ABD

Savaş esirleri ve ABD "demokrasisi"...

Faşizm ile burjuva demokrasisi -dayandıkları toplumsal sistem ve toplumsal sınıf aynı olmasına rağmen- kuşkusuz iki ayrı siyasi sistemdir.
Faşizm ile burjuva demokrasisinin iki ayrı siyasi egemenlik biçimi oldukları tespiti bu her iki sistemin birbirinden Çin Seddi ile ayrıldıkları, birinin tümüyle bittiği yerde diğerinin başladığı anlamına gelmiyor. Tam tersine burjuvazinin, burjuva demokrasisinin tüm egemenlik tarihi burjuva demokrasisi ile faşizm arasındaki sınırların kaygan, iç içe durduğunu, burjuva demokrasisinde de ezilenlere karşı çıplak şiddetin, açık terörün, her türden burjuva demokrasisinden uzak yasa ve uygulamaların, faşist uygulamaların var olduğunu ve var olacağını göstermektedir.
Yine tersine bir ülkede burjuvazinin faşist politik sisteminin varlığına rağmen, işçi ve diğer emekçi sınıflarının devrimci mücadelesinin geliştiği şartlarda kitlelerin söke söke kısmi burjuva demokratik haklarını kullanabileceğini ve kullandığını da göstermektedir.
Ezilen kitlelerin devrimci mücadelesinin geri, devrimci-komünist önderliklerin zayıf olduğu bugünkü dünya şartlarında yaşanan çoğunlukla birinci örnek olmaktadır. Sermaye, ezilenlerin mücadelesine karşı, hatta gerici sınıfların kendi iç dalaşmaları çerçevesinde bile sık sık açık şiddeti, çıplak terörü, faşist uygulamaları gündeme getirmekte, uygulamaktadır. Gerici sınıfların kendi iç dalaşmalarında bile açık faşist tedbirleri uyguladıklarını ortaya koyan somut, güncel bir örnek Afganistan'da esir edilen ve ABD tarafından Küba adasında elinde tuttuğu askeri üssü Guantanoma'ya götürdüğü islamcı gerici Taliban-El Kaide savaşçılarına karşı yürüttüğü uygulamalardır.
Savaş esirlerine nasıl muamele yapılacağı ve savaş esirlerinin ne gibi hakları olduğu uluslararası hukuk açısından 1949'da yürürlüğe giren ve bugüne kadar 190 devletin imzaladığı Cenevre Konvansiyonu'nun 3. Anlaşması'nda düzenlenmiştir. Buna göre savaş esirlerine insanca müdahale yapılmalı, gerekli (barınma, beslenme, sağlık vb. gibi) ihtiyaçları giderilmelidir. Cenevre Konvansiyonu'nun 3. Anlaşması'na göre yakalanan savaş esirleri kimlikleri dışında bilgi vermeye zorlanmamalı ve savaş bitiminde serbest bırakılmalıdır. Eğer yakalanan savaş esirleri savaş suçu işlemişlerse hukuki haklarından yararlanarak yargılanmalıdırlar.
Cenevre Konvansiyonu'nun 3. Anlaşması'na göre yalnızca resmi askerler değil, aynı zamanda milis örgütlenmelerinin savaşan üyeleri de savaş esiri statüsünden yararlanmak zorundadırlar. Konumu tartışmalı olan savaş esirinin statüsü ise bağımsız (uluslararası) mahkemeler tarafından çözümlenmelidir.
