Okuyucu Mektupları

ABD EMPERYALİSTLERİN “NETEKİM PAŞADAN” ÖĞRENECEKLERİ ÇOK ŞEY VAR!

ABD emperyalizmi 11 Eylül 2001’de Washington ve New York’ta Pentagon ve Dünya Ticaret Merkezi ikiz kulelerine yapılan saldırıyı bahane ederek tüm dünya çapında savaş düzenine geçti. Terörizme karşı mücadele adına afganistan yerle bir edildi. Bu ülkeye yapılan saldırı ile birlikte binlerce insan öldürüldü. Emekçi halk yığınları evsiz bırakıldı. Savaşta sakat kalanlar, acı çekenler, açlık ile karşıkarşıya kalanlar ve göç yollarına düşeler hep ezilen yığınlar oldu.

Terörizme karşı mücadele ettiğini söyleyen emperyalist güçler İsrail siyonistlerinin Filistinlilere karşı giriştiği terör eylemlerini destekliyorlar. İnsanlığın gözü önünde Filistin halkı katlediliyor. Filistin ülkesi işgal altında. İsrail siyonistleri açıkca Filistin halkını soykırımdan geçiriyor. Emperyalistlerin nezninde yine haksız olan Filistinliler. Emperyalizmin ikiyüzlülüğü ve sahtekarlığı her alanda görülüyor.

Başta ABD ülkesi olmak üzere diğer emperyalist ülkelerde burjuva demokrasisi uygulanıyor. 11 Eylül saldırısı bahane edilerek kazanılmış kimi demokratik haklar rafa kaldırıldı. Sisteme karşı mücadele eden insanlar üzerindeki baskılar daha da artırıldı.

ABD ‘aşeronla işkence’ yapacak ülkeler arıyor.Bu haberin gazetelere yansımasından sonra başka bir haber gazetelerde yer aldı. Habere göre Florida Atlantik Üniversitesi’nde ‘Kenan Evren türk Araştırmaları Kürsüsü’ açılmıştı. Yani bizim anlı şanlı netekim Paşamız!! Netekim Türk ulusuna mal olmuş faşist paşamız. Hani bir söz söylemişti. Aradan asırlar geçse unutulmayacak bir sözdü bu. “Asmayalım besleyelim mi’! sözü henüz unutulmadı. Aslında toplum olara çok çabuk unutuyoruz. Özellikle genç kuşaklar ve unutanlar için kısaca da olsa “Netekim Paşa”yı tanıtmamız gerekiyor. ‘Netekim Paşa’ 12 Eylül 1980’de ülkemizde gerçekleştirilen askeri darbenin hazırlayıcısı, mimarı ve önderidir. 12 Eylül ile birlikte ülkemizde karanlık bir dönem başladı. Binlerce insan işkencelerden geçirildi, binlerce insan fişlendi. İlerici, emekçi insanlar işlerinden atıldı. Devrimciler idam sehpalarına çekildi. Gözaltında insanlar katledildi. Her türlü demokratik hak ve özgürlükler ortadan kaldırıldı. 12 Eylül ile birlikte parlementer maskeli faşizimden açık faşist diktatörlüğe geçildi. Netekim faşisti ülkeyi dört kişi ile birlikte ülkenin kaderini belirledi. Daha sonra ise kendisini dokuz yıllığıa Cumhurbaşkanı seçtirdi. Cumhubaşkanlığı görevinin sona ermesi ile birlikte Marmaris’te devletin koruması altında yaşamaya başladı. Netekim paşa ülkemizi yönetenlerin ilham kaynağı oldu. Faşist fikirlerinden her zaman yararlanıldı. Bu faşistin ününün sadece ülkemizle sınırlı kalması doğru olmazdı! Hakim sınıflar ‘Netekim Paşa’nın ününü uluslararası platforma taşımak için girişimde bulundular. Yazımızın başlığında belirttiğimiz gibi ABD emperyalistleri Netekim faşistinin deneyim ve tecrübelerini öğrenmek istiyordu! Girişimler şöyle başlıyor:

