YÖK RENK DEĞİŞTİRİYOR

YÖK üniversite tarihine 6 Kasım 1981'de kara bir leke olarak geçti. 12 Eylül askeri darbesinin üniversiteye yansıması olan YÖK'ün misyonu darbenin üniversitesini örgütlemek olmuştur. Darbeciler işi sıkıya alıp YÖK kanununu bizzat kendileri hazırladılar: Yasa iki kurmay albay, iki kurmay yarbay, bir MEB danışmanı ve bir MEB hukuk müşavirinin denetiminde, yani tamamen üniversite dışı unsurların belirleyiciliğinde hazırlandı. YÖK'ün ilk icraatlarından biri 1402 sayılı sıkıyönetim yasasıyla 468 öğretim üyesi ve 790 öğretim görevlisinin üniversiteden uzaklaştırılması oldu. Ayrıca disiplin soruşturmalarıyla yaklaşık 50 bin öğrenci üniversitelerden atıldı.
Üniversitelerde depolitizasyonu sağlamak üzere kurulan YÖK her şeyiyle bu amaca hizmet ediyordu. Anayasa "devletin denetim ve gözetimine tabii" (Anayasa madde 130) suskun üniversiteler istiyordu ve YÖK suskun ve kendi işlevini yitirmiş üniversiteler yarattı. Üniversitelerin tüm hücrelerine kadar etkin müdahalede bulunabilen (örneğin en fazla oy alan rektör adayını eleyebilen) YÖK bilim özgürlüğünü ve üniversite özerkliğini tahrip ederek, üniversite sisteminde büyük yaralar açtı. Üniversite ve bilim YÖK'ün ağırlığı altında, emir-komuta zinciri içinde can çekişmeye mahkum edildi. YÖK'le birlikte üniversitelerde akademik özgürlük, özerklik ve demokrasi -var olduğu kadarıyla- yok edildi. Evrensel doğrulara ancak bağımsız yargılarını kullandıkça ulaşabilen, bunun için özgür bir ortama, sermayeden ve düzenden özerkliğe ihtiyaç duyan üniversiterin faaliyetleri darbe yerken, YÖK ile aslında üniversitenin misyonu ve işlevi yeniden tanımlanıyordu.
YÖK aynı zamanda üniversiteli kimliğinde de değişime yol açmıştı. "Çan eğrisi" sistemiyle simgeleşen rekabetçi eğitim modeliyle birbiriyle rekabet eden, bilmenin ölçütünün başkasının bilgisizliği olduğuna inanan, eğitimi para kazanmaya yarayan bir meslek kursu olarak algılayan, bilimsel faaliyeti gerçeğin bilgisine değil kariyer ve paraya ulaşmanın aracı olduğunu düşünen bir üniversiteli yığınının yaratıcısıdır aslında.
Üniversiteli kimliğinin bir parçası olarak bilim insanları ve akademisyenler de bu yozlaşmadan payını fazlasıyla alıyor. Görüşsüzlük, renksizlik, apolitiklik, "tarafsızlık" ve "bilimsellik" adıyla sunulur oldu. "Bana bir laboratuvar verin dünyayı yeniden kurayım" (Bruno Latuar) diyecek iradeyle karşılaşmak mucize beklemek gibi bir hal aldı. Onun yerine "Bana şirketinizde bir koltuk verin, bilgi birikimimi size satayım" zihniyeti gündelik hal aldı.
Prof. Dr. Mustafa Altıntaş'ın 6 Kasım 1996'da Cumhurriyet gazetesinde dediği gibi "YÖK tabela üniversitelerinin, tabela akademik ünvanların, vardiye sistemiyle doldur-boşalt eğitimin, tek öğretim elemanıyla 4 yıllık eğitimin, bir mühür-bir rektör biçiminde üniversitelerin eğitim hizmetlerinin metalaştırılmasının, ve bunun kurumsallaştırılmasının, devlet olanaklarıyla özel-vakıf üniversitelerin, üniversite adli ticarethanelerinin, üniversitelerin vakıflaşmalarının, niteliksiz ve içeriksiz eğitim-öğretimin, çökertilen akademik mesleğin, gericileştirilen, yobazlaştırılan kurumların yaratıcısı olmuştur."
Bugüne kadar yasa yönetmelik değişiklikleriyle sürdürülen YÖK, artık daha güçlü bir değişime ihtiyaç duymakta. Sermayeleşen üniversitenin artık 12 Eylül'ün YÖK'üne ihtiyacı yok! Yeni YÖK yasası da bu işlevi görüyor. Bu yasa tasarısı aslında YÖK başkanı Kemal Gürüz koordinatörlüğündeki bir ekip tarafından 94'te TÜSİAD için hazırlanan "Türkiye'de ve Dünyada Yükseköğretim, Bilim ve Teknoloji" raporundaki önerilerin bugün yasalaştırılması girişiminden ibaret.

