Gürültü Kirliliği hasta ediyor

(Memleketin neresi düzgün ki trafiği de düzgün olsun...)
Sinir bozan şehir trafiği ve buna bağlı herşey!

Yeni Dünya için ÇAĞRI sayfalarında şimdiye kadar çevre sorununa işçi sınıfının bilimsel bakış açısıyla yaklaşımlar sergilendi. Başka siyasi dergi ve gazetelerde görüldüğünden daha çok yazı yayınlandı. Temel konulara ilişkin görüşlerimiz etraflı olarak okuyucularımıza sunuldu. "Çevreci"liğin adının yeni yeni duyulmaya başlandığı dönemde, komünistler olarak bizlerin ortaya koyduğu görüşlerin, ilk başlarda sık sık yadırgandığını da yaşadık. Çabamız "lüks uğraş" olarak da değerlendirildi. Bunların ne kadar yanlış değerlendirmeler olduğu bugün apaçık ortada. En fazla küçümseyenler bile, artık çevre sorununun komünist çalışmanın, sınıf mücadelesinin ayrılmaz bir mücadelesi olduğunu görme noktasına geldi. Biz ise biraz daha ilerdeyiz, ilerde olmak zorundayız. Artık sorunun teorik ortaya konuşundan çok, sorunun sınıf mücadelesindeki somut etkileri üzerine yoğunlaşmalıyız, yoğunlaşıyoruz.
Ülkemizde büyük çoğunluk açısından sinir bozan ve hayatı çekilmez kılan bir dizi neden var. Sıralamakla bitmez. Sıralamaya da gerek yok. 'Nesi düzgün?' sorusunu cevaplamak yeterli olacaktır.
Bu kadar kötülük varken trafik ve gürültü kirliliğinin kötülüğü, görünüşte tüm kötülüklerin yanında cüce kalır.
İşsiz olan, hala bir işi olup da yaşamın günlük eziyeti altında kara gün geçiren işçi ve emekçiler için bu sorun ne ki?
İş yaşamında, sağlıkta, eğitimde, konutta hiç bir güvencesi olmayan ve hatta sokakta gönül rahatlığıyla dolaşma konusunda güvencesi olmayan bir ülkede yaşıyoruz.
Belki bazı okurlarımız bu açıdan baktıklarında, "lüks denebilecek bu konulara değinmek doğru mu?" diyebilir. Önceliklere göre değerlendirilirse elbette hak vermemek elde değil. İnsanların bu alandaki bilinç düzeyleri de dikkate alınırsa, öyle görülebilir. Ama yanlış!
Zaten çekilmez hale getirilen yaşam şartlarına -belki ikincil ama- yeni sorunlar eklenerek hayatımız iyice çekilmez hale getiriliyorsa, ki buna şüphe yok, o zaman bunlara karşı durmak, mücadele etmek bir görevdir.
Coğrafi olarak iyi bir ülkede yaşıyoruz. Ancak yaşadığımız ülkenin çoğrafi konumu iyi olmasına rağmen yaşam işçiler, emekçiler açısından çekilmez bir hal alıyor.
Bunlardan bir tanesi trafik keşmekeşi. Keşmekeşin hüküm sürdüğü illerin başında İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük iller geliyor. Bu keşmekeşin baş aktörleri motorlu tara taşıtları. Kamyon, otobüs, minibüs ve kişisel arabalar hayatı kolaylaştıran araçlar olmaktan çıkıp günlük hayatı kirleten unsurlar olmaktadır. Salt kendi başına bu teneke kutuların suçu yok tabi. Suç bunları piyasaya sürende. Suç bunları kanıksamışlıkta.
Öncelikle suç kimde olursa olsun, hergün yaşanılan bir gerçek var: trafik karmaşası insanları hasta ediyor. Trafik karmaşası insanları sinir ediyor. Bunlar nefes almayı, sakin olmayı, rahat yürümeyi engelliyor. Sadece arabası olmayanları değil, az biraz sosyal olan fakat trafik kurallarını kendisine taraf yontmayan ve düzenin faşist kafa yapısına kafa tutan ve arabaları olan insanları da hasta ediyor.
