İşsizlik ve işsizliğe karşı mücadele
İşsizlik sorununun boyutu nedir?
2001 Şubat krizinden bu yana ülkede işsizliğin önemli bir artış gösterdiği
konusunda "işin uzmanı" burjuva ekonomistleri arasında
fikir birliği vardır. Bunlar arasında ayrılık işsizliğin gerçek
boyutlarının hangi düzeyde olduğu ve işsizliği azaltmak amacıyla
hangi tedbirlerin alınması gerektiği konusundadır.
Çalışma Bakanlığı ve Devlet İstatistik Enstitüsü'nün (DİE) yayınladığı
verilerde -bilinçli olarak- işsizlik rakamları mümkün olduğunca düşük
gösterilir.
Örneğin DİE verilerinde işsizliği mümkün olduğunca düşük göstermek
amacıyla "işsiz" tarifi şöyle yapılmaktadır:
"İŞSİZ: Referans dönemi içinde istihdam halinde olmayan (kâr
karşılığı, ücretli ya da ücretsiz olarak hiç bir işte bir saat bile
çalışmamış ya da böyle bir iş ile bağlantısı da olmayan) kişilerden
iş aramak için son altı ay içinde iş arama kanallarından en az birini
kullanmış ve 15 gün içinde işbaşı yapabilecek durumda olan ve daha
yukarı yaştaki tüm kişiler işsiz nüfus da kapsama alınmıştır."
(DİE, Türkiye İstatistik Yıllığı 1998, sayfa 254 )
Bu tanıma dayanarak DİE'nin çıkardığı işsizlik oranı % 9,7. (age.,
sayfa 256) Seçilmiş hane halkı arasında bir yılın Nisan ve Ekim aylarında
yapılan iki anket dönemini kapsayan referans döneminde bir saat bile
çalışmış olanları(!) DİE işsiz kapsamına almamış! Referans dönemi
içinde yalnızca 1 saat ya da 1 hafta ya da diyelim 1 ay çalışmış olup
da yeniden işten ayrılan ya da atılanları DİE çalışıyor diye göstermeyi
becerebilmiş. Bu da yetmemiş, çalışabilir durumda olan ve iş bulma
umudu olmadığından "iş arama kanallarını" kullanmamış olan
milyonlarca işgücü, mevsimlik işçiler, ev kadınları, öğrenciler, erken
emekli olup da çalışabilir durumda olanlar sivil işgücü içinden çıkarılmıştır.
Özellikle milyonlarca emekçi kadının gerçekte çalışma isteği ve objektif
zorunluluğuna rağmen iş bulma umudu olmadığından "ev kadınlığı"
yapmış olmasını DİE işsizlerin sayısını düşük göstermek için kullanıvermiş.
İstatistik oyunlarla kâğıt üzerinde işsizlik tabii ki düşürülebilir,
fakat hiç bir istatistiki oyun gerçek ekonomik olguları, sorunun gerçek
boyutunu ortadan kaldıramaz.
Ne Çalışma Bakanlığı ne de DİE'nin yayınladığı rakamlarda işsizlik
oranı Türkiye'de hiç bir zaman yüzde 10'ların üzerine çıkmamıştır.
Fakat sorun üzerine biraz olsun ciddi olarak duran burjuva ekonomistler
de iyi bilmektedirler ki, Türkiye'de gerçek işsizlik en az %25-28
arasında seyretmektedir ve yine bilinmektedir ki Türkiye'de yüksek
işsizlik kronik bir sorun haline gelmiştir.
Resmi verilere kaba bir bakış bile gerçek işsizlik düzeyini göstermek
açısından bazı ipuçları vermektedir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın
1997 Çalışma Hayatı İstatistiklerine göre tüm işkollarında çalışan
toplam işçi sayısı 4.266.097'dir. Yalnızca Şubat 2001 krizi ile işten
çıkarılan sigortalı işçi sayısı 1.479.907 kişiyi bulmaktadır. Bu demektir
ki, sigortalı işçilerin yaklaşık % 30'u işsizler ordusunun saflarına
atılmıştır. Devlet İstatistik Enstitüsü'nün başka verilerine göre
kentlerde yaşayan sivil nüfus sayısı 39.7 milyondur. Bu sayının 12.5
milyonu çalışabilir işgücü olarak gösteriliyor. Toplam işgücünün 11.2
milyonu bir işte çalışıyor diye tespit ediliyor. Kentlerde toplam
işgücü ile karşılaştırıldığında, toplam çalışan sayısının yüksek gösterilmesi
amacıyla istatistik üçkağıt yapılıyor.
Örneğin bu 11.2 milyon çalışandan 3.2 milyonun "kendi hesabına
ve aile işçisi" olarak çalıştığı bilgisi veriliyor. Kendi hesabına
çalışanların büyük bir bölümünün sürekli gelir getirici bir işte çalışmadığı,
"aile işçileri"nin ücretsiz işçi olduğu gözönünde bulundurulduğunda
gerçekte çalışan işçi sayısı daha düşük, işsizlerin sayısı daha yüksektir.
Yine de 3.2 milyon kendi hesabına çalışanların ve ücretsiz aile işçilerinin
çalışanlar olarak gösterilmesini kabul edelim. Kendi hesabına çalışanlarla
ücretsiz aile işçileri çıkarıldığında düzenli gelir getirici ücretli
işte çalışanların sayısı 7 milyon 950 bin olarak ortaya çıkmaktadır.
Kentlerde düzenli ücretli işte çalışanların sayısını Şubat 2001'de
işten çıkarılan 1.479.907 ücretli ile karşılaştıracak olsak bile,
yaklaşık % 20'lik bir işsizlik oranı ortaya çıkmaktadır.
