YÖK RENK DEĞİŞTİRİYOR
YÖK üniversite tarihine 6 Kasım 1981'de kara bir leke olarak geçti.
12 Eylül askeri darbesinin üniversiteye yansıması olan YÖK'ün misyonu
darbenin üniversitesini örgütlemek olmuştur. Darbeciler işi sıkıya
alıp YÖK kanununu bizzat kendileri hazırladılar: Yasa iki kurmay
albay, iki kurmay yarbay, bir MEB danışmanı ve bir MEB hukuk müşavirinin
denetiminde, yani tamamen üniversite dışı unsurların belirleyiciliğinde
hazırlandı. YÖK'ün ilk icraatlarından biri 1402 sayılı sıkıyönetim
yasasıyla 468 öğretim üyesi ve 790 öğretim görevlisinin üniversiteden
uzaklaştırılması oldu. Ayrıca disiplin soruşturmalarıyla yaklaşık
50 bin öğrenci üniversitelerden atıldı.
Üniversitelerde depolitizasyonu sağlamak üzere kurulan YÖK her şeyiyle
bu amaca hizmet ediyordu. Anayasa "devletin denetim ve gözetimine
tabii" (Anayasa madde 130) suskun üniversiteler istiyordu ve
YÖK suskun ve kendi işlevini yitirmiş üniversiteler yarattı. Üniversitelerin
tüm hücrelerine kadar etkin müdahalede bulunabilen (örneğin en fazla
oy alan rektör adayını eleyebilen) YÖK bilim özgürlüğünü ve üniversite
özerkliğini tahrip ederek, üniversite sisteminde büyük yaralar açtı.
Üniversite ve bilim YÖK'ün ağırlığı altında, emir-komuta zinciri
içinde can çekişmeye mahkum edildi. YÖK'le birlikte üniversitelerde
akademik özgürlük, özerklik ve demokrasi -var olduğu kadarıyla-
yok edildi. Evrensel doğrulara ancak bağımsız yargılarını kullandıkça
ulaşabilen, bunun için özgür bir ortama, sermayeden ve düzenden
özerkliğe ihtiyaç duyan üniversiterin faaliyetleri darbe yerken,
YÖK ile aslında üniversitenin misyonu ve işlevi yeniden tanımlanıyordu.
YÖK aynı zamanda üniversiteli kimliğinde de değişime yol açmıştı.
"Çan eğrisi" sistemiyle simgeleşen rekabetçi eğitim modeliyle
birbiriyle rekabet eden, bilmenin ölçütünün başkasının bilgisizliği
olduğuna inanan, eğitimi para kazanmaya yarayan bir meslek kursu
olarak algılayan, bilimsel faaliyeti gerçeğin bilgisine değil kariyer
ve paraya ulaşmanın aracı olduğunu düşünen bir üniversiteli yığınının
yaratıcısıdır aslında.
Üniversiteli kimliğinin bir parçası olarak bilim insanları ve akademisyenler
de bu yozlaşmadan payını fazlasıyla alıyor. Görüşsüzlük, renksizlik,
apolitiklik, "tarafsızlık" ve "bilimsellik"
adıyla sunulur oldu. "Bana bir laboratuvar verin dünyayı yeniden
kurayım" (Bruno Latuar) diyecek iradeyle karşılaşmak mucize
beklemek gibi bir hal aldı. Onun yerine "Bana şirketinizde
bir koltuk verin, bilgi birikimimi size satayım" zihniyeti
gündelik hal aldı.
Prof. Dr. Mustafa Altıntaş'ın 6 Kasım 1996'da Cumhurriyet gazetesinde
dediği gibi "YÖK tabela üniversitelerinin, tabela akademik
ünvanların, vardiye sistemiyle doldur-boşalt eğitimin, tek öğretim
elemanıyla 4 yıllık eğitimin, bir mühür-bir rektör biçiminde üniversitelerin
eğitim hizmetlerinin metalaştırılmasının, ve bunun kurumsallaştırılmasının,
devlet olanaklarıyla özel-vakıf üniversitelerin, üniversite adli
ticarethanelerinin, üniversitelerin vakıflaşmalarının, niteliksiz
ve içeriksiz eğitim-öğretimin, çökertilen akademik mesleğin, gericileştirilen,
yobazlaştırılan kurumların yaratıcısı olmuştur."
