Aşağıdaki yazıyı Halkların Mücadelesi Enternasyonal Ligası'nın (HMEL) internet adresinden alarak çevirdik.
Yeni Dünya İçin Çağrı

EMPERYALİST GLOBALİZASYON VE TERÖRİZM

Prof. Jose Maria Sison, Genel Danışman
Halkların Mücadelesi Enternasyonal Ligası
De Rode Hoed, Amsterdam

Halkların Mücadelesi Enternasyonal Ligası Uluslararası Koordinasyon Komitesi tarafından emperyalist globalizasyon ve terörizm konusunda konuşmaya davet edildiğim için memnun oldum. Halk için böylesine hayati önemdeki acil bir konuyu tartışmak benim için sevindirici bir görev.
Konunun formülasyonundan, emperyalist globalizasyon ile terörizm arasındaki ilişkiye derin ilgi duyulduğunu varsayıyorum. Gelişmesinin çeşitli aşamalarında ekonomik terörizmin kapitalizmi karakterize ettiğini ve emperyalizmin savaş ve terörizm demek olduğunu tartışmayı öneriyorum.
Kapitalizm ve emperyalizmde ekonomik terör
Marx'la söylemek gerekirse, "Tantae molis erat (Öylesine muazzam bir görevdi ki), kapitalist üretim tarzının "ezeli ve ebedi doğa yasaları"nı tesis etmek, çalışanlar ile çalışma koşulları arasındaki ayrıştırma sürecini tamamlamak, bir kutupta, üretimin ve geçimin sosyal koşullarını sermayeye, karşıt kutupta, nüfusun büyük kütlesini ücretli işçilere, "özgür çalışan yoksullar"a, modern toplumun bu yapay ürününe dönüştürmek. Angier'e göre para, "bir yanağında doğuştan kan lekesiyle dünyaya gelir"se, sermaye, tepeden tırnağa, her hücresinden kan ve pislik damlayarak gelir."
Kapitalizmin gelişmesinde, ilkel sermaye birikimi, tarımsal fazlanın üretimi için kölelerin, serflerin ve çiftlik işçilerinin kullanımı, proleterleştirilmiş köylülerin ve keza kadınların ve çocukların 12 ila 16 saate kadar varan süreyle düşük ücretle çalışmaya mecbur edilmesi ve koskoca ulusların eski tarz sömürgecilikle büsbütün talan edilmesi gibi en vahşi sömürü yöntemlerini gerektirdi.
Tüm bu sömürü yöntemleri, 16. yüzyılın ilk sömürgeci globalizasyonundan 19. yüzyılın serbest rekabetçi kapitalizmine kadar sürdü ve ekonomik terörizmi oluşturdu. Üretim araçlarına sahip olmayanlar, bunlara sahip olan bir avuç insan tarafından sömürüldü ve geçimini temin etmek için çalışmak, aksi taktirde açlık ve hastalıktan erkenden ölmek zorundaydılar.
Burjuvazi işyerinde bizzat üretim süreci içinde işçilerin kitlesinden artıdeğeri sızdırır; onlar, feodal ekonominin kendi kendini geçindiren doğal ekonomisinden tamamen koparıldıkları ve kendi işgücünü satmaktan başka geçim kaynağına sahip olmadıkları bir genel durumda, işten atılma tehditiyle bu artıdeğeri teslim etmek zorundadırlar.
Ücret ve çalışma koşullarını iyileştirmek için mücadele etmek ve sosyalizmi inşa etme tarihi misyonu doğrultusunda çaba göstermek amacıyla işçiler sendikalar ve siyasi partiler kurdular ve burjuvaziye karşı sınıf mücadelesi verdiler. İşçi sınıfının taleplerini hiçbir zaman kendiliğinden kabul etmeyen burjuvazi, işçi sınıfına saldırmak için en şiddetli ve en aldatıcı araçlara başvurdu.
Kapitalizmin en yüksek ve son aşamasında, tekelci kapitalizmde veya modern emperyalizmde, ekonomik terörizm en şiddetli düzeyine ulaştı. İşçilerden artıdeğer sızdırmak kapitalist toplumda daha da şiddetlenir. Ve aşırı üretim krizi tüm çalışan insanlar için daha da felaketli bir hale gelir.
Ne var ki, proletarya siyasi iktidarı ele geçirip sosyalizmi inşa edecek kadar güçlenmeden önce, tekelci burjuvazi meta fazlasını ve sermaye fazlasını ihraç ederek ve ezilen halkları ve ulusları süper sömürüye tabi tutarak ülkedeki ekonomik krizi hafifletmeye çalışır.
Sömürgeler, yarısömürgeler ve bağımlı ülkeler en ucuz emek ve hammadde kaynağı ve en kârlı yatırım alanları haline gelir. Emperyalist ülkelerde refah dönemlerinde, tekelci kapitalizmin ziyafet sofrasından işçilerin belli bir pay aldıkları ve sosyalist devrime ilgilerini yitirme eğiliminde oldukları bile söylenebilir.