‘Kenan Evren Vakfı’, ABD’deki florida Atlantik Üniversitesi’ne ‘Kenan Evren Kürsüsü’ kurulması için öneri götürür. Üniversite yönetimi “para verirseniz olur!” der. Bunun üzerine ‘Başbakanlık Tanıtma Fonu’ndan 480 bin dolar ödenir.  Böylelikle ‘kürsü’ kurulur. Mart 2002’nin sonunda TC Kültür Bakanı ve Netekim Paşa kürsünün açılış törenine katılmak üzere ABD’ye giderler. ABD dönüşünde olayın basına yansıması ve gelen tepkiler üzerine ‘Netekim Paşa’ bir açıklama gereği duyar. (3 Nisan 2002 Hürriyet) Yaptığı açıklamada açılış töreninde bütün öğrencilerin hep birlikte istiklal marşını söylediğini, göğsünün kabardığını, paranın bankada olduğunu ve gelen faiz ile harcamaların yapıldığını belirtir.

Böylelikle ‘Netekim Paşa’nın ünü tüm dünyaya yayıldı. TC Kültür Bakanı İstemihan Talay “Bu kürsü Türkiye’nin tanıtılmasında katkıda bulunacaktır” demiş. Bakan doğru söylemiş! Anlı şanlı faşist paşanın tanıtılması gerçektende Türkiye’nin tanıtımında katkıda bulunacaktır. Ne tanıtım ama! İstemihan Talay aynen şunları söylüyor:

“Evreni’de terörizmle mücadele eden devlet adamı olarak algılıyorlar. Öneri bu bakış açısıyla tamamen onlardan gelmiştir. ... öneriyi ABD tarafı yaptı, biz onayladık. (30 Mart 2002 Hürriyet) Ülkemizde faşizmi uygulamakla ünlenen Netekim Paşa’nın kürsüsünde hangi dersler okutulabilir? Hemen söyleyelim; 1- Netekim Paşa’nın hayatı ve eserleri 2- İnanları beslemeden tavuk gibi kesme sanatı. 3- Askeri yönetimlerle şeriatçı yetiştirme taktikleri. 4- Her türlü işkince teknikleri. 5- Askeri darbenin hazırlanması ve yürütme sanatı..

Her ülkenin tanıtımında bulunan belirli simgeler vardır. Ülkemizin tanıtımında simgeleşmiş çok insan vardır. Bunlardan birtanesi ‘Netekim Paşa’dır. Emperyalistler ülkemizi her yönü ile kendilerine bağlamakla yetinmiyorlar. Emperyalistler arasıra da olsa işbirlikçilerinin tecrübelerine ihtiyaç duyuyorlar. Çünkü emperyalist ülkelerde iç faşistleşme gelişiyor. Emperyalist ülkelerin burjuvazisi gerek duyduğunda faşizmi de uygulayacaktır. Bunun içinde paşanın tecrübelerinden yararlanacaklardır. Kürsünün açılması Türkiye’nin tanıtımına hizmet edecekmiş! Ne tanıtım ama! Böyle bir tanıtım ancak TC’ye yakışır.

Emperyalistlerin ve onların işbirlikçilerinin geleceği yoktur. Ezilen yığınlar er yada geç bunlara hakettikleri cezayı vereceklerdir. Görev bunun içn hazırlanmaktır.

Nisan 2002
İzmir’den bir YDİ ÇAĞRI okuru.

 

 

 

RÜŞVETİN TARİFESİ

Rüşvetle içli dışlı olduk. Yaşamımızın bir parçası oldu. Hava, su gibi ihtiyaç haline getirildi. Her iş açıktan normalmiş gibi yapılmaktadır. Rüşvetin tarihi eski yıllardan bugüne kadar geldi. Yerler ve mekanlar farklı da olsa özü aynıdır. Bizler ‘dur’ demesek gelecek kuşaklara kötü bir miras bırakmış olacağız.