Bugüne kadar yasa yönetmelik değişiklikleriyle sürdürülen YÖK, artık
daha güçlü bir değişime ihtiyaç duymakta. Sermayeleşen üniversitenin
artık 12 Eylül'ün YÖK'üne ihtiyacı yok! Yeni YÖK yasası da bu işlevi
görüyor. Bu yasa tasarısı aslında YÖK başkanı Kemal Gürüz koordinatörlüğündeki
bir ekip tarafından 94'te TÜSİAD için hazırlanan "Türkiye'de
ve Dünyada Yükseköğretim, Bilim ve Teknoloji" raporundaki önerilerin
bugün yasalaştırılması girişiminden ibaret.
Yeni yasa taslağını özetlersek:
Taslakta üniversitelerin temel işlevi öğrenimden daha çok piyasa
sürecine nitelikli meta olarak bilgi üreten (Girişimci Üniversite
Modeli) bir çerçeve içinde yeniden tanımlanmakta. Diğer yandan YÖK
ve üniversitelerin yeniden yapılanmasında piyasada etkinlik sağlama
adına özel kesimden insanların müdahalesine olanak tanımakta (madde
14). Bu maddedeki "araştırma profesörlüğü" ile herhangi
bir sermaye grubu finansal açıdan desteklediği öğretim görevlisinin
kendisi için çalışmasını sağlayabilecek. Örneğin kamu üniversitelerindeki
bir öğretim görevlisi Sabancı ya da Koç adına çalışacak.
Madde 29/5 bendi ile üniversitelerin firmalaşması denen uygulama
yasallaştırılıyor. Üniversitelerin akademik yapısını bizzat piyasa
süreci ile bütünleştirecek olan bağlantıları kuran bu uygulama ile
üniversitelerde akademik değerlendirme kuruluna sermayeden 5 tane
üye alınacak (madde7).
Üniversitelerdeki rektörler kendilerine yardımcı olmak üzere iş
dünyasından tanınmış üç insana danışacak. Dikkat edilecek olursa
üniversitelerin hem yüksek idari yapılanması hem de üniversite bazında
yönetim piyasa ile bütünleşiyor. Akademik kadro ile uygulamalarda
yine üniversitelerin piyasa sürecindeki etkinlik, akademik kadro
geliştirilmesi, yardımcı doçentlik, yeterlilik ve yabancı dil uygulaması
devam ediyor. Ama piyasaya ilişkin bir proje almışlarsa bu çok daha
değerli bulunuyor (madde 13).
Sözleşmeli öğretim elemanı gündeme getiriliyor ve personel arasında
farklılık yaratılıyor. Diğer öğretim elemanlırının aldıkları maaşların
dört katı bir maaşla sözleşmeli öğretim elemanı çalıştırmanın zemini
hazırlanıyor (madde 31).
Dikkat çekilmesi gereken bir başka madde ise 80'lerde yeni liberal
politikanın "kullanan önder" ilkesinden hareketle kamu
üniversitelerine getirdiği harç uygulaması. Yeni yasa taslağında
"harca tabi" ilkesi kaldırılıyor. (madde 23) Global bütçe
denilen bütçeleme ile üniversitelere harç alma yetkisi veriliyor.
taslak ile sayıları gittikçe artan özel üniversiteler için yasal
zemin ve bir dizi finansman destek sağlanmakta. Özellikle kamu üniversiteleri
için gerekli kaynaklar son yıllarda iyice kısıtlanırken özel okullar
için bir dizi destek sağlanmakta. (Taslağın 1. ve 2. maddeleri yasal
zemini hazırlıyor, 28. madde c bendi ise tüm üniversiteler için
tahsis edilen toplam bütçe ödeneğinin öğrenci sayısına bölünmesi
sonucu elde edilen miktarın vakıf okulunun öğrenci sayısının çarpımı
yarısı kadar bir yardım yapılmasını öngörüyor, ayrıca arazi, lojman
gibi bir dizi desteğin verileceği belirtiliyor.)
Yeni YÖK yasa tasarısı anti-demokratik yapısını da sürdürüyor. YÖK'ün
oluşumu, rektörlük ataması, özellikle araştırma görevlilerinin hiçbir
temsil hakkının olmaması devam ederken taslakta "öğrenci birliği"
adıyla sözde demokratik bir uygulama getiriliyor. YÖK kendisinden
demokrasi bekleyenlere sahte umutlar dağıtan bir kurumdur. YÖK başkan-rektör-dekan
ilişkisinin neredeyse askeri bir disiplinle yüksek öğrenim yasası
ilke ve amaçlarıyla bu disiplinin politik altyapısını oluşturmaktadır.
