan
direnişinde olduğu gibi- uzun süreli bir mücadele dönemini kapsasa
bile başlangıç taleplerinden çok daha geride yapılan anlaşmalarla
sonuçlanmaktadır. Tabii ki; işçi sınıfının mücadelesinin gelişimi
açısından, özellikle genel sınıf hareeketinin durgun olduğu dönemlerde
grevler, direnişler gibi yerel ve kısmi sınıf mücadeleleri çok önemlidir.
Bu kısmi ve yerel mücadeleler içerisinde işçi sınıfının tek tek bölükleri,
ileriki çok daha sert sınıf savaşımı için güçlerini hazırlamakta ve
pratik eğitimden geçirmektedir. Hatta bu kısmi, yerel mücadeleler
doğru bir önderlik olması koşullarında -sınıf hareketinin göreceliği
genel geriliğine rağmen- çok daha başarılı sonuçlar da alabilir.
İşçi sınıfının yerel düzeydeki dayanışmasının ve sınıf mücadelesinin
üstünde olan yaşanan bazı genel eylemler sınıf hareketinin genel düzeyini
göstermesi açısından önemli kriterlerdir. Kasım ve Aralık 2001 tarihlerinde
sarı ve reformist sendika konfederasyonların önderliğinde eylemler
düzenlenmiştir. Örneğin, DİSK ve KESK'in önderliğinde 9 Kasım'da Ankara'da
yapılan eylem ile Emek Platformu önderliğinde 1 Aralık 2001'de düzenlenen
ve tüm Türkiye çapında düzenlenen mitingler...
Özellikle 1 Aralık eylemi, tüm sendika konfederasyonlarının, legal
"sol" reformist partilerin çağrı yapmasına ve devrimci örgütlerin
hemen hepsinin de katılmasına rağmen kitle katılımının düşük seviyede
gerçekleştiği eylemler oldular. Bu eylemler gösterdi ki; haklar kısıtlanmasına,
ücretler düşürülmesine, işsizlik ve hayat pahalılığı artmasına, toplumda
genel bir hoşnutsuzluk dile getirilmesine rağmen, buna uygun bir pratik
sınıf tepkisi ve eylemliliği henüz yoktur.
Diğer yandan devlet erkânı geniş işçi ve emekçi yığınların büyük boyutlarda
artan yoksullaşması olgusu nedeniyle, "Ya Arjantin gibi isyan
ederlerse?!" korkusuna kapılmakta; bu nedenle valiliklere, emniyet
güçlerine isyan tehlikesini azaltma, isyan çıktığında da bastırma
önlemlerini içeren bir "Arjantin Genelgesi" göndermek zorunda
hissetmektedir. Egemen sınıfların bir çok kesimi, bir çok burjuva
köşe yazarı "Halk isyan eder mi? Neden isyan etmiyor?" sorularına
cevap aramaktadır. Beklenti, kitlelerin var olan duruma isyan edecekleri,
etmeleri gerektiği beklentisidir. Bu beklenti -yalnızca ekonomik durumdaki
gelişmeler temel alındığında- bütünüyle yersiz ve anlamsız da değildir.
Bıçağın kemiğe dayanıp dayanmadığı, dayandı ise neden neden var olan
duruma isyan edilmediği değişik güçlerce sorgulanmaktadır.
BIÇAK KEMİĞE DAYANDI (MI?)
İsyan beklentisinin birinci çıkış noktası "bıçağın kemiğe dayandığı"
tespitidir. Sermayenin bir dizi kalemşoru da ekonomik gelişmelere
bakarak "artık bıçağın kemiğe dayandığı noktaya gelindi"
tespitini yapmaktadır. Reformist "sol" partilerin yanında
devrimci örgütlerin büyük çoğunluğu da bu tespite sahiptir. "Bıçağın
kemiğe dayandığı nokta" bilimsel sosyalizm açısından nedir? Eğer
sorun yığınların artan yoksullaşmasının durumunu göstermek açısından
kullanılan bir ajitasyon tespiti olarak değil de, taktiklerimize temel
alacağımız objektif olgunun bilimsel bir analizi olarak ele alınacaksa,
sınıf mücadelesi açısından "bıçağın kemiğe dayandığı" nokta,
işçi sınıfı ve diğer emekçilerin geniş kitlelerinin "bundan daha
kötüsü olamaz", "böyle yaşamaktansa ölmek, ölümü göze alarak
mücadeleye atılmak yeğdir" bilincine geldiği noktadır. Zaten
bu noktaya gelmiş olan kitlelerin bağımsız tarihi eylemlerinde büyük
bir gelişme ve büyüme olur.