Günümüzde nereye el atarsak kokuşmuşluk almış başını gidiyor. “Hep ben” mantığı ile insanlarımıza burjuva kültürü şırınga ediliyor. Tepkisini gösteren insan sayısı oldukça az. Duyarsız toplum olarak piyasalara çıkıverdik. Bizleri yönetenlerin laflarına kanıyoruz. Tepkimizi kitleselleştiremiyoruz! Sınıf bilinci donanımlı değiliz.

Türkiye Sosyal ve Etütler Vakfı’nın (TESEV) iş dünyası gözüyle yaptığı Türkiye’de yolsuzluk araştırmasına göre en çok rüşvet olayının gümrüklerde, trafik polisi, tapu daireleri ile belediyelerde yapıldığını dile getirmişler! Sıralama ise şöyledir:

Gümrük: 7.7; Trafik polisi: 7.6; Tapu Daireleri: 6.7; Vergi daireleri: 5.6; Devlet hastaneleri: 4.9; Hukuk sistemi:4.0; Elektirik hizmetleri: 3.3; Üniversiteler: 2.5; Silahlı Kuvvetler: 2.3.

Çocuklarımızı okula kayıt ederken bizlerden kayıt parasını zorla alırlar. Bin dereden su getirirler. Çocuklarımızı kimlere emanet ediyoruz, bir bilseniz! Okulun 1. ve 2. dönemlerinde velilerden para isteniyor. Yakacak, elektrik, su, hademe parası gibi sıralayabiliriz.

Tapuda işleri olanlar! Bazı bölgelerde müdürden başlarsınız, diğerlerini de görürsünüz. Tapu işini takip eden aracılar vardır. Emlakçılar sizlerden fazla para istenir, nedenini sorarsanız: içeride kanun böyle işliyormuş!

Hastanelere gelince, siz siz olun paranız yoksa hastalanmayın! Çile kapısı dersek isabetli olur. Bazı asil ve soylu doktorlarımız açıktan demese dahi üstü kapalı olarak “Burada sizlere iyi hizmet sunamadım, muayeneme gelin benim cebim ısınsın ki sizi mutlu edeyim” der. Hasta bakıcılarının bazıları hangi hastanın yakını iyi bahşiş verirse o hastaların etrafında “kul, köle” olmaktadırlar.

Trafik polisi sürücüyü durdurduğunda bazı sürücüler evrakları arasına birkaç TL’cik serpiştirirler.

Hukuk sisteminde ise dava açacaksınız, avukat bulacaksınız, insafsız birine denk geldiyseniz eğer tavuğun tüylerinin yolunduğu gibi yolunursunuz. Tarifenin ötesinde hesap ödersiniz. Avukatınız kalemlikten dosyanızı alırken sizlerden alınan paracıkların birazını buralara dağıtır. İşiniz çok iddialı ise büyük paralar döner.

Belediyelerde ise: İnşaat mı yaptırmak istiyorsunuz? Oturum izni mi almak istiyorsunuz? Fen Memurluğu  ne güne duruyor? İşyeri mi açmak istiyorsunuz? Zabıta ağabeylerinizi görmelisiniz!

Kısaca meslek grupları farklı da olsa rüşvet hep aynıdır, onursuzluktur. Sistemin çarkları laçka oldukça faturasını bizler ödemekteyiz. İşverenler ülkeyi IMF’ye dilim dilim sattılar. Milletvekili satın aldılar. Seçimlerde her partiye rant sağladılar. Kim kazanırsa kazansın işverenler her zaman iktidardaydılar. Bayramlarda, yılbaşlarında hediyeler dağıtan işverenlerimiz, iş görüşmelerini lüks otellerde, lokantalarda yemek daveti vererek yapanlar sizler değil misiniz? “Benim memurum işini bilir” diyen Turgut Özal’ı da katkılarından dolayı unutmamak gerekir.

Birşeylerin yapılması gerekiyor. Bizi soyanlara ne zaman derslerini vereceğiz? Susmanın zamanı değildir. Umut ve kurtuluş bizde!