Yeni yasa taslağını özetlersek:

Taslakta üniversitelerin temel işlevi öğrenimden daha çok piyasa sürecine nitelikli meta olarak bilgi üreten (Girişimci Üniversite Modeli) bir çerçeve içinde yeniden tanımlanmakta. Diğer yandan YÖK ve üniversitelerin yeniden yapılanmasında piyasada etkinlik sağlama adına özel kesimden insanların müdahalesine olanak tanımakta (madde 14). Bu maddedeki "araştırma profesörlüğü" ile herhangi bir sermaye grubu finansal açıdan desteklediği öğretim görevlisinin kendisi için çalışmasını sağlayabilecek. Örneğin kamu üniversitelerindeki bir öğretim görevlisi Sabancı ya da Koç adına çalışacak.
Madde 29/5 bendi ile üniversitelerin firmalaşması denen uygulama yasallaştırılıyor. Üniversitelerin akademik yapısını bizzat piyasa süreci ile bütünleştirecek olan bağlantıları kuran bu uygulama ile üniversitelerde akademik değerlendirme kuruluna sermayeden 5 tane üye alınacak (madde7).
Üniversitelerdeki rektörler kendilerine yardımcı olmak üzere iş dünyasından tanınmış üç insana danışacak. Dikkat edilecek olursa üniversitelerin hem yüksek idari yapılanması hem de üniversite bazında yönetim piyasa ile bütünleşiyor. Akademik kadro ile uygulamalarda yine üniversitelerin piyasa sürecindeki etkinlik, akademik kadro geliştirilmesi, yardımcı doçentlik, yeterlilik ve yabancı dil uygulaması devam ediyor. Ama piyasaya ilişkin bir proje almışlarsa bu çok daha değerli bulunuyor (madde 13).
Sözleşmeli öğretim elemanı gündeme getiriliyor ve personel arasında farklılık yaratılıyor. Diğer öğretim elemanlırının aldıkları maaşların dört katı bir maaşla sözleşmeli öğretim elemanı çalıştırmanın zemini hazırlanıyor (madde 31).
Dikkat çekilmesi gereken bir başka madde ise 80'lerde yeni liberal politikanın "kullanan önder" ilkesinden hareketle kamu üniversitelerine getirdiği harç uygulaması. Yeni yasa taslağında "harca tabi" ilkesi kaldırılıyor. (madde 23) Global bütçe denilen bütçeleme ile üniversitelere harç alma yetkisi veriliyor.
taslak ile sayıları gittikçe artan özel üniversiteler için yasal zemin ve bir dizi finansman destek sağlanmakta. Özellikle kamu üniversiteleri için gerekli kaynaklar son yıllarda iyice kısıtlanırken özel okullar için bir dizi destek sağlanmakta. (Taslağın 1. ve 2. maddeleri yasal zemini hazırlıyor, 28. madde c bendi ise tüm üniversiteler için tahsis edilen toplam bütçe ödeneğinin öğrenci sayısına bölünmesi sonucu elde edilen miktarın vakıf okulunun öğrenci sayısının çarpımı yarısı kadar bir yardım yapılmasını öngörüyor, ayrıca arazi, lojman gibi bir dizi desteğin verileceği belirtiliyor.)
Yeni YÖK yasa tasarısı anti-demokratik yapısını da sürdürüyor. YÖK'ün oluşumu, rektörlük ataması, özellikle araştırma görevlilerinin hiçbir temsil hakkının olmaması devam ederken taslakta "öğrenci birliği" adıyla sözde demokratik bir uygulama getiriliyor. YÖK kendisinden demokrasi bekleyenlere sahte umutlar dağıtan bir kurumdur. YÖK başkan-rektör-dekan ilişkisinin neredeyse askeri bir disiplinle yüksek öğrenim yasası ilke ve amaçlarıyla bu disiplinin politik altyapısını oluşturmaktadır. Akademik hiyerarşi içinde yükselmek (hatta gündelik faaliyetler dahi) ordudaki gibi astın üste tabi olduğu koşullarda gerçekleşmektedir. Demokrasinin işleyiş kuralları rektörlük seçimlerinde gördüğümüz gibi bir ast-üst ilişkisinden fazla bir anlam ifade etmemektedir.
Yeni YÖK yasa tasarısı üniversitelerin ve üniversitelinin piyasa ile bütünleştirilmesinin resmileştirilmesi niteliğinde. Onlar üniversiteyi sermayenin kar alanı olarak görüyorlar. Bizim çağrımız ise net: Bilimin, bilginin ve aklın zenginliği dışında, üniversiteyi servet kapısı olarak görenler; kapı kullarınızı, paranızı, metanızı, YÖK'ünüzü, IMF'nizi, pılınızı-pırtınızı toplayın ve derhal üniversiteyi terkedin!