190 devletin imzaladığı bu uluslararası anlaşmanın altına ABD de imza atmıştır. Cenevre Konvansiyonu'nun 3. Anlaşması'nın savaş esirleri için öngördüğü haklar ABD emperyalizmi tarafından Kore, Vietnam savaşlarında tümüyle bir kenara bırakılmış Kore ve Vietnam halkının esir düşen askerlerine, partizanlarına ve sivil halktan insanlara en ağır işkenceler uygulanmış, savaş esirleri kitlesel olarak katledilmişlerdir.
ABD emperyalizmi aynı iki yüzlü politikasını Taliban-El Kaide islamcı güçlerinden ele geçirdiği esirlere de uygulamaktadır.
ABD emperyalizmi gerici Taliban rejimine karşı bir savaş yürütmüş ve bu savaşta Taliban güçlerini yenmiştir. Ele geçirdiği savaş esirlerinden yaklaşık 160 kadarını Küba'daki Guantanamo askeri üssüne getirmiştir. Savaş esirlerine ABD'nin her türden hukuka karşı yönelen muamelesi daha Taliban savaş esirleri getirilirken başlamıştır. Esirler askeri uçaklara bindirilirken sakinleştirici(!) iğne ile uyuşturulmuş, elleri, ayakları ve (uçaktaki kabloları kesmesinler gerekçesi ile!) ağızları bağlanmış ve gözleri kapatılmış, kulakları kulaklıklarla tıkanmıştır. Bu esirler Guantanamo'ya götürüldükten sonra yine elleri ve ayakları sürekli bağlı olarak tutulmuştur. Bu yetmiyormuş gibi, esirlerin dini duygularını rencide etmek amacıyla saç ve sakalları kesilmiş, tavuk kafesi büyüklüğünde ve yalnızca tellerle örülü ve üstü metalle kaplı hücrelere konmuşlardır.
ABD'nin Taliban-El Kaide savaş esirlerine yönelik her türlü uluslararası hukuku çiğneyen uygulamaları uluslararası kamuoyuna yansıyınca diğer batılı emperyalist devletlerden de eleştiriler yükselmeye başlamıştır. Bunların ABD'ye yönelik eleştirilerinin esas çıkış noktası da, bu tür uygulamaların "uluslararası terörizme" karşı mücadeleyi zayıflatabileceği gerekçesi olmuştur. ABD yükselen eleştiriler sonucunda ikili bir taktik uygulamaya girişmiştir. Taktiğin birincisi, insanlık dışı uygulamalarını haklı çıkarmak amacıyla Taliban-El Kaide savaşçılarının "savaş esiri" değil "illegal çete üyesi" oldukları idda ediliyor ikinci taktik de hem ABD'den yüksek düzeyde senato gözlemcilerine hem de Kızıl Haç temsilcilerine kısmen Guantanamo'yu teftiş etme izninin verilmesine dayandırılmıştır. ABD'li senatörler eleştirilecek her hangi bir olumsuzluk tespit edemezken, Uluslararası Kızıl Haç ise "sessiz diplomasi"yi seçtiğinden tavrını şimdilik kendine saklamıştır.