Diğer tüm sorunların yanında bu sorunlar fark edilmiyor ama bütün bunlar fark edilmese de insanların ruh halini bozuyor. Bu tespitleri konunun uzmanı doktorların da yaptığını duyup okumak mümkün.
Nasıl mı? Eskiden -çok değil on yıl öncesine kadar- trafikteki (özel) araç sayısı daha azdı. Kaldırımlar sakatlara, çocuklara, yaşlılara uygun olmasa da vardı ve bu halleriyle üzerinde yürümek mümkündü. Şimdi... şimdi varolan kaldırımların üzerinde yürümek imkansız hale geldi. Motorlu kara taşıtları kalabalık sokaklarda, dar ve son derece uygunsuz kaldırımları da kullanılmaz hale getirdi. Zik zaklar çizerek kaldırımdan yola yoldan kaldırıma dolaşıveriyorsunuz. Kaldırımlar yayaların hakkı diyorsanız, bu araç bu kaldırımda ne arıyor, ben neden yola ve kaldırıma in-çık yapmak zorundayım diyorsanız ve bunu hergün yaşıyorsanız ve daha önemlisi dikkatinizi çekip sizi rahatsız ediyorsa işti size sorun! Her gününüzün böyle geçmesi hoşunuza gidiyor mu? Bizim hoşumuza gitmiyor. Ülkenin şimdiki sahibi olan rüşvetçi, soyguncu, çapulcu ve günü kotarmaya çalışan sonradan görme burjuva yöneticileri ortalama bir şehir planlaması yapmadıkları için "özgürlüğün arabası" teranesiyle reklam yapıp daha fazla araba satmak isteyen bilumum araba tekellerinin umrunda olmadığı için, senin-benim yayalık hakkımızı gasp ediyorlar. Evet, yaya kalma hakkımızı bile kullanmaktan mahrum bırakılıyoruz bu ülkede.
Nasıl mı?
İş, geçinecek ekmek parası, eğitim, sağlık sorunu gibi kara kara düşündüren düşüncelerle güne başlarken, işe giderken güler bir yüz, güzel bir "günaydın!", "merhaba!" sözü fena olmazdı. Bunları söylemek için birini çok iyi tanımak ve hatta tanımak bile gerekli değil. Tam da bir çok şeyin çekilmez olduğu toplumumuzda bunun olması hiç de fena olmazdı. Ama durum bu değil. "İnsanlık" denen sıcak sosyal ilişkinin ve iyimserliğin yerini, "ben"cillik ve yabancılaşma almış. Bunu var olan sisteme borçluyuz.
Yollarda, az da olsa caddelerin üzerinde yayalar için beyaz çizgilerden oluşan geçitler var. Trafik kurallarına göre bu geçitlere gelen bir yaya, caddenin karşı tarafına geçecek anlamına gelir. Yayanın bu durumda olması, onun araçlara göre geçiş önceliği var demektir. Yani yayanın karşıya geçmek istediğini gören aracın durma ve yayanın geçişini bekleme zorunluluğu var. Buna uyuluyor mu? Yüzde 99'un buna uymadığını anlamak için yaya olmak yeterli. Araçların durmaması bir yana, eğer siz adımınızı atmış ve yaya yolundan karşıya geçmek üzere yolda iseniz, çok büyük bir çoğunlukla gelen araçlar son derece rahatsız eden kornaları ve ürküten hızlarıyla sizi taciz edecektir. Kurala uyulmadığı gibi yaya üzerinde terör estirilir. Nasıl oluyor da uluslararası alanda geçerli olan, ehliyet yapılırken de öğretilen bu kurala uyulmuyor? Bunun birçok nedeni var: Eskiden sürücülere ehliyet trafik polisinin şubeleri üzerinden verilirdi. 1980 ortalarına kadar ise trafik polislerinin çoğunluğunun ehliyeti bile yoktu. Rüşvet verip ehliyet almak olağan bir durumdu. 90'lı yıllarda ise özel sürücü kursları açıldı ve onlar üzerinden sürücü yetiştirilerek ehliyetler verilecekti. Görünüşte sorun çözülecekti. Çözüldü mü? Hayır. Katedilen mesafe bir arpa boyu yol oldu. Bunun açık kanıtı 2002 yılındaki durumdur.