Akademik hiyerarşi içinde yükselmek (hatta gündelik faaliyetler
dahi) ordudaki gibi astın üste tabi olduğu koşullarda gerçekleşmektedir.
Demokrasinin işleyiş kuralları rektörlük seçimlerinde gördüğümüz
gibi bir ast-üst ilişkisinden fazla bir anlam ifade etmemektedir.
Yeni YÖK yasa tasarısı üniversitelerin ve üniversitelinin piyasa
ile bütünleştirilmesinin resmileştirilmesi niteliğinde. Onlar üniversiteyi
sermayenin kar alanı olarak görüyorlar. Bizim çağrımız ise net:
Bilimin, bilginin ve aklın zenginliği dışında, üniversiteyi servet
kapısı olarak görenler; kapı kullarınızı, paranızı, metanızı, YÖK'ünüzü,
IMF'nizi, pılınızı-pırtınızı toplayın ve derhal üniversiteyi terkedin!
Çünkü ÜNİVERSİTENİN ÜSTÜNDE BİLİMİN VE AKLIN OTORİTESİNİN
DIŞINDA HİÇBİR OTORİTEYİ KABUL ETMİYORUZ!
YÖK YOK'LANACAK...
Üniversite öğrencileri değişik eylemlerle YÖK'ü,
mecliste olan ve eskisini aratacak düzeydeki yeni YÖK yasa tasarısını
protesto etmek için sokaklarda.
Üniversite bulunan hemen tüm kentlerde yürüyüş, miting, boykot gibi
eylemlerle öğrenciler seslerini duyurmaya çalışıyorlar.
"Bu yasa geçmeyecek!", "YÖK'e hayır!", "İş,
bilim özgürlük!", "Özgür Üniversite!", "Gençlik
gelecek, gelecek sosyalizm!", "Baskılar bizi yıldıramaz!",
"YÖK kalkacak, polis gidecek, üniversiteler bizimle özgürleşecek!",
"YÖK yasa tasarısı üniversiteye ihanettir!", "Ne
iş, ne eğitim, ne gelecek, gençlik hiçbirinden vazgeçmeyecek!",
"Üniversite kapıları emekçi çocuklarına kapatılamaz!"
vb. gibi sloganlar, bu eylemlerde taşınan, hep birlikte atılan sloganlardan
bazıları.
Şimdi yürürlükte olan YÖK'ün de, onun yerine çıkarılmak istenen
yeni yasanın da özü bir:
- Üniversiteleri siyasi egemenlerin tam kontrolü altına almak.
- Üniversitelerden her türlü demokratik ve eleştirici düşünceyi
uzak tutmak. Düzene bağlı tek tip insan yetiştirmek.
- Üniversitelerde eğitimi burjuvazinin ihtiyaçlarına göre yeniden
düzenlemek.
- Eğitimin amacını çok daha net olarak burjuvazinin ihtiyacı olan
tipte eleman yetiştirmek biçiminde belirlemek, düzenlemeleri bu
biçimde yapmak.
- Öğrenci sayısını ekonominin talepleri ve ihtiyacına göre belirlemek.
- Üniversiteleri yalnızca parası olanların eğitim görebileceği kurumlar
haline getirerek, emekçi çocuklarının üniversitelerde eğitim görmesini
imkânsızlaştırmak.
Kuşkusuz bu amaçlar yalnızca üniversitelerde değil tüm okullarda
eğitimin de amaçları.
Halbuki eğitimin amacı, özgürce düşünen, tartışmayı araştırmayı
bilen, eleştirici, yaratıcı, yeniliğe açık, doğru bildiğini cesaretli
savunan ve argümanlarla ikna olmaya da açık, kişisel çıkarını her
şeyin üstünde görmeyen, kendilerini toplumun içinde bireyler olarak
kavrayan ve toplumun çıkarları içinde kendi çıkarlarını gören insanlar
yetiştirmek olmalıdır. İnsanlığın geleceği böyle bir eğitime bağlıdır.