Çünkü ÜNİVERSİTENİN ÜSTÜNDE BİLİMİN VE AKLIN OTORİTESİNİN DIŞINDA HİÇBİR OTORİTEYİ KABUL ETMİYORUZ!

YÖK YOK'LANACAK...

Üniversite öğrencileri değişik eylemlerle YÖK'ü, mecliste olan ve eskisini aratacak düzeydeki yeni YÖK yasa tasarısını protesto etmek için sokaklarda.
Üniversite bulunan hemen tüm kentlerde yürüyüş, miting, boykot gibi eylemlerle öğrenciler seslerini duyurmaya çalışıyorlar.
"Bu yasa geçmeyecek!", "YÖK'e hayır!", "İş, bilim özgürlük!", "Özgür Üniversite!", "Gençlik gelecek, gelecek sosyalizm!", "Baskılar bizi yıldıramaz!", "YÖK kalkacak, polis gidecek, üniversiteler bizimle özgürleşecek!", "YÖK yasa tasarısı üniversiteye ihanettir!", "Ne iş, ne eğitim, ne gelecek, gençlik hiçbirinden vazgeçmeyecek!", "Üniversite kapıları emekçi çocuklarına kapatılamaz!" vb. gibi sloganlar, bu eylemlerde taşınan, hep birlikte atılan sloganlardan bazıları.
Şimdi yürürlükte olan YÖK'ün de, onun yerine çıkarılmak istenen yeni yasanın da özü bir:
- Üniversiteleri siyasi egemenlerin tam kontrolü altına almak.
- Üniversitelerden her türlü demokratik ve eleştirici düşünceyi uzak tutmak. Düzene bağlı tek tip insan yetiştirmek.
- Üniversitelerde eğitimi burjuvazinin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlemek.
- Eğitimin amacını çok daha net olarak burjuvazinin ihtiyacı olan tipte eleman yetiştirmek biçiminde belirlemek, düzenlemeleri bu biçimde yapmak.
- Öğrenci sayısını ekonominin talepleri ve ihtiyacına göre belirlemek.
- Üniversiteleri yalnızca parası olanların eğitim görebileceği kurumlar haline getirerek, emekçi çocuklarının üniversitelerde eğitim görmesini imkânsızlaştırmak.
Kuşkusuz bu amaçlar yalnızca üniversitelerde değil tüm okullarda eğitimin de amaçları.
Halbuki eğitimin amacı, özgürce düşünen, tartışmayı araştırmayı bilen, eleştirici, yaratıcı, yeniliğe açık, doğru bildiğini cesaretli savunan ve argümanlarla ikna olmaya da açık, kişisel çıkarını her şeyin üstünde görmeyen, kendilerini toplumun içinde bireyler olarak kavrayan ve toplumun çıkarları içinde kendi çıkarlarını gören insanlar yetiştirmek olmalıdır. İnsanlığın geleceği böyle bir eğitime bağlıdır.
Amacı kâr, daha fazla kâr, en fazla kâr olan kapitalist sistemin insan ihtiyacı bu tip insan değildir. Onun ihtiyacı en fazla kâr için gerekli verimi verecek, yalnızca bir konuda uzman olan, onun dışında etliye sütlüye karışmayan "konu uzmanı aptal" ve kendi çıkarları için her şeyi yapmaya hazır bireylerdir. YÖK bu tip insanları yetiştirmek için düzenleme aracıdır. Haksızlık etmeyelim, Türkiye'de bu "konu uzmanı aptal" insan tipine bir de "kemalist" olma özelliği eklenmektedir.
Şimdi üniversite gençliği buna direniyor. Özgür, demokratik üniversite istiyor. Bu talep haklı bir talep, bu mücadele haklı bir mücadeledir.
İşçiler, emekçiler bu mücadeleyi de kendi mücadeleleri olarak sahiplenmelidir.
Bu mücadelede özgür ve demokratik bir üniversitenin ve eğitimin kapitalist toplumda mümkün olmayacağı, olmadığı; gerçekten özgün eğitim, demokratik eğitimin ancak özgür bir toplumda olacağının da altı çizilmeli; gençliğin özgür ve demokratik eğitim ve üniversite mücadelesi, özgür toplum mücadelesinin bir parçası haline getirilmelidir.
Ya sosyalizm, ya barbarlık içinde çöküş...
Eğitim konusunda da gerçek alternatifler bunlardır.

