Güçlü ekonomiye geçiş programında tarım... ya da

Türkiye'de tarımın emperyalizmin çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırılması...

Bilindiği gibi Türkiye'de 2001 krizi ertesinde, emperyalist devlet ve tekeller kriz yönetimine doğrudan el koydu; mutemetleri Derviş'i doğrudan TC'nin andaki Bakanlar Kurulu'na soktular. Derviş, Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı statüsüyle koalisyon hükümetinin, ekonomik program konusunda belirleyici dördüncü ortağı haline geldi.
Derviş önderliğinde -IMF, Dünya Bankası gibi uluslararası para/kredi kurumlarının direktif ve dayatmaları doğrultusunda- bir "Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı" (GEGP) hazırlandı.
Bu programın temel hedefi programda, "Sürdürülemez boyutlara varmış olan kamu borçları"na yol açan "borç dinamiğinin" ortadan kaldırılarak Türkiye ekonomisinin "bugünkü gibi olağanüstü bir dış yardıma muhtaç kalmayacak bir yapıya kavuşturulması" olarak adlandırılıyor.
Kuşkusuz hedef iyi bir hedef olarak görülüyor. Gerçekten de Türkiye ekonomisi içinden çıkılmaz görünen bir borç sarmalı içinde bulunmakta, boğulmaktadır. Türkiye ekonomisi gerek iç, gerek dış borç faiz ödemelerini bile -yeni borç/kredi almaksızın- ödeyemeyecek bir duruma gelmiştir.
Anda toplam dış borç stoku 119 milyar 602 milyon dolara varmış durumdadır. Bunun 48 milyar 108 milyon dolarlık bölümü kamu sektörü, 13.249 milyar dolarlık bölümü tahvil yolu ile borçlanma; 29.153 milyarlık bölümü özel sektör borcu durumundadır. Kısa vadeli borç 28.912 milyar dolardır! Yalnızca 2000 yılında -bir yıl içinde!- borç stoku bir önceki yıla göre 16 milyar dolar artmıştır! (Rakamlar için bkz. TÜSİAD raporu, Türkiye Ekonomisi 2001, sayfa 113)
Yeni programlarla birlikte alınan yeni borçlar, sonuçta -kısa sürede belli rahatlamalar sağlasa da- uzun vadede batağı daha da derinleştirmektedir. Bu yüzden bu borçlanma sarmalına son verilmesi hedefi iyi bir hedeftir.
Peki ama bu hedefe emperyalist sistemin bir parçası olarak kalınarak varılabilir mi?
GEGP bu soruya varılabilir diye cevap veriyor!
GEGP'ye göre, içine girilen borç sarmalının nedeni kapitalizm değil, kapitalizmin doğru dürüst ve bütün kurallarıyla uygulanmamasıdır. Türkiye, hâlâ devlet sektörünün (KİT'ler şahsında) ekonomide büyük ağırlığının olduğu; kapitalizmin serbest pazar ilişkilerinin tam anlamıyla yaşanmadığı, gelişmenin önünde bir dizi bürokratik engelin bulunduğu bir ülkedir. Serbest pazar ekonomisi tüm kurallarıyla yaşansa, kapitalizmin serbest gelişmesinin önündeki bürokratik engeller kalksa, devlet "elini ekonomiden çekse" her şey günlük güneşlik olacaktır. DYP başkanı programın bu temel felsefesini "Türkiye son komünist ülkedir" (bu bayan profesör devletçilik= komünizm diye öğrenmiştir, öğretmiştir. Cehaletin profesörüdür yani.) diye ifade ediyor. Bu yüzden KİT'lerin özelleştirilmesi bu GEGP'nin temel ayaklarından biridir. Esasında 1980'den bu yana uygulanan politik ekonominin daha tutarlı ve kesin bir şekilde uygulanması programından başka bir şey olmayan GEGP'ye göre, KİT'lerin özelleştirilmesiyle borçlanmanın temel kaynaklarından biri kurutulmuş olacak, bunun ötesinde satıştan elde edilecek gelirle de ek kaynak sağlanacaktır! KİT'lerin özelleştirilmesiyle "bir kamburdan kurtulacak olan" devlet, bunun dışında da daha da küçültülecek, borcun kaynaklarından biri olan personel giderlerinin düşürülmesiyle de, borç sarmalından çıkma yönünde adım atılmış olacaktır. GEGP'de bunun dışında öngörülen şeylerden biri mali piyasalar / para piyasalarına ilişkin düzenlemelerdir. Bu düzenlemelerin temelinde devletin banka sektörünü "çürüklerden" temizlemesi, bu sektörü denetim altına alması, batan bankaların emperyalist devlet ve tekellere olan yükümlülükleri konusunda garantör olarak devreye sokulması düşüncesi yatmaktadır. Kendi çıkarları gerektiğinde çok serbest piyasacı görünen emperyalist devlet ve tekeller, sözkonusu olan alacakları olduğunda, devletin devreye girmesinden rahatsız değillerdir, tersine onun garantörlüğünü aramaktadırlar. Bu tabii ki açıkça böyle ifade edilmemektedir. Ancak talep edilenler ve programa yansıyanlar anlaşılır bir dile çevrildiğinde, çıkan sonuç açık olarak budur.
Bunun yanında reel ekonomiye yönelik olarak program yurtiçi talebin daraltılması ve ihracat için bir fazla oluşturulmasını amaçlamaktadır. Yurt içi talep, zaten "devletin küçültülmesi", "özelleştirme" programına bağlı olarak artacak işsizler, gerçek ücretlerde gerilemeler, kırsal kesim gelirlerinde gerilemeler, yani kitlelerin görece ve mutlak yoksulluğunu arttırarak kesilecektir ve kesilmeye başlanmıştır. Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu krizin suçlusu neredeyse emekçiler görülüp gösterilmiş, emekçilere karşı 12 Eylül 1980 sonrasındaki en yoğun saldırı başlatılmıştır. Ücret giderlerinden, kırda yoksul ve orta köylülerin gelirlerinden yapılan "tasarruflar" GEGP'ye göre ihracatın teşviki için kullanılacaktır. Ayrıca iyice kuralsızlaştırılmış ve ucuzlaştırılmış, çok yoğun bir işsizler ordusunun baskısı altına alınmış emek pazarının ve ucuz ham madde kaynaklarının emperyalist sermaye açısından çekiciliğinin artması ve yabancı sermaye "yatırım"larının yükselmesi beklenmektedir. Böylece güya borç sarmalından kurtulunacak, "borç dinamiği ortadan kaldırılacak" vb.
Ve bu haliyle bu program gerçekte kocaman bir yalan üzerine kuruludur. O yalan da borç sarmalının nedeninin kapitalizm değil, kapitalizmin doğru dürüst uygulanmaması olduğu yalanıdır. Borç sarmalı, emperyalizm çağında emperyalizme bağımlı ülkelerde kapitalizmin normal gelişme yasalarının tabii sonucudur! Bağımlı ülkeler "ulusal sermayesi"nin gücü, emperyalist sermayeyle baş edecek bir güç değildir. Kapitalizm kabul edildiği sürece, emperyalist sistemin bir parçası olarak yaşandığı sürece, geri ülkelerde kapitalizmin ilerlemesi için emperyalist devlet ve tekellere borçlanmak, hep yeniden borçlanmak kaçınılmaz kaderdir. Demirel boşuna "borç yiğidin kamçısıdır" demiyordu. Borçlanma ise hep daha fazla bağımlılığı beraberinde getirecektir. Bu da kaçınılmazdır. Sonuçta tüm ülkelerin ekonomileri belirli emperyalist merkezlerden kontrol edilir, yönetilir ve emperyalist merkezlerin çıkarlarına göre yapılandırılır, yeniden yapılandırılır. Kuşkusuz ekonomi, bağımlı ekonomi yerinde durmaz, gelişir, fakat emperyalist sermayenin çıkarları doğrultusunda, onun ihtiyaçlarına göre, onun izin verdiği, gerek duyduğu doğrultuda ve ölçüde. Bu gelişmede emperyalist sermayeyle içiçe giren "yerli büyük sermaye" de pay alır. Bu gelişmeye bugün "globalizasyon" diyorlar!!! Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı, bu anlamda, globalizasyonun bütün taleplerine en olumlu cevapları verme programıdır.
Borç dinamiğinin ortadan kaldırılması iddiasıyla ortaya çıkan programın somut hedefleri incelendiğinde, aslında bu programı hazırlayanların bu dinamiği kırmanın mümkün olmadığını bildikleri, bu hedef ilanıyla aslında bilerek kitleleri kandırdıkları da görülüyor. Programda borç konusunda öngörülen şudur: Kamu kesiminin net borç stokunun milli gelire oranının 2001 yılında % 78.5; 2002'de % 70.4; 2003'de % 64.9 olacağı öngörülmektedir. Net iç borç stoğunun milli gelire oranının enflasyonu düşürme programının uygulamaya konmaya başlandığı 1999 yılında % 40.9 olduğu bilindiğinde, GEGP'nin borcu sıfırlama diye bir hedefin yanından bile geçemediği görülmektedir. Bu, ekonomiden biraz anlayan herkes için anlaşılır bir şeydir de.