Fakat işçi ve diğer emekçi sınıflarının mücadelesinin genel gelişimine
baktığımızda, kitle eylemlerinde bir atılım, bir yükselme yaşanmıyor.
Bu durumda, ekonomik ve mali sistemin ağırlığına, kitlelerin artan
yoksullaşmasına rağmen işçi ve diğer emekçi kitlelerin genel sınıf
eylemlerinde neden önemli bir yükselmenin olmadığı objektif olgular
temelinde ortaya konmalıdır.
İşçi sınıfnın ve diğer emekçilerin tümünün ekonomik durumunun hızla
kötüleştiği, mutlak ve göreceli yoksullaşmanın arttığı, ezici çoğunluğun
düne göre daha kötü şartlarda yaşamak zorunda kaldığı biraz olsun
gerçek olgulara gözlerini kapayamayan sermayenin "akıllı"
kalemşorlarının bile reddedemeyeceği gerçeklerdir. Hemen hergün burjuva
medyada açlık, yoksulluk görüntüleri yer almaktadır. Gerçek ücret
ve maaşların son yıllarda çok daha hızlı düştüğünü ancak ar damarı
çatlamış olanlar inkâr edebilmektedirler. Bir çok araştırmanın ortaya
koyduğu verilere göre çalışan nüfusun % 30'u açlık sınırında, % 70'i
yoksulluk sınırında yaşamaktadır. İnsanlar yer yer şov amaçlı yapılan
bedava ekmek dağıtımlarında bir ekmek kapabilmek için biribirini ezmekte,
daha ucuz olan bayat ekmek kuyruklarına giren insan sayısı gün geçtikçe
büyümektedir. Fak-Fuk-Fon'a başvurup yardım alanların sayısında önemli
bir artış vardır vb. vb.
Fakat bunlar emekçilerin içinde bulundukları ekonomik durumun tümü
değildir.
Türkiye'de burjuva ekonomistlerin "kayıt dışı ekonomi" diye
adlandırdıklarıı sektör hem genel ekonomi içerisinde hem de işçi ve
diğer emekçi sınıfların maddi yaşantısı açısından önemli bir rol oynamaktadır.
"Kayıt dışı" gelirler, emekçilerin geliri içinde de küçümsenmeyecek
bir oran tutmaktadır. İşçi sınıfının ve diğer emekçilerin ekonomik
yaşamlarına "kayıt dışı ekonominin" etkilerini göstermek
açısından örnek verecek olursak:
«Bir işçi ya da emekçi ailesinin bir üyesinin bir işten elde ettiği
geliri ailenin asgari geçimini bile kural olarak sağlamaya yetmediğinden,
ya ikinci bir gelir getiren "kayıt dışı" işte çalışılmakta
ya da ailenin çocuklar da dahil bir çok üyesi çalışma hayatına atılmak
zorunda kalmaktadır. Böylece küçük bir kaç gelir biraraya getirilerek
ayakta kalınmaya çalışılmaktadır.
«İkinci bir işte çalışma özellikle küçük memurlar arasında oldukça
yaygındır ve küçük memurlar ikinci bir gelir olmaksızın geçimlerini
sağlayamayacak durumdadırlar.
«Bir tek küçük gelirle yaşama imkânının olmaması, nasıl aile bireyleri
arasında bir dayanışmayı zorunlu kılıyorsa, bu durum akraba çavrelerinde
de çok yaygındır.
«Daha önceden para, altın ya da taşınmaz mal biçiminde gerçekleştirilen
küçük birikimler, daha da zorlaşan ekonomik durum karşısında elden
çıkartılmak zorunda kalınmaktadır.