Bundan sonra ABD'nin Guantanamo'da tuttuğu savaş esirlerine nasıl muamele edeceği esas yönü itibariyle bellidir. İnsanlık dışı uygulamalar devam ettirilecek, savaş esirlerinin dirençleri kırılarak istenilen yönde ifade vermeye zorlanmaya çalışılacak ve askeri mahkemede yargılanıp ağır cezalara çarptırılacaklar. Savaş esirlerinin Guantanamo askeri üssüne getirilmeleri de tesadüf değil. Guantanamo ABD'nin 1903'de işgal edip o tarihten bu yana Karibik Cumhuriyeti'ne yılda yanızca 4.085 dolar yıllık kira karşılığında elinde tuttuğu bir üstür. Resmen ABD toprağı olmadığından burada yürütülecek bir mahkemede ABD hukuk yasaları da geçerli değildir. Askeri üste oluşturulacak askeri mahkemenin aldığı karara karşı yargılananların hiç bir itiraz etme ya da üst mahkemeye gitme hakları da yoktur.
Guantanamo'da Taliban-El Kaide savaş esirlerine ABD'nin açık uluslararası hukuk kurallarını çiğneyen tavrı bir yandan emperyalist ülkelerde sistemli olarak geliştirilen iç faşistleşmenin bir parçası iken, aynı zamanda uluslararası hukukta da faşist uygulamaları resmileştirmenin, kamuoyunu uluslararası arenada da açık faşist tedbirlerin uygulamasına alıştırmanın bir parçasıdır.
Bu örnek de bir kez daha göstermektedir ki, emperyalist dünyada hiç bir demokratik hakkın kalıcılığı, uygulanma garantisi yoktur. Emperyalist dünyada gerçek hukuk, güçlünün anda çıkarlarına uygun düşen amaçlardır ve emperyalist dünyada amaca ulaşmak için her türden araç mübahtır.
Bu mantık yalnızca büyük haydutlara özgü değildir, emperyalist dünyada küçük haydutlar da aynı mantığa sahiptir. Gerici Taliban rejiminin göreceli olarak kısa iktidar dönemi, bu dönemdeki barbar uygulamaları bunun kanıtıdırlar. Küçük haydutların aynı mantığa sahip olduğunu gösteren en son örnek, şu an kimliği belirsiz bir islamcı grup tarafından Pakistan'da kaçırılan ve esir tutulan ve resmi işi gazetecilik olan bir ABD'liye karşı yaptıkları uygulamadır. Wall Street Journal gazetesinin muhabiri Daniel Pearl dinci grup tarafından, CIA ajanı olduğu gerekçesi ile kaçırıldıktan sonra aynı ABD'nin Taliban-El Kaide savaş esirlerine yaptığı gibi ellerinden ve ayaklarından zincire vurulmuş resimleri basına dağıtılmış ve ABD'li muhabirin ancak Guantanamo'daki esirler serbest bırakıldığında salıverileceği açıklanmıştır.
Bu da göstermektedir ki, emperyalist dünyada iyi gerici, kötü gerici ayrımı yapılamaz. İster büyük, ister küçük olsun gerici gericidir ve işçi sınıfının, ezilen halkların düşmanıdır. Mücadelemiz hepsine yönelik olmalıdır.

