Devrimci taktiğin dayandığı temel olgulardır!

Birbirlerinden coğrafi olarak çok uzakta bulunsalar da Türkiye ve Arjantin ekonomik durumları ve ekonomilerinin temel özellikleri bakımından birbirlerine çok benzemektedirler: Her iki ülkenin ekonomisi tümüyle emperyalist sisteme ve emperyalist mali kurumlara bağımlıdır. Her iki ülkenin hakim sınıfları IMF'nin emirlerine harfiyen uyan "istikrar tedbirleri" uygulamakta, dışa bağımlılııkları her yönden olağanüstü artmakta, dış borçları brüt sosyal üretimlerinin yarısından fazlasını kapsamakta, üretimde özelleştirme, taşeronlaştırma sistemli ve çok yönlü olarak yürütülmekte, işçi sınıfının gerçek ücretleri sürekli düşürülmekte, işsizlik, yoksulluk büyük bir hızla artmaktadır...
Bu ekonomik olguların her iki ülkede sınıf ilişkilerine ve çelişkilerine yansıması ise farklı olmaktadır. Arjantin ekonomisinin içinde bulunduğu durum işçi sınıfının ve diğer emekçi sınıfların kitlesel mücadelesinde büyük bir artışı beraberinde getirir, bu sınıf mücadelesinin hızlı gelişimi Arjantin'deki siyasi sistemi hızla devrimci bir olgunlaşmaya doğru sürüklerken, Türkiye'de sınıf mücadelesinin seviyesi ve şu anki gelişimi aynı yönde değildir. Kuşkusuz Türkiye'de ekonominin ve mali sitemin içine düştüğü çözülmez zorluklar ve ağırlaşan yükler, 2001 yılı Şubat mali krizinde esnaf ve zanaatkârların kitlesel eylemlerinde olduğu gibi yer yer sınıf mücadelesinin seviyesini ileriye itmektedir. Fakat Türkye'de 1989 Bahar Eylemleri'nden bu yana işçi sınıfının ve diğer emekçi sınıfların kitlesel mücadelesi hızlı ve sistemli bir yükseliş içinde değildir. Tersine, 1989-1991 dönemindeki mücadelenin ne kitleselliği ne de bilinç ve ögütlülük düzeyi halen yakalanamamıştır.
Andaki sınıf mücadelesinin gelişme seviyesinde az sayıda ve kitlesel gücü düşük grev ve direnişler yaşanmaktadır. Çoğu kez grevler -Aymasan direnişinde olduğu gibi- uzun süreli bir mücadele dönemini kapsasa bile başlangıç taleplerinden çok daha geride yapılan anlaşmalarla sonuçlanmaktadır. Tabii ki; işçi sınıfının mücadelesinin gelişimi açısından, özellikle genel sınıf hareeketinin durgun olduğu dönemlerde grevler, direnişler gibi yerel ve kısmi sınıf mücadeleleri çok önemlidir. Bu kısmi ve yerel mücadeleler içerisinde işçi sınıfının tek tek bölükleri, ileriki çok daha sert sınıf savaşımı için güçlerini hazırlamakta ve pratik eğitimden geçirmektedir. Hatta bu kısmi, yerel mücadeleler doğru bir önderlik olması koşullarında -sınıf hareketinin göreceliği genel geriliğine rağmen- çok daha başarılı sonuçlar da alabilir.
İşçi sınıfının yerel düzeydeki dayanışmasının ve sınıf mücadelesinin üstünde olan yaşanan bazı genel eylemler sınıf hareketinin genel düzeyini göstermesi açısından önemli kriterlerdir. Kasım ve Aralık 2001 tarihlerinde sarı ve reformist sendika konfederasyonların önderliğinde eylemler düzenlenmiştir. Örneğin, DİSK ve KESK'in önderliğinde 9 Kasım'da Ankara'da yapılan eylem ile Emek Platformu önderliğinde 1 Aralık 2001'de düzenlenen ve tüm Türkiye çapında düzenlenen mitingler...
Özellikle 1 Aralık eylemi, tüm sendika konfederasyonlarının, legal "sol" reformist partilerin çağrı yapmasına ve devrimci örgütlerin hemen hepsinin de katılmasına rağmen kitle katılımının düşük seviyede gerçekleştiği eylemler oldular. Bu eylemler gösterdi ki; haklar kısıtlanmasına, ücretler düşürülmesine, işsizlik ve hayat pahalılığı artmasına, toplumda genel bir hoşnutsuzluk dile getirilmesine rağmen, buna uygun bir pratik sınıf tepkisi ve eylemliliği henüz yoktur.
