15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi ve Türkiye'de devrimci hareket

15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi'nin üzerinden 32 yıl geçti.
Bu şanlı işçi direnişinin sınıfa çağrısı şudur: "Kavgaya katıl!"İşçi sınıfının mücadele tarihinde katılımıyla, etkisiyle, dersleriyle çok önemli bir yere sahip olan 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi'nin üzerinden 32 yıl geçti.
Neydi 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi? Nasıl gelişti, hangi dersleri bıraktı?

DİRENİŞ GÜNLERİ...

1970'li yılların başlangıcı hakim sınıfların baskılarına karşı ezilenlerin mücadelesinde önemli gelişmelerin yaşandığı bir dönemdi. Bu dönem, işçi sınıfının tarihine hakim sınıfların işçi sınıfını sendikal örgütlenmeden yoksun bırakmak amacıyla sürdürdüğü saldırılara karşı sınıfın ayağa kalktığı, sendikal örgütlenme hakkını sahiplendiği, savunduğu, kıyasıya mücadele yürüttüğü ve kazandığı bir dönem olarak geçti.
1963 yılında çıkarılan bir kanunla "grev hakkını" -lokavtla sulandırılsa da- elde eden işçi sınıfı, 1960'lı yıllar boyunca bu silahı kullanmada ustalaştı. Bu süreçte yürüyen mücadelelerde yeralan işçiler, Türk-İş'in başındakilerinin sermaye sınıfının işçi sınıfının içindeki ajanları olduğunu, bunların işçi sınıfı adına hareket ettiğini söyleyen ama gerçekte işçi düşmanı olduğunu, patronların çıkarlarını işçilerin çıkarlarıymış gibi savunduklarını, çeşitli işçi direnişlerinde işçileri sattıklarını... önemli ölçüde gördüler, kavradılar. Türk-İş'in bu sermaye yanlı tavrına karşı Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) adıyla yeni bir konfederasyon kurulmuştu. Bu konfederasyon -Türk-İş'in sınıfa karşı düşmanca tavırları sonucu da- kısa zamanda gelişip güçlendi; birçok alanda Türk-İş'in rakibi haline gelmeye başladı. Kazandığı birkaç başarı sonrasında DİSK'e doğru yaşanan kayma Türk-İş'li sendika ağalarını ve Türk-İş üzerinden işçi sınıfı üzerinde denetim kuran, sınıfın çıkarlarını temsilcisi oldukları sermaye sınıfına peşkeş çekme görevine sahip olan hakim sınıf sözcülerini rahatsız etmeye başladı. Hakim sınıfların devleti bu gidişata dur demek; DİSK'i ve diğer bir dizi küçük sendikayı tasfiye etmek, böylece Türk-İş'in sendikal alanda kesin tekel olmasını sağlamak amacıyla bir plan hazırladılar. Bu plana göre, 274 sayılı Sendikalar Kanunu ve 275 sayılı Toplu Sözleşme, Grev, Lokavt kanunlarında değişiklik yapılacaktı. Bu kanun değişiklikleri ile, herhangi bir işyerinde toplu sözleşme yapma hakkı; işyerlerinin dahil olduğu iş kolunda en çok üyeye sahip olan ve o iş kolunda sigortalı işçilerin üçte birinin üye olduğu işçi federasyonu ya da ülke çapında faaliyet gösteren işçi sendikasına ait olacaktı. Yukarıda da belirttiğimiz gibi DİSK'in açıkça tasfiyesi anlamına gelen bu kanun 15 Haziran 1970'te Meclise gelecekti.
Bu kanun değişikliğinin hazırlanmasında payı bulunan Türk-İş yöneticileri, kendi sendikal tekellerinin sağlanmasına yolaçacak bu kanun değişikliği tasarısının propagandasını yapıyorlar, "güçlü olmak için tek sendikada birleşmek gerektiğini, kanunun bunu amaçladığını" söyleyerek işçileri kandırmaya çalışıyorlardı. DİSK yöneticileri ise, kendi varlıklarını tehdit eden bu kanun tasarısına karşı çıkmak zorundaydılar. Ancak diğer yandan düzen yanlısı bu DİSK yöneticileri işçi sınıfının sınıf mücadelesinden korkuyor, bu yüzden de yasa değişikliğine "kanunlar çerçevesinde" karşı çıkılması gerektiğini söylüyor, bu yönde çağrılar yapıyorlardı.