14 Şubat 2002



RUSYA

Beyaz terör

Moskova'nın göbeğinde Kenyalı bir diplomatın kızı Rus sivil faşistlerince saldırıya uğradıktan sonra İzvestiya gazetesinde çıkan konu ile ilgili haber saldırıyı "beyaz terör" diye adlandırıyordu. Bu tanımlama son yıllarda Rusya'da gelişen ırkçı saldırganlığın kaynağını ortaya koymak açısından bir yönüyle doğru bir tanımlama. Zira özellikle son bir kaç yıldan bu yana Rusya'da "sapına kadar safkan Rus" görünümüne sahip olmayan insanlara karşı gelişen saldırılar hızla artmaktadır. Şu an için saldırıların hedefi olan iki insan grubu bulunmaktadır. Birincisi, Afrika kökenli olup da Rusya'da çalışan, yaşayan insanlar ve ikincisi Çeçenistan, Azerbaycan, Ermenistan vb. gibi uluslardan insanlar. Rusya'da yaşayan Kafkas kökenli insanlar da zaten Rus ırkçıları tarafından "kara kafalılar" diye adlandırılmaktadır.
Son yıllarda özellikle Moskova, Petersburg gibi Rusya'nın büyük şehirlerinde Afrikalı ve Kafkas kökenli insanlara yönelik kitlesel ırkçı saldırılar hızla artmıştır. Örneğin 2001 yılında yalnızca Moskova'da elleri sopalı yüzlerce Rus ırkçısı Kafkas kökenli insanların yoğun olarak çalıştığı mahalle pazarlarına onlarca saldırı düzenlemiş, yüzlerce insanı ağır bir biçimde yaralamış, bir çok insanı öldürmüştür. Az sayıda yakalanan ırkçı faşist mahkemelere çıkarıldıklarında ırkçı katliam suçlaması ile değil "çete kurmak", "holiganizm" yapmak gibi adi suçlarla yargılanmakta ve verilen cezalar buna uygun olarak en düşük düzeyde olmaktadır. Saldırıyı düzenleyenlerin yalnızca ırkçı, faşist motifleri değil, aynı zamanda örgütlü oldukları o kadar açıktır ki, bu mahkemelerin bazılarını izleyen gazetecilerin yazdıkları haberler bile bunu ortaya koymaya yetmektedir: Irkçı, faşist saldırganların yargılandıkları mahkemeleri önünde Rus sivil faşist örgütleri açık destek mitingleri düzenlemekte ve saldırıların haklılığını ırkçı, faşist gerekçelerle açıkça savunabilmektedirler. Yine bu gösterilerde Alman faşistlerinden taklit edilen flamalar, gamalı haç bozması dövizler vb. açıktan taşınmaktadır.
Şoven Rus devlet organları ile Rus sivil faşistleri arasındaki örgütsel bağlar şu ana kadar belirgin olarak ortaya çıkmamış olsa da siyasi bağların varlığı oldukça belirgindir. Şoven, emperyalist Rus devleti hâlen elinde tuttuğu Rus olmayan halkların yaşadığı sömürge bölgelerini elinde tutmaya kesin kararlıdır ve Çeçenistan örneğinde olduğu gibi gerektiğinde bu amacını gerçekleştirmek için en şiddetli askeri saldırılar düzenlemeye ve kitlesel katliam yapmaya da hazır olduğunu göstermiştir. Rus hakim sınıflarının Rus işçi ve emekçilerini bu sömürgeci politikasının peşinden sürüklemek amacıyla kullandığı en önemli ideolojik araçlardan birisi de Rus şovenizmi, Rus ırkçılığıdır. Rus şovenizminin elinde bulundurduğu araçlarla Rus şovenizmi, Rus ırkçılığı sistemli ve saldırgan bir biçimde körüklenmektedir.
Bugünkü açık Rus şovenizmine geçişte Rus hakim sınıfları bir zorluk çekmemişlerdir. Çünkü kendilerinden önceki sistemin niteliği bu geçişin önşartlarını yaratmış, temelini atmıştır. Sovyetler Birliği'nde sosyalizm siyaseti modern revizyonistler tarafından bir kenara atıldıktan sonra kurulan sosyalfaşist siyasi sistem uyguladığı büyük devlet şovenizmi ile, Rus olmayan halkların haklarına yönelik saldırıları ile bugünkü açık ırkçı şovenizmin hazırlayıcısı olmuştur. Uzun yıllardır sosyalemperyalist ve sosyalfaşist ideoloji ile zehirlenen Rus kökenli geniş halk yığınlarının açık Rus şovenizminin ve Rus ırkçılığının etkisine girmesi de bu yüzden zor olmamıştır.
Sistematik olarak geliştirilen Rus şovenizmi uzun vadede Rus hakim sınıflarının amaçladığının tam tersi bir sonucu beraberinde getirecektir. Nasıl modern revizyonizm, sosyalemperyalist siyaset eski Sovyet cumhuriyetlerinin Rusya sınırları içerisinde kalmasını sağlayamadı ise, tersine onların ayrılıkçı eğilimlerini körükledi ise; bugünkü açık Rus şovenizmi ve Rus ırkçılığı da hâlen Rusya sınırları içinde kalan bir dizi Rus olmayan ulusun Rusya'dan ayrılma eğilimlerini de daha da artıracaktır, çünkü milliyetçilik, şovenizm halklar arasındaki dostça bağların gelişmesine değil, düşmanlıkların körüklenmesine yol açar.

