Ecevit hastanede… Burjuvazi arayışta…
EMEKÇİLER İÇİN DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK… ÇÖZÜM DEVRİMDE…
57. hükümet sarsılıyor. Bu kez Ecevit sonrası ne olacak sorusu sarsıyor hükümeti. Ecevit, önce 3 Mayıs’ta apar topar hastaneye yattı. Magazin basını ilk teşhisi koydu: Başbakan Ecevit, İstanbul’da The Marmara Oteli’nin Çeçenlere destek verdiğini söyleyen silahlı bir kişi tarafından basılması olayının yarattığı stresten dolayı fenalaşmış, hastaneye kaldırılmıştı!
Ecevit’in hastanaye yatmasının hemen ardından hastaneye giden Sağlık Bakanı Osman Durmuş ise bir yandan ciddi bir şey olmadığını söylüyor, diğer yandan başbakanın “yoğun bakımda” olduğu bilgisini veriyor, her zamanki gibi “turnayı gözünden vurmada” yapacağını yapıyordu.
Bu haber üzerine borsa dalgalanıyor, dolar yukarı fırlıyor, borsa Ecevit sonrasının telaşına düşüyordu.
Ardından başbakanın doktoru Prof. Dr. Turgut Zileli “bağırsak iltihaplanması ve ülser dışında bir şeyi yok” açıklamasını yapıyor, arkadan bu açıklamaya başbakanın son bir yıldır istemli kasların zayıflaması hastalığından dolayı tedavi gördüğü açıklaması ekleniyordu.
Her kafadan bir sesin yükseldiği bu ortamda çok önceden başlamış olan “Ecevit sonrası ne olabilir, ne olacak?” tartışmasının gündeme gelmesi kaçınılmazdı, geldi. Bu arada muhalefet partileri “Sayın Ecevit’in artık çekilmesi” gerektiği yönünde açıklamalar yaptılar, erken seçim tartışmalarını daha hararetle yürütmeye başladılar. Çiller, azınlık hükümeti kurup ülkeyi seçime götürmeye talip olduğunu açıkladı vb. Boyalı basın, şimdiye dek hükümeti destekleyen Aydın Doğan grubunun medyası da dahil, Türkiye’nin çok ciddi boyutlarda sorunlarla karşı karşıya olduğu bir ortamda hasta bir başbakanla yürünmesinin doğru olmayacağı görüşünü yüksek perdeden seslendirmeye başladı.
Hükümette DSP ortağı ANAP ve MHP resmi açıklamalarında Ecevit’in kısa sürede sağlığına yeniden kavuşacağına umutlarını inşallah-maşallahlı dualarla dile getirirken, içlerinde Ecevit sonrasını açıkça tartışıyorlardı.
Ecevit sonrası için MHP Başkanı Devlet Bahçeli, ağırbaşlı, oturaklı, sözüne sadık, ortağını arkadan vurmayı reddeden bir profil çizmeye dikkat edip ülkenin etkin ve yetkin zinde kuvvetlerine –orduya– selam çakıp(!) güven vermeye çalışıyordu. ANAP Başkanı Mesut Yılmaz ise kendisini Avrupa Birliği’ne (AB) üyeliğin, dolayısıyla çerçevesi AB’deki emperyalist büyük güçlerce çizilen “demokratikleşmenin” en tutarlı savunucusu olarak gösterebilmek için çıkışlar yapıyor; eğer AB treni bu kez de (Aralık’ta yapılacak Kopenhag Zirvesi’nde) kaçarsa olacakları şöyle sıralıyordu:
“10 yıl sonra Bulgaristan ve Romanya’da fert başına ulusal gelir Türkiye’dekinin 3-5 katına çıkmış olacak.
10 yıl sonra Kıbrıs’ta bulundurduğumuz asker sayısı, ordaki Kıbrıslı Türklerin sayısından fazla olacak.