«Eskiden de yaygın olan ve işçilerin ve diğer emekçilerin yakın geleceğini
bile ipotek altına almasına yol açan borçla, veresiye ile geçinmek
daha da yaygınlaşmaktadır..
«Kentlere göç etmesine rağmen emekçilerin önemli bir bölümünün halen
köyü ile ekonomik ilişkileri sürmektedir. Bu kesimin gelirinin/geçiminin
bir bölümünü köyden sağlama durumu halen ortadan kalkmamıştır.
«Mafyacılık, hırsızlık, dolandırıcılık önemli bir geçim kaynağı olarak
artan ölçüde önem kazanmaktadır. Düzenin egemenlerinin ekonomik ilişkilerinde
sürekli olarak mafyacılığı, hırsızlığı, dolandırıcılığı gören, yaşayan
bir çok emekçi aynı ilişkileri daha küçük çapta uygulayarak gelirini
artırma yollarına kaymaktadır.
«Yine hakim sınıfların en yaygın kullandığı araçlardan rüşvet, özellikle
kamu kesiminde çalışanlar içinde çok yaygın kullanılan bir ek gelir
kaynağıdır.
«Fuhuş, hakim sınıflar tarafından da özel olarak teşvik edilen bir
geçim kaynağı olarak daha fazla ölçüde gelişmektedir.
Bu ve benzeri bir çok "kayıt dışı gelir imkânları" işçi
sınıfı ve emekçiler açısından bıçağın kemiğe dayanmamasında rol oynayan
önemli ekonomik etkenlerdir. Bu tür "olanaklar" ile ayakta
kalma imkânı giderek azalmakta, geniş kitleler olanakların tüketildiği
noktaya doğru hızla sürüklenmektedir. Buradan biz "işçiler ve
emekçiler ne kadar yoksulsa, kitlesel eylem o kadar yüksek seviyede
olur!" gibi bir mutlak mekanik bağ kurmayı anlatmak istemiyoruz.
Eğer durum böyle olsa idi Türkiye'deki işçi ve emekçilerin ekonomik
durumundan çok daha zor şartlar altında yaşamak zorunda kalan Hindistan,
Pakistan ve Afrika ile Latin Amerika'nın bir çok ülkesinde çoktan
sosyal patlamalar olur, hatta devrimler gerçekleştirilirdi. Türkiye
işçi sınıfının ekonomik durumuna göre daha kötü şartlara sahip olan
bir çok ülkede sınıf mücadelesinin seviyesi Türkiye'deki sınıf mücadelesinin
seviyesinden daha da geridir. Ekonomik durum, ekonomik ilişki ve çelişkiler
sınıf mücadelesinin gelişimi için son tahlilde gelip dayandığı temeldir.
Bu temelin siyasi ilişkilere sınıf ilişkilerine yansıması hiç bir
zaman birebir olmaz, tersine her ülkenin sınıf mücadelesinin somut
siyasi durumuna bağlı olarak işçi sınıfının bilinç ve örgütllülük
düzeyi, sınıf mücadelesinde edindikleri deneyimler vb. ekonomik temel
üzerinde tayin edici unsurlar olarak devreye girerler.
DEVRİMCİ BİLİNÇ,
DEVRİMCİ ÖRGÜTLÜLÜK...
Tam da bu nedenden dolayı ekonomik faktörün yanısıra toplumsal faktörlerin
ne ölçüde kitlelerin eylemliğinin artması ya da artmamasında rol oynadığını
da ortaya koymak gereklidir.
Bu alandaki faktörlerin içinde en başta işçi sınıfı ve diğer emekçi
sınıfların devrimci bilinçlenmesi ve devrimci örgütlenmesi faktörü
gelmektedir. Devrimci bilinçlenmenin ve devrimci örgütlenmenin yetersizliği
kendisini en açık biçimde işçi sınıfının grev, direniş gibi kısmi
mücadelelerinin birbirinden bağımsız, koordinesiz, genel bir sınıf
hareketinde birleşmeyen biçimde yürümesinde göstermektedir. Bunun
nedeni de işçi sınıfının mücadele eden kesimlerinin de halen kendi
grup çıkarlarının bilinciyle sınırlı kalan bir bilince sahip olmasıdır.