16 Şubat 2002



NEW YORK-MÜNİH

Dünya ekonomisine ve
güvenliğine emperyalist
bakış açısı

Şubat ayında emperyalist dünyanın üzerinde önemle durduğu iki uluslararası konferans gerçekleştirildi: New York'da Dünya Ekonomik Forumu ve Almanya'nın Münih kentinde Uluslararası Güvenlik Konferansı.
Emperyalist dünyanın önde gelen temsilcileri daha çok Dünya Ekonomik Forumu'na ağırlık verdiklerinden bu forum katılımın büyüklüğü açısından da kendisini gösterdi. Emperyalist dünyanın bir çok hükümet ve devlet temsilcileri ile önde gelen sermaye gruplarının temsilcilerinin yaklaşık 3 bine yakınının bir araya geldiği Dünya Ekonomik Forumu'nda bugünkü emperyalist dünyayı meşgul eden bazı ekonomik sorunların yanısıra güvenlik sorunları da ele alındı.
Ekonomik alanda bugünkü dünya ekonomisinin ve ticaretinin kritik ve gerileyen yapısı masaya yatırıldı. Bugünkü kapitalist dünyanın ekonomik gelişmesini sarsan Arjantin gibi emperyalizme bağımlı ve borç batağına saplanmış ülkelerin içine düştüğü çıkmaz ile önde gelen emperyalist ülkelerden Japonya'nın özellikle mali sektörde yaşadığı krize dikkat çekildi. Bu olumsuzluklara rağmen konferansın önde gelen hükümet temsilcileri ve ekonomik uzmanları, gelişen globalizmin ve önemli bir dinamiğe sahip olduğu iddia edilen ABD ekonomisinin önümüzdeki yıllarda yapacağı atılım ile bugünkü zorlukların aşılacağına olan güvenlerini belirttiler.
Dünya Ekonomik Forumu'nda dünya güvenlik sorunları içerisinde, özellikle ABD'nin "kötülük ekseni" içerisinde değerlendirdiği Kuzey Kore, Irak ve İran'a yönelik askeri politikanın ne olması gerektiği üzerine tartışmalar yürütüldü. Bu tartışmalarda ABD, batılı emperyalist büyük güçleri, şu an için öncelikle Irak'a karşı yürütlmesi planlanan askeri bir operasyon için "ikna etmeye" çalışırken, batılı diğer emperyalist büyük güçler ve Rus emperyalizmi şu an için bu politikaya katılmadıklarını açıkça ilan ettiler. Almanya ve Fransa'nın iyi ticari ilişkilerinin olduğu İran'ın "kötülük ekseni" içerisinde görülmesine önemli itirazları oldu. Fakat ABD, kendi dışındaki batılı emperyalist güçleri sıkıştırmayı da ihmal etmedi. ABD, ister Dünya Ekonomik Forumu öncesinde, isterse de sonrasında yaptığı üst düzey açıklamalarla Irak'a karşı bir askeri operasyonun kaçınılmazlığını dayatıp durdu. Batılı büyük emperyalist güçler, bugün açısından Irak'a karşı yürütülecek bir askeri harekâtı doğru bulmasalar da, ABD'nin tek başına bir askeri harekâta giriştiğinde ipleri tümüyle ABD'nin eline bırakmamak için, gerektiğinde NATO çerçevesinde olası bir askeri operasyona katılabilecekleri şeklinde bir açık pencere bırakmayı da ihmal etmediler.
Afganistan sorununda şu an için emperyalist büyük güçler arasında Karzai başkanlığındaki hükümetin ayakta tutulması ve güçlendirilmesi konusunda fikir birliği vardır. Afganistan'da bu amacı gerçekleştirmek için konuşlandırılan yabancı askeri güçlerin komutasının hangi ülkeye devredileceği konusunda ise bir fikir birliğine ulaşılamamıştır. ABD Almanya'nın bu işe soyunmasını isterken, Almanya hâlen bu göreve hazır olmadığı gerekçesi ile öneriyi geri çevirmekte, şimdilik Afganistan'da askeri güç bulundurma ve Afgan merkezi polis gücünün eğitimini üzerlenme ile yetinmek ve ileride bu görevi daha iyi şartlarda üzerlenmek amacı ile beklemeyi tercih etmektedir. Afganistan'da yabancı askeri güçlerin komutasını almaya Türk hakim sınıfları gönüllüdür. Onlar böylece ABD taşeronu olarak kendi konumlarını ve pazarlık güçlerini artırmayı hesaplamaktadır. Bu bağlamda emperyalistler arasında pazarlıklar yürümektedir.
