Fuhuşun kaynağı
erkek egemen düzendir!
Kriz,
işsizlik, hayat pahalılığı ve yoksulluğun artması, kısacası içinde
yaşadığımız son derece berbat koşullar, emekçi insanları günü kurtarmak,
hayatta kalabilmek, en iyi durumda da yaşam standartlarını koruyabilmek
için her türlü yolu denemeye zorluyor. Büyük çoğunluğun işgücünden
başka satabilecek birşeyi yok... Fakat her geçen gün artan işsizlik
onu da işe yaramaz hale getiriyor; enflasyon ve hayat pahalılığı işgüçlerinin
karşılığında ellerine geçen ücreti erittiğinden "dar gelirli
bütçe"nin iki ucu bir türlü biraraya gelmiyor. Bu koşullarda
kimi bir öğün yemek için, kimi çocuğunu okutmak için ve kimi daha
fazlası için yapılabilecek ne varsa yapıyor, satacağı ne varsa satıyor.
Kimi arsasını-arabasını, kimi çıkınındaki altınını, kimi kenarda-köşede
kalmış değerli eşyasını satıyor... Kimi kadın da satacak başka bir
şeyi olmadığından ve her yerde-her köşede alıcılar hazır beklediğinden
cinselliğini satıyor!
Sözkonusu olan sadece bu işi profesyonel olarak yapan fahişelerin
sayısının artması değil. Bunların sayısının her geçen yıl daha da
arttığı artık bilinen bir gerçek. Ancak bilinmeyen ve resmi kayıtlara
vb. de geçmeyen düzensiz olarak, arada sırada ya da "başı dara
girince" başvurulan, yeri geldiğinde "rüşvet", yeri
geldiğinde bir "hizmet"in (buna "iyilik" deniyor!!!)
karşılığının ödenmesi olarak görülen, ek ya da yan gelir aracı kabul
edilen fuhuşun son derece yaygınlaşmasıdır. Borç defteri kabaran yoksul
emekçi kadına köşedeki bakkal tezgah arkasında bir kere yatma karşılığında
veresiye hesabını yeniden açabiliyor... Kocasının işten atılmasını
engellemek için patronuyla yatan kadın, oğlunu bir işyerine sokabilmek
için bir amirin cinsel tacizine göz yuman kadın vs. vs. çoktan kötü
film konuları olmaktan çıkmış durumda. İçinde yaşanılan koşullar giderek
artan ölçüde kadınları cinselliklerini bir ödeme aracı olarak kullanmaya
itiyor. Ve bu eşler ve ailenin diğer fertleri tarafından da birçok
durumda biliniyor. Sessiz kalmaları işin ayrımında olmamalarından
değil! Gerçeği bilmek istemediklerinden, çaresizliklerinden ve nihayetinde
işlerine geldiğinden buna gözyumuyor, bilinçli ya da bilinçsiz görmezlikten
geliyorlar. Eve alınan yeni eşyaların, ardı arkası kesilmeyen "veresiye"nin
vs. vs. kaynağı sorulmuyor/sorulamıyor!
Bütün bu gelişme şimdilik üstü kapalı biçimde de olsa kadın cinselliğinin
bir ödeme aracı olarak kullanılmasının "olağanlaşması" anlamına
geldiğini göstermektedir. Genel gidişat da zaten bu doğrultudadır.
* * *
Fuhuş yeni bir şey değil. Bütün erkek egemen sömürücü toplumlarda
fuhuş ve fahişelik vazgeçilmez bir "hizmet kurumu" derecesinde
olagelmiştir. Günümüzde ise giderek daha da kitleselleşmekte ve nerdeyse
bütün bir erkek cinsi bundan faydalanmaktadır.
Fuhuş, egemenler tarafından binbir yolla teşvik edilirken, diğer taraftan
büyük bir ikiyüzlülükle, yaşanılan toplumsal koşullar nedeniyle fuhuşa
sürüklenen kadınlar aşağılanmakta ve toplumun "namuslu"
kesimini "ahlaki çöküntüden" korumak için sözümona "fuhuşla
mücadele" tedbirleri alınmakta, yasalar çıkarılmaktadır. Ancak
bu "tedbirlerin" hiçbiri işe yaramamakta, tam tersine bu
baskılar son tahlilde kadınları fuhuşa zincirlemekten başka birşeye
hizmet etmemektedir.
Yeni olan günümüz dünyasında fuhuşun yaygınlaşma oranı ve buna bağlı
olarak kapitalizmin ve kapitalist devletlerin fuhuş karşısında belirli
ölçüde değişen tavırlarıdır. Kapitalist devletler eskiden beri bir
yandan sözümona fuhuşu yasaklayarak onu mücadele edilmesi gereken
bir toplumsal kötülük saymış, diğer taraftan ama genelevlerden vergi
toplayarak fahişeler sırtından para kazanmaktan da vazgeçmemişlerdir.
Kapitalist devletlerin fuhuşa karşı mücadelesi daima esasta fuhuş
yapan kadınlara karşı mücadele olagelmiştir. Bu kadınlar horlanmış,
sürülmüş, hapislere atılmış, toplum dışına itilmiştir. Bunların sırtından
para kazananlar ise pezevenkler ve kapitalist devlet olmuştur. (Almanya'da
feminist kadın hareketi 1970-80'li yıllarda "En büyük pezevenk
devlettir!" sloganıyla bu olguyu teşhir ediyordu. ) Kaldı ki,
kapitalist devletlerin fuhuşla mücadelesi en başından bir sahtekârlıktır;
çünkü fuhuş olgusunu üreten, her gün yeni kadın kitlelerini fahişeliğe
sürükleyen kapitalist sömürü sisteminin yarattığı ekonomik ve sosyal
koşullardır.
* * *
70' li yıllardan itibaren Amerika ve Avrupa'da yükselen burjuva/küçük
burjuva kadın hareketi bir yandan kapitalist devletlerin fuhuş karşısındaki
iki yüzlü tavrını haklı olarak teşhir ederken, bu hareketin içinde
yeralan bir kesim de (örneğin Almanya'da Yeşiller çevresi) fahişeliğin
herhangi diğer mesleklerden biri gibi meslek kabul edilmesi talebini
ileri sürüyorlardı. Bu talep, gerçekte kapitalist toplumların vazgeçilmez
tamamlayıcısı olarak fuhuşun legalleştirilmesini içeren bir talepti.
Bu talebin bir yanını fahişe kadınların sosyal haklardan ve sigortalardan
faydalanması, sözümona pezevenklere ve müşteri erkeklere karşı korunması
vb. vb. de oluşturuyordu. Ancak, fuhuşun bir meslek olarak kabul edilmesi
talebi bunun ötesinde bir anlam da taşıyordu: Fahişeliğin hizmet alanındaki
öğretmen, hemşire, sekreter vb. gibi mesleklerle bir tutulması fuhuş
ve fahişelik kurumunun ilelebet varlığını sürdüreceği onun ortadan
kaldırılması hedefinden vazgeçilmesi anlamına gelmekteydi. Avrupa'da
feminist kadın hareketi başta olmak üzere çeşitli kesimlerce yoğun
bir şekilde tartışılan ve uzun yıllar boyunca çeşitli defalar gündeme
gelen bu talep koalisyon partisi olarak Yeşillerin iktidar olduğu
Almanya'da esas itibariyle kabul edilmiş durumdadır. Diğer Avrupa
ülkelerinde de aynı yönde bir yaklaşım ortaklığının sağlanması sadece
süreç meselesidir.