Ezilen halklar ve uluslar, en vahşi sömürü biçimlerine maruz kalmak zorunda bırakılırlar, aksi taktirde onlara karşı ekonomik ve askeri yaptırımlar uygulanır. Sömürgeler ismen bağımsızlıklarını kazanıp yarısömürgeler veya bağımlı ülkeler haline geldiklerinde bile yeni-sömürgeci süper sömürü yöntemlerine tabi tutulurlar, emperyalistler kukla rejimlerden tekelci kapitalizmin diktalarına uymalarını talep ederler.
Yeni-sömürgecilik ekonomik ve mali denetimden ibaret görünse de, emperyalistler yeni-sömürgeleri süper sömürü yöntemlerine teslim olmaya zorlamak için siyasi baskı ve askeri zor kullanmaya daima hazırdırlar. Böylece onlar ikili ve çoktaraflı askeri anlaşmalar yapıp, ikili ekonomik anlaşmaları ve IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi çoktaraflı kuruluşların diktalarını uygulatacak araçlara sahip olurlar.
Son onyıllarda, çoğu yarısömürgelerde ve bağımlı ülkelerde aşırı hammadde üretimi ve keza bu ülkelerden az sayıdaki bazılarında düşük katma değerli yarı mamul malların aşırı üretimi, ya iflas eden girişimlerin kapanmasıyla, ya da ama dünya pazarında aynı malların daha ucuz fiyatlarla daha da büyük aşırı üretimi ve daha fazla miktarda ihraç edilmesiyle sonuçlandı.
Aşırı üretim krizi, ticaret açıkları ve artan borç yükü en kötü ücret ve yaşam koşullarıyla sonuçlanır. En kötü kitlesel işsizlik, düşük ücretler, yoksulluk ve yoksunluk koşulları yarı-sömürgelerde ve bağımlı ülkelerde bulunur. Orada halkın çoğunluğu günde iki ABD dolarından az bir parayla geçinir.
Şimdi, gerçekte emperyalist globalizasyon olan, ama aldatıcı bir şekilde "serbest pazar" globalizasyonu denilen şeye bakalım. Tekelci burjuvazinin bu politikası, daha önceki Keynes'ci politikada ücret enflasyonu ve ekonomik durgunluk denilen şeylerden işçileri sorumlu tutar. Kapitalist devlet tarafından yapılan sosyal harcamaları da keza enflasyonist baskı unsuru olarak telakki eder.
Neoliberal "serbest pazar" (gerçekte tekelci kapitalizm) masalı, büyümenin kamu varlıklarının özelleştirilmesi, tekelci firmalara daha fazla mali kaynaklar sağlanması, onların devlet ihaleleriyle semizlenmesi, işçilerin zorlu mücadelelerle kazandıkları hakların kemirilmesi veya yokedilmesi ve keza kadınların ve çocukların korunmasına ve doğaya zarar vermeyi önlemeye yönelik güvencelerin kaldırılması sonucu olduğunu anlatır.
Liberalleştirme, özelleştirme ve kuralsızlaştırma emperyalist ülkelerde çalışan insanların yaşamlarını mahvetti, yarısömürgelerde, bağımlı ve geri ülkelerde ise çok daha fazla insanın yaşamını mahvetti. Bunlar halk tarafından yaratılan sosyal zenginliğin az gelişmiş ülkelerden emperyalist ülkelere akışını hızlandırdı. "Serbest pazar" globalizasyonu dünyada üretken sermayenin yaygınlaşması anlamına değil, bilakis az sayıda emperyalist ülkede, esas olarak da ABD'de, sermayenin hızlandırılmış birikimi ve yoğunlaşması anlamına geldi.
Şimdi bizzat ABD, yüksek teknoloji ürünü malların aşırı üretimi, yüksek teknoloji mali köpüğünün patlaması ve "yeni ekonomi"nin çökmesi sonucu derin bir gerileme içine düşmüş durumda. Yeni ekonomi denilen bu ekonomi, önceleri, enflasyonun olmadığı veya düşük enflasyonlu sürekli büyüyen bir ekonomi olarak lanse ediliyordu. Ekonomiyi dengede tutmak için, ABD Federal Bankası'nın sadece faiz oranlarını ayarlaması ve yeniden ayarlaması yeterdi.
ABD'deki ekonomik kriz tüm dünya kapitalist sistemini İkinci Dünya Savaşı'nın sonundan beri en kötü depresyon içine attı. Emperyalist ülkelerden hammadde ve yarı mamul mal siparişlerine bağımlı olan dünyanın geri kalan kesimi, hızla kötüleşen bir depresyon içinde.
Dünya Ticaret Merkezi'ne ve Pentagon'a 11 Eylül'deki saldırılardan önce bile Bush yönetimi, ABD'deki ve dünya kapitalist sistemindeki mevcut ekonomik krize çözüm olarak askeri üretimi arttırmayı önermişti. 11 Eylül saldırıları ertesinde ABD, tekelci firmalara büyük vergi indirimleri ve yağlı askeri kontratlar sağladı.
Fakat ABD'nin yüksek teknoloji ürünü askeri üretim kampanyası ne ABD'deki ne de tüm dünyadaki ekonomik krizi çözmeyecektir. Bilakis krizi kötüleştirecek, savaş histerisi yaratacak ve tüm dünyayı ABD ve diğer emperyalistler tarafından daha fazla saldırı savaşları tehlikesine atacaktır.