19 Mayıs 2002


"YÖK Yasa Tasarısı Meclisten Geri Çekilsin"

YÖK yasa tasarısı mecliste görüşülmeyi beklerken tasarıya karşı tepkiler de giderek artıyor. Mayıs ayı içerisinde Ankara'da "YÖK Yasa Tasarısı Meclisten Geri Çekilsin" şiarıyla iki büyük eylem gerçekleştirildi. Bunlardan ilki 11 Mayıs'ta Ankara Gençlik İnsiyatifi'nin örgütlediği mitingdi. Mitingin yapılması için Abdi İpekçi parkına izin verilmişti. (Bu park meydanın kıyısında olduğu için burada yapılan eylemler oldukça az kişi tarafından duyuluyor. Zaten bu yüzden de mitinglere hep ya burada, ya da Tandoğan'da izin veriliyor.)
Toros sokaktan başlayan yürüyüşün ardından girilen Abdi İpekçi parkında eylem gerçekleştirildi. Eğitim-Sen, KESK ve ÖV-DER de mitingde pankartları ve kortejleriyle yerlerini aldılar. Bir konuşma yapan Eğitim-Sen Genel Başkanı Alaattin Dinçer YÖK yasa tasarısının kabul edilemez olduğunu belirtti ve bundan sonra tasarıya karşı yapılacak olan eylemlerde Eğitim-Sen olarak öğrencilerle birlikte yerlerini alacaklarınıı dile getirdi. Eylemde Emek Gençliği kendi pankartıyla, diğer gençlik örgütleri ise "Bu Yasa Meclisten Geçmeyecek" yazılı imzasız pankartla yer aldılar. "YÖK'e Hayır", "Bu Yasa Meclisten Geçmeyecek", "Her yer Filistin, Hepimiz Filistinliyiz", "18 Mayıs'ta Kızılay'dayız" vb. sloganların atıldığı eylem Sevinç Eratalay'ın şarkıları ve halaylarla sona erdi.
Yaklaşık 1000 kişinin katıldığı mitingi Gençlik İnsiyatifi Türkiye merkezi olarak örgütlemişti. Ancak buna rağmen katılım düşüktü ve çoğunlukla örgütlü öğrencilerden oluşuyordu. Ayrıca mitingin yapıldığı yer itibariyle bu çığlıkların insanlara ulaşamaması eylemin anlamını azalttı.
İkincisi ise Emek Gençliği, Özgür Gençlik, Ekim Gençliği, Devrimci Proleter Gençlik, Devrimci Mücadeleci Gençlik, TÖDEF, Demokratik Üniversite Komiteleri, Serüven, Ankara Üniversiteleri Öğrenci Koordinasyonu ve Genç Kurtuluş tarafından 18 Mayıs'ta örgütlenen eylemdi. Bu eylem de tüm bu örgütler tarafından Türkiye merkezi olarak gösterilmişti.
Eylem alanı olarak Kızılay meydanı seçildi. Çarşı mağazası önünde toplanan öğrenciler pankartlarla meydana doğru yürümeye başlayınca polis müdahale etti. (Ankara'da yaklaşık iki yıldır Kızılay meydanında hiçbir eyleme izin verilmiyor.) Ancak meydana girilmesi konusunda öğrenciler kararlıydılar ve çatışa çatışa Güven Park'a geldiler, ama meydana giremediler. Çıkan çatışmalarda çok sayıda öğrenci ve polis yaralandı. Yürüyüşü gerçekleştiren grup YKM'nin önünde bekleyen grupla birleşerek burada bir basın açıklaması yaptılar. Polis öğrencileri abluka içine alıp sıkıştırarak yine müdahale etti. Ama tüm bunlar öğrencilerin haykırışlarını susturamadı. "Bu Yasa Meclisten Geçmeyecek", "YÖK'e Hayır", "İçerde Dışarda Hücreleri Parçala" vb. sloganlar ve "Üniversiteler Emekçi Çocuklarına Kapatılamaz" gibi pankartlar meydandaki insanların dikkatini buraya çekti. Tabii bu da polisin az sayıda öğrenciyi gözaltına almasında önemli bir etkendi.
Buradaki yaklaşık bir saatlik eylemin ardından pankartlar kapatıldı ve İzmir caddesine yüründü. Çarşı mağazasının yanında -Emek Gençliği hariç- pankartlar tekrar açıldı ve yine yürünmeye çalışıldı. Sonuç yine polisin müdahalesiydi. Polisten kaçan bir grup ise Necatibey caddesindeki Ülkü Ocakları irtibat merkezini taşladı. Bu arada çevredeki çeşitli araçlar da zarar gördü. O gün -eylem öncesinde- toplam 18 kişi gözaltına alındı. Bunlardan 13'ü daha sonra serbest bırakılırken 5'i tutuklandı.
1500-2000 civarında öğrencinin katıldığı eylem tepkilerin insanlara ulaştırılması anlamında olumluydu. Çatışma çıktığı için TV kanalları da -çarpıtarak da olSAĞ eylemi gösterdiler. Ancak bu eylemde de tıpkı 11 Mayıs'taki gibi katılım düşüktü ve yine çoğunluğu örgütlü öğrenciler oluşturuyordu. Gelen örgütsüz öğrencilerin çoğu ise polis ablukası nedeniyle eyleme katılmadı. Ayrıca Eğitim-Sen, KESK gibi sendikaların eyleme dahil edilmemiş olması önemli bir eksiklikti. YÖK yasa tasarısının meclisten geçmesi yalnızca örgütlü kesimin mücadelesiyle engellenemez. Mümkün olduğunca çok öğrenciye ulaşılarak tasarının anlatılması ve eylemlerin onlarla birlikte yapılması gerekiyor.