Avrupa’nın bizi böleceği güvensizliği içinde atmamız gereken hiçbir demokrasi adımını atamadığımız için toplumsal gerginlik artacak. Bu durumda 10 yıl sonra Türkiye ulusal bütünlüğünü korumayı başarabilir mi, bilmiyorum.”
Mesut Yılmaz Türkiye’nin büyük holdinglerinden ENKA Yönetim Kurulu Başkanı Şarık Tara’nın girişimiyle düzenlenen toplantıda yaptığı konuşmada, Kopenhag Zirvesi’nde Türkiye’nin tam üyeliği sürecinin başlatılması için kesin bir takvim kararının çıkmaması halinde “trenin kaçacağı” tespitini yapıyor, treni kaçırmamak için Kıbrıs konusu dışında 3 konuda daha meclis tatile girmeden karar çıkarılması gerektiğini söylüyordu. Türkiye’yi zorda bırakan ve 2 ay içinde mecliste çözülmesi zorunlu olan üç konuyu;
– İdam cezasının kaldırılması,
– Bütün dillerin önündeki engellerin kaldırılması,
– Olağanüstü Hal’in kaldırılması,
olarak sayıyordu.
Verilen mesajın adresi, emperyalist merkezler, en başta da AB emperyalistleri; onların Türkiye’deki uzantıları, bu arada yeni lider arayışları içinde olan liberal burjuva kesimlerdi. Şimdi iyice uslanmış ve AB demokrasisinin Türkiye’ye yerleştirilmesi çizgisine çekilmiş HADEP tabanına, bunun yanında demokratik hakların genişletilmesini isteyen tüm kesimlere ANAP başkanı adres olarak kendini ve ANAP’ı gösteriyordu bu tavrıyla. Ecevit sonrası Türkiye yönetimine talip olmanın açıklamasıydı yapılan. Bu, yeni seçimlerle de, fakat hükümet içinde yeni bir pazarlıkla da olabilirdi.
Yani, daha Ecevit ölmeden koltuk kavgası başlamıştı. Daha doğrusu Ecevit’in yer yer ne dediğini bilmez tavırlarının (İstanbul’da karşıladığı İspanya Başbakanı Anzar’ı, “Ankara’ya hoşgeldiniz” biçiminde selamlaması vb.) artması üzerine başlayan koltuk kavgası tartışmaları son gelişmelerle iyice kızışmıştı.
Ecevit bu gelişmelere, gayet sağlıklı olduğunu pratik tavrıyla göstererek müdahaleye kalktı. Hastaneye yattıktan iki gün sonra kendisinin “Bir şeyim yok, bir kaç gün evde dinlenip çıkacağım” açıklamasıyla taburcu edildi, hastaneden çıktı evine yerleşti. Aynı gün onu evinde ziyaret eden DSP Genel Sekreteri Hasan Gülay, “Sayın başbakan yarın işinin başına dönecek” açıklaması yapıyor, tekzip Ecevit’in Rahşan Ecevit aracılığıyla yaptığı “Daha bir kaç gün evde çalışacağım” açıklamasıyla geliyordu. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer başbakanla haftalık olağan görüşmesi için hasta ziyaretine gidiyor, ertesinde Ecevit’in sağlık durumunun iyi olduğunu ve kendisine “biraz daha dinlenmesini tavsiye ettiğini” açıklıyordu.
Hürriyet gazetesinin Ankara Temsilcisi Sedat Ergin, Ecevit’le yaptığı görüşmede ondan “Bir ters hareket yüzünden sırtımda adale tutulmasıyla karşılaşmıştım, giderilmesi zaman alıyor. Ağrı veriyor. Ani ortaya çıktı. Biraz daha rahat hale geleyim diye evden çıkmadım” demecini alıyor.
Bu demeçte söylenenler, Ecevit’in hastaneden çıktıktan sonraki evde kaldığı 12 gün içinde özel doktorlarıyla görüşmediği, doktor kontrolünden geçmediği haberleriyle birlikte Doğan Grubu medyasında manşetlerden yayınlanıyor. Yayının ertesi günü, Ecevit’in özel doktorları Ecevit’in evinde onu muayene edip derhal hastaneye havale ediyorlar: Teşhis, kaburga kemiği kırığı ve sol bacağında damar iltihabı!!!