Bu aslında hiç şaşırtıcı da değildir. Hizmet sektöründe en hızlı gelişen
alanlardan biri olarak kabul edilen "seks sektörü" dünya
çapında oldukça kârlı bir alan olagelmiştir. Kapitalist devletler
artık bir sanayi haline gelen bu sektörü legalleştirme ve bundan vergi
yoluyla pay alma hesabı içindedirler. Böylelikle bir yanıyla bir temizlik
yapılmış, eski ikiyüzlülükten vazgeçilmiştir. Bu yasaların kabul gördüğü
yerde artık kapitalist devletler, sözümona "fuhuşa karşı mücadele"
ediyormuş gibi yapmayacak, açıktan bu işin rantını yiyeceklerdir.
Fuhuşun legal bir hizmet sektörü olarak kabulü, fahişeliğin bir meslek
olarak kabul edilmesi, her ne kadar fahişelik yapan kadınları koruma
adına yapılmış olsa da, son tahlilde fahişelerin sırtından para kazanan
pezevenklere ve vergi yiyen devlete yarayacaktır. Fahişeliğin meslek
olarak kabul edilmesi, pratik sonucu açısından aslında pezevenkliğin
meslek olarak kabul edilmesi anlamına gelecektir. Öyle ya, bu durumda
pezevenkler "fahişe mesleğinden" kadınların çalıştığı bir
işletmenin "menajeri" statüsüne yükseleceklerdir. Kapitalist
toplum içinde ve bu toplumsal koşullar sürdüğünce fahişelik yapan
kadınların örgütlenme haklarından, sağlık, sosyal sigorta, can güvenliği
vb. gibi haklarının savunulması bir başka şey, fahişeliğin bir meslek
olarak kabul edilmesini savunmak bir başka şeydir. Fahişeliğin meslek
olarak kabul edilmesi sonuç itibariyle pratikte kadınları güçlendirmekten
çok, uluslararası seks tüccarlarının güçlenmesine yarayacaktır.
Ancak şurası açıktır: "Seks işçisi" kadınların örgütlenme,
sendika kurma talepleri haklı demokratik taleplerdir. Aynı şekilde
sağlık ve sosyal sigorta istemleri de desteklenecek taleplerdir. Kapitalizm
varolduğu sürece fuhuş da varolacaksa, o zaman bu koşullarda "seks
işçisi" olarak çalışan kadınların çalışma ve yaşam koşullarının
daha güvenli ve katlanılabilir kılınması mücadelesi haklıdır. Bu anlamda
örneğin Almanya'da fuhuştan geçimini sağlayan kadınların zorunlu sosyal
sigorta kapsamına alınması ileri bir adımdır. Biz bunlara karşı çıkmıyor,
bilakis seks işçisi kadınların örgütlenme ve talepleri uğruna mücadele
haklarını tanıyor ve destekliyoruz. Ancak bunun yanısıra bizim genel
olarak fuhuşun ortadan kalkmasına yönelik bir mücadele hedefimiz de
vardır.
Fuhuşa karşı tavırda, kapitalizmin koşullarından ötesini göremeyen,
düşünemeyen ve hep bu sistem içi çözüm üreten feminist hareketin ülkemizdeki
uzantıları batıdakilerden çok farklı düşünmemektedirler. Buna iyi
bir örnek olarak Pazartesi Dergisi'nden Nevin Cerav'ın söylediklerini
aktarmak istiyoruz. İçişleri Bakanlığı'nın hazırlattığı "Fuhuşun
Kontrolü ve Fuhuşla Bulaşan Hastalıkların Önlenmesine İlişkin Tüzük
Tasarısı"nın Avrupa standartlarında olduğunun övülerek açıklandığı
bir gazete makalesinde şunları söylüyor:
"Tabii ki meslek! 1989'da fuhuşun bir meslek olduğunu söyledik,
yürüyüş yaptık. Fuhuşu kayıtlı-kayıtsız devlet tanıyor zaten. Bu kadınlardan
vergi alıyor. Geneleve gidenler de devlet güvencesinde. Denetimini
devletin görevlileri yapıyor. Ama seks işçisi olanlar toplumdan dışlanıyor,
giden erkekler suçlanmıyor. Orada çalışanların sağlık güvenceleri
sağlanmıyor, ama bütün hastalıkların kaynağı olarak orası gösteriliyor.
Bu meslek bir suç olarak gösteriliyorsa devlet de suçlu. Çünkü vergi
alıyor. Bu işin meslek olmasından doğal bir şey yok. Bütün meslekler
para karşılığı yapılmıyor mu? Doktorluk, sekreterlik gibi. Onlar da
seksi meslek olarak icra ediyorlar. Bunun olmasını istemiyorlarsa
başka iş sağlanması gerek. Fuhuşun ortadan kaldırılması için rahat
ve güvenceli yaşanacak bir hayat gerek. Bu olamayacağına göre?"
(Hürriyet, 6 Ağustos 2000) (abç)
Meselenin özü bu son satırda yatıyor. Erkek egemen sisteme karşı mücadele
hedefiyle yola çıkanlar, görülen o ki bu hedefe varılabileceğine kendileri
inanmıyorlar!!! "Bu olamayacağına göre?" o zaman en iyisi
varolan durumu kabul edip, bu durum içinde şartları biraz daha çekilir
kılmaya çalışmak... Tüm reformistler gibi bunların da bize anlattığı
işte bu!
Kapitalist devletin ikiyüzlülüğünün teşhiri, fahişelik yapan kadınların
çalışma ve sosyal güvenlik koşullarının iyileştirilmesi için hak mücadelesi
vb. konusunda farklı düşünmüyoruz. Ancak, komünistlerin fuhuş konusundaki
genel tavırları temelde bunların savunusundan ayrılıyor.
* * *
Komünistlere göre kadının cinselliğinin meta olarak pazara taşınması
anlamına gelen fuhuş, bir bütün olarak kadın cinsinin aşağılanması
anlamına gelmektedir. Kadının cinselliğinin alınır-satılırlığı insanın
insan üzerindeki sömürüsünün ve özelde de erkek egemenliğinin bir
görüntüsüdür. Aslında seksin satılır-satın alınır bir meta olması
yalnızca kadın cinsinin bir bütün olarak aşağılanması ("Her kadın
potansiyel fahişedir!") değil, erkek cinsinin de yozluğunu beraberinde
getirir. ("Her erkek potansiyel pezevenk ve seks müşterisidir!")