Var olan kitle örgütleri, en başta da sendikalar, bürokratik, reformist
nitelikleri gereği işçi sınıfının bilinçlenmesinin mümkün olan en
alt seviyede tutulması için sistemli bir faaliyet yürütmektedirler.
Geniş yığınlar açısından "bıçağın kemiğe dayandığı" noktada
genel bir "isyana" kalkışmaları, tüm ülke çapında genel
bir direniş eylemini geliştirmeleri için mutlaka bir örgütsel önderlik
şart değildir. Devrimci merkezi bir önderlik olmadan da geniş yığınlar
böyle bir "isyan" geliştirebilirler, geliştirmektedirler
de... Bunun somut, aktüel göstergesi Arjantin'de gelişen kendiliğinden
genel halk hareketi, halk isyanıdır. Fakat devrimci bir isyanı olgunlaştırmanın
temposunu hızlandırmak, çıktığında isyanı bilinçli ve planlı olarak
yönlendirmek ve kalıcı başarılar elde etmek için devrimci bir önderlik
mutlaka gereklidir. Aksi takdirde yığın hareketinin geri olduğu ve
işçi sınıfının örgütlülüğüne reformistlerin, sarı sendikacıların hakim
olduğu şartlarda bu tür örgütler kendiliğinden bir isyanın gelişmesini
engellemek ve/veya geciktirmek açısından sürekli olarak bir fren rolü
oynarlar. Bugünün Türkiyesindeki durum da budur. İşçi sınıfı hareketi
içinde örgütlülüğün ve bilinçliliğin artmasında olumlu rol oynayabilecek
devrimci hareket (bu hareketin içindeki tek tek parçaların niteliklerinin
farklılığından bağımsız olarak) göreceli olarak halen kitle gücü bakımından
çok zayıf, sınıfın geniş kesimlerinden yalıtık bir durumdadır.
Sendikaların yalnızca işçi sınıfının genel eylemlerinde değil, aynı
zamanda kısmi, yerel eylemlerinde de bir fren rolü, gerici bir rol
oynaması, hem sendikalarda örgütlü kesimin yalnızca sendika önderliğine
değil bir bütün olarak sendikal örgütlenmeden hayal kırıklığına uğramasına,
sendikal örgütlenmeden uzaklaşmasına yol açmıştır. Şimdiye kadar sendikal
örgütlenme içinde olmayan işçiler ise, sendikal örgütlenmenin "bir
şey getirmeyeceği" biçimindeki önyargılarını tasdik edici gerekçeler
bulmaktadırlar. Bu nedenle 1992 yılından bu yana tüm sendika konfederasyonları
ve federasyonları -artan işsizliğe de paralel olarak- yoğun bir üye
kaybı yaşamaktadır. Bu durum örgütsüz kitlenin örgütlü kitle karşısındaki
oranını sürekli artırmaktadır.
Sınıf bilinçli işçiler var olan sendikaların bürokratik, reformist,
işçi hareketinin gelişimini engelleyici niteliğinden tabii ki, bu
örgütlerden işçilerin uzaklaşması gerektiği sonucunu çıkarmayacaklardır.
Tersine, tüm gerici niteliklerine rağmen bugünkü şartlarda ve daha
çok uzun bir süre işçi sınıfının en geniş kitle örgütleri olmalarından
ve bu örgütlerin de terkedilmesi halinde işçi sınıfının geniş kitlelerinin
tamamen örgütsel alanda silahsızlandırılacağını bildiklerinden işçilerin
sendikalarda kalmalarını, yeni üyelerle güçlendirilmelerini ve sendika
bürokrasisine karşı mücadelenin daha sağlam örgütlenmesini tavsiye
edecekler, bu işin başarılmasına önderlik edeceklerdir.
Buraya kadar anlattıklarımızdan da işçi sınıfının ve diğer emekçilerin
kitlesel bir isyana girişmemelerinin ekonomi dışı nedenleri olarak
şu noktalara dikkat çekilmelidir:
«İşçilerin hem kendilerine hem de sınıfına olan özgüvenleri çok geridir.