Birçok büyük ilde toplu taşımacılıkta minibüsler ve otobüsler esas işlev gören araçlardır. Minibüsler yolcu taşımacılığı konusunda küçümsenmeyecek bir yere sahiptir. Hemen her semte yolcu taşırlar. 1960'ların Margirus'ları allanıp-pullanıp 2002'lere taşındı. Diğerlerinin adının Otokar ve Peugot olması kalite, güvenlik veya çevreyle uyumlu olması anlamına gelmiyor. Hepsinin ortak özellikleri şunlar: Kulağınızın dibinde havalı korna çalarak dengenizi bir kaç saniyede bozarlar ve sizin söyleyecek ya da yapacak fazla birşeyiniz olmaz. Mesela, korna çalınmasına ve sizin rahatsız edilmenize itiraz edecek olursanız elinde bir leviye ile aşağı ineceğini ve kavga edeceğini düşünürsünüz. "Özür dilerim, haklısın, unuttum" deneceğini beklemek boş bir beklenti olur. Trafik polisine söyleseniz ya sizi dinlemez veya o da size şikayatlenmeye başlar. Bu çaba işe yaramadı. Ayrıca durmak için ısrarla size korna çalarak cevap vermenizi isteyen minübüs şoförü canınızı sıkmıyor mu? Bir tanesine cevap vermek gerekirse, günün ve güzergahın durumuna bağlı olarak değişse de, iki dakika geçmeden gelen bir sonraki ve bir sonraki aynı şeyi yapıyorsa da mı canınızı sıkmıyor acaba? Korna çalmanın yolcuyu araca çağırmak için değil, bir kazayı önlemek/uyarmak için kullanılması gerektiğini bilmemek nasıl mümkün olabilir? Bu üzerinde durduğumuz noktaların hepsinin cevaplarının özünde bu sistemden kaynaklandığını söyleyip şimdilik bunu geçelim. Bizi ilgilendiren trafik kirliliği/gürültüsü. Trafik ışıklarında bekleyip yayalar için yeşil ışığın yanmasını beklerken, sadece minibüs ve otobüslerin değil, bir münibüsün gelip yaya yolunu kapamasına ve sizin yolunuzu kapamasına ne dersiniz? Normalinde sizin canınızı sıkması lazım. Buna hakları var mı? Bunu sorguladığınızda evet canınızı sıkacaktır. Bütün bunlar istisna değil de kural halindeyse ve hemen her yerde aynı durumla karşılaşıyorsanız, sorununuz biraz daha büyüyor. Bunlar da yetmiyormuş gibi arkasında "çevre dostu motor" yazsa da, tam burnunuzun dibinde gaza basıldığında egzozdan çıkan siyah zehirli gazın üzerinize kusulmasına ne demeli? Egzozlara takılabilecek susturuculardan söz etmeye bile gerek yok. Böyle bir şey henüz icat edilmemiş gibi bu araçları üreten kapitalist sınıf ve buna izin veren kapitalist devlet tam bir vurdumduymazlık içindedir. Eğer yakınınızdan gürültü saçan bir araç geçiyorsa, yanınızdaki kişiyle konuşmanızın anlaşılmayacağını anlamanız gerekiyor.