15 Haziran'da İstanbul ve İzmit'te işçiler, kanunlarda yapılmak istenen değişikliklere karşı büyük bir protesto yürüyüşü gerçekleştirdiler. O gün hemen hemen bütün büyük fabrikalarda üretim durdu. Gerek Türk-İş yönetiminin sendikadan çıkarma, gerekse patronların işten atma tehditlerine rağmen; yalnızca DİSK'li işçiler değil, Türk-İş'e bağlı sendikalarda örgütlü işçi kitleleri de bu büyük protesto yürüyüşüne katıldılar. 70 bin civarında büyük bir işçi kitlesinin katıldığı bu yürüyüş, İstanbul'da üç, İzmit'te iki koldan gerçekleşti. Bu arada devlet güçlerinin kimi işçileri gözaltına alması, işçilerin direnişiyle karşılaştı. İşçiler arkadaşlarını karakollara teslim etmediler, karakollara alınan işçileri, karakollar önünde birikerek polisin elinden aldılar.
15 Haziran'da yapılan eylem daha büyük bir katılımla -yaklaşık 150 bin- bir sonraki gün de sürdü. İşçi sınıfının bu muazzam gücü karşısında paniğe kapılan hakim sınıflar orduyu devreye sokmaktan başka çare bulamadı. Askeri birlikler, polis birliklerinin hemen ardından işçilere karşı barikat kurdular. İşçiler, silahsız ve örgütsüz olmalarına karşın bu barikatların çoğunu aştılar. Levent'te, Topkapı'da, Kadıköy yakasında Otosan fabrikası önünde devletin kolluk güçleriyle işçiler arasında çatışmalar oldu. Bu çatışmalarda polis silah da kullandı. En büyük çatışma Kadıköy'de Yoğurtçu Parkı civarında yaşandı. Burada yüzlerce işçi yaralandı, bir polis öldü. İşçiler bu saldırılarla da durdurulamadı. Kadıköy iskelesinde toplanan işçilere faşist kolluk güçleri ateş açtı. Burada üç işçi -Mustafa Bayram, Abdurrahman Bozkurt, Yaşar Yıldırım- yaşamını yitirdi.
İşçi sınıfının direnişini engelleyemeyen hakim sınıflar İstanbul ve Gebze'de sıkıyönetim ilan edildiğini 16 Haziran akşamı radyolarından duyurdular.
Böylece hakim sınıflar yüzlerindeki "demokrasi" maskesini kaldırıp attılar, faşist yüzlerini gösterdiler.
Aynı akşam radyolarda bir başka açıklama daha yer aldı. Büyük İşçi Direnişi'nin kendilerini de aştığını gören, dönemin DİSK'li sendika ağaları, direnişin doruğundaki işçilere radyo üzerinden şu açıklamayı yaptılar:
"İşçi kardeşlerim, işçi sınıfının bilinçli temsilcileri, sizlere sesleniyorum. Beni iyi dinleyiniz. Anayasamız her türlü toplantı ve yürüyüşlerin silahsız ve saldırısız olacağını emreder. Bizler Anayasaya sımsıkı bağlı işçiler olduğumuz için, hiçbir hareketimiz Anayasaya aykırı olamaz. Ne var ki bizim aramıza çeşitli maksatlar güden kişiler, çeşitli kılıklara bürünerek girebilirler. Hatta kötüsü, gözbebeğimiz şerefli Türk ordusunun bir mensubuna kötü maksatla taş atabilirler. Tahrikler yapabilirler. DİSK Genel Başkanı olarak sizleri uyarıyorum." (Kemal Türkler'in 16 Haziran 1970'teki radyo konuşmasından)
Sıkıyönetim ilanı hakim sınıfların yüzündeki "demokrasi maskesini" söküp atarken DİSK Genel Başkanı'nın konuşması da reformist-revizyonist sendika ağalarının yüzlerindeki "işçi dostu" maskesini söküp atıyor, onların devlet ve Anayasa yanlısı, faşist Türk ordusu yardakçısı, işçi düşmanı yüzlerini görmek isteyenlere ve görebilecek durumda olanlara açıkça gösteriyordu.
15 Haziran'da başlayan, 16 Haziran'da doruğa ulaşan işçi sınıfının bu büyük direnişi, sıkıyönetim ve ardından gelen yoğun faşist saldırılarla ancak durdurulabildi. Hareketin durdurulmasında kuşkusuz revizyonist-reformist DİSK'li sendika ağaları da önemli rol oynadılar.
15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi, doğrudan talebi olan 274-275 sayılı yasalarda yapılmak istenen değişiklikleri engelleme hedefine ulaştı. Hakim sınıflar işçi sınıfının bu muazzam gücü karşısında geri adım attılar, yapmak istedikleri yasa değişikliklerini ertelemek zorunda kaldılar. Bu plan hemen hemen aynı içerikle ancak 11 yıl sonra, işçi sınıfının ve devrimci hareketin hemen hemen bütünüyle bastırıldığı 12 Eylül darbesi sonrasında yürürlüğe girebildi...