Kuru istatistiki veriler, bu verilerin arkasında yatan gerçek sosyal
faciayı tam olarak ortaya koyamazlar, ancak kaba bir resim çıkarma
imkânı verebilirler. Gerçek sosyal yaşamda milyonlarca işçi için işini
kaybetmek, en az düzeyde bir sürekli gelirden yoksun kalmak tam bir
sosyal faciadır. Çünkü bir işçi ve ailesi için giyinmek, barınmak,
beslenmek, minimum sağlık giderlerini karşılamak vb. için gelir getirme
imkânı sunan tek araç işgücüdür, işgücünün sermayeye satılabilmesidir.
İşgücünü satamadığı koşullarda işçi açlıkla boğuşmak, evsiz barksız
bir biçimde yaşamak tehdidi altındadır.
Ülkemizde milyonlarca insan bu bela ile her gün, her saat sürekli
olarak boğuşmaktadır. Sermaye ve sermaye devleti için işsizler gereksiz
bir fazlalık, tembel bir kalabalıklar ordusudur.
İşsizlik burjuvazi açısından ne kadar sorundur?
İşsizliğin kaldırılması uluslararası alanda en gelişmiş sanayi ülkelerinin
hükümetlerinin programlarında bile yoktur. Burjuva hükümetlerin işsizlik
konusunda da programlarına koydukları en temel hedef, işsizliğin azaltılmasıdır.
İşsizlik konusunda burjuvazinin amacını bu kadar geri bir düzeyde
koyması bile onun aslında işsizliği kurulu düzenin ayrılmaz bir parçası
olarak gördüğünün itirafıdır. Türkiye'de de gelmiş geçmiş tüm hükümet
programlarında dil ucuyla "istihdamın önünün açılması, yeni işyerlerinin
kurulması amacıyla" diye başlayan vaatler olmuştur. Bu vaatlerin
hiç birisi yerine getirilmemiştir; getirilme şansı da yoktur. Bugün
işsizlik konusunda da hem uluslararası sermayenin hem de Türkiye'deki
sermaye hükümetinin sarıldığı dal "globalizm", "serbest
piyasa ekonomisinin önündeki engellerin kaldırılması"dır. Fakat
tam da ulusal pazarların dışa daha fazla açılması, devletin ekonomiye
müdahalesinin engellenmesi ile güya kapitalist pazarın daha serbest
olması politikalarının sonucu özelleştirme ve taşeronlaştırma yaygınlaşmış;
bunlar da işsizliğin artmasını, yoksulluğun daha üst düzeylere sıçramasını
beraberinde getirmiştir. Globalizm işsizliğin azalmasına değil, kitlesel
olarak daha hızlı artmasına yolaçmıştır.
Bu gelişmeye karşı işçilerin örgütü olması gereken sendikalar, yönetimlerini
ele geçiren ve bunların siyasetini belirleyen bürokratik kast nedeniyle
işlevsiz halde durmaktadır. Kendi politikasını en iyi halde yalnızca
çalışan işçilerin kısmi ücret taleplerini savunma ile sınırlayan sendika
bürokrasisi, işsizlerin haklarını savunma, sendika örgütünü işsizlerin
talepleri için harekete geçirme, çalışan işçi üyeleriyle işsizler
arasında sıkı bir dayanışma sağlama amacı ile hiç bir şey yapmamaktadır.
Sendika bürokrasisi, hakim sınıfların politikasına uygun biçimde işsizler
kitlesini uğraşılmaması gereken; enerjilerinin harekete geçirilmesine
gerek olmayan kuru kalabalık olarak değerlendirmektedir.
Sendika bürokrasisi için işsizlik sorunu olsa olsa ancak çalışan üyelerinin
işsizliğe itilmesini engellemek açısından gündeme getirilmektedir.
Zira çalışan ve sendika üyesi olan işçi sendikanın kasasına üye aidatı
ödeyen ve böylece sendika bürokrasisinin yüksek gelirinin maddi temelini
yaratandır. Özellikle son yıllarda artan işsizliğe bağlı olarak sendika
üyelerinin sayısının azalması sendika bürokrasisinin kasalarına giren
paraların da azalmasına, sendika bürokrasisinin tepe tepe kullandığı
zenginliğin kısmen erimesine de yol açmıştır. Sendika bürokrasisi
öncelikle kendi çıkarını, kendi arpalıklarını düşündüğünden çalışan
üyeleri arasında işsizliğin artmasından tedirgin olmaktadır.
İşsizlerin Sendikalarda Örgütlenmesi Uğruna Mücadele
İşsizler ordusu saflarında olanların ya da yeni işsizler ordusu saflarına
atılanların sendikalara üye olmasında ya da üye kalmasında yasal engeller
vardır. 2821 sayılı Sendikalar Yasası'nda işçinin tarifi "hizmet
akdine dayanarak çalışan" olarak yapılmakta ve sendikaya üye
olmak için de "onaltı yaşını doldurmuş olup da bu kanuna göre
işçi sayılanlar(ın) (yani resmen iş akdine dayanarak çalışıyor olanların
/ BN) işçi sendikalarına üye olabilir"liği öngörülmektedir. Devlet
bizzat yasal engellerle işsizlerin çalışan işçilerle birlikte örgütlenmesini
ve böylece işçi sınıfının örgütlü gücünün gelişmesini bilinçli olarak
engellemeyi amaçlamıştır. Denilebilir ki, bu yasal engel şartında
sendikalar ne yapabilirler?
Yasal engellere rağmen sendikaların yapabileceği çok şey vardır. İşçi
sınıfının çalışan ve işsiz olan kitlesi arasında sıkı bir örgütsel
ve eylem birliği sağlama amacında olan bir sendika birinci olarak,
işsizlerin sendikalara üye olmasına ya da üye olarak kalmasına engel
olan yasalara karşı mücadeleyi örgütler, geliştirir ve böylece bu
tür antidemokratik, sendikalaşma hakkını engelleyen yasaların mücadele
ile ortadan kaldırılmasının yolunu açabilirler. İkinci olarak, işsizlerin
sendikalara üye olmasını engelleyen yasaların resmen kaldırılmasını
beklemeden ve işsizleri biçimsel açıdan resmen üye kabul etmeden,
işsizlerin özel komisyonlarda, sendika alt örgütlerinde örgütlenmesi
için bilinçli olarak hareket eder ve böylece işsizlerin şimdiden sendikalarda
örgütlenme imkanını geliştirmeye çalışır. Yukarıda da belirttiğimiz
gibi yeter ki, bu konuda bir sendikanın isteği, amacı olsun, adım
adım çözüme ulaşmak bal gibi mümkündür.