Diğer yandan devlet erkânı geniş işçi ve emekçi yığınların büyük boyutlarda artan yoksullaşması olgusu nedeniyle, "Ya Arjantin gibi isyan ederlerse?!" korkusuna kapılmakta; bu nedenle valiliklere, emniyet güçlerine isyan tehlikesini azaltma, isyan çıktığında da bastırma önlemlerini içeren bir "Arjantin Genelgesi" göndermek zorunda hissetmektedir. Egemen sınıfların bir çok kesimi, bir çok burjuva köşe yazarı "Halk isyan eder mi? Neden isyan etmiyor?" sorularına cevap aramaktadır. Beklenti, kitlelerin var olan duruma isyan edecekleri, etmeleri gerektiği beklentisidir. Bu beklenti -yalnızca ekonomik durumdaki gelişmeler temel alındığında- bütünüyle yersiz ve anlamsız da değildir. Bıçağın kemiğe dayanıp dayanmadığı, dayandı ise neden neden var olan duruma isyan edilmediği değişik güçlerce sorgulanmaktadır.

BIÇAK KEMİĞE DAYANDI (MI?)


İsyan beklentisinin birinci çıkış noktası "bıçağın kemiğe dayandığı" tespitidir. Sermayenin bir dizi kalemşoru da ekonomik gelişmelere bakarak "artık bıçağın kemiğe dayandığı noktaya gelindi" tespitini yapmaktadır. Reformist "sol" partilerin yanında devrimci örgütlerin büyük çoğunluğu da bu tespite sahiptir. "Bıçağın kemiğe dayandığı nokta" bilimsel sosyalizm açısından nedir? Eğer sorun yığınların artan yoksullaşmasının durumunu göstermek açısından kullanılan bir ajitasyon tespiti olarak değil de, taktiklerimize temel alacağımız objektif olgunun bilimsel bir analizi olarak ele alınacaksa, sınıf mücadelesi açısından "bıçağın kemiğe dayandığı" nokta, işçi sınıfı ve diğer emekçilerin geniş kitlelerinin "bundan daha kötüsü olamaz", "böyle yaşamaktansa ölmek, ölümü göze alarak mücadeleye atılmak yeğdir" bilincine geldiği noktadır. Zaten bu noktaya gelmiş olan kitlelerin bağımsız tarihi eylemlerinde büyük bir gelişme ve büyüme olur.
Fakat işçi ve diğer emekçi sınıflarının mücadelesinin genel gelişimine baktığımızda, kitle eylemlerinde bir atılım, bir yükselme yaşanmıyor. Bu durumda, ekonomik ve mali sistemin ağırlığına, kitlelerin artan yoksullaşmasına rağmen işçi ve diğer emekçi kitlelerin genel sınıf eylemlerinde neden önemli bir yükselmenin olmadığı objektif olgular temelinde ortaya konmalıdır.
İşçi sınıfnın ve diğer emekçilerin tümünün ekonomik durumunun hızla kötüleştiği, mutlak ve göreceli yoksullaşmanın arttığı, ezici çoğunluğun düne göre daha kötü şartlarda yaşamak zorunda kaldığı biraz olsun gerçek olgulara gözlerini kapayamayan sermayenin "akıllı" kalemşorlarının bile reddedemeyeceği gerçeklerdir. Hemen hergün burjuva medyada açlık, yoksulluk görüntüleri yer almaktadır. Gerçek ücret ve maaşların son yıllarda çok daha hızlı düştüğünü ancak ar damarı çatlamış olanlar inkâr edebilmektedirler. Bir çok araştırmanın ortaya koyduğu verilere göre çalışan nüfusun % 30'u açlık sınırında, % 70'i yoksulluk sınırında yaşamaktadır. İnsanlar yer yer şov amaçlı yapılan bedava ekmek dağıtımlarında bir ekmek kapabilmek için biribirini ezmekte, daha ucuz olan bayat ekmek kuyruklarına giren insan sayısı gün geçtikçe büyümektedir. Fak-Fuk-Fon'a başvurup yardım alanların sayısında önemli bir artış vardır vb. vb.
Fakat bunlar emekçilerin içinde bulundukları ekonomik durumun tümü değildir.