TARIMDA "SERBEST" VAHŞİ KAPİTALİZM

GEGP Türkiye tarımı açısından en vahşi kapitalistleşme programını öngörmektedir. Emperyalizm şartlarında bu program Türkiye tarımında tüm küçük ve orta köylülüğün çökmesi; ulusal bir tarım ve tarım politikasının sonlanması, tarımın dünyada tarımı belirleyen üç beş büyük tarım tekelinin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmesi demektir.
Şimdi bu programa biraz yakından bakalım.
Fakat programa geçmeden anda Türkiye tarımı ve onun Türkiye ekonomisindeki yeri, durumu konusunda kimi verilere bir göz atalım:
a) Tarımda istihdam: Türkiye ekonomisinin temel direklerinden biri.
Türkiye'de 2000 yılı Eylül ayı itibariyle toplam işgücü (15 ve daha yukarı yaşta olan, çalışma çağındaki nüfusun çalışabilir kısmına toplam işgücü adı veriliyor. Toplam işgücü önce istihdam edilenler ve işsizler olarak ikiye ayrılır. Sonra çalışanlar sektörlere göre ayrılırlar.) 23.022.000 kişi olarak görülmektedir. İstihdam edilenler 21.727.000 kişi olarak görülmektedir.
(Resmi rakamlara göre işsiz sayısı 1.295.000 kişidir. İşsiz olarak, iş aramak için son 6 ay içinde resmi iş arama kanallarından en az birini kullanmış ve iş bulamayan kişiler sayılıyor. Yani gerçek işsiz sayısı bunun çok üstünde. Tarımda işsizlik oranı % 2,8; tarım dışı sektörlerde işsizlik oranı% 8'dir.)
İstihdamın sektörlere göre dağılımına bakıldığında tarımın payının % 37, sanayi sektörünün payının % 18, inşaat sektörünün payının % 7 ve hizmetler sektörü payının % 38 olduğu görülmektedir. (Rakamlar: Coğrafya, TÜSİAD Yayınları, Ocak 2001, sayfa 218)
Tarım, görüldüğü gibi Türkiye'de çalışabilir nüfusun çok önemli bir bölümünün istihdam edildiği alan durumundadır. Sanayide çalışan emekçinin iki mislisi tarımda çalışır, tarım alanında geçimini temin eder durumdadır.
Tarım kesiminde işsiz oranı, ekonominin diğer kesimlerine göre çok daha düşük görünmektedir. Bunun nedeni tarımda küçük üreticiliğin egemen olması, (işletmelerin büyük çoğunluğu -neredeyse 2/3'ü- 0-49 dekar arası toprağa sahip işletme durumundadır; bkz. 1991 Genel Tarım Sayımı; DİE yayını, sayfa 28) salt ücretli emek kullanımının küçük üretimde düşük olması, tarımda emekçilerin çok önemli bir bölümünün "aile işçisi' kategorisi içinde ele alınması olgusudur.
b) Gayri Safi Milli Hasıla'ya (GSMH) katkı bakımından tarım: İstihdam oranına göre düşük katkı; geri teknikli cüce işletmelerle verimsiz üretim.
Türkiye'de tarım kesiminin en önemli özelliklerinden biri, istihdam alanında ekonomide payının yavaş gerilemesi ile, GSMH'ya katkı bağlamında katkısının hızla gerilemesidir. Tarımın milli gelir içindeki payı düşerken, nüfus içindeki payı oldukça yüksek seviyelerde gezinmektedir.
GSMH'da sektör payları, TÜSİAD'ın 1999 raporuna göre şöyledir:
Sanayi % 22; Tarım % 16; Hizmetler % 56; İnşaat % 16... (Coğrafya, sayfa 220)
Yani iktisaden faal nüfusun % 37'sinin çalıştığı tarım alanında tüm değerlerin ancak % 16'sı yaratılabiliyor. Bu düşük bir verime işaret eden bir durumdur. Cüce işletmeler, oldukça geri bir teknikle üretimin işaretidir.
Bunlardan çıkan sonuçlar şunlardır:
Türkiye'de tarım politikaları, Türkiye emekçilerinin büyük bir bölümünü ilgilendiren politikalardır. Türkiye'de çalışan nüfusun 3'te birinden fazlası hâlâ -bu oran 50 yılda önemli ölçüde gerilemiş olmasına rağmen- tarım alanında istihdam edilmektedir.
Tarımda emekçilerin çıkarlarını -yalnızca andaki değil gelecekteki çıkarlarını da gözeten bir politika- tarımda küçük üretimin yerine, büyük ölçekli üretimi; düşük-geri teknik yerine en ileri teknikle tarımsal üretimi ve aynı zamanda doğal dengeleri göz önünde bulunduran doğayla uyum içinde bir üretimi hedeflemelidir. Küçük ölçekli üretimden, büyük ölçekli üretime geçişin yolu kooperatifleşme, küçük parsellerin gönüllülük temelinde birleştirilmesi; sonuçta toprakta özel mülkiyetin yerine toplumsal mülkiyetin geçirilmesi, köylülerin en ileri teknikle tarım yapan tarım proleterlerine dönüşmesidir. Böyle bir tarım politikası özellikle örnek çiftliklerin yaratılması ve bunlara belli bir süre de kaynak aktarılmasını gerektirir. Bu, gerçekte tarımın sanayileşmesidir. Böyle bir tarım, ülkenin tarımsal ihtiyaçlarını karşılamanın çok ötesinde uluslararası alanda da ayakta durabilir. Kuşkusuz böyle bir tarımın mümkün olabilmesi ülkenin tarımsal modern makineleri de üretip tarımda üretime sokacak bir ağır sanayiye sahip olmasını gerektirir...
Bütün bunların bu sistemde mümkün olmadığı, tarımda gelişmenin de siyasal alanda sosyalizm tercihine bağlı olduğu burada söylenenlerden açıkça görülmektedir.