Kapitalist düzende yasal hakkına sahip olmak için bu hakkın yasada
yazılı olması pek bir şey ifade etmez, bu hakkı kullanacak güce de
sahip olmak gereklidir. Örneğin bir dizi sınırlamalarına göre şekilsel
açıdan bakıldığında her işyerinde çalışan işçilerin bir sendikaya
üye olma, sendika kurma ya da yasal prosedürlere uyarak grev yapma
hakkı vardır. Fakat pratikte yüzlerce işletmede işçiler bu haklarını
kullanacak güce sahip olmadıklarından kullanmaları engellenmektedir.
Tam da bu noktada çalışan işçilerle işsizlerin sendikalarda ortak
örgütlenmesi tüm sınıfın her alanda gücünü artıran en önemli dayanaklardan
biri olacaktır. Ortak sınıf örgütlenmelerinde birleşen işçiler ve
işsizler tek tek patronlar ve sermaye devleti üzerinde hem yasal haklarını
kullanma, yasal hakların kullanma sınırlarını genişletme ve yeni yasal
haklar elde etme açısından yepyeni avantajlara sahip olabileceklerdir.
İşçi sınıfının sınıf birliğinin geliştirilmesi ve güçlendirilmesinin
savunucuları olan sınıf bilinçli işçiler, sendika üyeleri, 2001 Şubat
krizi ile daha üst boyutlara yükselen işsizliği de gözönünde bulundurarak,
sendika üyeleri arasında bu sorunun en geniş bir biçimde tartışılması,
sendika genel kurullarına sorunun getirilmesi, işsizlerin sendikalarda
örgütlenmesinin sendika bürokrasisine kabul ettirilmesi amacıyla özel
bir politika izlemeli, bu sorunun peşini sistemli ve enerjik bir biçimde
takip etmelidir.
17 Şubat 2002
BİR SENDİKALAŞMA DENEYİMİ:
MÜCADELE SÜRÜYOR
(4)
BİRLİK, MÜCADELE, DAYANIŞMA: KAZANMANIN BAŞKA YOLU YOK
2 Ocak Salı günü saat 8'de işyerinin önünde toplanan işçiler, fabrikayı
kapalı buldular. Bu beklenen bir durumdu. Patrona güvenilmediği için,
18 Aralıktan beri işyerinin önünde zaten nöbet tutuluyordu.
Temsilciler ve sendikacı jandarmaya giderek, iki aydır ücretleri vermeyen
patron hakkında şikayette bulundular ve mücadele edeceklerini açıkladılar.
Jandarma da siz elinizden geleni yapın, olay çıkmadıkca müdahale etmeyeceğiz
dedi.
Bundan sonraki günlerde neler yapacağımıza karar vermek için Emep'te
toplandık. Toplantıda bir dizi eylem kararı alındı.
Bu kararları açıklamadan önce, Emep'li yetkiliden ilçe binasını kullanmayı
talep ettik. Mücadelenin başlarında bize yer veren ve daha sonra yer
vermekten kaçınan Emep'liler, son talebimizi de "yeri açacak
arkadaş hasta" gibi bir gerekçeyle geri çevirdiler; sadece bir
saat toplanmamıza izin verdiler. Bu da bizim içinmiş!
Toplantıda şu kararlar alındı:
1. Belediyeye gidilecek ve belediyeden erzak, minibüs, nöbet kulübesi
yeri istenecek.
2. Sendikaya gidilecek.
3. Bir bildiri yayınlanacak.
4. Avukatla görüşülecek.
Belediyeye Yürüyüş
Temsilciler belediyeye giderek görüştüler. Belediyedeki yetkili temsilci
ve sendikacıların gelmesini istedi. Belediye başkanıyla görüşmek için
Çarşamba gününe randevu verdiler.
Daha sonra sendikayı arayarak, öğleden sonra görüşebileceklerini bildirdiler.
Şube başkanı öğleden sonra gelerek belediye ile görüştü ve Çarşamba
günü saat 11.00 için randevu verildi.
3 Ocak günü sabah iş saatinde fabrikanın önünde toplanmak üzere dağıldık.
Çarşamba günü, saat 11.00'e kadar fabrikanın önünde beklendi. 11.00'de
topluca fabrikadan belediyeye yüründü. Yürüyüş sırasında "Yaşasın
işçilerin birliği", "Susma sustukca sıra sana gelecek",
"İnadına sendika inadına DİSK", "Vur vur inlesin Bayram
Cengiz dinlesin", "İşçilerin birliği sermayeyi yenecek"
sloganları atıldı.
Sloganlar üzerine jandarma geldi ve belediyeden ileri gidilmemesi
için barikat oluşturdu. İşçiler de topluca belediye binasına girdi.
İlk başta yemekhaneye sonra toplantı salonuna gidildi. Bu salonlar
işçileri almayınca, nikah salonunda toplanıldı.
Belediye başkanı geldi ve işçilere propaganda yaptı. Kendi hayat hikayesini
vb. anlattı. İşçileri destekleyeceğini söyledi. İşçiler de taleplerini
ifade ettiler. Başkan bu talepleri kabul etti ve ek olarak da bir
İşçi Evi için salon vermeyi önerdi.
Daha sonra temsilciler, sendikacı ve belediye başkanı toplandılar.
Bu toplantıda patronla telefonda görüşen belediye başkanı, ya gel
işyerini çalıştır, yada işçilerin parasını ver dedi. Bayram Cengiz
de artık çalışmayacağını fakat paraları ödeyeceğini söyledi.