Türkiye'de burjuva ekonomistlerin "kayıt dışı ekonomi" diye adlandırdıklarıı sektör hem genel ekonomi içerisinde hem de işçi ve diğer emekçi sınıfların maddi yaşantısı açısından önemli bir rol oynamaktadır. "Kayıt dışı" gelirler, emekçilerin geliri içinde de küçümsenmeyecek bir oran tutmaktadır. İşçi sınıfının ve diğer emekçilerin ekonomik yaşamlarına "kayıt dışı ekonominin" etkilerini göstermek açısından örnek verecek olursak:
«Bir işçi ya da emekçi ailesinin bir üyesinin bir işten elde ettiği geliri ailenin asgari geçimini bile kural olarak sağlamaya yetmediğinden, ya ikinci bir gelir getiren "kayıt dışı" işte çalışılmakta ya da ailenin çocuklar da dahil bir çok üyesi çalışma hayatına atılmak zorunda kalmaktadır. Böylece küçük bir kaç gelir biraraya getirilerek ayakta kalınmaya çalışılmaktadır.
«İkinci bir işte çalışma özellikle küçük memurlar arasında oldukça yaygındır ve küçük memurlar ikinci bir gelir olmaksızın geçimlerini sağlayamayacak durumdadırlar.
«Bir tek küçük gelirle yaşama imkânının olmaması, nasıl aile bireyleri arasında bir dayanışmayı zorunlu kılıyorsa, bu durum akraba çavrelerinde de çok yaygındır.
«Daha önceden para, altın ya da taşınmaz mal biçiminde gerçekleştirilen küçük birikimler, daha da zorlaşan ekonomik durum karşısında elden çıkartılmak zorunda kalınmaktadır.
«Eskiden de yaygın olan ve işçilerin ve diğer emekçilerin yakın geleceğini bile ipotek altına almasına yol açan borçla, veresiye ile geçinmek daha da yaygınlaşmaktadır..
«Kentlere göç etmesine rağmen emekçilerin önemli bir bölümünün halen köyü ile ekonomik ilişkileri sürmektedir. Bu kesimin gelirinin/geçiminin bir bölümünü köyden sağlama durumu halen ortadan kalkmamıştır.
«Mafyacılık, hırsızlık, dolandırıcılık önemli bir geçim kaynağı olarak artan ölçüde önem kazanmaktadır. Düzenin egemenlerinin ekonomik ilişkilerinde sürekli olarak mafyacılığı, hırsızlığı, dolandırıcılığı gören, yaşayan bir çok emekçi aynı ilişkileri daha küçük çapta uygulayarak gelirini artırma yollarına kaymaktadır.
«Yine hakim sınıfların en yaygın kullandığı araçlardan rüşvet, özellikle kamu kesiminde çalışanlar içinde çok yaygın kullanılan bir ek gelir kaynağıdır.
«Fuhuş, hakim sınıflar tarafından da özel olarak teşvik edilen bir geçim kaynağı olarak daha fazla ölçüde gelişmektedir.
Bu ve benzeri bir çok "kayıt dışı gelir imkânları" işçi sınıfı ve emekçiler açısından bıçağın kemiğe dayanmamasında rol oynayan önemli ekonomik etkenlerdir. Bu tür "olanaklar" ile ayakta kalma imkânı giderek azalmakta, geniş kitleler olanakların tüketildiği noktaya doğru hızla sürüklenmektedir. Buradan biz "işçiler ve emekçiler ne kadar yoksulsa, kitlesel eylem o kadar yüksek seviyede olur!" gibi bir mutlak mekanik bağ kurmayı anlatmak istemiyoruz. Eğer durum böyle olsa idi Türkiye'deki işçi ve emekçilerin ekonomik durumundan çok daha zor şartlar altında yaşamak zorunda kalan Hindistan, Pakistan ve Afrika ile Latin Amerika'nın bir çok ülkesinde çoktan sosyal patlamalar olur, hatta devrimler gerçekleştirilirdi. Türkiye işçi sınıfının ekonomik durumuna göre daha kötü şartlara sahip olan bir çok ülkede sınıf mücadelesinin seviyesi Türkiye'deki sınıf mücadelesinin seviyesinden daha da geridir. Ekonomik durum, ekonomik ilişki ve çelişkiler sınıf mücadelesinin gelişimi için son tahlilde gelip dayandığı temeldir. Bu temelin siyasi ilişkilere sınıf ilişkilerine yansıması hiç bir zaman birebir olmaz, tersine her ülkenin sınıf mücadelesinin somut siyasi durumuna bağlı olarak işçi sınıfının bilinç ve örgütllülük düzeyi, sınıf mücadelesinde edindikleri deneyimler vb. ekonomik temel üzerinde tayin edici unsurlar olarak devreye girerler.