Bu arada Ecevit’in hastaneye yattığı gün yine Sedat Ergin’le yaptığı söyleşinin bant çözümünden şunlar medyaya yansıyor:
“– Eve geldim, kısa süre sonra müthiş bir duvara çarpma şeyi oldu, şimdi onunla uğraşıyorum.
– Dün adale ağrınızın ters bir hareketten kaynaklandığını söylemiştiniz.
– Zaten ağrı vardı, bu da üstüne eklenmiş oldu. Yani duvara çarptım şiddetle.
– Sırtımı çarptım dediniz, tam nasıl oldu?
– Şu masanın arkasında.
– Düşme oldu mu ?
– İşte. Düşmeyle karışık.” (Hürriyet 17 Mayıs)
Kırık kaburga ve bacağında damar iltihabı ile 12 gün inzivaya çekilen Ecevit, 17 Mayıs’ta adeta doktor zoruyla yeniden hastaneye yatırıldığında, doktorlar bu kez onun en az bir hafta hastanede kalacağını açıklıyor.
Şimdi Türkiye, evde yürürken duvara çarpıp kaburgasını kıran ve fakat bunun “ters hareket sonucu sırtta adale tutulması” olduğu teşhisini kendi kendine koyan, bu arada herhalde duvara “şiddetle çarptığını” unutacak düzeyde dinç ve sağlıklı(!) bir başbakan tarafından yönetiliyor. Hastaneden! Medya, 21 Mayıs’ta liderler zirvesinin hastanede yapılacağı haberini veriyor!
Bu arada ilginç başka gelişmeler de oluyor:
IMF’nin favori başbakan adayı Derviş, IMF ve Dünya Bankası yönetimlerince ödüllendiriliyor, kendine “en başarılı ekonomi bakanı” ünvanları veriliyor. O, finans oligarşisinin en yüksek zirve toplantılarında aslında artık seçim yapılması zamanının geldiğini, seçim yapılmasının artık ekonomiye bir zarar vermeyeceğini, tersine bir atılımın başlangıcı olabileceğini vb. açıklıyor.
DTP’nin başına ABD’den –Demirel’in eski danışmanı– Mehmet Ali Bayar getirilerek monte ediliyor.
DSP’de Ecevit ilk kez yeni insanların önünün açılması gerektiğinden söz ediyor.
İsmail Cem, Yorgo kardeşiyle Kıbrıs ve Ege’deki sorunlarını halletmişler gibi, İsrail-Filistin sorununda arabuluculuğa soyunuyor. İsrail Dışişleri Bakanı yapılan ortak basın toplantısında “Ege ve Kıbrıs konusunda çok kavgalı olan bu iki komşunun temsilcilerinin şimdi barış için burada olması bize Filistin’de de barış konusunda çok umut veriyor” sözleriyle diplomatik ince gırgırını geçiyor. Fakat Türkiye ve dünya açısından istenilen ciddi devlet adamı havası basılmış oluyor.
Yani hummalı bir biçimde Ecevit sonrasına hazırlanılıyor.
Ecevit ve diğer hükümet üyesi parti başkanları istedikleri kadar bu hükümetin normal seçim süresine kadar devam edeceğini açıklasınlar, bu açıklamalar, gelinen yerde isteğin ifadesinden başka bir anlam taşımıyor.