Emperyalizm savaş ve terörizm demektir


İnsanlık tarihinde ortaya çıkan tüm şiddet güçleri arasında emperyalizm, insanlığa karşı en çok ve en ağır suçları işlemiştir. Emperyalistler arası savaşlar, sınırlı savaşlar denilen savaşlar ve açık terörist kukla rejimler, bunların en korkunçları olmuştur.
Dünyayı yeniden paylaşma mücadelelerinin bir sonucu olarak, çekişen emperyalist güçler, on milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanan Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı gibi en ölümcül global savaşlara yol açmışlardır. Çatışan sömürgeci çıkarlar ve artan savaş bütçeleri Birinci Dünya Savaşı'na yol açtı. Mağluplara yapılan katlanılmaz dayatmalar ve faşizmin yükselişi İkinci Dünya Savaşı'na yol açtı.
1948'de Soğuk Savaş başlayıncaya kadar ABD, 1899'dan 1916'ya kadar Filipinler'i fethetme ve altetme sırasında 1,4 milyon Filipinliyi öldürme rezil siciline sahipti. Ayrıca, Hiroşima ve Nagazaki'nin sivil nüfusuna karşı atom bombasını kullanıp 240 000 Japonu öldürme kötü ününe sahipti.
Soğuk Savaş'ın başlamasından sonra ABD, saldırı savaşlarıyla ve gerici kuklalarının gerçekleştirdiği kitle katliamlarıyla en azından 12 milyon insanı öldürmekten sorumludur. ABD, 1950-53 Kore Savaşı sırasında 4,6 milyon Koreliyi öldürdü. Ayrıca, Vietnam'a ve Çin Hindi'nin geri kalan kısmına karşı saldırı savaşında 6 ile 7 milyon arasında insanı öldürdü. ABD tarafından kışkırtılan gerici kuklalar, 1965'de bir milyondan fazla Endonezyalıyı ve başka yerlerde bir ile iki milyon arasında insanı daha öldürdüler.
Şah'ın devrilmesinden sonra İran'dan öç alan ABD, Irak'ı İran'a karşı uzun bir savaş yapmaya cesaretlendirdi. Afganistan'da halkı Sovyet güçlerine ve Sovyetlerin desteğindeki rejime karşı kışkırtmak için islamcı kökten dinciliği teşvik etti. Sandinista Hükümeti döneminde "Kontra"ları Nikaragua halkına karşı terör baskınları yapmaya motive etmek için antikomünist dini yobazlığı kamçıladı.
Açık terörist kukla rejimler aracılığıyla ABD, halka karşı her türlü terörizm edimlerine arka çıktı. Bu edimler içinde illegal tutuklama ve gözetim, işkence, yargısız infaz, kundaklama, yağmalama, zoraki kitlesel tahliye vs. vardır. Asya, Afrika ve Latin Amerika'da milyonlarca insan bu tür terörizm edimlerine maruz kalmıştır.
Tayvan'da Çang Kayşek, Vietnam'da Ngo Din Diem, Endonezya'da Suharto, Filipinler'de Marcos, Arjantin'de Videla, Şili'de Pinochet, Peru'da Fujimori, Kongo'da Mobutu'nunki vs. vb. gibi ABD destekli terörist rejimlerin aldığı insan hayatını da unutmayalım.
Soğuk Savaş'ın sonunda ABD tek süper güç olarak ortaya çıkınca, emperyalistler ve onların propagandacıları, barış ve sükûnun hüküm süreceğini iddia ettiler. Fakat gerçekte ABD gittikçe daha mağrurlaştı ve kana susadı, bariz gözdağı verme, içişlerine karışma, müdahale ve saldırı edimlerinde bulundu.
Son 12 yılda ABD, Irak, Yugoslavya ve Afganistan'a karşı olmak üzere üç büyük-çaplı saldırı savaşı başlatıp bu süreçte petrol kaynakları ve askeri siparişler gibi parsalar topladı. Başını ABD'nin çektiği tüm bu saldırı savaşlarında halk emperyalizmin terörizmine maruz kaldı.
Başını ABD'nin çektiği bu saldırı savaşlarını iğrenç kılan, onun hava gücünü ve yüksek teknoloji ürünü diğer silahlarını kullanıp sivil halkı bombalayıp kıyıma uğratması ve barajlar, elektrik santralleri, hastaneler, anaokulları, okullar, fabrikalar, ofis binaları, kiliseler ve kitlesel medya kuruluşları dahil, sabit sivil yapıları yoketmesindeki alçaklıktır.