DEVRİMCİ BİLİNÇ,
DEVRİMCİ ÖRGÜTLÜLÜK...

Tam da bu nedenden dolayı ekonomik faktörün yanısıra toplumsal faktörlerin ne ölçüde kitlelerin eylemliğinin artması ya da artmamasında rol oynadığını da ortaya koymak gereklidir.
Bu alandaki faktörlerin içinde en başta işçi sınıfı ve diğer emekçi sınıfların devrimci bilinçlenmesi ve devrimci örgütlenmesi faktörü gelmektedir. Devrimci bilinçlenmenin ve devrimci örgütlenmenin yetersizliği kendisini en açık biçimde işçi sınıfının grev, direniş gibi kısmi mücadelelerinin birbirinden bağımsız, koordinesiz, genel bir sınıf hareketinde birleşmeyen biçimde yürümesinde göstermektedir. Bunun nedeni de işçi sınıfının mücadele eden kesimlerinin de halen kendi grup çıkarlarının bilinciyle sınırlı kalan bir bilince sahip olmasıdır.
Var olan kitle örgütleri, en başta da sendikalar, bürokratik, reformist nitelikleri gereği işçi sınıfının bilinçlenmesinin mümkün olan en alt seviyede tutulması için sistemli bir faaliyet yürütmektedirler. Geniş yığınlar açısından "bıçağın kemiğe dayandığı" noktada genel bir "isyana" kalkışmaları, tüm ülke çapında genel bir direniş eylemini geliştirmeleri için mutlaka bir örgütsel önderlik şart değildir. Devrimci merkezi bir önderlik olmadan da geniş yığınlar böyle bir "isyan" geliştirebilirler, geliştirmektedirler de... Bunun somut, aktüel göstergesi Arjantin'de gelişen kendiliğinden genel halk hareketi, halk isyanıdır. Fakat devrimci bir isyanı olgunlaştırmanın temposunu hızlandırmak, çıktığında isyanı bilinçli ve planlı olarak yönlendirmek ve kalıcı başarılar elde etmek için devrimci bir önderlik mutlaka gereklidir. Aksi takdirde yığın hareketinin geri olduğu ve işçi sınıfının örgütlülüğüne reformistlerin, sarı sendikacıların hakim olduğu şartlarda bu tür örgütler kendiliğinden bir isyanın gelişmesini engellemek ve/veya geciktirmek açısından sürekli olarak bir fren rolü oynarlar. Bugünün Türkiyesindeki durum da budur. İşçi sınıfı hareketi içinde örgütlülüğün ve bilinçliliğin artmasında olumlu rol oynayabilecek devrimci hareket (bu hareketin içindeki tek tek parçaların niteliklerinin farklılığından bağımsız olarak) göreceli olarak halen kitle gücü bakımından çok zayıf, sınıfın geniş kesimlerinden yalıtık bir durumdadır.
Sendikaların yalnızca işçi sınıfının genel eylemlerinde değil, aynı zamanda kısmi, yerel eylemlerinde de bir fren rolü, gerici bir rol oynaması, hem sendikalarda örgütlü kesimin yalnızca sendika önderliğine değil bir bütün olarak sendikal örgütlenmeden hayal kırıklığına uğramasına, sendikal örgütlenmeden uzaklaşmasına yol açmıştır. Şimdiye kadar sendikal örgütlenme içinde olmayan işçiler ise, sendikal örgütlenmenin "bir şey getirmeyeceği" biçimindeki önyargılarını tasdik edici gerekçeler bulmaktadırlar. Bu nedenle 1992 yılından bu yana tüm sendika konfederasyonları ve federasyonları -artan işsizliğe de paralel olarak- yoğun bir üye kaybı yaşamaktadır. Bu durum örgütsüz kitlenin örgütlü kitle karşısındaki oranını sürekli artırmaktadır.