Ankara'dan Üniversiteli YDİ ÇAĞRI Okurları
Aşağıda, "Üniversiteli Cephe" dergisinin 8. sayısında yayınlanan bir boykotla ilgili haberi, mücadelenin değişik biçimlerde de nasıl yürütülebileceğine dair bir örnek olması açısından yayınlıyoruz.
Yeni Dünya İçin Çağr

BOYKOT BAŞLIYOR!


"Sabahtan kalktık da yemek zammı var
Bizim de cebimizde bir milyon mu var
Bakın şu deyyusun kaç parası var
Aman da dostlar ne zor imiş boykot yapması
Boykot masasında yemek satması"
Diyerek karşılık verdi MSÜ (Mimar Sinan Üniversitesi) öğrencileri yapılan yemek zammına. Yemeklerimize yapılan zamma paralı eğitime karşı balonlarla süsledik kantin duvarlarını. Sesimiz koridorları amfileri doldurdu. Kurabiye canavarıyla Obez Usta da sesimize ses oldular çanlarıyla arkadaşları boykota çağırırken.
Çanlar artık bizim için çalıyordu!
Tabldotunu kaşığını çanını çığlığını alan koştu bahçeye. Anlattı midesindeki gurultuyla haklılığını savaşımının tüm yoksullaştırma politikalarına karşı bir direnç olduğunu. Sesimiz ve kararlılığımızla haykırdık yemeğimizi çalanlara inat gözlerimiz objektiflerin ortasında ışıldarken. Daha önce hiç 'Hayır' dememiş, haykırmamış alanlarla buluşmamış arkadaşların sesiydi bu. Tek bir ses olduk ve haykırdık otobüsteki teyzenin selamını alırken okuldan çıkan arkadaşlara derdimizi anlatırken; Yemek hakkımız engellenemez!
Sokak bizi bağrına bastı alkışlarıyla çünkü bu onun da savaşıydı. Bu yoksullaştırmaya karşı direncin sesiydi.
Birimiz tuz ekti soframıza diğerimiz karıştırdı aşımızı. Kendi mutfağımızmış gibi daldık yemekhane mutfağına ve hep birlikte bölündü ekmekler. Yemekhane işçileriyle yıkadık bulaşığımızı ve hep beraber oturduk sofraya. Hepimizin evinden gelen yemekler hepimizin öğünü oldu boykot boyunca.
Dünden alınmış yemek tarifleri yineleniyordu. Acaba mayonez yerine yoğurt konulsa olur muydu salataya? Kek yapmak için sabah 5'te kalkan arkadaş gülümsüyordu kan çanağına dönmüş gözleriyle ve mayonezi pahalıya alan arkadaş tekrar yol alıyordu markete.
Boykot kazanılmasaydı da kazandığımız bir şey vardı; paylaşımı üretmek...