Çok değil bundan on yıl öncesini bir düşünün ve bugüne göre etrafta ne kadar az aracın olduğunu hatırlarsınız. Yaya olarak sokakta, kaldırımda dolaşmanın ve yolun karşı tarafına geçmenin kısmen rahat olduğunu hatırlamak mümkün. Günümüzde İstanbul sokaklarının her tarafında teneke yığını araçların sizden daha fazla "özgür" olduğunu hissedebiliyorsunuz. Her gün 300 kadar aracın trafiğe girip plaka aldığını düşünecek olursak bu duruma şaşırmayız. Görmemiz gereken esas etmen, ileriyi görmek bir yana, burnunun dibini görmeyen bir burjuva sisteminin varlığıdır. Belediyesi, karayolları, Ulaştırma Bakanlığı, ... hepsi bir diğerinin beteri adeta. İmar planından sorumlu kurumlar geniş yollar, geniş kaldırımlar, evlerin altına park yapmak/yaptırmak yerine iş başına geldiklerinde çapulculuk nöbetini yerine getiriyor. Burjuva-kapitalist bir sistem olabilir, ancak bu kadar rezili olmaz dememek elde değil. Kapitalist sistem de diğer bazı kapitalist-emperyalist ülkelerde olduğu gibi, 30-50 yıl sonrasına plan yapabilir. Ama burası Türkiye! Belediyenin şartnameleri arasında binanın altına park yapma zorunluluğu var da ne işe yarıyor? Rüşvet almanın aracı olarak işe yarıyor tabi. Belirlenenin üzerinde kat yapanlardan rüşvet alarak depremlere davetiye çıkarmak, görüntü kirliliği yaratmak para kazandırıyor çapulcu sisteme! Bir avuç asalak günden güne zenginleşirken, ülkemizde yaşayanların büyük kesimi giderek yoksullaşıyor, toplumsal zenginliklerden aldığı pay azalıyor. Onlar her bakımdan sistemin kurbanları oluyor.
Sistem sıkıntıyı yaratan ve yarattığı sıkıntıdan rant kazanan oluyor. Park sıkıntısını da, park azlığı sıkıntısından doğan arz ve talebi de paraya çeviriyor. Belediyelerin denetimi altındaki (sınırlı ve az sayıdaki) park yerleri, mafyaya paylaştırılan sokaklar, ve hatta tarihi ahşap evler yakılarak park yerleri olarak açılan alanlar "park mafyası" kavramını da ortaya çıkardı. Tüm park yerlerinde uygulanan park ücretleri ise mafya usulü. Bugün İstanbul'da bir saatlik park ücreti 3-4 milyon TL ile başlıyor.
Şayet özel bir aracınız varsa ve onunla yola çıkıyorsanız bir çok sorunla karşılaşırsınız. Özellikle gerekli ve doğru olan trafik kurallarına uyan biriyseniz. Faşist bir kafa yapısına sahip değilseniz, trafikte araç sürenlerden biri olarak yoldaysanız, bir süre sonrasında "normal" bir insan olmaktan çıkmaya zorlandığınızı hisedeceksiniz. Yeşil yanar yanmaz arkadan çalınan kornalar, sinyal vermeden dönüşler, sağınızdan sollamalar, aynasına dahi bakmadan yolunuza giren araçları görünce sinirlerinizin zayıfladığını zamanla anlayacaksınız. Eğer oldukça duyarlıysanız trafikteki düzene ayak uydurmak zorunda olmanın kaygısını taşıyacaksınız. Belki kurallara uyduğunuz için haksız yere gündelik küfürle işEĞEve dönmek durumunda olmanız da sizi rahatsız etmeli. Benzinin litresi için bir milyon üç yüz bin TL verdiğinizde de dünyanın en kazık benzin parasını verdiğinizi ve bu paranın %75'inin benzin vergisi olduğunu, alınan bu verginin size hizmet olarak geri dönmediğini bildiğinizde kapitalist sistemin ne kadar kokuşmuş bir sistem olduğunu anlamanız gerekir, bu durumun da sizi rahatsız etmesi gerekir.