Fuhuş gerçek anlamda bir bütün olarak insanı aşağılayan bir ilişkinin
adıdır. Komünistler insanın insan üzerindeki sömürüsünün ortadan kalkacağı,
hiçbir kadının ve hiçbir erkeğin cinselliği satmak ya da satın almak
zorunda kalmayacağı bir toplumu hedeflemektedirler. Komünistler fuhuşun
tamamen ortadan kalkmasını hedeflerler, ancak onlar fuhuşa karşı gerçek
mücadelenin onun kaynağı olan kapitalist toplum düzeninin yerle bir
edilmesinden geçtiğini savunurlar. Bu anlamda komünistlerin "fahişeliğin
meslek olarak kabul edilmesi" gibi bir talepleri yoktur. Komünistlerin
dışında bunun kabul edilmiş olması durumunda da bu çok fazla bir şey
ifade etmez. Komünistler mücadelelerini fuhuşa başvuran kadınlara
karşı değil, fuhuşu ortaya çıkaran koşullara ve onu teşvik eden sömürücülere
karşı yöneltir. Fahişeye giden erkeğin değil de, cinselliğini erkeğe
satan kadının aşağılanması erkek egemen ideolojinin en bariz göstergesidir.
Komünistler, cinselliği satın alan erkeği değil, satan kadını "suçlu"
gören erkek egemen zihniyete karşı da tutarlı bir mücadele yürütürler.
Komünistler bu yaklaşımlarını ilk defa 1917 Ekim Devrimi'nin ardından
sosyalizmin inşası sürecinde yaşama geçirme şansına sahip olmuşlardır.
Bu bağlamda sosyalist Sovyetler Birliği'nde yaşanan pratik tüm dünya
komünistlerine çok değerli bir deneyim sunmaktadır.
Ekim Devrimi'nden sonra yeni oluşan Sovyet iktidarı fuhuşa karşı mücadelede
esas kavranacak halkanın "temel sosyal nedenin", "kadının
işsizliği ve himayeden yoksunluğunun" ortadan kaldırılması olduğunu
tespit etmiş ve bütün gücüyle bu doğrultuda bir mücadele vermiştir.
Yine Sovyet hükümeti fuhuşa karşı mücadelenin kesinlikle kadınlara
yönelik bir mücadeleye dönüşmemesi gerektiğini vurgulamış, bunun tedbirlerini
almıştır. Sovyet devleti fuhuşa karşı mücadelenin aynı zamanda halkın
refahının ve kültür seviyesinin yükseltilmesi mücadelesi olduğunu
belirlemiştir. Ancak, bu mücadele ne pürüzsüz ne de kolay bir mücadele
olmuştur. Daha önce yaşanmış bir deneyimin de olmadığı koşullarda,
pratikte sınayarak ve evet kimi yanlışlar da yaparak yollarını bulmaya
çalışmışlardır. Komünistlerin ve Sovyet iktidarının hedefi cinselliklerini
asla ve hiçbir koşulda satmayacak ve cinsel ilişkiyi asla ve hiçbir
koşulda satın almayacak yeni insan nesillerinin yetiştirilmesi olmuştur.
Yarım kalan bu hedefe ulaşmak için mücadelemizde onların elde ettikleri
başarılardan öğrenmek bizim isteğimiz ve görevimizdir. (Sosyalizmde
"Fuhuşa karşı mücadele" için bkz. Rusya'da 1917 Ekim Devrimi
ve Kadınların Kurtuluşu, Gül Özgür, cilt 1, sf. 392 ve devamı)
16 Mart 2002
Suudi Arabistan'da kadın katliamı
Mekke'de geçen hafta başı bir okulda çıkan yangın sonuçta kadın katliamına
dönüşüyor.
Yangından kaçmaya çalışan öğrenci kızlar türbansız ve çarşafsız binayı
terketmek istediklerinde karşılarında dini polisi buluyorlar. "Çarşafsız-türbansız
sokağa çıkmaktansa, diri diri yanın" zihniyetiyle canlarını kurtarmak
isteyen kız öğrenciler polis copuyla alevler içinde yanan binaya geri
tıkılıyorlar. Ancak salt bu kadarla da kalmıyor dini polis... "Namahremlik"
gerekçesiyle itfaiye ve diğer güvenlik görevlilerini de binaya sokmuyor,
İslami kurallara göre giyinmemiş kızlara "yaklaşmak günahtır"
gerekçesiyle her türlü kurtarma çabasını da engelliyor. Açıkçası kız
öğrencilerin göz göre göre yanarak ölmesine neden olunuyor. Gazetelerin
verdiği habere göre bu yangında 15 kız öğrenci yanarak can veriyor.
"Nasıl olabilir böyle bir vahşet?" diye şaşırıyor insan.
Fakat bu olay, gayet açık biçimde şeriat yasalarıyla yönetilen ülkelerde
kadınlara biçilen değeri gösteriyor. Öyle bir erkek egemenliği ki,
kadın yaşamının hiçbir değeri yok. Kadınların yaşamlarının tam anlamıyla
zindan edildiği bir düzen... Sudan gerekçelerle kadınların her türlü
işkenceye maruz kaldığı, öldürüldüğü ya da bu yangın olayında olduğu
gibi ölmelerine gözyumulduğu bir düzen... İnsanlık düşmanı bir düzen!
Bu dünyanın her yerinde erkek egemenliğinin varlığını sürdürdüğünü,
her yerde kadınların eşitlik ve özgürlük için mücadele ettiğini biliyoruz.
Ancak beterin de beteri var. Şeriat yasalarının hüküm sürdüğü ülkelerde
kadınların bir hayvan kadar değerleri yok. Onlar 21. yüzyılda Ortaçağ
karanlığını yaşıyor, diri diri toprağa gömülüp taşlanıyor ya da bu
olayda olduğu gibi diri diri yakılıyorlar. Erkek egemenliğinin bu
en iğrenç görüntüsünü bir kez daha protesto ediyor, hakları ve özgürlükleri
için mücadele eden Suudi Arabistanlı kadınlarla dayanışmamızı dile
getiriyoruz.
Kahrolsun şeriat yasaları!
Kahrolsun her türden erkek egemenliği!
20 Mart 2002
8 MART'TA KADINLAR ALANLARDAYDI
İSTANBUL'DA 8 Mart
İstanbul'da 8 Mart mitingi ve öncesindeki 8 Mart etkinlikleri, geçen
sene olduğu gibi bu sene de çeşitli kadın çevrelerin biraraya gelerek
oluşturdukları bir platform önderliğinde gerçekleştirildi. Hazırlık
çalışmaları çok yoğun bir şekilde aylar öncesinden başlatıldı.