Dünya Ekonomik Forumu katılımcıları açık bir terörizm tanımlamasında birleşmeseler de, yaptıkları açıklamalarla kendi düzenlerine karşı yönelen ya da kendi düzenlerine tamamen boyun eğmeyen her ülkeyi ve silahlı toplumsal hareketi terörist olarak tanımladıkları daha belirgin hale gelmiştir. "Uluslararası terörizm" olarak tanımlanan bu güç odaklarına karşı emperyalist dünya ortak işbirliğini geliştirme noktasında hemfikir olduğunu bir kez daha bu forumda vurgulamıştır.
Emperyalist dünya açısından önemli olan bu noktaların yanısıra göz boyamak için ve yalnızca terörizmin kaynaklarını kurutma açısından "terör ile yoksulluk arasındaki bağlara" da dikkat çekilmiştir. Ama yalnızca dikkat çekilmiştir. Yoksulluğun azaltılması, bağımlı ülkelerin altında inim inim inletildiği borç yatağından kurtarılması için hiç bir olumlu öneri getirilmemiştir. Tersine, tüm dünya çapında yoksulluğun hızla artmasının bugünkü temel nedeni olan emperyalist globalizmin daha tutarlı ve hızlı olarak geliştirilmesi noktasında tüm katılımcılar hemfikir olduklarını önemle belirtmişlerdir.
Münih'te yapılan ve yaklaşık 43 ülkeden üst düzeyde hükümet temsilcilerinin hazır bulunduğu "Uluslararası Güvenlik Konferansı"nda da ele alınan temel sorunlar Dünya Ekonomik Forumu'nda da ele alınan dünya güvenlik sorunları olmuştur. Bu konferansda da ABD ile diğer batılı emperyalist büyük güçler arasındaki Kuzey Kore, Irak ve İran'a yönelik somut politikanın ne olması gerektiği konusunda tam bir fikir birliği sağlanamamıştır. Münih Uluslararası Güvenlik Konferansı'nda üzerinde tartışılan bir önemli farklı nokta NATO'nun bugünkü rolünün ne olduğu ve gelecekte üye devletler açısından ne gibi rol oynamaya devam edeceği sorusu olmuştur.
ABD dışındaki emperyalist büyük güçlerin temsilcileri son dönemde ABD'nin NATO üyesi ülkelerin onayını almadan güvenlik alanında adımlar attığına dikkat çekerken ve diplomatik dille eleştirirken, ABD'li temsilciler ülkelerinin bugünkü konumunun onları gerektiğinde tek başlarına güvenlik adımları atmayı zorunlu kıldığını belirtmişlerdir. Bu tartışma göstermektedir ki, önümüzdeki dönemde emperyalist büyük güçler arasında artan çelişkiler ve dünyanın paylaşımından daha büyük pay kapma mücadelesi NATO içindeki çelişkileri ve çıkar çatışmalarını daha da artıracaktır.
Her iki uluslararası konferansta ortak olan yan iki konferansın da güvenliğini sağlama adına bir dizi burjuva demokratik hakkın rafa kaldırılmış olmasıydı. Hem New York'da hem de Münih'te günler öncesinden bir dizi güvenlik tedbirleri alındı, her iki şehir objektif olarak sıkıyönetim bölgesine çevrildi. Münih'te her türlü toplantı, gösteri tamamen yasaklanırken ve yasaklamaya rağmen bir araya gelen bir kaç bin gösterici en şiddetli polis terörü ile ezilirken, New York'da yalnızca üç gösteriye izin verildi. İzin verilen üç gösteriye de katılımcı sayısının az olmasını sağlamak amacıyla gösterilerden günler öncesinde polisin uygulayacağı ağır güvenlik tedbirlerinin propagandası yapılarak gösteri gününde her eylemciye karşılık neredeyse üç polis örgütleyerek, Dünya Ekonomik Forumu yakınına göstericileri yaklaştırmayarak gösterilerin etkisiz olması sağlandı.
Emperyalist dünyada "güvenlik" denilince hakim sınıfların güvenliğinin anlaşıldığı, her iki ülkede alınan polisiye tedbirlerle bir kez daha ortaya çıktı.

17 Şubat 2002