DEVLET DESTEKLİ TARIM


Türkiye'de tarımın çok önemli bir istihdam alanı olması, siyasi açıdan kırsal alanların seçimler açısından belirleyici önemini birlikte getirmiştir. Özellikle 1950'li yıllardan -yani çok partili sisteme geçilip seçimlerin önemli bir hale gelmesinden itibaren, kırlık alanlar "oy depoları" olarak belirleyici rol oynamaya başlamış, partiler bir yandan feodalizmin henüz çözülmediği alanlarda toprak ağalarının oylarını kendi saflarına çekebilmek için ağaların istekleri, çıkarları doğrultusunda siyaset üretirken, diğer yandan da kırda nüfusun çok büyük çoğunluğunu oluşturan orta ve küçük köylülüğün de ağzına bir kaşık bal çalmak anlamına gelen "destek alımı", "ucuz kredi", "kredi borçlarının ertelenmesi" vb. destek politikaları izlenmiş, özellikle seçim ve seçimin kısa süre ertesi dönemlerde bu siyasetler etkilerini hissettirmişlerdir.
Örneğin Türkiye, bir seçim döneminde birbiriyle yarışan partilerin devlet tarafından taban fiyatı belirlenen ve devletin, belli bir bölümünü satın alma durumunda olduğu kimi temel tarım ürünleri için bir partinin vermeyi vaadettiği taban fiyatının, rakip parti tarafından "+ şu kadar vereceğiz" vaadiyle aşıldığı seçim kampanyaları yaşamıştır.
Devletin siyasi saiklerle yaptığı destek alımları sonuçta tarımda kapitalizmin kendiliğinden gelişmesinin önünde bir engel durumuna gelmiş, destek alımları bütçeye önemli bir yük oluşturmuş, tarım bu biçimde diğer alanlardan kaynak aktarılan verimsiz, gelişmesi yavaş bir alan haline gelmiştir.
(Bu bağlamda tarımsal desteğin niceliği konusunda çok çeşitli "rivayetler" vardır.
Hazine Müsteşarlığı kaynaklı veriler çok yakın zamana kadar ulusal gelire (GSMH) oranı % 10'u aşan tarımsal destekten söz ediyordu; fakat ilk niyet mektubunda oran nasıl olduysa % 3 olarak gösteriliyordu.
TÜSİAD'ın verdiği rakamlar ise 1998 yılı için GSMH'ya oranı % 1.2 düzeyinde olan bir destek göstermektedir.
Gelişmiş OECD ülkelerinde de tarım desteklenmektedir; buralarda ortalama % 1.5 dolayında bir destek söz konusudur.
Ancak bu ülkelerde tarımda istihdam edilenlerin payı ve tarımın GSMH'ya katkısı -% 2-3 civarında- gözönüne alındığında Türkiye'deki oranın hiç de yüksek olmadığı; destek kalksın yönünde baskı yapan emperyalist ülkelerin / tekellerin esas derdinin Türkiye tarımını öldürmek olduğu çıkar ortaya!)
Destek alımları orta ve küçük köylülüğün durumunu -her geçen gün kötüleşerek de olSAĞ korumasına, bu sınıfların sınıf olarak büyük-zengin köylülük-kır burjuvazisi tarafından bütün olarak tasfiye edilip proleterleşmesinin geciktirilmesine yol açmıştır. Küçük ve orta köylülüğün siyasi iktidarı elde tutabilmek, bu kesimin oylarını alabilmek amacıyla, yani siyasi saiklerle devlet desteği ile yaşatılması, aynı zamanda tarımsal pazarda da emperyalist tarım tekellerinin pazarı tümüyle temizleyip tek başına ele geçirmesinin de engeli olmuştur. Tarıma bu biçimde bir kaynak aktarımı siyaseti, emperyalizme bağımlı ekonominin diğer alanlarına da aktarılacak kaynak pek büyük olmadığı için, iç ve dış borçlanmanın sürekli büyümesine katkıda bulunmuş; 1990 başlarında bu bağlamda aslında "Denizin sonu" görünmüştür.
Tarımda geri teknikle ve küçük işletmelerle üretim, desteklere rağmen sonuçta bir zamanlar "tarımda kendine yeten yedi ülkeden biri" iddiasının da terk edilmek zorunda kalındığı noktaya gelinmesini beraberinde getirmiştir.