Amacı kâr, daha fazla kâr, en fazla kâr olan kapitalist sistemin
insan ihtiyacı bu tip insan değildir. Onun ihtiyacı en fazla kâr
için gerekli verimi verecek, yalnızca bir konuda uzman olan, onun
dışında etliye sütlüye karışmayan "konu uzmanı aptal"
ve kendi çıkarları için her şeyi yapmaya hazır bireylerdir. YÖK
bu tip insanları yetiştirmek için düzenleme aracıdır. Haksızlık
etmeyelim, Türkiye'de bu "konu uzmanı aptal" insan tipine
bir de "kemalist" olma özelliği eklenmektedir.
Şimdi üniversite gençliği buna direniyor. Özgür, demokratik üniversite
istiyor. Bu talep haklı bir talep, bu mücadele haklı bir mücadeledir.
İşçiler, emekçiler bu mücadeleyi de kendi mücadeleleri olarak sahiplenmelidir.
Bu mücadelede özgür ve demokratik bir üniversitenin ve eğitimin
kapitalist toplumda mümkün olmayacağı, olmadığı; gerçekten özgün
eğitim, demokratik eğitimin ancak özgür bir toplumda olacağının
da altı çizilmeli; gençliğin özgür ve demokratik eğitim ve üniversite
mücadelesi, özgür toplum mücadelesinin bir parçası haline getirilmelidir.
Ya sosyalizm, ya barbarlık içinde çöküş...
Eğitim konusunda da gerçek alternatifler bunlardır.
19 Mayıs 2002
"YÖK Yasa Tasarısı Meclisten Geri Çekilsin"
YÖK yasa tasarısı mecliste görüşülmeyi beklerken tasarıya karşı
tepkiler de giderek artıyor. Mayıs ayı içerisinde Ankara'da "YÖK
Yasa Tasarısı Meclisten Geri Çekilsin" şiarıyla iki büyük eylem
gerçekleştirildi. Bunlardan ilki 11 Mayıs'ta Ankara Gençlik İnsiyatifi'nin
örgütlediği mitingdi. Mitingin yapılması için Abdi İpekçi parkına
izin verilmişti. (Bu park meydanın kıyısında olduğu için burada
yapılan eylemler oldukça az kişi tarafından duyuluyor. Zaten bu
yüzden de mitinglere hep ya burada, ya da Tandoğan'da izin veriliyor.)
Toros sokaktan başlayan yürüyüşün ardından girilen Abdi İpekçi parkında
eylem gerçekleştirildi. Eğitim-Sen, KESK ve ÖV-DER de mitingde pankartları
ve kortejleriyle yerlerini aldılar. Bir konuşma yapan Eğitim-Sen
Genel Başkanı Alaattin Dinçer YÖK yasa tasarısının kabul edilemez
olduğunu belirtti ve bundan sonra tasarıya karşı yapılacak olan
eylemlerde Eğitim-Sen olarak öğrencilerle birlikte yerlerini alacaklarınıı
dile getirdi. Eylemde Emek Gençliği kendi pankartıyla, diğer gençlik
örgütleri ise "Bu Yasa Meclisten Geçmeyecek" yazılı imzasız
pankartla yer aldılar. "YÖK'e Hayır", "Bu Yasa Meclisten
Geçmeyecek", "Her yer Filistin, Hepimiz Filistinliyiz",
"18 Mayıs'ta Kızılay'dayız" vb. sloganların atıldığı eylem
Sevinç Eratalay'ın şarkıları ve halaylarla sona erdi.
Yaklaşık 1000 kişinin katıldığı mitingi Gençlik İnsiyatifi Türkiye
merkezi olarak örgütlemişti. Ancak buna rağmen katılım düşüktü ve
çoğunlukla örgütlü öğrencilerden oluşuyordu. Ayrıca mitingin yapıldığı
yer itibariyle bu çığlıkların insanlara ulaşamaması eylemin anlamını
azalttı.
İkincisi ise Emek Gençliği, Özgür Gençlik, Ekim Gençliği, Devrimci
Proleter Gençlik, Devrimci Mücadeleci Gençlik, TÖDEF, Demokratik
Üniversite Komiteleri, Serüven, Ankara Üniversiteleri Öğrenci Koordinasyonu
ve Genç Kurtuluş tarafından 18 Mayıs'ta örgütlenen eylemdi. Bu eylem
de tüm bu örgütler tarafından Türkiye merkezi olarak gösterilmişti.