«İşçi sınıfının (ve diğer emekçilerin) ezici çoğunluğu örgütsüzdür.
«Sendikal örgütler halen işçi sınıfının azınlığını örgütleyen, geniş
kesimlerini örgütleme niteliğine sahip olmayan örgütlerdir.
«Kitlelerin kendiliğinden mücadele deneyimi ve eğilimi oldukça geridir.
«Geniş kitlelerin bilincinde "devlet" kutsal bir kurum olarak
görülmekte, kitlelerin tepkisi en iyi halde işbaşında bulunan hükümete,
burjuva parti ve politikacılarına yönelmektedir.
«Aynı zamanda devlette olan dokunulmazlık bilinci, devletten olağanüstü
korkma, devlet şiddetine maruz kalma yerine sinme... emekçiler arasında
en çok karşılaşılaşılan ideolojik frenlerdir.
«Aradan 20 yılın üzerinde bir zaman geçmesine rağmen 12 Eylül 1980
askeri darbesinin ve askeri faşist yönetiminin estirdiği faşist terörün
olumsuz etkileri -eskiye göre azalsa da- halen sürmektedir.
«Yığınlar arasında kadercilik, şükürcülük, dincilik gibi ideoloji
ve eğilimlerin etkisi çok önemli bir yer tutmaktadır.
«Çok yoğun faşist baskı, yeni yasalarla güçlendirilen antidemokratik
siyasi ortam olası bir isyan imkânına karşı şimdiden elde tutulmakta,
kitlelere karşı bir tehdit unsuru olarak kullanılmaktadır.
«Kurulu düzene karşı alternatif olabilecek, geniş yığınları kendi
önderliği altında birleştirmiş proleter devrimci bir hareket halen
inşa edilememiştir.
Sınıf bilinçli işçiler taktiklerini ve hesaplarını bu olgulara dayandırarak,
yakın zamanda kendiliğinden bir kitle isyanı, bir genel direniş, genel
grev hayallerine kapılmadan, büyük beklentilere girmeden ama hiç bir
karamsarlığa da kapılmadan sabırla ve inatla çalışmak, ileriki bir
tarihi evrede örgütlü bir devrimci kitle isyanının yaratılması için
bugün yapılması gereken özel görevlere dört elle sarılmaktır.
OLGULAR YERİNE
İSTEKLERİNİ TEMEL ALANLARA
BİR KAÇ ÖRNEK...
Sosyalizm Yolunda Kızıl Bayrak sayı 2001/8'de, "1 Aralık eylemleri
ışığında sınıf hareketinin imkân ve ihtiyaçları" başlığı altında
bir genel değerlendirme yapılıyor. Bu genel değerlendirmede çeşitli
bölgelerde yapılan 1 Aralık eylemlerinin gücü ve dersleri konusunda,
başka noktaların yanısıra, şunlar söyleniyor:
"1 Aralık eylemleri tüm yurtta, özelde de İstanbul, İzmir, Ankara
gibi büyük illerde azımsanmayacak bir katılımla gerçekleştirildi."
Eylemlerin daha güçlü olmasını engelleyen etmenler sayıldıktan sonra,
"tüm bu olumsuzluklarla birlikte değerlendirildiğinde eylemlere
katılımın son derece güçlü olduğunu belirtmek gerekir."
"1 Aralık eylemleri, sınıf kitlelerindeki mücadele istek ve arayışın
bir kez daha ortaya çıkmasına vesile olmuştur. ... Yine eylem sürecinin
gösterdiği gibi, sınıf tabanı hak alıcı bir mücadele eğilimine sahiptir.
Bunun en etkili yolu olarak da genel grevi öne çıkarmaktadır."
Sosyalizm Yolunda Kızıl Bayrak, genel değerlendirme yazısında 1 Aralık
eylemine katılımın "azımsanmayacak" bir ölçüde, "son
derece güçlü" olduğunu söylemekte, eyleme katılan kitlenin hak
alıcı bir mücadele eğilimine sahip çıktığından "genel grevi"
öne çıkardığını iddia etmektedir.