TARIMSAL ÜRETİMİN
GERİLEMESİ

Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan bir habere göre Mart 2002'de TC 57. Hükümetinin Tarım Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp Türkiye tarımı konusunda şu bilgileri vermektedir:
"- 25 yıl öncesine kadar konuyla ilgili bütün çevrelerin ağzındaki 'Tarımda kendine yeten 7 ülkeden biriyiz' övünmeleri, bugün yerini büyük bir hüsrana terk etmiş bulunmaktadır. Bu çeyrek yüzyıllık sürede tarımın sadece adı kalmıştır.
- Türkiye 20 yıllık periyotta geleneksel ihracatçısı olduğu ürünlerden;
nohutta 855 bin ton üretim seviyesinden 585 bin tona,
mercimekte 925 bin tondan 353 bin tona,
pamukta 851 bin tondan 739 bin tona,
incirde 355 bin tondan 290 bin tona geriledi.
Et, süt, ayçiçeği ve mısır gibi ürünlerde yerinde sayarken, arpa ve antep fıstığında beklenen üretim artışlarını da sağlayamadı.
- Türkiye bunun sonucu olarak iç talebi karşılayabilmek için en son Kanada ve ABD ve Avusturalya'dan 140 bin ton kırmızı mercimek, Kanada'dan 50-55 bin ton yeşil mercimek; Arjantin, Çin, İran, Bulgaristan ve ABD'den 10 bin ton kuru fasulye; Kanada, ABD, Çin, İran ve Azerbaycan'dan 25 bin ton kuru barbunya; Meksika'dan 30-40 bin ton nohut; ABD'den bakla; ABD, Ukrayna, Bulgaristan, Brezilya ve Arjantin'den buğday; ABD ve Arjantinden mısır; Tayland, Mısır, İtalya ve Avusturalya'dan pirinç ile ek olarak pamuk ithal etmek zorunda kalmıştır.
- Türkiye 2000 yılında 3.7 milyar dolarlık tarım ürünleri ihracatı yaparken 4.1 milyar dolarlık tarım ürünü de ithal etmek durumuyla karşı karşıya kalmıştır." (Bkz. Cumhuriyet hafta, 29 Mart-5 Nisan 2002 sayısı)
Bu durum çalışır nüfusun 3'te birinin çalıştığı bir alan için söz konusu. Nüfusun 3'te biri tarım alanında çalışıyor. Ve bu alana belirli destekler veriliyor. Ve fakat bu alanda bile Türkiye dışa bağımlı ve muhtaç. Üretilen, iç talebi karşılamaya bile yetmiyor! Dışarı satılan, dışardan satın alınmak zorunda kalınandan az!
Emperyalist efendiler aslında daha 1980'li yılların ikinci yarısından başlayarak net olarak Türkiye'de tarımda destek politikalarının tedricen tasfiye edilmesi isteklerini belirtmişler; yeni krediler için istedikleri "niyet mektuplarında" Türk yönetimlerinden bu yönde niyet belirtmeleri talebinde bulunmuşlardır.
Talep emperyalizm açısından anlaşılır bir taleptir: İstenen tarımda da piyasa kurallarının engelsiz uygulanmasıdır. Emperyalistler Türk egemenlerinden emperyalist kapitalizmin kurallarına göre oynanmasını talep etmektedirler. Bunun anlamı şudur: Devlet elini tarımdan çekecek, pazar kurallarının işlemesi ile büyük balık küçük balığı yutacak; küçük ve orta üreticiler süreç içinde mülklerini daha büyüklerEĞEn büyükleri de emperyalist tarım tekelleri olduğuna göre, sonuçta ya doğrudan onlara, ya da onların devamı olan güya yerli tarım tekellerine teslim edecek ve tarım proleteri haline gelecek, ya da tarımdan kopup başka alanlarda iş arayan emekçi durumuna gelecektir. Buraya giden yolda ilk duraklardan biri, küçük üreticinin üretmekten vazgeçirilmesidir. Bunun için hatta üretim yapmayanı, aç bırakmayacak bir "doğrudan destek" verilmesi bile mümkündür. Küçük üreticilerin ürünlerinin piyasadan çıkarılması, piyasa üzerindeki ürün arzı fazlalığından doğan fiyat düşürücü baskıları kaldıracaktır, tarım ürünlerinde kâr oranını arttıracaktır.
Tarımda devlet desteğinin tasfiyesi, aslında bir anlamda tarımın yeniden yapılandırılması demektir.
1999 sonunda ve 2000 yılında IMF ve Dünya Bankası'yla yürütülen pazarlıklarda TC hükümeti tam beş niyet mektubu vermiş ve bunlar kamuya da açılmıştır. Bu 5 niyet mektuplarında tarıma ilişkin açık tespitler yapılmaktadır.
9 Aralık 1999 tarihli mektupta şunlar söylenmektedir:
"Reform programımızın orta vadeli amacı olan destekleme politikalarını safhalar halinde ortadan kaldırmak ve fakir çiftçileri hedef alan doğrudan desteği sistemi ile değiştirmektir."
10 Mart 2000 tarihli mektupta ise şunlar söylenmektedir:
"Tarım alanında, hükümet, büyümenin desteklenmesi ve tarımsal destekleme politikalarının bütçe ve tüketiciler üzerindeki yükünün azaltılması için geçmişe kesin bir set çekme niyetindedir. Orta vadeli hedef, hükümetin sübvanse ettiği girdi, kredi ve temel mahsullerdeki fiyat desteklerine dayanan mevcut sistemin, zaman içerisinde küçük çiftçileri daha fazla hedefleyecek doğrudan gelir desteği programı ile değiştirilmesidir. (...)
Tarımsal reform programı, devletin tarımsal sanayi üretiminde doğrudan bir rol almaktan çekilmesine yönelik orta vadeli hedef doğrultusunda, sektördeki devlet varlıklarının ticarileştirilmesi ve özelleştirilmesini kapsamaktadır."
Yani kısacası; devlet tarımdan elini çekecek, bu alanı (da) bütünüyle emperyalist tarım tekellerinin serbestçe hareket edeceği bir alan haline getirecektir.
Orta vadede "destekleme" sisteminin yerine geçirileceği söylenen "doğrudan gelir desteği" sistemi, aslında artık üretemez hale gelen küçük üreticiye ölmeye çok / yaşamaya az sadaka verme sistemidir. Üretemez hale gelen üretici dilenciye dönüştürülecektir.
Burada genel niyet ifadesi olarak formüle edilen hedef konusunda, niyet mektubunda çok somut olarak atılacak adımlar da adlandırılmaktadır. İç desteklerin bütünüyle sonlandırılması hedefine giden yolda, fiyat garantisiyle destekleme alımlarının, girdi desteğinin, kredi desteğinin ve prim desteğinin 2 yıl içinde tamamen ortadan kaldırılacağı, buna ilişkin tüm kurumsal mekanizmaların özelleştirme ve tasfiye yoluyla sistemden çıkarılacağı, tarımdaki kooperatif örgütlenmelerinin en önemli örneklerini oluşturan Tarım Satış Kooperatif ve Birlikleri'nin (TSKB) tedricen işlevsiz hale getirileceği sözleri bu niyet mektubunda yer almaktadır.
18 Aralık 2000 tarihli niyet mektubu da aynı konularda kararlılığı bir kez daha vurgulamaktadır.
Hükümet yalnızca niyet mektupları vermekle kalmamış, bu "niyet"lerini pratikte uygulamaya kararlı olduğunu gösteren somut adımlar da atmıştır.
Bu bağlamda TSKB'leri ilgilendiren bir düzenleme 16 Haziran 2000 tarihli resmi gazetede yayınlanan bir kanun ile yürürlüğe girmiştir. Çıkarılan 4572 sayılı TSKB hakkında kanunun I/D No.'lu geçici hükmü ile 6 ay içinde bir "Yeniden Yapılanma Kurulu" oluşturulması öngörülmektedir. Sözkonusu "Yeniden Yapılanma Kurulu" yedi kişiden oluşacak, bunlardan yalnızca biri TSKB'nin yönetim kurulları tarafından seçimle belirlenecek, dördü Sanayi ve Ticaret Bakanı, ikisi Hazine Müsteşarlığı'nın bağlı olduğu devlet bakanı tarafından atanacaktır. Böyle -siyasi iradeye doğrudan bağlı- bir kurulun oluşturulması talebi Dünya Bankası tarafından gelmiştir. Bu kurulun Dünya Bankası'nın bir kurulu olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Aynı kanunda "Kooperatif ve Birliklere (...) devlet veya diğer kamu tüzel kişilerinden herhangi bir mali destek sağlanamaz" (Md. I/E/3) hükmü de açıkça destek sağlanmasını yasayla yasaklayan tavrıyla bir ilktir.