Eylem alanı olarak Kızılay meydanı seçildi. Çarşı mağazası önünde
toplanan öğrenciler pankartlarla meydana doğru yürümeye başlayınca
polis müdahale etti. (Ankara'da yaklaşık iki yıldır Kızılay meydanında
hiçbir eyleme izin verilmiyor.) Ancak meydana girilmesi konusunda
öğrenciler kararlıydılar ve çatışa çatışa Güven Park'a geldiler,
ama meydana giremediler. Çıkan çatışmalarda çok sayıda öğrenci ve
polis yaralandı. Yürüyüşü gerçekleştiren grup YKM'nin önünde bekleyen
grupla birleşerek burada bir basın açıklaması yaptılar. Polis öğrencileri
abluka içine alıp sıkıştırarak yine müdahale etti. Ama tüm bunlar
öğrencilerin haykırışlarını susturamadı. "Bu Yasa Meclisten
Geçmeyecek", "YÖK'e Hayır", "İçerde Dışarda
Hücreleri Parçala" vb. sloganlar ve "Üniversiteler Emekçi
Çocuklarına Kapatılamaz" gibi pankartlar meydandaki insanların
dikkatini buraya çekti. Tabii bu da polisin az sayıda öğrenciyi
gözaltına almasında önemli bir etkendi.
Buradaki yaklaşık bir saatlik eylemin ardından pankartlar kapatıldı
ve İzmir caddesine yüründü. Çarşı mağazasının yanında -Emek Gençliği
hariç- pankartlar tekrar açıldı ve yine yürünmeye çalışıldı. Sonuç
yine polisin müdahalesiydi. Polisten kaçan bir grup ise Necatibey
caddesindeki Ülkü Ocakları irtibat merkezini taşladı. Bu arada çevredeki
çeşitli araçlar da zarar gördü. O gün -eylem öncesinde- toplam 18
kişi gözaltına alındı. Bunlardan 13'ü daha sonra serbest bırakılırken
5'i tutuklandı.
1500-2000 civarında öğrencinin katıldığı eylem tepkilerin insanlara
ulaştırılması anlamında olumluydu. Çatışma çıktığı için TV kanalları
da -çarpıtarak da olSAĞ eylemi gösterdiler. Ancak bu eylemde de
tıpkı 11 Mayıs'taki gibi katılım düşüktü ve yine çoğunluğu örgütlü
öğrenciler oluşturuyordu. Gelen örgütsüz öğrencilerin çoğu ise polis
ablukası nedeniyle eyleme katılmadı. Ayrıca Eğitim-Sen, KESK gibi
sendikaların eyleme dahil edilmemiş olması önemli bir eksiklikti.
YÖK yasa tasarısının meclisten geçmesi yalnızca örgütlü kesimin
mücadelesiyle engellenemez. Mümkün olduğunca çok öğrenciye ulaşılarak
tasarının anlatılması ve eylemlerin onlarla birlikte yapılması gerekiyor.
Ankara'dan Üniversiteli YDİ ÇAĞRI Okurları
Aşağıda, "Üniversiteli Cephe" dergisinin 8. sayısında yayınlanan bir boykotla ilgili haberi, mücadelenin değişik biçimlerde de nasıl yürütülebileceğine dair bir örnek olması açısından yayınlıyoruz.Yeni Dünya İçin Çağr
BOYKOT BAŞLIYOR!
"Sabahtan kalktık da yemek zammı var
Bizim de cebimizde bir milyon mu var
Bakın şu deyyusun kaç parası var
Aman da dostlar ne zor imiş boykot yapması
Boykot masasında yemek satması"
Diyerek karşılık verdi MSÜ (Mimar Sinan Üniversitesi) öğrencileri
yapılan yemek zammına. Yemeklerimize yapılan zamma paralı eğitime
karşı balonlarla süsledik kantin duvarlarını. Sesimiz koridorları
amfileri doldurdu. Kurabiye canavarıyla Obez Usta da sesimize ses
oldular çanlarıyla arkadaşları boykota çağırırken.
Çanlar artık bizim için çalıyordu!