Evet gerçekten de istekleri bu. Bu hükümetle iki yıl daha gitmek. Çünkü hükümet partilerinden DSP ve ANAP’ın ilk seçimlerde geçen genel seçimlere göre büyük oy kaybına uğrayacaklarını tüm kamuoyu yoklamaları gösteriyor. ANAP şimdi keskin Avrupacı / ve Avrupa “demokrasisi” savunusuyla bu kayıpları telafi etmeye çalışıyor. Fakat kısa sürede yapılacak bir seçimde hükümet partilerinden DSP ve ANAP’ın bugünkü % 10 barajlı seçim sistemiyle parlamento dışı kalması işten bile değildir. MHP’nin de –diğer ortaklar kadar olmasa bile– oy kaybının olması muhtemeldir. Erken seçim, şimdi kullanılan iktidar olanaklarının rizikoya atılması olacaktır. Hükümetin kalması Türkiye siyasetinin belirleyicisi ordunun da isteğidir. Fakat bu isteklerin gelinen yerde önceden fazla ciddiye alınmayan Ecevit’in sağlık sorunu duvarına çarptığı da ortadadır.
Ecevit’in başbakanlığıyla ve bugünkü hükümetle devam etmeye çalışmak tabii ki bir alternatiftir. Fakat rizikoludur. Yarın ne olacağı belli olmayan bir başbakanla gündemde AB üyeliği, Kıbrıs vb. sorunların olduğu bir ortamda devam etmek burjuvazinin küçümsenmeyecek kesimlerinin istemedikleri bir şeydir.
O halde yeni alternatifler aranmak zorundadır. Ve burjuvazi şimdi hummalı bir biçimde bu arayış içinde.
Aslında alternatifler de belli:
Önce, Ecevit’in istifa etmesi ve fakat koalisyonun bir başka başbakanla ve belirli bir kabine değişikliğiyle bu yasama döneminin sonuna kadar sürdürülmesi alternatifi var. Bu durumda ya DSP içinden bir başbakan çıkarılacaktır ya da koalisyonun diğer ortaklarından. Bu konuda koalisyonun anlaşması imkânsız değildir, ama çok zordur. Kaldı ki, koalisyonun kendi arasında, üzerinde anlaştığı başbakan adayının Sezer tarafından atanacağının garantisi de yoktur. Sezer ile hükümet arasındaki çatışmalar bilindiğinde, hükümetin inisiyatifi Sezer’in kararına bırakacak bir tavır içine girmesi hükümet açısından zor atılacak bir adımdır.
İkinci alternatif, mecliste muhalefet partileriyle de anlaşıp, seçim kanununda değişiklikler yapılarak erken seçime gidilmesidir. Yapılması planlanan değişiklik, Fransa’da başkanlık ve belediye seçimlerinde kullanılan sisteme benzer bir “iki turlu seçim” sisteminin getirilmesidir. Bu durumda Türkiye genelinde partiler açısından genel seçim barajının çok aşağılara çekilmesi ve bugünkü mecliste temsil edilen partilerin meclis dışında kalmasının engellenmesi mümkündür. Burjuvazinin önemli bir bölümü bu alternatifi yeğlediğini açıkça ortaya koymuştur. Bu durumda bu hükümetin yasama dönemi sonuna kadar işbaşında kalamayacağı ve bir erken seçimin gündeme geleceği ağırlıklı olasılıktır.
Ordu da bu olasılığı gördüğü için zaten 28 Şubat sürecinin devamı olan operasyonlarına devam etmekte “siyaset mühendisliği” operasyonlarını gündeme getirmektedir. Bu operasyonların en sonuncusu, bütün kamuoyu yoklamalarında birinci parti olarak görünen AKP’nin önünün kesilmesi için AKP Başkanı Tayyip Erdoğan’a karşı başlatılan kampanyadır. Şimdi birbiri ardına Tayyip efendinin on yılı aşkın süre önceki konuşma kasetleri piyasaya sürülmekte, onun nasıl bir şeriatçı olduğu, ordu düşmanı olduğu vb. ispatlanmaya, yargı yoluyla önü kesilmeye çalışılmaktadır.
Kısaca, önümüzde, seçimler üzerine somut pazarlıkların yürüyeceği, kirli çamaşırların karşılıklı ortaya döküleceği bir dönem var.
Bu dönemde tüm hakim sınıf partileri bize kendilerinin bizim çıkarlarımızı en fazla savunan parti olduklarını anlatan palavralarla gelecekler. Ortalığı toz duman kaplayacak.