Tarık Aslan

 

 

Bursa konferansı üzerine

Bursa’da 24 Mart tarihinde, Bursa Sendikalar Birliği, ÇAĞ-TEK Ltd. Şti. ve TIE (Almanya’da Uluslararası Deneyimleri Aktaran Eğitim Bürosu) tarafından “Dünya’da ve Türkiye’de Kriz ve Etkileri” başlığıyla düzenlenen uluslararası konferans hakkında belli değerlendirmeler yapmayı, sınıf hareketinin geleceği açısından da gerekli buluyorum.

2000 yılında birincisi düzenlenen bu konferansların kuşkusuz uluslararası deneyimleri aktarma ve karşılıklı olarak birbirinden öğrenme anlamında olumlu bir etkisi vardır. Yine bu konferanslar üzerinden yeni ilişkilerin kurulması ve geliştirilmesi olumlu adımlardır. Zaten Türkiye’deki sendikal hareketin en önemli zaaflarından birisi olan, küresel saldırıya karşı küresel direnişin örgütlenmesinin lafla gerçekleşemeyeceğini, özellikle tabanda kurulan ilişkiler üzerinden giderek küresel direnişin sınıf hareketi açısından örgütlenmesinin birebir ilişkilerin kurularak geliştirilmesi sonucu mümkün olacağını pratikte kavramayan bu anlayışı geriletmenin en önemli adımlarından birisi bu gibi konferansların örgütlenmesidir.

Bu anlamda Bursa Sendikalar Birliği olumlu bir görevi yerine getirmeye çalışmıştır.

Bu konferansa 400’e yakın katılımın sağlanmış olması da konferansın bir başka olumluluğudur. Bursa Sendikalar Birliği tabanına dönük bu çalışmaların ürününü gelecekte görecektir diye düşünüyorum. Bu çalışmaların daha da zenginleştirilerek sürdürülmesi gerekmektedir.

Konferansta Türkiye ve dünyadaki “Serbest Bölgeler” deneyimlerinin anlatılması, küreselleşme karşıtı mücadelenin boyutlarının ortaya konulması, Türkiye, Almanya ve Arjantin’deki sınıf mücadelesinin deneyimlerinin aktarılması, bu deneyimlerin olumlu yanlarının ortaya konulması (örneğin Almanya’dan başlayarak giderek uluslararası bir niteliğe bürünen kimya ve ilaç işkolundaki ortak mücadele ağının yaratılmış olması, Almanya’dan sendikaların gençlik içerisindeki çalışmalarının kimi deneyimlerinin aktarılması…) konferansa katılan arkadaşların ufkunu açmaya hizmet etmiştir.

Konferansta planlanmış olduğu biçimiyle tartışma bölümünün gerçekleştirilmemiş olması bir olumsuzluktu. Çünkü, ancak tartışma bölümünde konuşmacıların dışında söz alan dinleyicilerin kendi deneyimlerini, bakış açılarını konferansa sunarak tartışmaları zenginleştirmesi sağlanabilirdi. Kuşkusuz konuşmacıların bazılarının konuşmalarını planlanandan uzun tutmaları, konunun dışına çıkıp kendi tarihlerini uzunca anlatmış olmaları, dinleme ve tartışma potansiyelini zayıflatmış olsa tartışma bölümü kaldırılmamalıydı. Bu olumsuzluktan ders çıkarmak gerekir.

Bazı konuşmacıların Kürt sorununa geçerken değinmiş olması, bir konuşmacının kapitalizmin bunalımının gerçekten aşılmasının ancak sosyalizmle mümkün olacağını savunmuş olması bazı dinleyicileri rahatsız etmiştir.

Konferanslarda herkesin kulağına hoş gelen konuşmaların yapılması belki beklenen bir durumdur. Fakat bu yanlıştır.  Konuşmacıların konuşmalarına önceden kimse sansür getiremez, getirmemelidir de. Bunun yerine konuşmacı konuşmasını bitirdikten sonra, farklı görüşü olan dinleyicilerin tartışma bölümünde çıkıp kendi görüşlerini ortaya koyarak, konferansın fikir mücadelesi açısından zengin geçmesine çalışılmalıdır. Fikirlerin tartışmalarda özgürce aktarılmadığı toplantılar zenginleştirici olamazlar ve gerçeklerden uzak kalmış olurlar.