ŞEKER VE TÜTÜN YASALARI

Hükümetin IMF direktiflerini uygulama yönünde attığı en önemli iki adım, şeker ve tütün yasalarıdır.
4 Nisan 2001'de TBMM'de kabul edilen yeni Şeker Yasası Türkiye Şeker Fabrikaları AŞ'ye (TŞFAŞ) bağlı, 25'nin sermayesinin tümü devlete ait 27 şeker fabrikasının özelleştirilmesi hedefiyle Kamu Tüzel kişiliğine sahip bir Şeker Kurumunun oluşturulmasını ve bunun TŞFAŞ'nin yerine geçmesi; bu kurumu yönetecek olan yedi kişilik bir Şeker Kurulu'nun Bakanlar Kurulu'nca atanmasını öngörmektedir.
Bu kurula atamaların IMF/Dünya Bankası'nın direktifleri dışında yapılabileceğini düşünmek abesle uğraşmaktır. Yasanın bu maddesiyle gerçekte var olan devlet işletmelerinin denetimi bütünüyle -siyasi iktidara dediğini dayatmak durumunda olan IMF Dünya Bankası'nın eline verilmektedir.
Yasaya konan geçici maddede şu hüküm de vardır:
"- Uluslararası kuruluşlarla yapılan anlaşmalar çerçevesinde, Bakanlar Kurulu, kurum ve organlarının görev, yetki ve görev süresini 31.12.2004 tarihinde yeniden belirler."
Yani emperyalist devlet ve tekellere daha sonra yürüyecek pazarlıklarda çıkarlarının sarsılmayacağı, pazarlık ve yeni direktifler, bu arada uygulamanın sonuçlarından çıkanlar temelinde, yeni değişikliklerin mümkün olacağı belirtilmektedir.
Şeker yasasında özelleştirme hedefi ve bunun için öngörülen yeni yönetim modeli yanında belirleyici olan madde, ülkede şeker pancarı üretimine ve iç pazara verilebilecek şeker miktarına kurulca belirlenecek kotalar getirilmesiyle ilgili olan maddedir.
Bu madde neden önemlidir?
Dünya şeker üretimi 130 milyon ton civarındadır. Bu üretimin büyük çoğunluğu (%70 kadarı) şeker kamışı temelindedir. Şeker kamışından şeker elde edilmesinin maliyeti şeker pancarından elde edilen şekerin maliyetine göre daha düşüktür. Büyük emperyalist tekeller açısından şeker kamışından ucuz üretilen şekeri tekel fiyatlarıyla bütün dünyada pazarlamak daha kârlıdır.
Fakat bir çok devlet, bu arada Türkiye de, kendi coğrafi ve iklim koşullarında şeker pancarından şeker üretme durumundadır. Bunun sonucunda ortaya bir ürün fazlası çıkmakta, arz talebi aşmakta ve dünya piyasasında şeker fiyatları düşmektedir.
1995'de tonu 396.64 dolardan alıcı bulan beyaz şekerin fiyatı 1999'da 200.53 ton/dolara kadar düşmüştür. Bu gelişmeyi önlemenin bir yolu kuşkusuz şeker üretimini kısıtlamaktır. Şeker pancarı bazında üretim yapan ülkelerde şeker üretiminin düşürülmesi, uluslararası tarım tekelleri açısından bir gerekliliktir.
Diğer yandan Türkiye, şeker tüketimi açısından önemli ülkelerden biridir. Dünyada şeker tüketimi yılda kişi başına 19 kilodur; Avrupa ortalaması 33, AB ortalaması 36, Türkiye ortalaması 31 kilodur. Türkiye gelir düzeyiyle karşılaştırıldığında şeker tüketimi çok yüksek olan bir ülke, yani çok iyi bir şeker pazarıdır. Türkiye dünya toplam şeker tüketiminde 8. sıradadır. Bu, ülkede devlet elinde olan şeker üretiminin özelleştirilmesi, alanın uluslararası tarım tekellerinin eline geçmesi, bunun yanında şeker pancarı temelinde şeker üretiminin kısıtlanması, emperyalist tarım tekellerinin talebidir. Hükümet politikası ve çıkarılan yasa da bu taleplere cevap vermektedir.
Türkiye'de anda 350 bin şeker pancarı üreticisi vardır. Pancar üretimi, 14 milyon tona varan taşımacılık hacmiyle taşımacılığa da önemli bir katkı sunmakta, ayrıca üreticilere geri teslim edilen pancar posası da hayvancılıkta önemli bir rol oynamaktadır. Şimdi bu alanın kotalarla sınırlandırılması, garantili teşvik alımlarının durdurulması evet emperyalist tarım tekellerine yarayacak ve fakat bu işten ekmek yiyen milyonlarca emekçi açısından felaketli sonuçlara yol açacaktır.
Programda bu alanda çözüm olarak "doğrudan gelir desteği" sunulmaktadır. Türkiye'de şeker pancarı üreticilerinin % 90'ı 20 dönümün altında toprak işlemektedir. Ortalama işlenen toprak büyüklüğü 10 dönümdür. Dönüm başına 5 dolar olarak öngörülen "doğrudan gelir desteği" normal bir pancar üreticisi için yıllık 50 dolarlık bir doğrudan destek(!) anlamına gelecektir. Bu da iki taksitte ödenecektir. Yani şeker pancarı üreticisi aileye yıllık 50 dolarlık sadaka verilerek, susturulmaya çalışılacaktır.
Tütünde çıkarılan -IMF / Dünya Bankası dayatması- yeni yasayla, Türkiye'de küçük ve orta tütün üreticisini ortadan kaldırma, devleti bütünüyle tütün dışına çıkarma, piyasayı "tam liberalleştirme" -Türkçesi emperyalist tütün tekellerinin mutlak egemenliğine açma- siyasetinin yasal düzenlemeleri yapıldı.
Bu tabii ki kolay olmadı. Yasanın çıkması sürecinde bu yasaya direnen iki bakan gitmek zorunda kaldı. Cumhurbaşkanı yasayı veto etti. Fakat hükümet yasayı aynen yeniden meclisten geçirince, bu arada IMF ve Dünya Bankası da yeni kredi dilimlerini bloke edince, yasa cumhurbaşkanınca da imzalanarak yürürlüğe girdi.
Bu yasayla, daha birinci Özal hükümeti döneminde bu alanda başlanan "liberalleşme" şimdi mantıki sonuçlarına kadar ilerletiliyor.
Bu alandaki gelişmelere kabaca göz attığımızda şunları görüyoruz:
1984'te sigara ithalat yasağı kaldırıldı. Sigara ithalat miktarı 1990 yılında 16 bin tona kadar yükseldi. Daha sonra yabancı sigaraların Türkiye'de üretilmesiyle sigara ithalatında bir düşüş yaşandı.
1989'da tütün ithalatı serbest bırakıldı. Tütün ithalatı sürekli artarak on yıl içinde -1999 da- 50 bin tona vardı. Bu, Türkiye'de üretilen tütünün % 20'si kadar bir miktardı. Tütün ithalatının % 80'i TEKEL tarafından gerçekleştirildi. Bu dönemde yurtiçi sigara tüketimi büyük boyutlarda artmış olmasına rağmen, 1980'de sigara üretimi için kullanılan işlenmiş yerli yaprak tütün 74 bin ton iken, 1999'da 54 bin tona geriledi.
1989-92 yılları arasında yabancı sigaraların yabancı ortaklı özel sektörce Türkiye'de üretilmesine izin verildi. Bunların yılda 2 bin tonluk üretimi aşmaları halinde fiyat, satış, dağıtım ve ithalat serbestisi getirildi.
Bunun sonucu Türkiye'de üretilen sigara miktarı içinde ithal tütün miktarının payı 1989 yılında % 6.7'den, 1999'da % 40'a vardı. Bu arada TEKEL de yabancı menşeli Burley ve Virginia tipi tütüne dayalı yerli sigara üretimine (örneğin Tekel 2000 gibi) giriştiği için yerli tütünün gerileme süreci hızlandı.
Yabancı menşeli tütünlerle de üretim yapmasına rağmen, bir zamanlar içki ve sigarada kelimenin gerçek anlamıyla tam bir TEKEL durumunda olan TEKEL'in yurtiçi sigara arzındaki payı da 1984'den sonra sürekli bir gerilemeyle 1999'da % 70'e kadar düştü.
Türkiye bir sigara pazarı olarak emperyalist tütün tekelleri açısından çok önemli bir alandır.
1980'de 59 bin ton olan sigara talebi, 1990'da 77 bin tona, 1999'da 115 bin tona yükseldi. Buna paralel olarak filtreli sigara alışkanlığı da artarak yurt içi tüketimdeki payı 1980'deki % 63'ten, 1999'da % 99'a kadar yükseldi. Emperyalist metropollerde sigara tüketiminin gerilediği bir ortamda Türkiye genişleyen bir pazar olarak görünmeye başladı.
İşte tütünde yeni kanun bu ortamda dayatıldı.
Çıkarılan kanunla TEKEL, Kamu İktisadi Teşekkülü (KİT) statüsünden çıkarılarak, İktisadi Devlet Teşekkülü (İDT) statüsüne geçirildi. Bu aslında devletin ekonomiden elini çekmesinin GEGP'nin temel felsefesi olduğunun bilindiğinde, TEKEL örgütlenmesinin dağıtılması, yönetimin Bakanlar Kurulu'nca oluşturulacak bir kurula verilmesi -bu kurul "Tütün, Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkiler Düzenleme Kurulu" adını taşıyor, olağanüstü yetkilere sahip; buraya kimlerin gireceğini tayin edecekler bellidir: IMF / Dünya Bankası'nın istemediği giremez ve böylece- özelleştirmenin önündeki bürokratik / yasal engellerin temizlenmesi anlamına / gelir.
Kanunun bir maddesinde, " Tütün üretimi, ekli cetvelde gösterilen ölçümlerde menşei ve tipi yönetmelikle belirlenme suretiyle bu Kanun Hükümleri çerçevesinde serbesttir." denmektedir.
Yani tütünün nerede ekileceği ve hangi tütünün ekileceği bundan böyle emperyalist tütün tekellerinin onayıyla atanacak bir kurul tarafından belirlenecektir. Kurulun koyduğu hükümlere uymayanlar için öngörülen cezalar, bir köylü ekonomisi için onu yok etme anlamına gelecek ağırlıkta cezalardır. Örneğin tütün üretim alanı olarak belirlenen yerler dışında ekilen tütün fideleri veya dikilen tütünler sökülüp yok edilmekle kalınmayacak, aynı zamanda bu işi yapan faillere de 1 yıla kadar hapis cezası, fideliklerin metrekaresi için 500 bin, tarlaların her bir dekarı için 100 bin TL para cezası, üretilmiş her tütün kilosu için de 1 milyon TL para cezası verilebilecektir. Emperyalizmin "serbest piyasa ekonomisi" böyle işliyor!
2001 yılı sonundan itibaren devlet "garantili alım" işinden çekilecek, fiyatlar üretici -tüccar arasında varılan mutabakata göre "serbest"çe belirlenecektir!
Burada da yine mahvolacak küçük ve orta üreticiye "doğrudan destek" avuntusu sunulmaktadır.
Bu "doğrudan destek" güya küçük üreticiyi "korumak" için düşünülmüş, alınmış bir tespit gibi gösterilmektedir. Çünkü 200 dönüme kadar olan işletmeler için öngörülen bir destektir ve dönüm başına 5 dolar, iki taksitte ödenmek üzere öngörülen bir destektir. 4 milyon kadar aile işletmesi bugünkü şartlarda bu "destek"ten yararlanabilecek şartlara sahiptir. Bunun çok büyük bir bölümünün alacağı destek 50-100 dolar arasında değişecektir. Destek alabileceklerin sayısı 200 dönümden fazla ekim alanına sahip işletmelerin tapu bazında parçalanmasıyla artabilir.
(Bakanlıktan verilen bilgilere göre, DGD ödemeleri için ayrılan para 1.4 katrilyon TL. Şu ana kadar müracat edenlerin sayısı 2.234.192 kişi. Bu bile bu doğrudan desteğin boyutları konusunda, bunun komikliği konusunda bilgi vericidir. İşletme başı 5 dolar bile düşmez!!!)
Bu "doğrudan destek" diğer bütün desteklerin silinmesinin yerine geçirilecek destek olacağı için, gerçekte bu daha önce de belirttiğimiz gibi küçük ve orta üreticinin üretimden dışlanmasının karşılığı olarak kendine verilecek sadaka niteliğinde bir destektir.