Sınıf bilinçli işçiler var olan sendikaların bürokratik, reformist, işçi hareketinin gelişimini engelleyici niteliğinden tabii ki, bu örgütlerden işçilerin uzaklaşması gerektiği sonucunu çıkarmayacaklardır. Tersine, tüm gerici niteliklerine rağmen bugünkü şartlarda ve daha çok uzun bir süre işçi sınıfının en geniş kitle örgütleri olmalarından ve bu örgütlerin de terkedilmesi halinde işçi sınıfının geniş kitlelerinin tamamen örgütsel alanda silahsızlandırılacağını bildiklerinden işçilerin sendikalarda kalmalarını, yeni üyelerle güçlendirilmelerini ve sendika bürokrasisine karşı mücadelenin daha sağlam örgütlenmesini tavsiye edecekler, bu işin başarılmasına önderlik edeceklerdir.
Buraya kadar anlattıklarımızdan da işçi sınıfının ve diğer emekçilerin kitlesel bir isyana girişmemelerinin ekonomi dışı nedenleri olarak şu noktalara dikkat çekilmelidir:
«İşçilerin hem kendilerine hem de sınıfına olan özgüvenleri çok geridir.
«İşçi sınıfının (ve diğer emekçilerin) ezici çoğunluğu örgütsüzdür.
«Sendikal örgütler halen işçi sınıfının azınlığını örgütleyen, geniş kesimlerini örgütleme niteliğine sahip olmayan örgütlerdir.
«Kitlelerin kendiliğinden mücadele deneyimi ve eğilimi oldukça geridir.
«Geniş kitlelerin bilincinde "devlet" kutsal bir kurum olarak görülmekte, kitlelerin tepkisi en iyi halde işbaşında bulunan hükümete, burjuva parti ve politikacılarına yönelmektedir.
«Aynı zamanda devlette olan dokunulmazlık bilinci, devletten olağanüstü korkma, devlet şiddetine maruz kalma yerine sinme... emekçiler arasında en çok karşılaşılaşılan ideolojik frenlerdir.
«Aradan 20 yılın üzerinde bir zaman geçmesine rağmen 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ve askeri faşist yönetiminin estirdiği faşist terörün olumsuz etkileri -eskiye göre azalsa da- halen sürmektedir.
«Yığınlar arasında kadercilik, şükürcülük, dincilik gibi ideoloji ve eğilimlerin etkisi çok önemli bir yer tutmaktadır.
«Çok yoğun faşist baskı, yeni yasalarla güçlendirilen antidemokratik siyasi ortam olası bir isyan imkânına karşı şimdiden elde tutulmakta, kitlelere karşı bir tehdit unsuru olarak kullanılmaktadır.
«Kurulu düzene karşı alternatif olabilecek, geniş yığınları kendi önderliği altında birleştirmiş proleter devrimci bir hareket halen inşa edilememiştir.
Sınıf bilinçli işçiler taktiklerini ve hesaplarını bu olgulara dayandırarak, yakın zamanda kendiliğinden bir kitle isyanı, bir genel direniş, genel grev hayallerine kapılmadan, büyük beklentilere girmeden ama hiç bir karamsarlığa da kapılmadan sabırla ve inatla çalışmak, ileriki bir tarihi evrede örgütlü bir devrimci kitle isyanının yaratılması için bugün yapılması gereken özel görevlere dört elle sarılmaktır.

OLGULAR YERİNE
İSTEKLERİNİ TEMEL ALANLARA
BİR KAÇ ÖRNEK...

Sosyalizm Yolunda Kızıl Bayrak sayı 2001/8'de, "1 Aralık eylemleri ışığında sınıf hareketinin imkân ve ihtiyaçları" başlığı altında bir genel değerlendirme yapılıyor. Bu genel değerlendirmede çeşitli bölgelerde yapılan 1 Aralık eylemlerinin gücü ve dersleri konusunda, başka noktaların yanısıra, şunlar söyleniyor:
"1 Aralık eylemleri tüm yurtta, özelde de İstanbul, İzmir, Ankara gibi büyük illerde azımsanmayacak bir katılımla gerçekleştirildi."
Eylemlerin daha güçlü olmasını engelleyen etmenler sayıldıktan sonra, "tüm bu olumsuzluklarla birlikte değerlendirildiğinde eylemlere katılımın son derece güçlü olduğunu belirtmek gerekir."
"1 Aralık eylemleri, sınıf kitlelerindeki mücadele istek ve arayışın bir kez daha ortaya çıkmasına vesile olmuştur. ... Yine eylem sürecinin gösterdiği gibi, sınıf tabanı hak alıcı bir mücadele eğilimine sahiptir. Bunun en etkili yolu olarak da genel grevi öne çıkarmaktadır."