24 kurumun yer aldığı bu platformdaki tartışmaların büyük kısmını,
'katılım erkekli mi erkeksiz mi olacak' tartışmaları oluşturdu. Bir
taraf (feminist çevreler) erkeklerin katılımını ilkesel olarak reddederken,
diğer taraf (kimi devrimci ve demokrat kadın çevreleri) erkekli katılımın
ilke olduğunu savundu. Bizler ise bu sorunun ilke sorunu yapılmasını
yanlış bulduğumuzu, somut duruma göre erkekli yürünebileceği gibi
erkeksiz de yürünebileceğini, bunun somut durumun somut değerlendirmesine
bağlı olduğunu, mevcut somut durumda ise sadece kadınların yürümesinin
daha faydalı olduğunu savunduk. Bu bizim için taktik bir sorundur.
Kuşkusuz kadının kurtuluşu sorunu son tahlilde sınıfsal bir temele
sahiptir, bunun önünü açacak olan ise devrim ve sosyalizmdir. Devrim
ve sosyalizm için yürütülecek mücadele sadece erkeklerle olamayacağı
gibi sadece kadınlarla da olmayacaktır. Bu hedefe kadın/erkek işçi
ve emekçilerin ortak yürüteceği mücadele ile varılacaktır. Genel anlamda
kadının kurtuluşu mücadelesinin kadınlı erkekli yürütülecek ortak
devrim mücadelesinin bir parçası olması durumu, mutlaka her somut
kadın eyleminde erkeklerin de yer almasını zorunlu kılmaz. Kadının
toplumsal kurtuluşu mücadelesini ilerletici bir rol oynayacakSAĞki
bunun geçmiş deneyimlerde, örneğin geçen yılki 8 Mart eyleminde de
açıkça görüldüğünü düşünüyoruz-, kadınların erkeksiz eylem yapmaları
doğrudur ve gereklidir.
Bizim için belirleyici olan içeriktir. Erkekli mi erkeksiz mi tartışması
içeriğin önüne geçen bir tartışma olmasıyla da yanlıştır. Dolayısıyla
içerikle ilgili yürütülen tartışmalar yeterli düzeyde olmamıştır.
İçerikle ilgili yaşanan en önemli eksiklik, -kadınların toplum içerisindeki
ezilmişlikleri ve bastırılmışlıkları doğru bir şekilde tespit edilirken-
bu ezilmişliğin kaynağının bizzat emperyalist-kapitalist erkek egemen
sistem olduğu ve bu sistemin bir devrimle yıkılmasıyla kadınların
ezilmişliklerine son vermenin mümkün kılınacağı gerçeği gözardı edilmiş,
yok sayılmıştır.
Kadınların ezilmişliklerine karşı mücadeleleri ve bu ezilmişliklerinden
gerçek kurtuluşları, ancak sermaye düzenine karşı yürütecekleri devrim
mücadelesiyle gerçekleşebilir. Kuşkusuz bu sistem içerisinde de uğruna
mücadele yürütülmesi gereken demokratik talepler vardır. Emekçi kadınların
içinde yaşadıkları durumu biraz daha iyileştirecek demokratik talepler
-örneğin; eşit işe eşit ücret, ücretsiz kreş hakkı, ev işinin ücretlendirilmesi
vb.- için mücadele mutlaka verilmesi gereken bir mücadeledir. Fakat
diğer toplumsal sorunlarda olduğu gibi kadın sorununda da demokratik
talepler uğruna verilen mücadele, devrim mücadelesinden bağımsız ele
alınamaz. Kendisini sadece düzen çerçevesiyle sınırlayan bir hak alma
mücadelesi en iyi halde gerçek düşmanı ve bu düşmana karşı yürütülecek
mücadelenin nasıl bir mücadele olması gerektiğini gözlerden gizleyen,
dolayısıyla dinamik potansiyeli düzen içine hapseden ve yanlış yerlere
kanalize eden bir yaklaşımdır. Türkçesi; reformizmdir.
Ne yazık ki toplantılarda bizim savunduğumuz bu doğru görüşler içeriğe
hakim olamamış, devrimci çevreler tarafından da sahiplenilip savunulmamış
ve reformist yaklaşımlar platforma damgasını vurmuştur. Biz bu doğru
görüşlerin mücadelesini vermeye çalıştık, ancak bunların savunulmasında
devrimci olarak değerlendirdiğimiz çevreler tarafından da maalesef
yalnız bırakıldık.
Bu seneki 8 Mart platformuna YDK'dan (Yeni Demokrat Kadın) arkadaşlar,
katıldıkları bir toplantıda yanlış bir yaklaşımla, platforma feminizmin
hakim olduğu, devrimci içerikten uzak reformist bir platform olduğu
gerekçesiyle bu platformda yer almayacaklarını söyleyerek platformu
terkettiler.
Geçen seneki 8 Mart platformu içerisinde, hazırlık aşamaları da dahil
olmak üzere baştan itibaren çalışmalar içerisinde yer alan YDK'dan
arkadaşların katıldıkları toplantıda böyle bir tavır sergilemiş olmaları
son derece samimiyetsiz bir yaklaşımdır. Bu seneki platform geçen
seneyle karşılaştırıldığında biçim ve içerik olarak çok farklı bir
yapıya sahip değildi. Hatta içerik olarak geçen senekinden daha iyi
bir noktada duruyordu. Ayrıca erkeksiz yürüme kararı geçen senede
alınan bir karardı. Dolayısıyla bu tür sekter tavırlar teori ve pratik
uyumluluğundan yoksun, kendisini güne uydurma tavırlarıdır. Eğer bu
arkadaşlar söylediklerinde samimi iseler o zaman yapmaları gereken
en doğru iş, bu eylembirliği içinde yer alarak doğru devrimci görüşlerin
platform içerisinde hakim hale gelebilmesi için mücadele vermek olurdu.
8 Mart mitingine bir hafta kala çeşitli etkinlikler düzenlendi. Bu
etkinliklerden bir tanesi; anadilde eğitim talebi üzerindeki baskıları
protesto etmek ve ilkokullarda Kürtçe'nin seçmeli ders olarak okutulması
talebiyle dilekçe veren ve bunun sonucu tutuklanan annelerle dayanışma
ve serbest bırakılmaları talebilye, Bakırköy Cezaevi önünde yapılmak
istenen basın açıklaması polisin tartaklamalı engellemesi sonucu öngörülen
biçimde gerçekleştirilemedi. Hafta çerçevesinde yapılan ikinci etkinlik;
F tiplerindeki kadın tutsaklarla dayanışma ve 'üç kapı üç kilit' talebini
destekleyen bir basın açıklaması oldu. Beyoğlu'nda akşam saatlerinde
yapılan mumlu eylem, yaklaşık 60 kadının katılımıyla görkemli bir
eylem oldu.
Bunların yanısıra platformun çıkardığı ortak ajitasyon propaganda
malzemesiyle 8 Mart etkinliklerinin geniş bir biçimde propagandası
yapıldı. Çıkarılan afiş ve bildirilerle İstanbul'un üç merkezinde
afiş yapıştırılarak bildiri dağıtıldı.
Yapılan bu etkinlikler kadın arkadaşların büyük özverileriyle gerçekleşti.
Birçok yerde polisin keyfi engelleme çabalarına rağmen pratikteki
bu çalışmalar kadın arkadaşların çoşkusunu pekiştiren, kendilerine
duydukları güvenin daha da artmasına yarayan önemli çalışmalar oldu.