TARIMDA "SERBEST" PAZAR EKONOMİSİNİN SINIFSAL
SONUÇLARI

Küçük ve orta üretici yok edilmek, tarımda yalnız emperyalist tarım tekellerinin uzantıları olan yerli büyük tarım işletmeleri bırakılmak istenmektedir. Küçük ve orta üretici kelimenin gerçek anlamında yoksulluğa itilmekte, tarım alanında kapitalistleşme, tarımın emperyalist tarımın uzantısı haline gelmesi, küçük ve orta üreticilerinin küçük bir bölümünün ucuz tarım işçileri haline gelmesi, büyük çoğunluğun ise -Türkiye şartlarında sanayi tarımdan dışlanan yoksulları emecek durumda olmadığı için- işsizler ordusuna katılması biçiminde tamamlanmaya çalışılmaktadır. Küçük ve orta köylülerin büyük çoğunluğu için bu gelişme bunların sadakalarla geçinen yoksullar durumuna düşmesidir.
Bu, emperyalist kapitalizmin geri bir ülkede tarımsal alanda normal gelişme seyridir. Bu normal gelişme seyri Türkiye'de devletin ekonomideki önemli ölçüdeki ağırlığı, tarım alanındaki destek alımları vb. ile engelleniyordu. 1980'li yıllardan beri bir bir kaldırılan bu engeller şimdi GEGP ile tümden tasfiye ediliyor. Kuşkusuz bu tasfiye işi bugünden yarına olmayacak, direnişlerle karşılaşacak, programdan belli sapmalar olacak vb. Fakat sonuç olarak emperyalist kapitalizm kendi yasalarını dayatmaktadır, dayatacaktır. Türkiye'de emperyalizme bağımlılık zinciri kırılıp Türkiye siyaseti bizzat işçiler-köylüler tarafından belirlenir duruma gelmedikçe, yoksul ve orta köylüler için gerçekte "yok olmak" sefil dilenciler durumuna düşmekten başka bir perspektif yoktur.
Kuşkusuz bu gelişmeler karşısında küçük ve orta üreticilerin direnişi gelişecektir. Küçük ve orta üreticiler, emperyalizmin uşağı bu devletten şimdiye kadarki destekçi tarım siyasetinin sürdürülmesini talep edecek, düşük faizli, ya da faizsiz kredi, ucuz tohumluk vb. talep edecektir. Küçük ve orta üreticilerin emperyalist tarım tekellerine rağmen yaşayabilmesi, ayakta kalmasının tek yolu budur. Bu anlamda küçük ve orta üreticiler kendi varlıklarını savunacaklardır. Direneceklerdir. Bu direnme yok oluşa karşı bir direniştir. Bu direnişi burjuvazinin saldırılarına, şiddetle ezmesine karşı desteklemek görevdir. Ancak bu destek içinde, küçük ve orta köylülere, kapitalizm içinde bütün çözümlerin geçici çözümler olacağı, onların sınıf olarak tasfiyesinin kapitalizmin mantığı içinde olduğu gerçeği de anlatılmalı; küçük ve orta köylünün geleceğinin işçilerin-köylülerin egemenliğindeki bir sistemde, tarımda sanayileşmiş, doğayla uyumlu biçimde üretim yapan kollektifler ve devlet çiftlikleri içinde birleşmiş, gelecek korkusu olmayan, konutu sağlanmış, hastalık, ihtiyarlık sigortası vb. olan tarım emekçiliğinde olduğu kavratılmalıdır.
Yıkım!
Kapitalizmin yoksul ve orta köylülere biçtiği kader budur!
Bu kadere razı olmayan, yalnızca andaki durumunu korumak için değil, yarını için mücadele etmeli, kapitalizmi yıkma mücadelesinde safını almalıdır!