ABD ve emperyalist müttefikleri, az gelişmiş ülkelerin ekonomik ve sosyal mahvından sorumludur. Bu, sosyal zenginliğin dışarıya akmasının, aşırı dış borçlanmanın ve hem üretimi hem tüketimi engelleyen tasarruf önlemlerinin sonucudur. Bununla bağ içinde ABD, etnik ve dini çatışmaları körükleyip halk arasında didişmeler ve kitle katliamları yaratarak halkı devrimci yoldan saptırmaya ve ABD'nin hegemonyasını daha da uzatmaya çalışıyor.
ABD şimdi savaş histerisini pompalamak, askeri üretimi artırmak, Amerikan halkının ve diğer halkların demokratik haklarını budamak ve devrim mücadelesi veren halklara, kurtuluş mücadelesi veren uluslara ve ulusal bağımsızlığına sahip çıkan ülkelere karşı saldırganlık ve terörizm edimleri gerçekleştirmek için 11 Eylül saldırılarını kullanıyor.
ABD, dünyanın 1(bir) numaralı saldırganı ve teröristidir. Kendini sahtekârca antiterörizm şampiyonu olarak gösterip dünya halklarını terörize etmek için 11 Eylül saldırılarını kullanmıştır. Küçük özel terörist grupların amatörce elişleri bazen ne kadar şoke edici olursa olsun, onların tümü ABD'nin süper terörizminin gölgesi altındadır.
ABD, bizzat kendi toprakları içindeki insanları ezmektedir, özellikle de Asya, Afrika ve Latin Amerika'dan yeni gelenleri ve İslam dinine mensup olanları. Faşizan Yurtseverlik Yasası'nı kanun haline getirmiştir ve antiterörizm maskesi altında bunu diğer ülkelere antidemokratik yasamanın ve ağır baskı önlemlerinin modeli olarak dayatmaktadır.
ABD, keyfi tutuklamaları, kimseyle görüştürülmeyen süresiz ve iddianamesiz gözetimi, sivil kişilere karşı askeri mahkemeleri ve antiemperyalist liderlere suikast düzenlenmesini veya onların ABD denetimindeki mahkemelerde yargılanmak üzere kaçırılmalarını teşvik edip bunlara girişiyor. CIA'ye yurtdışında antiemperyalist liderleri katletme izni verilmiş bulunuyor.
ABD, onları "şer ekseni" diye mahkûm ederek pratikte İran, Irak ve Kuzey Kore'ye karşı savaş açmıştır. Ayrıca, 12 ülkenin "teröristleri barındırdıkları" işaretini verip bu ülkelerin hükümetleri terörist denilenlerin kökünü kazımaya niyetli değilse veya bunu başaramazsa ABD'nin tek taraflı olarak eylemlere girişeceği yönünde onları uyarmıştır.
Daha şimdiden toplam 1000 kişilik Amerikan savaş birlikleri Filipinler'de Luzon, Visayas ve Mindanao'da konuşlandırılmıştır. Sözü edilen birliklerin bahanesi, bunların Filipinli subay ve erleri Basilan ve Jolo'nun çatışma alanlarında küçük bir haydut grubuna, ABD CIA'sinin birtakım Filipinli kukla subaylarla 90'ların başlarında Moro Ulusal Kurtuluş Cephesi'ne karşı yarattığı Abu Sayyaf'a karşı mücadelede eğitmektir.
ABD'nin Filipinler'deki askeri konuşlanmasının asıl gerçek amacı, Yeni Halk Ordusu'na ve Bangsamoro ordularına karşı savaşta aktif olarak yer almak ve Güney Filipinler'de ABD askeri üsleri kurup Brunei, Endonezya, Malezya ve Filipinler'in tam merkezinde olup bölgedeki petrol ve diğer doğal zenginlik kaynaklarını ve keza uluslararası ticaret yollarını denetlemektir. Yukarıda sözü edilen ülkelerin ilk üçü belli başlı petrol üreticileri arasındadır ve Mindanao'daki Cotabato havzası ve Palawan karasularının da keza zengin petrol rezervlerine sahip oldukları bilinmektedir.
ABD'nin savaş çığırtkanlığı, artan savaş üretimi ve fiili saldırganlık edimleri karşısında geniş halk kitleleri ABD emperyalizmine karşı çıkmakta uyanık, kararlı ve militan olmalıdır. ABD emperyalizmi tarafından yaratılan büyük kargaşa, telaş ve savaşın kendilerini yıldırmasına veya kafasını karıştırmasına izin vermemelidir. Bilakis bunları emperyalizmin çaresizliğinin işaretleri olarak görüp bu elverişli koşullardan devrim davasını ilerletmek için yararlanmalıdır.