Platform tarafından "Kadınlar Özgürlüğümüz İçin Dayanışmaya,
Örgütlenmeye" (bu aynı zamanda mitingin de ismi oldu) ve "Erkek
egemenliğine, savaşa, militarizme, faşizme, yoksulluğa, tecrite, kadına
yönelik şiddete, tacize-tecavüze karşı kadınlar dayanışmaya, örgütlenmeye..."
yazılı iki tane ortak pankart hazırlandı. İmzasız olarak hazırlanan
bu pankartların birincisi en önde taşınırken ikincisi alandaki kürsünün
yan tarafına asıldı.
8 Mart günü yapılan miting, FKÇ (Feminist Kadın Çevresi) ve Amargi'nin
miting alanından ayrılmaları dışında önemli aksaklıklar yaşanmaksızın
platformun öngördüğü biçimde gerçekleştirildi. Miting, platformun
aldığı karara uymayarak arkada yürüyen karma (erkekli-kadınlı) grupları
dışta tutarsak sadece kadınların katıldığı bir miting oldu. Eylembirliği
içinde yer alan kadın grupları önceden belirlenen sıralamaya göre
görevliler tarafından yerleştirildiler. Platformda yer almayan diğer
çevreler ise araya konulan mesafenin arkasından karma olarak yürüdüler.
Karmalarla birlikte bir bütün olarak eyleme katılanların sayısı 6-7
bin kişi civarındaydı. Sadece platformda yer alan kadınların sayısının
5 bini aştığı mitingde Hadep'li kadınların kitlesel ve renkli katılımı
eylemi oldukça canlı kıldı. Atılan sloganların ana eksenini anadilde
eğitim hakkı, tecrit, yoksulluk, IMF politikalarının emekçi kadınlar
üzerindeki yansımaları ve kadına yönelik cinsel baskı oluşturuyordu.
Tabii ki bu sloganlar her katılımcının kadın sorununa kendi bakış
açısını temsil edecek şekilde formüle edilmişti. Dolayısıyla esası
itibariyle sistem eleştirisinin ve devrim için mücadelenin öne çıkmadığı,
çıkarılmadığı yaklaşımlardan ibaretti.
Kürsüden konuşmalar Türkçe ve Kürtçe dillerinde yapıldı. Önceden hazırlanan
bir talepler listesi okundu. Kürsüden yapılan konuşmalarda; kadınların
toplumda ezildikleri, baskılara maruz kaldıkları (savaş, militarizm,
yoksulluk, kriz, tecrit, taciz-tecavüz, cinsel, ulusal, sınıfsal sömürü
vs.), bu ezilmişliğe karşı başkaldırmaları ve mücadele etmeleri gerektiği
vurgulandı. Bu konuşmalarda da aynı ortak bildiride olduğu gibi yine
kadının kurtuluşunun devrim ve sosyalizmle mümkün olacağından tek
kelimeyle söz edilmiyordu.
Yapılan bu konuşmalardan sonra İlkay Akkaya ve Koma Asmin sahnede
yer aldılar. Yaptıkları coşkulu müzik eşliğinde çekilen halaylardan
sonra yaklaşık 4 saat süren miting sona erdirildi.
Miting sonrası, platformda yer alan gruplarla yapılan eylem değerlendirme
toplantısında, FKÇ ve Amargi eylemden ayrılma gerekçelerini ortaya
koydular. Bunun esas olarak EKB'den kaynaklandığını belirttiler. EKB'ye
getirilen eleştiriler; EKB'nin miting alanına erkek arkadaşlarını
soktuğu, miting sıralamasına uymayarak kendi pankartını en öne taşıdığı,
kürsüde sunulan programı hiçe sayarak kadın bando takımıyla Atılım'ın
kortejinde müzik yaptıkları, dolayısıyla eylembirliğinin ortak kararlarına
uymadığı şeklindeydi. Ayrıca Yaşamda Atılım çevresinin neden karmalar
içerisinde yürüdüğü, bunun verilen taahütlerle çeliştiği eleştirileri
getirildi. EKB'nin miting alanındaki bu tavrı bize yansımadı. Fakat
EKB ile ilgili getirilen bu eleştiriler doğru ise, getirilen bu eleştiriler
doğru eleştirilerdir. Bu pratik, güven sarsıcı, platformda alınan
kararlara uygun hareket etmeyen ve kendisini öne çıkaran bir pratiktir,
yanlıştır. Eğer bir eylembirliği içerisinde yer alınıyorsa o zaman
onun aldığı ortak kararlar doğrultusunda hareket edilmek zorundadır.
Bu koşul eylembirliklerinin en önemli özelliklerinden biridir. Aksi
taktirde ortada eylembirliği diye birşey kalmaz ve böyle bir birliktelik
anlamını yitirir.
Yaşamda Atılım dergisi okurlarının neden karmalar içinde yürüdüğü
şeklindeki eleştiri bizce haksız bir eleştiridir. Çünkü EKB ve Atılım
ayrı ayrı kurumlardır. Tabii ki en doğru yaklaşım, platformda yer
almayan çevrelerin platformun aldığı kararlar çerçevesinde hareket
etmesidir. Fakat karmaların arkadan yürümesi engellenemediği taktirde
diğer karma grupların olduğu gibi bu grubun da arkadan yürümüş olmasının
EKB'yi bağlayan bir sorun olmadığını düşünüyoruz.
Biz YDİ Çağrı Kadın Okurları olarak eylem alanında yerimizi aldık.
8 Mart için hazırladığımız "Savaş, Kriz, Yıkım, Kadınlar Bu Düzeni
Yıkın!" yazılı pankartımız arkasında sloganlarımız eşliğinde
yürüdük. Katılımımız oldukça coşkuluydu. Toplanma yerinde ve miting
alanında yanımızda götürdüğümüz '8 Mart Özel Sayı' ve kuşlamalardan
bol miktarda dağıtarak kadın sorununa yaklaşımımızın geniş propagandasını
yaptık. Blokumuza yeni kadın arkadaşların katılımı oldukça sevindiriciydi.
İlkay Akkaya ve Koma Asmin'in coşkulu parçaları eşliğinde çektiğimiz
halaylardan sonra mitingin sona ermesiyle birlikte miting alanından
ayrıldık.
Sonuç olarak; bu 8 Mart'ta da böyle bir eylembirliğinin gerçekleştirilebilmiş
olması, kadınların kendi taleplerine sahip çıkarak mücadelelerini
kendi ellerine almaları, inisiyatif geliştirerek hayata geçirmeleri,
güçlü bir eylemi 'erkeksiz' de yapabileceklerini dosta düşmana açıkça
göstermiş olmaları bizce bu eylemin en olumlu yanı olmuştur. En geniş
kadın çevrelerini eyleme geçirerek, 'erkeksiz' yüründüğünde mücadeleyi
zayıflatacağını savunan anlayışları ise güçlü bir eylem gerçekleştirerek
pratikte çürütmüştür.