Yozlaşan, uzaklaşan ve yabancılaşan içimizdeki çocuklara tekrar bencilliğin kötülüklerini anlatabilmekti. Ellerimizin sıcaklığıyla ısıtırken ekmeklerimizi, ruhumuz ısınıyordu ellerimizin birleştiği yerde.
Hep bir elden, sayısız elle aşımızı yemeye oturduk hep beraber. Masamız öyle zengindi ki etrafına dikilen çiçeklerin ışıltısı yansıyordu kağıttan tabaklara.
Sonra gitarını, darbukasını kapan coşkusunu kattı boykota. Nasıl bölüştüysek aşımızı, ekmeğimizi, çığlığımızı; coşkumuzu da öyle bölüştük ve hepsini harmanlayıp kalktık halaya. Yepyeni yüzler tuttu omuzumuzdan, yepyeni soluklar nefes oldu türkümüze. Haklılığımızı öyle anlamıştık ki herkese halayımız, soframız, eylemimiz gibi her zamankinden çok daha kalabalık ve rengarenkti. Bu kez kararlılığımız yansıdı adımlarımıza ve hep beraber öğrendik, hep beraber gösterdik; eğer bir arada olursak eğlenerek de kazanabileceğimizi.
Dört gün boyunca kimse yemek yemedi Mimar Sinan'da. Yemek yiyen birkaç arkadaşı da müziğimizle kalabalığımızla sesimizle çağırdık direnişimize. Dört gün dört ayrı karnaval vardı Mimar Sinan'da herkes o kadar mutluydu ki ekmeğini arkadaşıyla paylaşırken, halayda türküsünü mırıldanırken. Zafer hepimiz bir arada olursak zaferdi. Ve bir arada olmamız daha başından müjdeliyordu kazanacağımızı.
Rektörlükle görüşmenin bir gün sonra olacağını öğrendiğimizde yine kantindeki öğrencilerle aldık boykotu üç günden dördüncü güne uzatma kararını.
Yemekhane işçilerinin hocalarımızın ve arkadaşların alkışlarıyla yürüdük dördüncü günün sonunda rektörlüğe ve kazanmanın verdiği mutlulukla verdik zafer haberini tüm okula.
Zafer sarhoşluğu hâlâ sürüyor Mimar Sinan'da çünkü dört günlük kararlılığımızdı, direnişimizdi, beraberliğimizdi bize yemek hakkını geri veren. Yemeğimizi geleceğimizi çalanlara verdiğimiz dersti direncimiz. Zafer sarhoşluğumuz yepyeni zaferlerimizin umudu, yepyeni direnişlerimizin öncüsü şimdi.
Ve mücadelemiz sermaye işgalini üniversitelerden tamamen kovacağımız güne dek sürecek. Şimdi söylüyoruz hep bir ağızdan içimizdeki coşkuyu eksiltmeden; Haklıydık Kazandık!
Haklıyız Kazanacağız!

[üniversiteli cephe, sayı 8'den alınmıştır.
www.koordinasyon.cjb.net
koordinasyon@hotmail.com]