Belediyeye topluca gidilmesi sonuç verdi.
Çarşamba akşamı, "Esenyurt işçilerine, emekçilerine" başlığıyla
ve "DİSK Tekstil 1 Nolu Şubeye Üye İşçiler" imzasıyla bildiriler
çoğaltıldı. Sendika bildiriyi kendi imzasıyla çıkarmaktan çekindi.
Perşembe günü sabahı duraklarda ve fabrika servisleri başta olmak
üzere bölge çapında bildiri dağıtımı yapıldı. Dağıtım, Cuma, Cumartesi
ve Pazar devam etti. Dörtbinbeşyüz bildiri dağıtıldı ki, bu bildirinin
üç, beş işçiye ulaştığını düşünürsek, 15 bine yakın işçiye bugünkü
durum ve mücadele hedeflerimiz anlatıldı.
İşçiler Sendika Bürokrasisini
Tanıdılar
Cuma günü belediyenin verdiği üç minibüs ve yalaşık 60 işçiyle saat
11.30'da sendika genel merkezine gidildi. Cuma gününün seçilmesinin
nedeni başkanlar kurulunun toplanacağı gün olmasıdır. Basına da haber
verildi. Ancak birçok basın mensubu toplantı olacak diye geri çevrilmiş.
Sendika genel merkezine gidildiğinde başkanlar kurulunun ertelendiğini,
hiç bir yöneticinin olmadığını öğrendik. Yalnızca şube başkanı vardı.
İşçiler tepkilerini artırınca önce Ali Yılmaz sonra Kazım Doğan ortaya
çıktı. İşçilerle görüşmeye ise Kazım Doğan geldi.
Kazım Doğan söze işçileri suçlayarak başladı. Eliyle bir işçiyi göstererek
"sen sigortalı mısın?" diye sordu ve sigortasız olduğunu
öğrenince "Neden sigortalı olmadın" diye azarladı. Sorunumuzun
şimdi sigorta olmadığı söylendi ve üç talep sıralandı:
1. Mahkeme açılsın ve sendika masrafları karşılansın; mahkemeyi kazandıktan
sonra sendikanın parasını öderiz.
2. Birinci erzak yardımını belediye yapacak, ikincisini sendika yapsın.
3. Patronu teşhir etmek için İngiltere'deki sendikalara faks çekilsin.
Kazım Doğan üçüncü talebimizi hemen kabul etti. İşçiler diğerlerinin
de kolay olduğunu söylediler.
Mahkeme masraflarına gelince, sendikanın parasının olmadığını, Çukobirlik'te
mahkeme açılmasını bekleyen bin işçi olduğunu ve birini ödeyip diğerini
ödememezlik edemeyeceklerini söyledi.
İşçiler ısrarla paralarının olmadığını ve ödeyemeyeceklerini söylediler.
Örnekler vererek sendikanın parasının olduğunu, bunun sendika binasına
baktıklarında ya da sendikacıların kullandığı arabalara bakıldığında
anlaşıldığını söylediler. Aidatların nerelere gittiğini sordular.
Tüm bunlar sendikacıyı kızdırdı ve saldırganlaştırdı. Kazım Doğan
gitmeye kalktı, o sırada alkışlarla protesto edildi ve yuhalandı.
Yerine oturması haykırıldı ve işçilere bağıramayacağı söylendi; hem
de masaya yumruk vurularak ve büyük bir öfkeyle.
Kazım Doğan beklemediği bir tepkiyle karşılaştı. Geri adım atmak zorunda
kaldı. Önce 15-20 kişinin parasını ödeyebileceğini açıkladı. Daha
sonra mahkemenin iki aşamalı olacağını ve ikinci aşamanın giderlerini
de sendikanın karşılayabileceğini söyledi.
Kuşkusuz bu sendika bürokratına inanmamız için bir neden yok ve ettiği
vaat, davanın kazanılmayacağına inanmasına dayanıyor. Yine de toplantı
salonunu ona dar eden işçiler, toplantıdan başları dik ayrıldılar.
Tartışmalar ağız kavgasına dönüşünce avukat da odayı terk etti.
Para Toplama Kampanyası
Cuma akşamı sendikalı işçilerle yapılan toplantıda (her gün akşamüstü
genişletilmiş komite toplantısı yapılmaktadır), Cumartesi ve Pazar
günleri neler yapabileceğimiz tartışıldı.
Mücadeleyi uzun süre devam ettirmek, mahkeme parasını bulmak için
neler yapılabilirdi? Bölge çapında para toplama kampanyası yapmaya
karar verildi. Boş kutu (ayakkabı kutusu) bulundu; bu kutular koli
bantlarıyla sıkıca kapatıldı ve sadece para atılacak kadar bir açıklık
bırakıldı.
Cumartesi günü para toplama işi birçok işçi tarafından hoş karşılanmadı.
Daha doğrusu kendilerine yakıştıramadılar. Bazıları da para toplanabileceğine
inanmadı. Sonuçta bir kez denenmesine karar verildi. Üç dört kişilik
gruplarla 10 kutu aracılığıyla para toplanması için çıkıldı.
Akşam saat 18'de kutular açıldığında kimse toplanan paraya inanmadı:
300 milyon lira toplanmıştı. Bu para sendikacının zar zor verebileceklerini
söylediği para kadardı ve işçiler sendikanın 'zar zor' verebileceğini
bir kaç saat içinde toplayabildiler.
Pazar günü, hem dükkanlar kapalıydı hem de merkezlerden daha kenar
mahallelere gitmek gerekiyordu. Semt pazarlarına gidildi ve 12 kutuyla
yapılan kampanyanın bilançosu 210 milyon lira oldu.