Çapulcu-kapitalist sistemin bazı verilerini sunmak istiyoruz.
İlk olarak rüşvet verilerinden en önemli % oranları:
Trafik polisinin aldığı rüşvet: %53
Belediyelerin aldığı rüşvet: %23
(Veriler 15 Şubat 2002 TESEV Vakfı'nın araştırma sonuçlarından alındı)
Bu verilerin açıklandığı gün gerici-faşist bir TV kanalı olan TGRT muhabiri bile yaptığı haberinde "bu veriler bir arpa boyu dahi yol almadığımızı gösteriyor" demek zorunda kalıyor.
Buradaki rüşvet oranları trafiğin neden düzgün olmadığına, yolların ve kaldırımların neden geniş olmadığına park yerlerinin neden bu kadar kıt olduğuna dair açık adres sunmaktadır: Kapitalizm budur, çapulcusu da budur.
Her iki yakasının üç tarafı denizlerle çevrili olan İstanbul açısından trafik durumu ibret vericidir.
İstanbul'da Trafikteki araç sayısı:
Trafikte kayıtlı araç sayısı: 2,5 milyon
Bir günde yollarda olan araç sayısı: 1,8 milyon
İstanbul'da yolcu taşımacılığı oranı:
Deniz yoluyla ulaşım: %3
(Bunun günde 300.000 kişisini İstanbul Deniz İşletmeleri'ne ait vapurlar taşıyor. Geri kalanını belediyeye ait deniz otobüsleri ve özel tekneler taşıyor.)
Tren/tramvay ile ulaşım: %7
Motorlu kara trafiğiyle ulaşım: %87
(Veriler İstanbul Deniz İşletmeleri'nden alındı)
Neyse durum istediğiniz gibi olmasa da siz "güler yüzlü insanlar görmek ne kadar güzel olurdu" diyerek içinizden, işinize koyulmak ve işten eve dönmek üzere yola düşmeye devam edeceksiniz. Sistemin rezaletine rağmen ve onun bir parçası olmadan... Sokağa attığınız adımla hayatınızın daralmasına izin vermek istemiyorsanız, ona karşı mücadele etmek zorundasınız. Hatta onu yıkmak zorundasınız, yıkmak zorundayız. Paranın değil, keşmekeşin değil, insanca ve doğayla uyumlu bir sistem kurmak için bu günü yıkıp yarını kurmalıyız. Beklemeye gerek yok, harekete geçmeliyiz. Sosyalist sistemin içinde yaşanabilir tek sistem olacağı açık değil mi?
Sorun sadece trafik karmaşası değildir. Çevrenin kirlenmesinde araba trafiği başrolü oynamaktadır. Araba trafiği ekzozlardan çıkan zehirli gazlarla ozon tabakasının delinmesinde, sera efektinin tehlikeli boyutlara ulaşmasında, iklim değişikliklerinde doğrudan rol oynamaktadır. Araba trafiği sadece çevreye verdiği zarar ile kalmamaktadır. Yukarıda da açıkladığımız gibi gürültü, tabiatın bozulması ve taşıtların sebep olduğu çöpler de eklenmelidir. Peki çözüm ne olmalıdır?
Çözüm toplu taşıma araçları olmalıdır. Toplu taşıma araçları metro, tramvay ve otobüs gibi araçlardır. Toplu taşıma araçları ucuz, temiz ve rahat olmalıdır. Şehirlerarası trafikte ise demir ve deniz yollarına ağırlık verilmelidir. Toplu taşımacılığa önem verildiği taktirde özel araba kullanma çekiciliği de giderek azalacaktır.
Bu memleketteki yaşamı bize zehir edenlere karşı bütün bunlar bile isyan bayrağı altında örgütlenmeye yeter de artar...

Nisan 2002