Ortalığı kaplayacak toz duman içinde önümüzü görmeyi bilmeliyiz.
Egemen sınıfların tüm partileri, bunlar ister kemalist faşist, ister liberal görünüşlü, ister dinci faşist ne olursa olsun özde birdir. Bunların bizim adımıza yürüttüklerini söyledikleri kavga, gerçekte çeşitli egemen sınıf kliklerinin kendi arasındaki iktidar dalaşıdır.
Bunların kemalist olanları karşımıza güya bağımsızlık savunucusu olarak çıkacak, AB’nin dayatmalarına karşı bağımsızlığını savunuyormuş gibi pazarlayacaklardır kendilerini. Şeriat tehlikesine karşı “çağdaş yaşamın”, kemalist cumhuriyet ilkelerinin savunucusu olarak çıkacaklardır. Bunların bağımsızlıkçılığı, AB’ye karşı kahraman kesilirken, Amerikancılık yapmak, ABD’nin ileri karakolluğunu savunmaktır! Bunların savundukları cumhuriyette halk için demokrasi lükstür! Bunların aralarında farklar olmasına rağmen, hepsi ordunun emrine amadedir. 28 Şubat sürecinin savunucusudur. Açık askeri ya da parlamenter maskeli faşist diktatörlüğün savunucusudurlar.
Bunların liberal görünüşlü olanları karşımıza antimilitarist, sivil toplumcu, demokrasi savunucusu olarak çıkacaktır. AB ile ve “hür dünya” dedikleri emperyalist dünyayla bugünkünden çok daha sıkı bir biçimde bütünleşmeyi savunacaktır. Demokrasinin ancak böyle geleceğini savunacaktır. Bunların savunduklarını söyledikleri demokrasi, halk için demokrasi değildir. Halka öngörülen, serbest dolaşımının önündeki tüm engellerin kaldırılmış olduğu, sermayenin hukuk tanımaz sömürüsüne ucuz iş gücünü yok pahasına satmak “özgürlüğüdür”; daha yoğun sömürüdür, daha fazla yoksulluktur, açlıktır!
Dinci faşistlerin halka sunacakları olumlu hiç bir şey yoktur. Bunların iktidarı ele geçirmesi halinde uygulayacakları programın ne olduğunu bilmek için İran’a, Suudi Arabistan’a vb. bakmak yeter!
Bunların hepsi red edilmelidir.
Biz, işçiler, köylüler, emekçiler, egemen sınıfların partilerinin karşısına kendi bağımsız siyasetimizle, kendi öz taleplerimizle, kendi örgütlenmemizle çıkmalı; egemen sınıfların seçim sahtekârlığının karşısına kendi alternatifimizi koymasını bilmeliyiz.
Bizim alternatifimiz, sömürücünün, sömürünün olmadığı; emeğin, emekçinin egemen olduğu yeni bir dünyadır…
Emperyalist barbarlığa karşı sosyalizmin dünyasıdır bu dünya!
Ülkemizde bu dünyaya giden yolda ilk durak, egemen sınıfların faşist iktidarlarının işçilerin, emekçilerin demokratik devrimiyle yıkılması, işçilerin-köylülerin kendi iktidarlarının kurulmasıdır.
Demokrasi, Avrupa’nın inayetiyle değil, ancak böyle kazanılabilir ve mutlaka kazanılacaktır.
Sömürüsüz yeni bir dünya mümkündür.
Bu dünyayı yaratmak bizim ellerimizdedir.
Bu temel gerçeğin yaygınlaştırılması için burjuvazinin şimdi tartışmasını yürüttüğü ve önümüzdeki dönemde doğrudan gündeme getirmesi muhtemel olan seçim sahtekârlığının teşhiri, seçim oyununun mümkün olan tüm araçlarla devrimci propaganda ve örgütlenme için kullanılması…
Yapılması gereken budur.
Yapacağız!