Jandarma bölgesi dışında para toplayan 4 arkadaş, polis tarafından
gözaltına alındı ve yarım saat sonra serbest bırakıldılar. Bildiri
dağıtımı sırasında da jandarma tarafından sorular sorulmuş ama gözaltılar
olmamıştı. Polis ve jandarma iki aydır ücretlerini, ikramiyelerini
alamayan işçilerin haklılığı karşısında, uzun boylu bir müdahalede
bulunmaktan çekinmektedir. Kitle mücadelesinin gücü, kolluk kuvvetlerinin
müdahalelerine en büyük engeldir. Bu bölgede ilk kez bu yöntemle para
toplanıyor ve çevre halkına mücadeleyi destekleme çağrısı yapılıyor.
İşçiler, mücadeleye devam edebilmek için kendileri para topladılar.
Bazıları destek için 5-10 milyon lira verdi. Üç ilkokul öğrencisi,
dayanışma için ceplerindeki harçlıkları verdiler.
Mücadele Genişleyerek Sürecek
Geçen hafta boyunca birebir binlerce insanla görüşüldü ve son iki
gün yaklaşık 2-3 bin kişiye ulaşıldı. Faaliyetlere (bildiri ve para
toplamaya) 110 kişi katıldı. Bu kampanya sırasında işyerinin, işçilerin
durumu anlatıldı ve bildiri dağıtıldı.
Gelecek hafta içinse, program şöyle belirlendi:
1. Belediyenin vaatleri somutlanacak (erzek, nöbet yeri, işçi evi
bürosu, dayanışma gecesi için salon ve bir de minibüslerin 1 ay süreyle
işyeri kimliği gösterenlere bedava olması);
2. Televizyon kanalları ve radyolar dolaşılarak haber yapılacak;
3. Afiş ve gece için hazırlık yapılacak;
4. Dava için gerekli para, dilekçe ve vekaletnameler hazırlanacak.
Salı gününden itibaren bu hedeflere ulaşılmaya çalışılacak.
Genel Bir Değerlendirme İçin...
18 Aralık'tan bu yana 24 saat nöbet tutmayla başlayan hak arama mücadelesi,
üçüncü haftasında esas olarak birlik ve dayanışma sayesinde devam
ediyor. Patron ise, gizlendiği delikten çıkmak zorunda kaldı. Neredeyse
her gün telefonla sendikacıyı arıyor. Muhasebe müdürü işçilerin istediği
vizite kağıtlarını veriyor. Makineleri satın almak için müşteriler
gelmeye başladı ve 13 Ocak'ta İngiltere'den bir ortağın geleceği söylendi.
İlk defa işyerine girildi ve makinelerin yerinde olup olmadığı görüldü.
Patronun en başından itibaren kaçma hazırlığı yaptığını, 3 kol takma
makinesi, vatka makinesi ile kesim motorlarının gitmesinden anlaşıldı.
Muhtemelen kiraladığı bir atölyede üretimine devam ediyor. Önümüzdeki
görevlerden biri de bu atölyeyi bulmaktır.
Bütün bunların açığa çıkmasını sağlayan işçilerin mücadelesi oldu.
İşçiler, fabrika önünü, nöbetleri terketmeyip kararlı davrandılar.
Sonuç almak için, kuşkusuz zaman gerekli. Bu zamanı kısaltacak olansa,
mücadelenin daha da yayılmasıdır. Nitekim, çevre fabrikalarda (başta
komşu fabrika) patronların huzursuzluğu artıyor. Örgütlenme diğer
fabrikalara sıçrayabilirse (Ocak zamlarının düşük olması kesin gibidir
ve bir şans vardır), patronların paniği artacaktır. Bu panik de kaçak
patrona baskının artması demektir. Paraların alınması, bu gibi baskıların
artmasıyla mümkün olabilir.
Konfeksiyon patronlarının ne kadar vurguncu, sözünde durmayan (hem
de namus, şeref sözü vermişlerdi), adi birer para babası olduğu bir
kez daha görüldü. Fark şu ki, bu kez işçiler kararlı, bir kitle mücadelesi
çizgisi izliyorlar ve olabildiğince örgütlüler.
Dayanışma Gecesi
21 Ocak 2001 tarihinde düzenlenen Cengiz Tekstil İşçileriyle Dayanışma
Gecesi'nde yapılan konuşmalardan bazı bölümleri, sınıf dayanışması
adına yayınlıyoruz.
Değerli işçiler, emekçiler!
Değerli mücadele arkadaşlarım!
Değerli misafirler,
Cengiz Tekstil işçilerinin bilgilendirme toplantısına, moral gecesine
hoş geldiniz. Mücadelemiz hakkında üyelerimize ve diğer işçilere bilgi
vermek istiyoruz. Sizlerin desteğini almak için bu geceyi düzenledik.
Toplantımıza katıldığınız için, bütün arkadaşlarım adına teşekkür
ediyorum. Tekrar hoş geldiniz diyorum.
Değerli arkadaşlar,
Bir aydır ekmek ve hak mücadelemizi sürdürüyoruz. Henüz hakkımız olan
ücret, mesai ve tazminat paralarını alamadık. Paralarımızın peşindeyiz.
Ne zaman ve nasıl bir sonuca ulaşacağımızı bilmiyoruz. Şunu biliyoruz:
mücadele etmezsek, elimize hiç bir şey geçmeyecek. Başından beri iki
yol vardı: Ya 'lanet olsun' deyip bırakıp gidecektik, ya da hakkımızı
arayıp mücadele edecektik. Biz ikinci yolu seçtik.
İyi de yaptık. Henüz paralarımızı alamadık ama, yanı başımızdaki Fateks
patronu mücadelemizden korktu. İşe giriş çıkış saatlerini değiştirdi.
İşçiler sendikalaşmasın diye ne yapacağını düşünüyor. Demek ki mücadele
işe yarıyor.
Mücadele edersek patronlar işçilerden çekinir ve bize haksızlık yapamazlar.
Hakkımızı ararsak hak elde ederiz. Yoksa kimse kimseye bedel ödemeden
bir şey vermez. Ne demişler: hak verilmez, alınır!