İşte bu sebepten de tartışma bölümünün kaldırılmış olması bir talihsizlikti, oysa 2000 yılında yapılan konferansı zenginleştirmiş olan ana etmenlerden birisi tartışmaların iyi bir şekilde örgütlendirilmiş olmasıydı.

Konferansa Almanya dışında, önceden planlanmış olduğu gibi Fransa, Sri Lanka vb. ülkelerden kimsenin katılmamış olması kuşkusuz bir başka olumsuzluktu, bir eksiklikti.

Bu eksiklik, uluslararası alanda ortak örgütlenme ve ortak hareket etmenin eksikliğinin pratik yansıması idi. Bir kez daha uluslararası çalışmanın boyutlarının ne denli zayıf olduğu görüldü.

İşçi sınıfı hareketi bu eksikliğini mutlaka ve mutlaka gidermelidir.

Bunun için uluslararası boyutta ortak görüşmeler, ortak seminerler, ortak konferanslar ve evet bunların sonucu ortak eylemler yaşama geçirilmelidir.

Bu noktada yapılması gerekenler içerisinde, belki ilk adım olarak, çok uluslu ya da ulus ötesi tekel de denilen büyük emperyalist tekellerde çalışan işçilerin kendi aralarında bir ağ kurarak, birbirlerini bilgilendirmeleri, işçisi oldukları tekelin kendisine karşı çıkar birlikleri temelinde ortak eylemlilikler örgütlemeleri, gelecek saldırıları birlikte göğüslemeleri gerekmektedir.

Giderek bir tekelden bir işkoluna doğru ağların örgütlenmesi ve ortak mücadelenin yaratılması sağlanmalıdır.

Ve giderek değişik işkollarında çalışan işçilerin, emekçilerin ortak davranması, ortaklaşa eylemlilikler düzenlemeleri sağlanmalıdır.

Bugün değişik ülkelerde emperyalist büyük devletlerin toplantılarına karşı düzenlenen eylemlilikler, daha bilinçli bir şekilde emperyalizme karşı yönlendirilmelidir.

Ama aynı zamanda mesela, esnek çalışmaya karşı, işsizliğe karşı vb. uluslararası alanda değişik sendikaların aynı gün aynı eylem biçimleriyle güçlü eylemler örgütleyip yaşama geçirmeleri gerekmektedir.

Kuşkusuz salt sendikal mücadele sorunları kökünden çözmeye yetmeyecektir… Fakat belli sorunların gündeme getirilmesi, demokratik mücadele zemini üzerinden emperyalist tekellere ve onların devletine karşı belli başarılar sağlayarak geri adım attırılması mümkündür ve önemlidir. Böylesi moral üstünlükleri sınıfın kendisine güvenmesine hizmet edecek ve gelecekte daha mükemmel ve güçlü eylemlerin yapılmasının maddi temelleri oluşacaktır.

Bu eylemler içerisinde sınıf hareketinin kendi gerçek partileri de kitleselleşerek ortaya çıkacaklardır ve bu zorunludur da.

Bu zorunluluğu hızlı bir şekilde aşabilmek için uluslararası çalışmaya daha fazla önem vermek gerekir… Yılda bir kere 1 Mayıs’larda “Yaşasın enternasyonal dayanışma!” sloganını atmakla enternasyonalist olunamaz… Enternasyonalizm pratik yaşamın bir sorunudur ve bu ancak ortak mücadeleyle yaşanabilir…

Bu anlamda ÇAĞ-TEK’in sunduğu destek önemlidir ve Bursa Sendikalar Birliği iyi yoldadır; bu yolda devam etmelidir.

10 Nisan 2002
Konferansa katılan bir Çağrı okuru