HMEL neler yapabilir?

HMEL, geniş halk kitlelerini, esas olarak ABD tarafından yerine getirilen emperyalist globalizasyon, savaş ve terörizmle mücadeleye uyandırıp örgütlemek ve seferber etmek için elinden gelenin en iyisini yapmalıdır. HMEL'in 18 kararında dile gelen halkın haklarını ve çıkarlarını yüce tutup savunmalı ve ilerletmelidir.
HMEL halkın ulusal ve sosyal kurtuluşu için mücadele etmelidir. Bu amaçla, daha fazla katılımcı örgütü çekmeli, siyasi eğitimle uğraşmalı, kitle kampanyaları uygulamalı ve geniş bir antiemperyalist dayanışma ve uluslararası birleşik cephe kurmak için diğer güçlerle güçbirliği yapmalıdır.

18 Şubat 2002



Halkaların Mücadelesi Enternasyonal Ligası Türkiye'de

Mayıs 2001'de kurulan, önüne dünya halklarının emperyalizmden kurtuluşu mücadelesini hedef olarak koyan HMEL (İLPS, "İnternational League Of People's Struggle", "Halkların Mücadelesi Enternasyonal Ligası"), içinde değişik Avrupa ülkelerinde faaliyet yürüten insan hakları örgütleri temsilcisi avukatların ve doktorların da yer aldığı bir heyetle 16-19 Mart 2002 tarihinde Türkiye'ye bir ziyaret gerçekleştirdi. Ziyaretin öncelikli hedefi ölüm orucundaki tutsaklar üzerine bilgi edinmek, onlarla dayanışmada bulunmak ve Liga'nın başkan vekili Memik Horoz'un Ankara'daki duruşmusına katılmaktı. Heyet Türkiye'ye geldiğinde sadece bunlarla yetinmedi, ayrıca Süleyman Yeter'in duruşmasına katıldı, Tuzla Deri-İş'in ve Limter-İş'in örgütlü olduğu işyerlerindeki direnişçi işçileri ziyaret etti, onlardan bilgi aldı, uluslararası dayanışma mesajları iletti, İstanbul Baro'suyla görüşüp avukatların sorunları üzerine bilgi edindi ve son olarak Liga'nın Türkiye'deki üyeleriyle bir görüşme yaptı.
Emperyalizmin ve yerli işbirlikçisi sermayenin ve onların devletinin ülkemizdeki yoğun saldırıları karşısında işçilerin-emekçilerin-ezilen halkların cephesinden böylesi bir uluslarası dayanışma örneğinin gösterilmiş olması bizce ülkemizdeki mücadeleye moral verme ve bu mücadeleyi uluslararası planda duyurma açısından çok önemli bir davranıştır. Biz Yeni Dünya İçin ÇAĞRI dergisi olarak Liga'nın ve gelen heyetin bu duyarlılığını uluslararası dayanışmanın güzel bir örneği olarak devrimci bir coşkuyla karşılıyoruz, bu tür ziyaretlerin diğer ülkelere de yapılmasının ve dünya devrimci kamuoyuna duyurulmasının mücadeleyi geliştirici ve pekiştirici bir rol oynayacağını düşünüyoruz.
Daha önceki sayılarımızda Liga'nın kuruluş aşamasında yürüyen tartışmaları, Liga'nın kuruluşuyla ilgili bir değerlendirme yazısını ve sonrasında yapılan açıklamalarını yayınladık. Bundan sonra da Liga'yla ilgili bilgileri okuyucularımıza aktarmaya devam edeceğiz. Aşağıda Liga başkanı Crispin Beltran ve beraberindeki doktorlar ve avukatlardan oluşan heyetin Türkiye ziyaretini anlatan bir yazıyı okuyucularımızın bilgisine sunuyoruz.