Değerli işçiler, emekçiler,
Patron Bayram Cengiz işçiden kaçıyor. Ortaya çıkamıyor. Diğer patron
İsmet Cengiz, İstanbul'da. O da işçiden kaçıyor. İşçiyi görünce İngilizce
konuşuyor. Esenyurt'a gelemiyor. Patronlar işçiye görünemiyor. İşyerine
gelemiyorlar, çünkü suçlu olduklarını biliyorlar. Haksız olduklarını
biliyorlar. İşçinin alınterini, emeğini çaldıklarını biliyorlar. İşçiden
çekiniyorlar.
Cengiz Tekstil'de her zaman suç işlendi. Yıllarca sustuk. Düzelir
diye bekledik. İşler daha da kötüye gitmeye başlayınca sendikalaşmaya
karar verdik. İşyerinde kaçak işçi çalıştırma vardı, vergi kaçırma
vardı. Eksik mesai parası ödeme vardı. Haftada 1 saat 15 dakika parasız
çalışıyorduk. Belki hayali ihracat da yapıyorlardı.
Jandarma karakoluna 100 metre mesafede, patronlar suç işliyorlardı,
Kimse onlara dur demedi. İşçi hakkını almak isteyince jandarma müdahale
ediyor, gözaltına alıyor. Yasalar patronları koruyor. İşçi haklı bile
olsa, yasalar patronlardan yana....
İşçiler, emekçiler,
Bu ekonomik düzeni ve yasaları değiştirmek için mücadele etmeliyiz.
Mücadele için birliğe, güce ihtiyaç var. Bu güçlerden biri, işçilerin
örgütü olan sendikalardır. Ancak, sendikaların başında bulunan bugünkü
yöneticilerle bu iş olmaz.
Sendikaları gerçek bir işçi örgütü yapmak için mücadele etmeliyiz.
Daha çok işyerinde örgütlenmeliyiz. Sendikalı olmalıyız. Yönetimleri
değiştirmeliyiz. Böylece sendikalar birer işçi örgütü olabilir.
Buradan salondaki herkese sormak istiyorum: Haklarımızı almak için,
bugün ve yarın mücadeleye var mısınız? Söz veriyormusunuz? Söz veriyormusunuz?
Öyleyse, bu inançla sizleri selamlıyorum. Ben de arkadaşlarım adına
size söz veriyorum.
Mücadelemiz, Cengiz Tekstil'de başlasa bile, sömürücüleri ve ezenleri
bütün dünyadan silip atana kadar sürmelidir.
İşçi sınıfına güveniyoruz. Sizlere güveniyoruz.
Yaşasın işçilerin birliği!
İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!
***
Kadın ve erkek işçiler, değerli arkadaşlarım,
Biz yıllardır konfeksiyonlarda çalışıyoruz. Konfeksiyon işçilerinin
sorunları, diğer işkollarındaki işçilerin sorunlarıyla ortaktır. Ancak,
konfeksiyon patronları ikiyüzlü, kaptı kaçtı ve genellikle sonradan
zengin olan kişiler olduğu için, işçiler bir çok haklarını kaybediyorlar.
konfeksiyonda çalışacak işçi sayısı çok olduğu için, patronlar rahatça
işçi atabiliyorlar. İşsiz çok. Konfeksiyon işçisi genç ve deneyimsizdir.
Örgütsüz ve dağınık olduğu için, sömürü ve baskıyı daha ağır yaşamaktadır....
Değerli dostlar,
Bir yıl içinde neler yaptık? Cengiz Tekstil işçileri, kendilerini değiştirmeyi
bildi. Okudu, öğrendi, yürüyüş yaptı, nöbet tuttu, eğitimlere katıldı,
mitinglere gitti.
2000 yılının 1 Mayıs mitingine o gün çalışmayıp topluca giden ender
işyerlerinden biri oldu. DİSK Tekstil Sendikası içinde ise tek işyeridir.
Emeklilik yaşının uzatılmasını protesto mitingine Cengiz Tekstil işçilerinin
yarısı katıldı. Kimya Teknik işçilerinin grevine 40 işçiyle destek verdi.
Adana'da grevdeki EKSA işçilerine maddi destek verdi.
Cengiz Tekstil işçileri bütün bunları yaparken, hiçbir maddi çıkar gözetmedi.
Yapılması gerektiğine inandı ve yaptı. Cengiz Tekstil, konfeksiyonda
sendikalı olup, sözleşme imzalayan tek işyeri olmasına rağmen, sendika
genel merkezi Cengiz Tekstil işçileri için gerekeni yapmadı. Üzülerek
ve öfkeyle söylemek istiyorum: işçinin beklediği hiçbir şeyi yapmadı.
...
Değerli işçi arkadaşlarım,
Biz şunu öğrendik: önce işçiler örgütlenmeli. Sendika yöneticilerine
rağmen örgütlenmeli. Birlik olmalı, dayanışma içinde olmalı. Sendikalaşmayı
bu örgütlenmeye bağlı olarak yürütmeli. Sendika gelince her şey düzelir
sanmayalım. Bütün güç işçinin elindedir. Mücadelenin denetimi işçilerin
ellerinde olmalıdır. Mutlaka örgütlü ve birlikte olmalıyız....
Arkadaşlar,
"Mücadele ettik neye yaradı", "sendika kurduk da ne oldu" dememeliyiz.
Patrona bedel ödettik, fabrikayı kapatıp gitti, Esenyurt'a gelemiyor
bile. Birçok hak elde ettik...
İşçi olduğumuz sürece, mücadelemiz de sürmek zorundadır. Bu inançla
sizleri selamlıyorum. sınıfmücadelesi temelinde yürüteceğiniz çalışmalarda
başarılar diliyorum.
Yaşasın işçilerin birliği!
Yaşasın sınıf mücadelemiz!
Kazanmak İçin Sürekli
Mücadele Gereklidir
Cengiz Tekstil'de mücadele ikinci ayını doldurdu. 8 Şubat'ta işçilerin
icra takibinin sonucu olarak makinelere haciz konuldu. Bu icra, işçilerin
somut alacağının ifadesi oldu.