Her ne kadar kadın sorununa ilkesel konulardaki yaklaşımımızı bu platform
içerisinde kabul ettiremediysek de, hem platform toplantılarında hem
mitingte kendi yaklaşımımızı özgürce ifade edebildik, bunun mücadelesini
verdik. Ayrıca eylem alanında 'eylemde birlik, ajitasyon-propagandada
serbestlik' temelinde ajit-prop malzememizle yaklaşımlarımızı hem
yazılı hem de sözlü olarak pratikte ortaya koyduk. Dolayısıyla kendi
düşüncelerimizi özgürce ifade edebildiğimiz ve yaklaşımlarımızı pratikte
yaygınlaştırabilme imkanına sahip olduğumuz bu tür somut eylembirlikleri
içerisinde yer almayı doğru ve gerekli görüyoruz.
Bu platformun aktif bir parçasını oluşturarak çevremizdeki kadın arkadaşları
daha fazla çalışmalar içine çekebilme şansını yakalayabilmiş olmamız
bizim açımızdan bir başka olumlu yan olmuştur. Bu çalışmalar kadın
arkadaşlarımızın aktifleşmesine ve kendilerine olan güvenlerinin artmasına
hizmet eden çalışmalar oldu.
Önümüzdeki süreçte de bu tür platformlar içerisinde yer almaya devam
etmeli ve doğru görüşlerin mücadelesini vermeliyiz.
Mart 2001
ANKARA'DA 8 MART
1897'de New York Tekstil fabrikasında kadın işçilerin 8 saatlik işgünü
talebiyle başlattıkları fabrika işgali fabrikanın kadın işçilerle
birlikte yakılmasıyla sonlandı. Clara Zetkin'in 2. Enternasyonal'e
sunduğu öneriyle devrimci mücadelenin önemli basamak taşlarından biri
haline gelen bu gün "8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü"
olarak kabul edildi. Böyle bir direnişin mirası olan 8 Mart bir isyanın,
bir haykırışın adıdır.
Ankara'da yasakçı zihniyetin izleri vardı bu yıl alanlarda. Coşkulu
8 Mart mitingi yerine sessiz çığlıklar, sönük haykırışlar ve gülüşleri
çalınmış kadınlar vardı...
8 Mart etkinlikleri; içinde İHD Kadın Komisyonu, EKB, HADEP Kadın
Kolları, Uçan Süpürge, Cemre, Öteki Ben, Halkevleri, DSİP gibi 30
örgütün bulunduğu "Barış İçin Sürekli Kadın Platformu" tarafından
"Kızkardeşim İçin" adlı bir kampanya ile örgütlendi.
2 Mart günü Yüksel Caddesinde basın açıklaması, 5 Mart günü Kızılay
postanesinden cezaevindeki kadınlara kart atma eylemi gerçekleştirildi.
Platform, 8 Mart'ta Yüksel Caddesinde yapılacak kadın şenliğine hazırlanırken
valiliğin "Güvenliğinizi sağlayamayız" gerekçesiyle şenliği
yasaklamasıyla karşılaştı. Bu şenlikle ilgili yapılan toplantılarda
açılacak standlar ve gün boyu sürecek etkinlikliklerle insanlara ulaşma
kararı alınmıştı. Serbest kürsünün de olacağı şenlikte kadınlar beş
dakikada da olsa kendilerini anlatma olanağına kavuşacaktı.
Egemen güçlerin böyle bir şenliğe bile tahammülünün olmadığı bu yasaklamayla
bir kez daha su yüzüne çıktı.
Platform yasaklamayı 7 Mart günü Yüksel Caddesinde yapılan bir oturma
eylemiyle protesto etti. 50 civarında kadının katıldığı eylemde üzerinde
"8 Mart Kadınlar Gününü Yasaklayan Zihniyeti Kınıyoruz"
yazan dövizler taşındı. Kadınlar mumlar yakıp, üzerinde çarpı işareti
bulunan kartonları ağızlarının üstüne kapatarak sessiz bir şekilde
protestolarını sürdürdüler. Yoğun polis baskısının altında gerçekleşen
eylem yaklaşık bir saat sürerek alkışlarla sona erdi.
8 Mart'ta kadınlar yine Yüksel Caddesinde Barış İçin Sürekli Kadın
Platformunun öncülüğünde yapılan eylemde buluştu. 200'ü aşkın kadının
katıldığı eylemde platforma katılan örgütlerden temsilciler konuşmalar
yaptı. Kadın temsilcilerinden biri yaptığı konuşmada; "Savaşları
istemiyoruz; yarım değil tam medeni yasa istiyoruz; çocuklarımıza
parasız eğitim istiyoruz; özgürce düşünmek, özgürce ifade etmek istiyoruz;
doğum için ücretlendirilmiş izin istiyoruz; renginden, dilinden, dininden,
cinsel kimliğinden, düşüncesinden dolayı kimsenin acı çekmesini istemiyoruz."
gibi taleplerini dile getirdi.
Eylemde "Cinsel, Ulusal, Sınıfsal Sömürüye Son", "Yaşasın
8 Mart", "Her Gün 8 Mart, Her Gün Mücadele", "Hemen
Şimdi Her yerde Barış", "Yaşasın Halkların Kardeşliği"
sloganları atıldı.
Yoğun polis baskısı 8 Mart'ta da devam etti. Kürtçe slogan atılması
ve sokak tiyatrosu gösterimi polisler tarafından engellenmek istendi.
Can Şenliği Tiyatrosunun "Kadın ve Toprak" adlı oyununda
erkek oyuncu olduğunun emniyete bildirilmediği gerekçesiyle yaşanan
gerginlik erkek oyuncu yerine bir kadın oyuncunun geçmesiyle giderildi.
Platformun temel talepleri şunlardı: "Kız kardeşim için barış;
emekten yana bir hayat; özgürlük; 3 kapı 3 kilit açılsın; eşitlik;
evde değil her yerde anadil; adalet; başörtüsü özgürlüğü; cinsel kimliğe
özgürlük; savaşsız ve silahsız bir dünya ve geceleri de sokakları
da istiyoruz".
Çeşitli örgütlerin bildirilerini dağıttığı eylemde biz de YDİ Çağrı
okurları olarak YDİ Çağrı 8 Mart özel sayısını dağıttık.
Gülay'ın kadınlar için yaptığı şarkıyı alandaki tüm kadınlarla birlikte
söylemesiyle sona eren 8 Mart'ın coşkusundan uzak görüntülerle hafızamızda
yer etti.
Biz devrimci kadınlar için asıl olan kadın sorununu yalnızca 8 Mart'la
sınırlı bir gün içinde ele almak değildir. Önemli olan bunu her dönemde
dile getirmek ve mücadele etmektir. Bizler kadın sorununun kapitalist
sistemde çözümlenmeyeceğini ve sona ermesinin ön şartının sosyalist
devrimden geçtiğini biliyoruz.
KADINSIZ DEVRİM OLMAZ, DEVRİMSİZ KADIN KURTULMAZ!