Heyet İHD'de


Heyet İstanbul İHD'de, ölüm orucu direnişine katılmış olan, cezası ertelenen ve tahliye edilen bazı devrimcilerle görüşmesinde, kendisini tanıttıktan sonra direnişçilerle yaptığı söyleşide, direnişçiler, F tiplerinin her türlü konfora sahip villa tipi olduğunu, ortak kullanma alanları olduğunu söyleyen Adalet Bakanlığı'nın iddiasının tersine, ,Uluslararası İnsan Hakları İşkenceyi Önleme Komitesi'nin, gelip gördüğü F tiplerinde insanın yaşayamayacağı kadar yoğun bir tecrit olduğunu tespit ettiğini anlattılar. Devletin Açlık Grevleri ve Ölüm Orucundaki devrimci tutsakları 19 Aralık'ta yaptığı katliamla zorla F tiplerine (hücrelere) doldurduğunu söylediler. İnsanın kendisinin kendisinden çalınması anlamına gelen teslim olmaya yönelik bu tecrit saldırısının yaşamın da yok edilmesi anlamına geldiğini, o yüzden 500 günün üzerinde 80'den fazla tutsağın yaşamını yitirdiğini, direnişin F tiplerinde ve katliam saldırısı karşısında dışarda da devam ettiğini, devletin tutsaklara ve direnişe destek veren basın-yayın çevrelerine ve kişilere de amansız bir faşist terörle saldırdığını anlattılar. Örneğin çocuklarının taleplerinin kabul edilmesi için postahanelerde Adalet Bakanlığı'na fax çeken annelerin basın açıklamasına bile tahammül edilmiyor. Devletin insanları döverek gözaltına aldığını, bunları yazan, kamuoyunu bilgilendirmek isteyen basın ve yayın organlarına da toplatma, yasaklama, çalışanlarını gözaltına alma vb. ile saldırmaya devam ettiğini belirttiler.
ÖO direnişçileri konuşmalrının devamında şunları anlattılar: Direnişçilerin içinde Adli Tıp raporlarına göre cezaları 6 ay ertelenmesi gereken onlarca tutsak olmsına rağmen devlet bunları serbest bırakmıyor. Ancak cesetleşmiş insanları dışarı atmakla, ölürlerse sorumluluktan, ölmezlerse tedavi masraflarından kurtulmak ve kendisinin insan yaşamına önem verdiğini kamuoyuna göstermek istiyor.
Ölüm Orucu direnişi bahane edilerek ülkede hem içerde hem dışarda işçi ve emekçi kitlelerin ve tutsakların taleplerine sahip çıkanların üzerindeki çok yoğun saldırıları biraz olsun hafifletmek için, üç Baro'nun biraraya gelerek, F tiplerinde hiçbir mimari değişikliğe gerek kalmadan 3 hücre kapısının açılarak, bu hücrelerde kalan tutsakların bir koridorda gündüz boyunca birarada olmaları anlamına gelen "3 Kapı 3 Kilit" önerisi geri bir talep olmasına rağmen tutsaklar tarafından kabul edildiğini söylediler.
Devrimci tutsakların ölümüne direndiği F tipi saldırısının amacının, sadece kendilerini teslim almak olmadığını; işçilerin, emekçilerin, tüm ezilenlerin yoksulluk, işsizlik ve açlık, haksız savaşlardan ve zulümden kurtulmaları mücadelesini bastırmak, hak alma konusunda en ufak kıpırdamanın olmadığı mezar sessizliği sağlamak, yani dışarda da işçileri, emekçileri duvarları olmayan F tipi hücrelerde tutmak, yaşamı hücreleştirmek olduğunu belirttiler. Direnişçiler, heyetin bu konuda, Uluslararası İnsan Hakları kurumlarına, Avrupa Parlamentosu'na ve ülkelerindeki demokratik kurumlara TC'ye taleplerinin kabul edilmesi için baskı yapmaları için çaba göstermesini talep ettiler, seslerini dünyadaki tüm işçilere ve ezilen halklara duyurmalarını, maddi ve maenevi desteğin uluslararsı alanda örgütlendirilmesini talep ettiler.
Direnişçiler tedavilerinde TİHV'in önemli bir desteğini gördüklerini söylediler, herkesi TİHV üzerinden maddi desteğe çağırdılar.

Heyet Sendikalarla Buluştu


Heyet ezaevlerindeki insan hakları ihlalleri ve ölüm orucu direnişi üzerine İHD'de yaptığı görüşmeden sonra Deri-İş, BelediyEĞİş, Limter-İş, Genel-İş sendikalarının temsilcileriyle yapılan bir toplantıya katıldı. Burada ülkenin durumu, çalışma yaşamındaki hak ihlalleri ve sendikaların sorunları gibi konular üzerine tartışıldı. Bu toplantıda şu görüşler dile getirildi:
Ülke dışa bağımlı olduğu için, uluslararası sermayenin ülkedeki işbirlikçileri ve onların devleti emperyalizmin uluslararası kurumları olan IMF, DB vb. gibi kurumların emrinden çıkmamaktadırlar. Onlar ne diyorlarsa harfi harfine uyguluyorlar. Bu emirler işçi ve emekçilere ekonomik, siyasi, kültürel olarak topyekün saldırıların direktifidirler. İş ve sosyal güvenlik olmadığı gibi, özelleştirme, taşeronlaştırma, erken emeklilik, sağlık ve eğitimin özelleştirilmesi vb. saldırılar devam etmektedir. Çığ gibi büyüyen işsizlik her geçen gün sendikaları eritmeye devam ediyor.
Buna karşın, işçi sendikalarının -bazı istisnalar dışında- ezici çoğunluğu sermayenin hükümetleriyle uzlaşma içinde sınıfın çıkarlarını sermayeye peşkeş çekiyorlar.
İşçiler ve emekçiler bu topyekün saldırılara karşı uluslararası sendikal hareketin olumlu yönlenlerinden öğrenerek, kendi ülkelerinde anti-emperyalist, anti-faşist militan bir sendikal hareketi örgütlemesi gerekiyor. Bunun için de işçiler emekçiler tabandan, kendi taleplerinIĞIş güvenliği, eşit işe eşit ücret, işsizlik sigortası, ücret artışı,çalışma koşullarının düzeltilmesi vb.- diğer emekçi sınıf ve katmanların taleplerine de sahip çıkarak örgütlenmeleri gerekiyor.
Bu konuşmalar uluslararası deeneyimler akatarılarık daha da zenginleştirildi. Liga'nın başkanı HMEL'in örgütlenme ilkelerinde sendikaların önemine vurgu yapıldığını belirtti.