Kriz, savaş, yıkım...
Kapitalizmi yıkın!
1 Nisan 2002
(Veriler için bkz: GEGP ... Başbakanlık Yayınları, 2001 Ankara; GEGP Üzerine Değerlendirmeler; Bağımsız Sosyal Bilimciler İktisat Grubu TMMOB, 2001, Ankara)

Sendikal hareketin durumu ve görevler

Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu mali ve ekonomik kriz ortamında hakim sınıflar, emperyalist uluslararası kurumların ve onların arkasında duran emperyalist devlet ve tekellerin direktifleri doğrultusunda çıkış yolları arayıp durmaktadır.
Kamuoyuna hükümet ortakları tarafından sık sık "krizin aşıldığı" yönünde mesajlar verilmesine rağmen bu mesajların geniş kamuoyunda inandırıcılığı kalmamıştır.
Şubat 2001'den bu yana izlenen "kriz aşma" politikalarının sonucu milli gelirin % 10'u aşan derecede gerilemesi, gayri safi milli hasılanın 57 milyar dolar gerileyerek 2001 yılında 150 milyar civarına kadar gerilemesi, resmi kişi başına düşen milli gelirin 3000 dolardan 2000 dolara kadar düşmesi; IMF'den alınan yeni borçlarla borç yükünün daha da artması, aynı şekilde iç borçlanma ve faizlerinin büyük ölçüde artması, üretimin hızlı düşmesi ve yoğun iflaslar olmuştur.
Yalnızca 2001 yılının ilk dokuz ayında açılan her 100 işletmeye karşın 72 işyeri kapanmak zorunda kalmıştır. Ekonominin krize girmesinin en temel nedenlerinden birisi de IMF'nin "istikrar programları" adı altında dayattığı kölelik programlarına uygun bir ekonomik strateji uygulanması olmasına rağmen, 57. hükümet krizden çıkmak için bu sefer de IMF'nin yeni istikrar tedbirlerine sarılmıştır. "Yeni" istikrar tedbirlerinin var olan yeniliği krizin yüklerini işçi ve diğer emekçi sınıflara yükleme konusunda 57. hükümetin daha yüzsüz, daha saldırgan, daha açık tavır takınması ve uygulamaya koymasıdır.
Tümüyle IMF'nin istekleri doğrultusunda tütün ve şeker yasaları, kamu ihale yasası, Telekom gibi büyük işletmelerin hızla özelleştirmesini amaçlayan yasalar, bireysel emeklilik yasası vd. gibi yasalar TBMM'den geçirilerek onaylandı. Özelleştirmeler, taşeronlaştırmalar, iflaslar, üretim ve istihdam kısmalarının en önemli sosyal sonuçlarından birisi de, zaten çok yüksek düzeyde olan işsizlik oranının büyük oranda artması olmuş, Şubat krizinden sonraki bir yıl içerisinde kayıtlı işçilerden en az 1 milyon 500 bini işini kaybetmiş, işsizler ordusunun safları daha da kabarmıştır.
Krizin ilk çıktığı ve en yoğun yaşandığı alan mali piyasalar olduğundan ve krediler, senetler, borçlar vb. nedeniyle mali piyasanın en zayıf ve en bağımlı halkasını, küçüklü ve büyüklü esnaf ve zanaatkârlar oluşturduğundan kısa sürede bu kesim yoğun iflaslarla yüzyüze kalmıştır. Esnaf ve zanaatkârlar, kısa da sürse, Türkiye tarihinde ilk defa olmak üzere hızlı bir kitle eylemine girişmişlerdir. 57. hükümet esnaf ve zanaatkârların beklenmedik sert sokak eylemleri karşısında aldığı kararların bir bölümünü geri çekmek zorunda kalmıştır.
Fakat giderek derinleşen ekonomik krizin esas yükünün bindirildiği, özelleştirme, üretim ve istihdam kısıtlamaları ile yoğun bir işten atma saldırısı ile karşı karşıya kalan işçi sınıfı saflarından hükümete ve sermayeye karşı yoğun kitlesel direnmeler ve eylemler olmamıştır. İşçi sınıfının geliştirdiği eylemler oldukça dar, işletmeler düzeyinde grev, iş yavaşlatmalar, şu ya da bu yeni gerici yasaya karşı protesto eylemlerinin dışına çıkamamıştır ve bu durum hâlen de sürmektedir.
İşçi sınıfının geniş kitlelerinin sermayenin ve onun devletinin azgın saldırıları karşısında genelde hareketsiz kalmasının temel nedeni nedir?
İşçi sınıfının kendisine yönelen saldırılara karşı devrimci bir çıkış yapamamasının ve genelde hareketsiz kalmasının en temel nedeni onun devrimci bir örgütlenmeden yoksun olmasıdır. Bugün hâlen, sermayenin ve onun devletinin örgütlü saldırısına karşı savunmasını örgütlemede önderlik edebilecek, yol gösterecek, hem sermayeye karşı ücret artışları, sosyal hakların korunması ve genişletilmesi gibi kısmi mücadelelerde, hem de sermayenin devletine karşı ücretli kölelik düzeninin yıkılması uğruna mücadelede yolunu aydınlatabilecek kitlesel, siyasi bir örgütü yoktur. İşçi sınıfının geniş yığınlarının en belirgin özelliği her gün, her saat karşılaştıkları sorunlar karşısında kendilerini yalnız, savunmasız, güçsüz olarak hissetmeleri ve buna uygun olarak saldırılar karşısında hareketsiz kalmalarıdır.
Bugün işçi sınıfının geniş kitlelerinin örgütlü olduğu tek yer sendikalardır. Geniş işçi kesiminin örgütlü olduğu sendikalar ise, en iyi halde ancak işçi sınıfının ücretinin düzeyini korumayı, ya da artırmayı amaç olarak önüne koyan, pratikte ise bu geri, kısmi görevi bile yerine getirmeyen örgütlerdir. Var olan sendika konfederasyonlarından hiç birisi işçi sınıfının sermayeye ve onun devletine karşı devrimci bir sınıf cephesini kurmayı amaç edinen örgütler değillerdir. Tersine, "işçi sınıfı", "sınıf mücadelesi" kavramlarını programlarına yazanlar da dahil olmak üzere bunlar "sosyal sınıfların işbirliği" siyasetini temel alan örgütlerdir. Kural olarak sendika konfederasyonlarının başında ya doğrudan sermayenin ve onun devletinin isteği ve koruyuculuğu ile yöneticiliğe getirilmiş ya da kendi bağımsız çabaları ile yönetime gelseler de ufukları "sermaye ile emeğin barış içinde", "demokratik araçlar" kullanarak ulaşacağı bir yalancı "refah toplumu" ile sınırlıdır. Bunların tümü için işçilerin grev, gösteri, miting, yürüyüş gibi geri düzeydeki eylemleri bile ancak zorunlu kalındığında, yaptıkları eylemlerdir. Bu tür eylemleri örgütlediklerinde de amaçları sürekli olarak sınıfın ufkunu ve eylemliliğini düzen sınırları içinde tutmak, bağımsız ve devrimci bir sınıf hareketi gelişmesini engellemektir. Gerçekte de işçi sınıfının tek kitlesel örgütleri olan sendikaların başına çöreklenmiş bu ihanet tabakasının, sınıf düşmanlarının pratikteki temel görevi geniş işçi yığınlarını sermayenin uysal kuzuları olarak tutmak, pasifize etmektir.