Ankara'dan
YDİ. ÇAĞRI okuru kadınlar
ADANA'DA 8 MART DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü, 9 Mart'da "Cinsel, Ulusal,
Sınıfsal sömürüye son"şiarı ile yaklaşık 3000 kişinin katılımıyla
Adana'da gerçekleşti. Mimar Sinan Açık Hava Tiyatrosu önünde başlayan
yürüyüşte önceki yıllara göre kadınların katılımının fazla olduğu
gözlendi. Tertip komiteliğini sendikaların üstlendiği mitingde, "
Eşit işe eşit ücret, Savaşa değil eğitime bütçe, Savaşa değil sağlığa
bütçe, Parasız eğitim parasız sağlık, Faşizme karşı omuz omuza, Sadaka
değil toplu sözleşme, Dayağın çıktığı cenneti istemiyoruz, Kadınız
haklıyız kazanacağız, Direne direne kazanacağız, Susma sustukça sıra
sana gelecek... sloganları hakimdi. Kesk'e bağlı çeşitli sendikalar,
kitle örgütleri, bazı siyasi parti ve sosyalist basının yer aldığı
mitinge Hadep katılmadı. Hadep, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar gününün,
gününde kutlanması ve kendilerinin de Tertip Komitesinde yer alması
gerekçesiyle sendikalardan bağımsız hareket etmek istedi. Adana Emniyeti
tarafından bu başvuruları reddedildi. Hadep, Miting başvurularının
reddedilmesi üzerine 8 Mart Cuma günü Uğur Mumcu Meydanında kitlesel
bir basın açıklaması yaptı.
Uğur Mumcu alanına kitlenin yerleşmesinden sonra tertip komitesi adına
Eğitim-Sen kadın sekreteri tarafından günün önemini belirten bir konuşma
yapıldı. Bu konuşma; "Yoksulluğa ve şiddete karşı eşitlik ve
özgürlük için alanlardayız, savaşa karşı barış için ,ırkçılığa ve
ayrımcılığa karşı, dayanışma ve kardeşlik için alanlardayız."
şeklindeydi. Bu günlere kolay gelinmediğini anlatan konuşmacı; "8
Mart emek düşmanlarının sahipleneceği bir gün olamaz 8 Mart'ları 14
Şubat'lara benzetmeye kalkanlar, kadın bedenini tüketimin bir aracı
olarak görenler, artık yeter" diyen konuşmacı; 8 Mart'ın tarihi
geçmişini anlatarak 8 Mart'ın, emekçi kadının evinde, işyerinde, sokakta
ve toplumsal yaşamın her alanında ve her anında emekçi sınıftan olmasından
dolayı yaşadığı, buna bağlı olarak cinsiyetinden dolayı yaşadığı ikili
ezilmişliğin horlanmanın ve bu ezilmişliği yaratan üretim ilişkileri
ve yaşam koşulları dahil tümüyle dönüştürülmesini, kadını eşit ve
özgür kılacak toplumu yaratma mücadelesini verme yönüyle anlam kazanmaktadır"
dedi. Emperyalistlerin 11 Eylül sonrası politikasını doğru bir biçimde
teşhir eden konuşmacı; Sermayenin küresel saldırısının yoksulları
daha yoksullaştırdığını, toplumumuzda derin yaralar açtığını belirten
konuşmasında bu politikanın bütün dünyayı yıkıma sürüklediğini IMF
ve Dünya bankasının ve Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası finans
kuruluşlarının gözettiği ekonomik programlar sadece ülkemizde değil,
dünyanın her yerinde mutlu azınlığı zenginleştirirken, yoksullar ve
emekçilerin adeta bir yıkıma sürüklendiğini belirtti. Kadınlara yönelik
şiddetin de bu politikalar sonucu giderek artığını buna karşı emekçi
kadınların ,yani görünmeyen emeğin sesini yükseltmesi gerektiği belirtildi.
İçinde bulunduğumuz emperyalist savaş süreci bütün toplumu derinden
etkilerken, özellikle kadınlara yönelik tecavüz, şiddet ve göç zorlamaları
savaşın kirli yüzünü çok iyi göstermektedir. Kadınlar burada savaş
ganimeti olarak görünmektedir.
Bir başka konuşmacı kadın arkadaş da, cezaevleri sorununa değindi.
Üç kapı üç kilit önerisinin kabul edilmesi gerektiğini belirten konuşmacı,
anadilde eğitim hakkının tanınması, ırkçı millyiyetçi şöven eğitime
son verilmesini istedi, cinsel tacize karşı olduklarını, ev işinin
toplumsallaştırılmasının gerekliliğine değindi.
Yürüyüş alanına geçmeden önce Çağrı'nın 8 Mart ile ilgili çıkardığı
özel sayı dağıtıldı. TKP taraftarlarına dağıtılan bildirileri engellemeye
çalıştı ve bildirilerimizi taraftarlarından toplayıp, yırtarak yerlere
atmaya başladılar. Arkadaşlarımız önce acaba polis mi diye tereddüt
ediyorlar ve fakat bunların polis olmadığı anlaşılıyor. Bildiri dağıtan
arkadaşlarımızın itirazı üzerine, "bunun alınmış bir karar"
olduğunu belirtiyorlar. Daha sonra bu arkadaşlar ile yapılan bir görüşmede
tavırları eleştirildi. Parti olduklarını, korteji dağıttığımızı, orasının
miting alanı olduğunu, bildiri dağıtmanın yeri olmadığını belirttiler.
Bu tavır ne devrimci, ne de komünist bir tavırdır. Arkadaşlara tavsiyemiz
bu tavırlarını bir kez daha gözden geçirmeleridir.
Adana'dan YDi ÇAĞRI okurları
Mersin'de 8 Mart
Son 3 yıldan bu yana miting ve yürüyüş izni verilmeyen Mersin'de
bu yıl yine İçel valiliği devlet güdümlü Cumhuriyet alanında bir miting
ve çeşitli gösteriler düzenledi. Yürüyüş başvurularına ise Valilik
"Biz miting yapıyoruz sizde gelin katılın" diyerek izin
vermedi. Bunun üzerine sendikalar Büyükşehir belediyesi önünde bir
basın açıklaması kararı aldı. Valilik kendi eylemleri dışında en ufak
bir eyleme müsade etmeyeceklerini belirterek 8 Mart günü bütün Mersin'i
ve özellikle sendikaların bulunduğu alanı adeta işgal etmişti. Bu
işgale karşı tepkisini gösteren kitle, polis engelini aşamayınca Eğitim-Sen'in
önünde basın açıklaması yapmakla yetindi. Bunun dışında 9 Mart Cumartesi
günü Akdeniz Belediyesi nikah salonunda bir şenlik ve yine aynı yerde
10 Mart pazar günü, "Kadının dünü ve bugünü" konulu bir
panel düzenlendi. Çağrı okurları olarak bu panele katıldık.