Heyet Ankara'da


17 Mart 2002 tarihinde akşam 20.00'de Ankara'ya gelen heyet üyeleri, 18 Mart sabah 9.45'de Memik Horoz'un duruşmasına katılmak üzere Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesine giderek, savunma ve deliller üzerine bilgi aldılar. 11.30'da tüm heyet üyeleri gözlemci olarak duruşmaya katıldılar.
Öğleden sonra saat 14'te heyet üyeleri Mehmet Bekaroğlu'yla görüşmek üzere Saadet Partisi'nin Genel Merkezi'ne gittiler. Yaklaşık bir saat süren görüşmede, tanışmadan ve ziyaret sebebinin açıklanmasından sonra karşılıklı sorular yöneltildi. Memik Horoz duruşması için yapılan bilgilendirme sonrasında F Tipi Cezaevleri sorununda gelinen son aşama ve tasarı haleinde olan İtirafçılık Yasa Tasarısı için sorular yöneltildi. Bekaroğlu, Memik Horoz'un duruşması için elinden geleni yapacağını, bunun için bir mikro dosyaya ihtiyacı olduğunu ve gelecek duruşmaya katılım konusunda birkaç parlamenter ile görüşeceğini söyledi. Ayrıca itirafçılık yasasının adil yargılama ilkeleriyle bağdaşmadığını, ahlaki bir düzenleme olmadığını, kendi kurtuluşu için başkalarına suç yüklemeyi zorunlu hale getirdiğini ifade etti. son olarak F Tipi cezaevleri sorunundaki son gelişmeleri aktardı ve Avrupa Kamuoyunun yeterli tepkiyi vermediğini, bu nedenle hükümetin politikalarında cesaretlendirildiğini ifade etti. Ayrıca kendisi Türkiye'de insan hakları ihlallerinin geniş bir yelpazede yaşandığını ve başörtü konusunda hükümetin uygulamalarına da dikkat çekmek gerektiğini ifade etti.
Bekaroğlu heyetin ziyaretinden oldukça memnun kaldığını ve kendisini onurlandırdıklarını ifade etti. Partisinin periyoduk çıkan bir dergisinde haber yapma amaçlı heyetin fotoğraflarını çektirerek tek tek isim ve görevlerini not etti.
Aynı günün akşamı Ankara Tabip Odasıyla (ATO) bir görüşmeye katılındı. ATO Başkanı Dr. Ümit Erkol ATO ve çalışmaları hakkında bilgi verdi. ATO Başkanıyla görüşmeden sonra İnsan Hakları Komisyonu'yla bu komisyonun cezaevleri ve ölüm orucu konusunda yürüttükleri faaliyetler üzerine görüşüldü. Hekimlik sorumluluğu, zorla müdahale baskısına karşı yapılan çalışmalar ve karşılaşılan zorluklar üzerine konuşuldu.

Heyet işçi direnişlerinde


18 Mart sabahı Halkların Uluslararası Mücadele Birliği Başkanı ve beraberindeki heyet Deri-İş Genel Başkan Vekili Musa Servi, BelediyEĞİş 2 No'lu Mali Sekreteri Ercan Görün ve Yönetim Kurulu üyeleri ile birlikte direnişte olan işyerlerini ziyaret etti. İlk önce Tuzla Tersanesi'nde Yonca Teknik'te işten atılan ve işyeri önünde direnişe geçen işçiler ziyaret edildi. İşçiler gelen heyeti ve beraberindeki, ziyaretçileri "Yaşasın Sınıf Dayanışması" sloganları ile karşıladı. Güvenlik güçlerinin yoğun baskısı ve tacizi altında gerçekleştirilen ziyarette Limter-İş Genel Başkanı Kazım Bakış direnişle ilgili bilgi verdi. Daha sonra söz alan Lig Başkanı Crispin Beltran direniş yerlerinin ziyareti ve enternasyonal dayanışmanın önemine değindi. Limter-İş ziyaretinde güvenlik güçlerinin yoğunluğu dikkat çekiciydi. Kameralarla gelen polis heyette bulunan kişilerin kimliklerini öğrenmeye çalışıyordu.
Lig başkanı konuşmasını tamamladıktan sonra Tuzla Deri-İş Şubesi ziyaret edildi. Daha sonra direnişte olan Tarancılar ve Cihan Deri işyerleri önünde bekleyen direnişçi işçiler ziyaret edildi. İşyeri önünde bekleyen işçiler gelen heyeti "Birlik, Mücadele, Zafer" sloganları ile karşıladı. Burada Deri-İş Sendikası Başkan Vekili Musa Servi gelen heyetin tanıtımını yaptıktan sonra Lig'in ve enternasyonal dayanışmanın önemine değindi. Sonra sözü Lig Başkanı Crispin Beltran'a verdi. Lig Başkanı Türkiye'de geçirdiği bir kaç gün içinde edindiği izlenimleri anlatarak Türkiye ve Filipinlerin büyük benzerlikleri olduğunu, emperyalizme bağlı bir ülke oluşu ve yabancı patentli firmaların "Toyota, Nissan" gibi bu ülkede de faaliyet gösterdiğini ve bunun anlamının da dışı bağımlılık olduğunu belirtti. Diğer ülkelerde yaşanan direnişlerden söz eden Beltran Filipinlerde Nestle çikolata fabrikasında işçilerin 3 aydır direnişte olduğunu, fabrika sahibinin parlamentoya mektup yazdığgını ve direnişin sona erdirilmesni aksi takdirde fabrikasını başka yere taşımakla tehdit ettiğini anlattı. Ayrıca konuşmasında "çalışanlar, üretenler dünyanın neresinde olursa olsun birleşerek mücadele etmek zorundadırlar. Onun için direnişlere önem veriyoruz. Emperyalizmin vahşi saldırılarının önüne mutlaka mücadeleyi birleştirerek ve mücadelemizi yükselterek çıkabiliriz. Direnişleri sahiplenmek maddi ve manevi olarak desteklemek Lig'in görevlerinden biridir. Bu mücadelenin sonunda kazanan işçi sınıfı olacaktır" diyerek sözlerini tamamladı. Tuzla Şube başkanı Hasan Sonkaya da heyeti enternasyonal dayanışma ruhuyla selamlayarak devam eden direnişler hakkında bilgi verdi. Bölgede Jandarma'nın baskısına ve sınıf dayanışmasının önemine değinerek konuşmasını tamamladı.
Yapılan ziyaretlerde dikkati çeken Tuzla tersanesinde ziyaret sırasında, sürekli tacizde bulunan polis Tuzla Organize Sanayi'ne gelindiğinde de oradaydılar. Ama direniş ziyareti sırasında işçilerin gelen heyeti karşılamak için toplanmaya başlamasıyla ve kalabalık bir kitle haline gelince sivil polisler kalabalığın arasına karışmaya cesaret edemediler ve ziyaret bölgesinden uzaklaştılar. Bu da sermayenin kolluk kuvvetleri bizleri azınlık gördüklerinde daha da güç alıyorlar. Onlarla mücadele etmenin yolu bu ziyaretlerin anlamına da denk düştüğü gibi birlikte mücadele etmekten geçmektedir. Heyet Tuzla'da direniş ziyaretlerini tamamladıktan sonra Süleyman Yeter'in duruşmasına katılmak üzere ayrıldı. İşçiler heyeti "Yaşasın Enternasyonal Dayanışma, Zafer Direnen Emektçinin Olacak" sloganları ile uğurladılar.