Tabldotunu kaşığını çanını çığlığını alan koştu bahçeye. Anlattı
midesindeki gurultuyla haklılığını savaşımının tüm yoksullaştırma
politikalarına karşı bir direnç olduğunu. Sesimiz ve kararlılığımızla
haykırdık yemeğimizi çalanlara inat gözlerimiz objektiflerin ortasında
ışıldarken. Daha önce hiç 'Hayır' dememiş, haykırmamış alanlarla
buluşmamış arkadaşların sesiydi bu. Tek bir ses olduk ve haykırdık
otobüsteki teyzenin selamını alırken okuldan çıkan arkadaşlara derdimizi
anlatırken; Yemek hakkımız engellenemez!
Sokak bizi bağrına bastı alkışlarıyla çünkü bu onun da savaşıydı.
Bu yoksullaştırmaya karşı direncin sesiydi.
Birimiz tuz ekti soframıza diğerimiz karıştırdı aşımızı. Kendi mutfağımızmış
gibi daldık yemekhane mutfağına ve hep birlikte bölündü ekmekler.
Yemekhane işçileriyle yıkadık bulaşığımızı ve hep beraber oturduk
sofraya. Hepimizin evinden gelen yemekler hepimizin öğünü oldu boykot
boyunca.
Dünden alınmış yemek tarifleri yineleniyordu. Acaba mayonez yerine
yoğurt konulsa olur muydu salataya? Kek yapmak için sabah 5'te kalkan
arkadaş gülümsüyordu kan çanağına dönmüş gözleriyle ve mayonezi
pahalıya alan arkadaş tekrar yol alıyordu markete.
Boykot kazanılmasaydı da kazandığımız bir şey vardı; paylaşımı üretmek...
Yozlaşan, uzaklaşan ve yabancılaşan içimizdeki çocuklara tekrar
bencilliğin kötülüklerini anlatabilmekti. Ellerimizin sıcaklığıyla
ısıtırken ekmeklerimizi, ruhumuz ısınıyordu ellerimizin birleştiği
yerde.
Hep bir elden, sayısız elle aşımızı yemeye oturduk hep beraber.
Masamız öyle zengindi ki etrafına dikilen çiçeklerin ışıltısı yansıyordu
kağıttan tabaklara.
Sonra gitarını, darbukasını kapan coşkusunu kattı boykota. Nasıl
bölüştüysek aşımızı, ekmeğimizi, çığlığımızı; coşkumuzu da öyle
bölüştük ve hepsini harmanlayıp kalktık halaya. Yepyeni yüzler tuttu
omuzumuzdan, yepyeni soluklar nefes oldu türkümüze. Haklılığımızı
öyle anlamıştık ki herkese halayımız, soframız, eylemimiz gibi her
zamankinden çok daha kalabalık ve rengarenkti. Bu kez kararlılığımız
yansıdı adımlarımıza ve hep beraber öğrendik, hep beraber gösterdik;
eğer bir arada olursak eğlenerek de kazanabileceğimizi.
Dört gün boyunca kimse yemek yemedi Mimar Sinan'da. Yemek yiyen
birkaç arkadaşı da müziğimizle kalabalığımızla sesimizle çağırdık
direnişimize. Dört gün dört ayrı karnaval vardı Mimar Sinan'da herkes
o kadar mutluydu ki ekmeğini arkadaşıyla paylaşırken, halayda türküsünü
mırıldanırken. Zafer hepimiz bir arada olursak zaferdi. Ve bir arada
olmamız daha başından müjdeliyordu kazanacağımızı.
Rektörlükle görüşmenin bir gün sonra olacağını öğrendiğimizde yine
kantindeki öğrencilerle aldık boykotu üç günden dördüncü güne uzatma
kararını.
Yemekhane işçilerinin hocalarımızın ve arkadaşların alkışlarıyla
yürüdük dördüncü günün sonunda rektörlüğe ve kazanmanın verdiği
mutlulukla verdik zafer haberini tüm okula.
Zafer sarhoşluğu hâlâ sürüyor Mimar Sinan'da çünkü dört günlük kararlılığımızdı,
direnişimizdi, beraberliğimizdi bize yemek hakkını geri veren. Yemeğimizi
geleceğimizi çalanlara verdiğimiz dersti direncimiz. Zafer sarhoşluğumuz
yepyeni zaferlerimizin umudu, yepyeni direnişlerimizin öncüsü şimdi.
Ve mücadelemiz sermaye işgalini üniversitelerden tamamen kovacağımız
güne dek sürecek. Şimdi söylüyoruz hep bir ağızdan içimizdeki coşkuyu
eksiltmeden; Haklıydık Kazandık!
Haklıyız Kazanacağız!