8 Mart özel sayısı'nı yoğun olarak dağıttık.
Mersin'den bir Çağrı okuru
8 MART DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ
İZMİR'DE KUTLANAMADI!
8 Mart 2002 "Dünya Kadınlar Günü" İzmir'de Alsancak Gündoğdu
Meydanı'nda gerçekleştirilen bir miting ile kutlandı.
Bağımsız Kadın İnisiyatifi, Antimilitarist Feministler, Dicle Kadın
Kültür Merkezi, İzmir Barış Anneleri İnisiyatifi, HADEP İzmir İl Kadın
Kolları, HADEP İzmir İl Gençlik Kolları, HADEP Gaziemir, Selçuk, Karşıyaka,
Menemen, Çiğli, Balçova, Buca İlçe Kadın Kolları, Tayd-Der, Emekçi
Kadınlar Birliği, Pir Sultan Abdal Derneği, Sosyalist Kadın İnisiyatifi,
EMEP, İHD, Tümtis, DİSK-Emekli Sen 3 No'lu Buca Şubesi, KESK İzmir
Şubeler Platformu'ndan oluşan katılımcılar saat 14.00'de alana ulaştı.
Miting, İstiklal Marşı ve ardından yapılan saygı duruşuyla başladı.
İzmir İHD, EMEP, HADEP, DSİP, Dicle Kadın Kültür Merkezi, Bağımsız
Kadın İnisiyatifi, Antimilitarist Feministler, Tayd-Der, Pir Sultan
Abdal Derneği, Özgürlük İçin Mücadele Platformu, Emekçi Kadınlar Birliği,
Mezopotamya Kültür Merkezi'nin ortak imzalarıyla hazırlanmış basın
açıklaması metni Türkçe ve Kürtçe okundu. 8 Mart'ın tarihçesini açıklamakla
başlayan basın açıklaması; "Kadınların Yaşam ve Çalışma hakkı
yoksunluğu", "Temel ihtiyaçların karşılanmaması", "İşsizlik,
yoksulluk, savaş ve ekonomik kriz' in kadın kimliğine etkileri, namus
cinayetleri", "Cinsel taciz ve tecavüzler ve sorumlularının
yargılanması" taleplerinin dile getirilmesiyle sona erdi.
Kürsüden, "Her Gün 8 Mart, Her Gün Mücadele!", "Şehit
Namırın!", "Kadınlara Özgürlük, Dünyaya Barış!", "Sokağa,
Eyleme, Özgürleşmeye!", "Emeğimize, Bedenimize, Kimliğimize
Sahip Çıkıyoruz; Onun İçin Buradayız!", "IMF Defol, Tüm
Ülkeler Bizim!", "Sıra Bizde, Dünya Ellerimizde!",
"Dile Kelepçe Vurulamaz!", "Üç Kapı Açılsın, Ölümler
Durdurulsun!" sloganları atıldı.
Yürüyüş ve mitig sırasında çeşitli grupların pankartlarında "Cinsel
Taciz ve Tecavüze Hayır!", Kadın Erkek Elele Özgürleşmeye!",
"Savaşa Değil Eğitime Bütçe!", "Anaların Öfkesi Katilleri
Boğacak!", "Yaşasın Emekçi Kadınların Birliği!", "Ulusal,
sınıfsal, cinsel sömürüye son!", "Eşit işe eşit ücret!",
"Özgür Kadın Özgür Toplumun Güvencesidir!", gibi taleplerin
yanı sıra "Dansedemediğim devrim devrim değildir!", "İdama
hayır barış hemen şimdi!", "Biji Aşiti, Yaşasın Barış!"
taleplerinin de dile getirildiği gözlendi.
Miting Mezopotamya Kültür Merkezi Folklör Ekibi'nin yaptığı gösteri
ardından söylenen marşlar ve atılan sloganlarla sona erdi.
Miting boyunca gerek basın açıklamasında, gerek sloganlar ve pankartlarla
kadının kadın kimliğinden dolayı ezilmesi dile getirilse de, ezilmeyi
yaratan erkek egemenliğine hiçbir şekilde değinilmedi. Yaşamımızın
her alanındaki etkileriyle varlığını dayatan hastalık: kadının kadın
kimliğinden dolayı ezilmesi ortada, herkes tarafından kabul edilen
ve sözde de olsa karşı çıkılan bir olgu olmakla birlikte, mikrobun
adından nedense her zaman olduğu gibi özenle kaçınıldı. Mikrop erkek
egemen kapitalist sistemdir. Hastalığın kaynağı teşhis ve ifade edilmeden
tedavi mümkün değildir. Kadın mücadelesi sınıf temelinden bağımsız
yürütülemez, yürütülmemelidir. Sınıf bakış açısından yoksun, erkek
egemen kapitalist sistemin eleştirisini yapmayan kadın mücadelesinin
varacağı en iyi yer bir takım demokratik hakların yasalarla düzenlenmesidir.
Kuşkusuz bu da bir kazanımdır. Ancak "Kapitalist sistemde eğitimin
niteliği ve -paralı hale getirilmesi suretiyle- gitgide küçülen bir
azınlığa hizmet ettiği, her türlü örgütlenmenin engellendiği ve erkek
egemenliğini yaratan ve yaşatanların sadece erkekler değil aynı zamanda
kadınlar da olduğu göz önüne alınırsa, yasalarla getirilen hakların
kaç kadın tarafından kullanılacağı", yanıtı çok da zor olmayan
bir sorudur.
Bugün hala aile içi tecavüz ve ensest ceza yasasında suç olarak düzenlenmemiştir.
Kaldı ki düzenlenmiş olsa bile aile içinde işlenen suçların takibi
şikayete bağlıdır. Bu nedenle eşi ya da ailenin bir erkek üyesi tarafından
şiddete maruz kalan kadınlar, yaşadığı tehditler sonucu şikayetlerinden
vazgeçmek zorunda kalmaktadır. Bu nedenle ensest mağduru milyonlarca
emekçi kadının gerçek kurtuluşu bu sistem içinde getirilen bir takım
güdük yasalarla değil, sosyalizmle gerçekleşecektir.
Erkek egemen kapitalist sistem, ezilen emekçi kadın kitlelerinin bilinçlenmesi
önünde de engeldir. Kitlelerin bilinçlenmesi, hastalığın teşhis ve
ifade edilmesiyle mümkündür. Bu nedenle demokratik hakların kazanımı
için yapılan çalışmalarda da gerçek hedef her zaman ortaya konmalı,
kadının kurtuluşunun önündeki engelin erkek egemen kapitalist sistem
olduğu, gerçek kurtuluşun sosyalizm ve devrimle gerçekleşeceği anlatılmalıdır.
Aksi takdirde 8 Mart 2002'de olduğu gibi daha çok "Kadınlar Günü"
kutlamaları izler; Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlamaları olmadı diye
de daha çok hayıflanırız.
Biz İzmir'de 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününü kutlayamadık. Ya
siz, sizler kutlayabildiniz mi?
İzmir, Mart 2002
Bir YDİ Çağrı Kadın Okuru