Süleyman Yeter Duruşması


Heyet saat 13.40'da İstanbul Adliyesi'ne geldi. Heyet 30 kişilik bir grupla Adliye'ye girerken polisin müdahalesiyle karşılaştı. Heyettekilerin isimlerini öğrenmeye çalıştılar. Heyetin ziyareti hem Süleyman Yeter'in ailesi hem de diğer sendikacılar tarafından ilgiyle karşılandı. Sivil polislerin yoğunluğu nedeniyle gelen 100 kişiden ancak 15-20 kişi duruşmaya girebildi. Gelen heyette bulunan avukatlar ve Lig Başkanı duruşmayı izleyebildiler. Duruşmanın 5 dakika kadar sürmesi gelen heyette şaşkınlık yarattı. "Süleyman Yeter Ölümsüzdür" sloganları arasında heyet İstanbul Adliye'sinden ayrıldı.

İstanbul Barosu'yla görüşme


Aynı günün akşamı heyet İstanbul Barosu ile görüştü. Görüşmede genel olarak türkiye'deki hukuk sistemi, aksaklıklar, yaşanan tıkanma noktaları, hukukçuların ve özellikle de avukatların yaşadıkları sorunlar üzerinde konuşuldu. Bu konularda İstanbul Barosu'nun duruşu, girişimleri ele alındı. Çeşitli hukuki konulara ilişkin karşılıklı görüş alış-verişinde bulunuldu. Ayrıca yaşanan cezaevleri sorununa ilişkin avukatların görüşleri alındı.

Liga'nın Türkiye'deki
Üyeleriyle Görüşme


Liga başkanı Türkiye ziyaretini bir fırsat bilerek Türkiye'deki bileşenlerle bir görüşme yapıp onlarla ülke örgütünü oluşturmaları gibi sorunlar üzerine tartışmayı, karşılıklı bilgi alış-verişinde bulunmayı planlamamıştı. Görüşme bizim talebimiz üzerine programa alındı ve gerçekleşti.
Ne yazık ki bu toplantı Liga'nın ulusal ayağını oluşturmadaki sorunları tartışmak için kullanılamadı ve oldukça verimsiz geçti. Liga başkanı toplantının başında heyetin ziyaretinin, Türkiye'deki ekonomik ve siyasi durumun bir genel değerlendirmesini yaptı. Biz Çağrı dergisi olarak, bu toplantının amacının daha çok Liga'nın Türkiye'deki yerel örgütünü oluşturmanın önündeki sorunları tartışmak ve varsa uluslararsı deneyimlerden öğrenmek olması gerektiğini söyledik. Ancak bizim dışımızdaki katılımcıların bu tartışmaya girmemesi ve Liga başkanının da genel konuşmalar yapması sonucu, toplantı amacına ulaşmadan kısa sürede bitirilmiştir.

30 Mart 2002