Patron, icradan önce de makinelerin satılmasını kabul etmişti. Ancak,
satıştan elde edilecek parayı sendikalaşmaya karşı çıkan ve kendi
tarafında olan kişilere de dağıtmayı şart koşuyordu. İcra, sendikalaşmanın
içinde yer alanların paralarını almalarını sağlamış oldu.
İcra yoluyla alınacak para 16 ile 50 milyar arasında değişiyor. Bu
miktar ise, sendikalı işçinin alacağını karşılamıyor (işçilerin alacağı
125 milyar liradır). İcra dışında kalan paranın alınması için, işyeri
ortaklarından Bilgehan Ateş'in Çorlu'da açtığı yeni işyerine gidilip
baskı yapılması gerekiyor.
İşçiler her hafta sonu yaptıkları toplantılarının sonuncusunda, topluca
sendika genel merkezine ve Çorlu'ya gitme kararı aldılar. Sendikadan
maddi destek ve satışı hızlandırması istenecek; işveren ortaklarından
ise, satış önüne engel çıkarmamaları istenecek.
İşçilerin icra takibine patronun tepkisi, makinelerin kira (leasing)
olduğuna dair İş Bankası, Yapı Kredi ve Sümerbank'a ihbarda bulunması
oldu.
Yasa gereği makineler kirada ise, önce bankalar alacaklarını alıyorlar,
sonra işçi alabiliyor. Makinelerin sözleşme tarihinin dolması ve kira
borcunun ödenmesi halinde satış yapılabiliyor. Yapılan araştırmada,
makinelerin borcu olmadığı, ancak sözleşmenin 18 Haziran'da bittiği
öğrenildi. Sendika patronun bu itirazını geri aldırmak veya borcunu
ödemeye zorlamak durumundadır. Sendika yöneticileri, sadece makinelerin
satışı için alıcıyla pazarlık yapmakla kendilerini sınırlıyorlar.
Sendikacılar görevlerini yapmıyorlar.
Makinelerin haczinde bir teknik hata da yapıldığı ortaya çıktı ve
işçinin cebinden 300 milyon lira daha çıktı. Avukatın yaptığı bu hata,
yediemin olarak işyeri bekçisinin yapılmış olmasıdır. Bekçi patronun
dayatmasıyla yedieminlikten istifa edince, yeni bir yediemin için
icra müdürlüğüne ikinci defa "yolluk masrafı" yatırmak gerekti. Bu
masraftan sendika sorumludur ve bu paranın ve vaat edilen 500 milyon
liranın istenmesi için somut bir neden var demektir. İcra dairesiyle
yapılacak her işlem parayla oluyor. Dosya, harç, pul, yolluk, ilan
vb. parası sürekli gerekiyor. Satış sonrasında ise, KDV vb. kesintiler
yapılacak. Kısacası, icra koydurmanın moral ve siyası anlamına rağmen,
beklenen yönde maddi bir kazanç elde etmek mümkün olmuyor.
Patronun Teşhiri Devam Ediyor
Patronun işçilerin haczine itirazına karşılık, işçiler de patronun
teşhirini sürdürüyorlar. Belediye ve yerel basın zemininde mücadeleyi
gündemde tutmaya devam ediliyor. Son olarak ise, DİSK başkanının davetiyle
işçilerin katıldığı Reha Muhtar-Ateş Hattı programında patron teşhir
edildi.
Bu teşhir, hem patron tarafından hem de bölge kamuoyu bakımından etkili
oldu. Mücadelenin duyurulmasına katkıda bulundu. Bir yönüyle de işverenin
hacze itirazına karşı cevap oldu.
Cengiz Tekstil deneyiminin, krizin derinleşmesiyle birlikte yaşanacak
sendikasızlaştırma, işten atma olaylarına karşı bir kararlılık ve
mücadele örneği olma olasılığı vardır. İş bulma olanağının zayıflığı
işçileri yeniden toplantılara katmaya başlamıştır. Bu da mücadelenin
bayram sonuna kadar sürmesine ve diğer işyerlerine aktarılmasına olanak
vermektedir.
İşçi-Sendika Evi Girişimi
Mücadelenin sürekliliği için, örgütlenmenin de sürekliliği gerekli.
Bu nedenle yapılan İşçi-Sendika Evi girişimi anlamlıdır. Bu girişimin
başarılı olması, işçilerin mücadeleye sahip çıkmalarına bağlıdır.
Cengiz deneyimi sonuçlandığında geriye böyle bir örgütlenme bırakılabilirse,
bu da bir başarı olacaktır. Girişim, işçilerin denetlediği, yönettiği
ve mücadelelerinde araç olarak kullanabildikleri bir olanak olursa,
amacına ulaşmış demektir. İşçi Evi, 8 Mart kadınlar günü vesilesiyle
açılacak ve kamuoyuna daha geniş tanıtılacaktır.
Mücadeleye Devam...
İşçiler haklarını almak için mücadeleye devam ediyorlar. Mevcut yasalarla
ancak bu maddi sonuca (haciz) varmak mümkündü. Haciz koydurmak işçiler
için bir başarıdır. Herkes biliyor ki, patron maddi açıdan hiçbir
şey vermek istemiyordu. Özellikle de sendikalılara hiçbir şey vermek
istemiyordu. Sendikalıları bir yıl süründüreceğim diye haber gönderiyordu.
Bu açıdan, patrondan koparacağımız para miktarı ne olursa olsun, işçiler
için kazançtır.
En önemli kazanç ise, maddi değildir. Mücadele deneyimi kazanmak,
parayla satın alınabilecek bir şey değildir. İşçiler, iki ayda öğrendiklerini,
yaşadıklarını belki 10 yılda öğrenemezlerdi. Bu büyük bir kazançtır;
önemi ileride daha iyi görülecektir.
Mevcut iş yasaları 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle öyle işçi aleyhine
dönmüştür ki, işçinin yasal yoldan hak alması adeta olanaksızdır;
ya da yasal yola başvuranı pişman edercesine pahalı ve uzun bir yoldur.