Sosyalizm Yolunda Kızıl Bayrak, genel değerlendirme yazısında 1 Aralık eylemine katılımın "azımsanmayacak" bir ölçüde, "son derece güçlü" olduğunu söylemekte, eyleme katılan kitlenin hak alıcı bir mücadele eğilimine sahip çıktığından "genel grevi" öne çıkardığını iddia etmektedir.
Sosyalizm Yolunda Kızıl Bayrak'ın aynı sayısında ve sözkonusu genel değerlendirme yazısının hemen arkasından Ankara, İzmir, Adana, Sivas, Kayseri Trabzon ve İstanbul eylemleri hakkında daha somut bilgi veren kısa haberler yayınlanmaktadır. Bu kısa haberlerde, Sosyalizm Yolunda Kızıl Bayrak'ın genel değerlendirmelerinin tam aksini ortaya koyan, genel değerlendirmelerinin çürüklüğünü ortaya koyan olgular ortaya konmaktadır:
Ankara eylemi ile ilgili olarak Türk-İş'e bağlı işçilerin bir araya geldiği eyleme katılım üzerine 2 bin, KESK ve DİSK'e bağlı kitlenin bir araya geldiği Güven Park'taki eyleme katılım üzerine bin kişilik bir katılımın olduğu bilgisi verilmektedir. Yani kendi bilgileri ile Ankara'da 1 Aralık eylemine toplam katılım için 3 binlik bir rakam verilmektedir.
Tüm iller içerisinde en geniş katılımın sağlandığı İzmir eylemine katılım konusunda verilen bilgi 15 bin kişidir.
Adana eylemine katılım konusunda somut rakam verilmemekte ama "eyleme katılım beklenenden düşüktü" tespiti yapılmaktadır.
Sivas'taki eyleme "yaklışık 600 kişinin", Kayseri'deki eyleme "yaklaşık bin kişinin", Trabzon'daki eyleme yine "yaklaşık bin kişinin", İstanbul'daki eyleme ise "7 bin emekçinin" katıldığı bilgisi verilmektedir. Hepsini topladığınızda yaklaşık 28 bin civarında bir toplam katılım çıkar. Özellikle işçi sınıfının sınıfsal gücünün merkezi olan İstanbul'da katılımın 7 bin civarında gerçekleşmesi, Sosyalizm Yolunda Kızıl Bayrak'ın eylemlere katılımın "son derece güçlü olduğu" yönlü genel değerlendirmelerde bulunması, işçi sınıfı tabanının mücadele eğilimine sahip olduğunu ve bunun sonucu olarak "genel grevi öne çıkardığını" iddia etmesi bile bile olgulara gözünü kapamak, işçi sınıfının mücadele, bilinç ve örgütlenme seviyesinin eksikliğine gözlerini kapamak demektir.
Bir başka örnek de 2001 yılı 1 Aralık eylemleri ile birlikte Kasım eylemleri bağıntısında da Sosyalizm Yolunda Kızıl Bayrak, Yaşamda Atılım, Alınteri gibi çevrelerin "genel grev, genel direniş" sloganını bir eylem sloganı olarak öne çıkarmalarıdır. Bu çevreler, işçi sınıfının üretimden gelen gücünü kullanma konusundaki mücadelesinin bugünkü geriliğini, genel grevin halen işçi sınıfının geniş kitlelerinde bir eylem sloganı olarak kavranmadığnı atlayarak, egemen sendika bürokrasisini zorlayarak ama onlar tarafından örgütlendirilen bir genel grev taktiğinin hesabı içindedirler. Ama bu hesap yanlış bir hesaptır. İşçi sınıfının geniş kesimleri kısmi maücadelelerde kendi bilinç ve örgütlülük düzeylerini geliştirmeden, güç toplamadan genel grev gibi daha üst mücadele biçimlerine geçemeyecekleri gibi, sendika bürokrasisinin önderliğinde yapılacak bir genel grevin kaderini kendi eline alamayacaktır.
Bu nedenle sınıf bilinçli işçiler "cin olmadan adam çarpma" gibi boş ama kulağa hoş gelen bir taktiği değil, güçlerin adım adım sağlam bir şekilde örgütlenmesini getirecek mücadele biçimlerini bugünkü eylem taktiğinin merkezine koyacaklardır.

19 Ocak 2002