Sosyalizm Yolunda Kızıl Bayrak'ın aynı sayısında ve sözkonusu genel
değerlendirme yazısının hemen arkasından Ankara, İzmir, Adana, Sivas,
Kayseri Trabzon ve İstanbul eylemleri hakkında daha somut bilgi veren
kısa haberler yayınlanmaktadır. Bu kısa haberlerde, Sosyalizm Yolunda
Kızıl Bayrak'ın genel değerlendirmelerinin tam aksini ortaya koyan,
genel değerlendirmelerinin çürüklüğünü ortaya koyan olgular ortaya
konmaktadır:
Ankara eylemi ile ilgili olarak Türk-İş'e bağlı işçilerin bir araya
geldiği eyleme katılım üzerine 2 bin, KESK ve DİSK'e bağlı kitlenin
bir araya geldiği Güven Park'taki eyleme katılım üzerine bin kişilik
bir katılımın olduğu bilgisi verilmektedir. Yani kendi bilgileri ile
Ankara'da 1 Aralık eylemine toplam katılım için 3 binlik bir rakam
verilmektedir.
Tüm iller içerisinde en geniş katılımın sağlandığı İzmir eylemine
katılım konusunda verilen bilgi 15 bin kişidir.
Adana eylemine katılım konusunda somut rakam verilmemekte ama "eyleme
katılım beklenenden düşüktü" tespiti yapılmaktadır.
Sivas'taki eyleme "yaklışık 600 kişinin", Kayseri'deki eyleme
"yaklaşık bin kişinin", Trabzon'daki eyleme yine "yaklaşık
bin kişinin", İstanbul'daki eyleme ise "7 bin emekçinin"
katıldığı bilgisi verilmektedir. Hepsini topladığınızda yaklaşık 28
bin civarında bir toplam katılım çıkar. Özellikle işçi sınıfının sınıfsal
gücünün merkezi olan İstanbul'da katılımın 7 bin civarında gerçekleşmesi,
Sosyalizm Yolunda Kızıl Bayrak'ın eylemlere katılımın "son derece
güçlü olduğu" yönlü genel değerlendirmelerde bulunması, işçi
sınıfı tabanının mücadele eğilimine sahip olduğunu ve bunun sonucu
olarak "genel grevi öne çıkardığını" iddia etmesi bile bile
olgulara gözünü kapamak, işçi sınıfının mücadele, bilinç ve örgütlenme
seviyesinin eksikliğine gözlerini kapamak demektir.
Bir başka örnek de 2001 yılı 1 Aralık eylemleri ile birlikte Kasım
eylemleri bağıntısında da Sosyalizm Yolunda Kızıl Bayrak, Yaşamda
Atılım, Alınteri gibi çevrelerin "genel grev, genel direniş"
sloganını bir eylem sloganı olarak öne çıkarmalarıdır. Bu çevreler,
işçi sınıfının üretimden gelen gücünü kullanma konusundaki mücadelesinin
bugünkü geriliğini, genel grevin halen işçi sınıfının geniş kitlelerinde
bir eylem sloganı olarak kavranmadığnı atlayarak, egemen sendika bürokrasisini
zorlayarak ama onlar tarafından örgütlendirilen bir genel grev taktiğinin
hesabı içindedirler. Ama bu hesap yanlış bir hesaptır. İşçi sınıfının
geniş kesimleri kısmi maücadelelerde kendi bilinç ve örgütlülük düzeylerini
geliştirmeden, güç toplamadan genel grev gibi daha üst mücadele biçimlerine
geçemeyecekleri gibi, sendika bürokrasisinin önderliğinde yapılacak
bir genel grevin kaderini kendi eline alamayacaktır.
Bu nedenle sınıf bilinçli işçiler "cin olmadan adam çarpma"
gibi boş ama kulağa hoş gelen bir taktiği değil, güçlerin adım adım
sağlam bir şekilde örgütlenmesini getirecek mücadele biçimlerini bugünkü
eylem taktiğinin merkezine koyacaklardır.