Buna rağmen işçiler yasal yoldan da hak almış, önce sendikalı olmuş
sonra da haciz koydurmuştur.
Haciz koydurmak kolay olmamıştır. Birçok işçi aleyhine durum, işçilerin
örgütlü davranışıyla aşılmıştır. İşveren, gerekli sürede (7 gün içinde)
itiraz edememiştir.
12 Eylül'den önce, iş mahkemelerinde işçi alacakları her türlü harç,
dosya, pul parasından muaftı. Bugünse, her aşamada para gereklidir.
Bir kişinin dava açması için 100 milyon liraya ihtiyaç vardır. Sendika
işçilere maddi destek vermemiştir. İşçiler kendi olanaklarıyla para
bulup davalarını açmıştır. Patron, yasalar ve sendika bürokrasisine
rağmen, genç konfeksiyon işçilerinin doğru bir yol gösterme sayesinde
başarılı işler yapabilmesi, bütün işçilerin kazancı ve başarısıdır.
Kriz şartlarınının devam ettiği bugünkü koşullarda, Cengiz Tekstil
mücadelesini desteklemek, sürmesi ve yayılması için çalışmak, her
bilinçli işçinin görevidir.
İşçiler Fabrikada Ama Patron Ortada Yok!
Makinelerin 18 Haziran'da başlayacak olan satışına kadar olan yer
problemi sürüyor. Haciz yerinde gerçekleştiği için makinelerin orada
kalması da en ekonomik olan durum. Fakat Mayıs ayına kadar kirayı
patronlardan alan mal sahibi, sendikayla temasa geçerek makinelerin
kenidisinin göstereceği başka bir depoya taşınmasını istedi. Şube
başkanı bunu yalnız bir kaç işçiye haber verdi. Şube başkanı iki hafta
önce makinelerin taşınabilmesi için avukatın hazırladığı kağıtlarla
geldi. Fakat işçiler bunu konuşmadıklarını, hem makineleri bir kez
fabrikadan çıkardıktan sonra geri getirip getiremeyeceklerinin belli
olmadığını söylediler. Bu yüzden mal sahibi ile görüşmek için bir
komisyon seçildi.
Pazartesi günü sendikacı ve bu altı işçi, mal sahibi ile görüştüler.
Mal sahibi işyerini boyamak istediğini, makineleri bina içinde de
başka bir yere koyabileceklerini söyledi. Bunun üzerine bir sonraki
Pazar doğrudan fabrikada toplandık. Makineleri kesimhanenin deposuna
taşımaya başladık. Ama bu sırada fabrikada iğne, iplik, mekik, masura,
düğme, fermuar, makas hiç bir şeyin ortada olmadığını fark ettik.
Bu arada kapısı kilitlenmiş üç oda vardı. Mal sahibinin adamlarından
birinden anahtarı istedik. "Bir sorayım" diyerek gitti. Bu odalardan
birinin üstü açıktı. Buradan bir arkadaş içeri girdi. Ve kaybolan
her şeyin kutu kutu burada olduğunu söyledi. Bunun üzerine bunları
da çıkarıp taşımaya başladık. Diğer odaların da bunlarla dolu olduğu
anlaşılıyor. Bu sırada kuyruğuna basılmış gibi bağıra bağıra mal sahibi
geldi. Adamı "işçiler odalara girdi" diye ispiyon etmiş. Vay efendim,
nasıl kilitli bir yere girermişiz? Avukat bey ona yalnız makinelerin
alınacağını söylemiş. Sendikacı adamı sakinleştirmeye çalışırken,
bir temsilci "avukat hangi işçiye sormuş, sana bunu söylerken kimden
izin almış" diye çıkıştı. Hem mal sahibi hem de sendikacı ne diyeceklerini
bilemediler. Sonra sendikacı "tamam, sen karışma" diyerek onu uzaklaştırdı.
Bunu duyan mal sahibi yine bağırmaya başladı.
Mayıstan sonra satışın süreceği yaklaşık iki ayın parasını da içerideki
bu malzemeleri satarak geçirmeyi düşünen ve yaptığı hırsızlık açığa
çıkan mal sahibi, feryat figan dışarı çıkarıldı. Daha sonra makineler
kesimhane deposuna taşındı.
İçeriden yalnız, şube başkanı mal sahibinin adamlarıyla konuştuktan
sonra, kendi imkanlarımızla oluşturmaya çalıştığımız işçi sendika
evi için gereken sandalye, masa, dolap gibi bir takım mobilya çıkardık.
Bu taşımadan sonra işçi arkadaşlarla yeni yerimizde yapılan toplantıda
mal sahibinin bu işçi düşmanı ve hırsız tavrına karşı neler yapabileceğimizi
tartıştık.
Şube başkanı ise özellikle bu haciz işlemleri sırasında yapılan hataları
eleştiren işçilere "evet, ben 23 yıllık sendikacıyım, avukatımız sendikada
10 yıldır çalışıyor ama, bir işyerinde alacağımız için hiç bu kadar
ileri bir aşamaya gelmemiştik. Biz de bunları ilk kez yaşıyoruz. Bu
yüzden kabahatimiz yok demiyorum" diyerek özeleştiri verdi. Hatta
"avukat bey haftaya gelebilir mi?" diye soran bir işçiye "gelmez"
derken de bu durumu kastetti.
5 yıllık bir konfeksiyonun, iki üç yıllık kıdemli işçileri bile olsak,
mücadeleye sahip çıktığımızda, kavganın denetimini elimizde bulundurduğumuzda,
20 yıllık sendikacılar da 10 yıllık sendika avukatları da bizden öğrenmek
zorunda kalıyorlar.
Elbette biz de öğreniyoruz. Yeni girdiğimiz işyerlerinde daha bilinçli
işçiler olarak mücadeleyi daha ileriye götürmek için deneyim kazanıyoruz.