Sendika bürokratlarının, işçi sınıfının çıkarlarına ihanet etme politikalarının son yıllardaki en dikkati çeken sonuçlarından birisi de sendikalı işçi oranının büyük bir düşüş içinde olmasıdır.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın Ocak 1998 istatistiklerine göre 4.266.097 olarak hesap edilen kamu ve özel işyerlerinde çalışan işçilerin 2 milyon 856 bin 330'u, yani % 66.95'i sendikalarda örgütlü imiş (Çalışma Hayatı İstatistikleri 1999, T.C. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı). Buradaki 1998 yılına yönelik rakamlar sendikalar tarafından da naylon üyelerle bilinçli olarak şişirilen ve gerçek sendikalaşma oranını ortaya koyan rakamlardan uzak olmasına rağmen 1998 ile 2002 yılı arasındaki dört yıllık kısa dönemde yaşanan önemli bir farklılığı göstermesi bakımından önemlidir. 2002 yılına gelindiğinde, 2001 yılı kitlesel işten çıkarmaların ve özelleştirmelerin ilk büyük kurbanları sendikalı işçiler olduğundan, işçi sınıfının sendikalaşma oranı % 10'lara kadar gerilemiş, sendikalara gerçekten aidat ödeyen ve çalışan üye işçi sayısı 700 bin civarına kadar gerilemiştir. Bugün gerçekte bir çok sendikanın var olan yasalar çerçevesinde hem birçok işletmede, hem de faaliyet yürüttükleri sanayi kolunda toplu sözleşme yapma hakkı kalmamıştır. Bu durumu hem sendika ağaları hem de hükümet ileri gelenleri tabii ki bilmektedirler. Eğer 57. hükümet bir çok sendikanın toplu sözleşme yetki hakkını elinden almıyorsa, bunun başlıca sebebi sendika ağalarının hükümetin istediği gibi uslu uslu oturması ve toplu sözleşme yetkisini elinden alacağı sarı sendikanın yerine tehlikeli bir alternatif çıkma ihtimalidir.
Madem bugünkü sendika konfederasyonları sendika bürokratlarının elinde ve onların kitle örgütleri olma karakteri gittikçe büyük ölçüde geriliyor, o zaman bu sendikalar içerisinde kalmanın, mücadele yürütmenin bir anlamı, bir yararı var mıdır?
Hiç kuşkusuz vardır. Sendika konfederasyonlarının sarı sendikacı, reformist, yer yer açık faşist ve dinci karakterine rağmen, sendika ağalarının ihanet politikası ve sermayenin saldırıları sonucunda sendikalarda örgütlü işçi kitlesinin sayısı büyük bir düşüş yaşamasına rağmen, bugün somut, doğrudan kitlesel bir alternatifleri olmadıkları ölçüde devrimcilerin, sınıf bilinçli işçilerin sendikalarda örgütlü kalmalarının, mücadele yürütmelerinin hem yararı hem de zorunluluğu vardır. Gerici, reformist de olsalar bugünkü sendikalardan çıkılmasını savunmak:
a) sermayenin ve sermaye devletinin işçi sınıfını daha yoğun bir biçimde sendikasızlaştırma siyasetine -isteyerek ya da istemeyerek- yardımcı olmak,
b) içinden çıkılması savunulan sendikal örgütlenmenin kitlesel, somut bir alternatifinin olmadığı şartlarda işçi sınıfının örgütsüzlüğünün gelişmesini güçlendirmek,
c) devrimci ve sınıf bilinçli işçilerin orta ve geri bilinçli işçilerle zaten çok geri olan bağlarının tamamen kopmasını ileri sürmek,
d) sendikalarda hâlen örgütlü olan kesimi tümüyle sendika ağalarının eline teslim etmek demektir.
Sınıf bilinçli işçiler isteklerini gerçeklerin yerine koyamazlar. Her somut durumda, işçi sınıfının somut sorunlarına bilinçli ve doğru cevap vermenin ve buna uygun davranmanın önkoşulu varolan olguyu olduğu gibi tespit etmek, bunu çıkış noktası olarak almaktır. Bugün sınıf bilinçli işçilerin çıkış noktası alması gereken en önemli sorun, en basitinden en yükseğine, darından en genişine kadar örgütlülük sorunudur. Geniş işçi kitleleri için bugün gerici sendikaların dışında başka bir alternatif örgütlenme yoktur. Geniş kitleler açısından bugünkü sendikalarda örgütlenmenin reddedilmesi, tümüyle örgütsüzlüğü seçmek demektir. En geri düzeydeki örgütlenmiş işçiler örgütsüz işçi kitlesinden çok daha ilerde duran, daha ileri örgüt ve mücadele biçimlerine geçmeye daha yakın olan işçilerdir.
Sendikaların gerici siyasetini ve gerici bürokratik yönetimlerini gerekçe göstererek bunlar içerisinde çalışmayı reddetmek, geniş işçi kesimlerini sendika bürokrasisinin etkisinden kurtarmaya, devrimci bir program etrafında birleştirmeye olan yeteneksizliğin, inançsızlığın da ilanıdır.
Sermayenin ve devletinin işçilere olan sürekli ve sistemli saldırıları, sendika bürokratlarının ihaneti, uyuşturma siyaseti devrimci bir sendikal çalışma için yalnızca zorluklar değil, bir çok yeni olasılıklar da doğurmaktadır. Devrimciler ve sınıf bilinçli işçiler sendikalarda örgütlü işçiler arasında sabırlı, inatçı, sistemli, çok yönlü, örgütlü yürütecekleri bir çalışma ile bu şartlarda sendika bürokrasisinin ihanetini, sermaye ile işbirlikçiliğini daha iyi gösterebilir, geniş işçileri devrimci sınıf mücadelesi çizgisine daha hızlı çekebilirler.
İster sendikalarda örgütlü olan işçi kitlelerini, isterse de tümüyle örgütsüz işçi kitlelerini devrimci sınıf mücadelesi hedeflerine çekebilmek için mutlaka yeni örgüt ve mücadele biçimleri de gereklidir. Örneğin işçi sınıfının sayıları hızla artan işsiz kesimlerini örgütlemek amacı ile şimdiden -ileride sendikal örgütlere üye olarak kabul edilmelerini sağlamak amacı ile- sendikalar dışında işsizlerin özel işsizler komitelerinde / örgütlerinde bir araya getirilmesine, genç işçi ve işsiz kitlenin durumlarına uygun mahalle örgütlenmelerine el atmak, bugünkünden daha fazla önem vermek gereklidir. Fakat "eski", "klasik" diye yer yer dudak bükülen ve sistemli, kararlı, inatçı ve doğru uygulandıklarında çok daha geniş işçi kitlelerinin de örgütlenmesinin yolunu açacak temel örgütlenme biçimlerinden kesinlikle vazgeçmeden, bu tür temel örgütlenme biçimlerini ikincil plana atmadan!
Bu tür "klasik", "eski" biçimlerden üç örgütlenme biçimini özellikle vurgulamak gereklidir:
1. İşçilerin çalışan kesimlerinin üretim alanındaki, işletmedeki devrimci, siyasi örgütlenmesi. Bu örgütlenme fabrika hücresi biçiminde olmak zorundadır.
2. Sendikalarda bilinçli işçileri bir araya getiren ve devrimci alternatifin örgütlü bir biçimde sendika bürokrasisine karşı yükseltilmesini başarmayı önüne koyan devrimci sendikal muhalefet organlarının gerici, reformist sendikalarda kurulması, güçlendirilmesi ve;
3. İşçi sınıfının yürüyen ya da ortaya çıkma ihtimali yüksek olan mücadelelerinde en geniş kesimin mücadele içerisinde örgütlenmesini sağlayacak olan Grev ve Mücadele Komiteleri düşüncesinin yaygınlaştırılması ve uygulanması için her fırsatın kullanılmasıdır.
Bu nedenle bizim çağrımız bir anlamda zor ama doğru, gerekli olanın başarılmasını örgütlemeye bir çağrıdır. Görevlerin zorluğu bizi yıldırmamalı, tersine şimdiki devrimci enerjimizin daha da artırılmasını beraberinde getirmelidir.

15 Nisan 2002