TAVIRLAR... DERSLER...

1970'te gerçekleşen bu büyük direniş işçi sınıfına yaklaşım bağıntısında bir turnusol kağıdı işlevini gördü.
Dönemin çeşitli akımlarının işçi sınıfı hareketi karşısında sağlam bir yaklaşımları olmadığı için 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi de doğru bir şekilde değerlendirilemedi. Dönemin DİSK üzerinden işçi sınıfı içinde de etkili akımlarından birisi olan Türkiye İşçi Partisi (TİP) pasifizmin batağına saplanmıştı. Bu partinin işçi sınıfı içinde nispeten güçlü etkinliği vardı ve ama işçi sınıfına taşıdığı bilinç reformizmdi, revizyonizmdi. Yukarıda 15-16 Haziran olaylarına ilişkin radyo konuşmasından bir bölümünü yayınladığımız Kemal Türkler'in başında bulunduğu DİSK'li sendika ağalarının ve DİSK'i kontrolünde tutan TİP'in yönelimi devrimci değildi. Bu kesimin "mücadelesi" düzen içinde kimi reformlarla sınırlıydı. Bundan dolayıdır ki, bu akımın 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi'ne yaklaşımı yukarıda aktardığımız radyo konuşmasındaki ibretlik tavırdan başka türlü de olamazdı!
1960'lı yılların sonu, 1970'li yılların başında özellikle öğrenci gençlik içerisinde TİP'in legalizmine-pasifizmine duyulan bir tepki vardı. Bu tepki süreçte gençlik önderlerinin bir kesimini aktif eylem adına fokoculuğa, öncü savaş teorilerinin savunuculuğuna sürükledi; bu ideolojik yönelim temelinde örgütlenmelerin (THKP/C ve THKO) ortaya çıkmasına yol açtı. Bu akımın da genelde işçi sınıfı hareketine yaklaşımı yanlıştı. Bu akımın savunucularına göre devrimde işçi sınıfının önderliği ideolojik önderliğe indirgeniyor, bunun sonucu olarak da işçi sınıfı içinde çalışma küçümseniyordu. Dolayısıyla bu akımın savunucuları 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi'ni yanlış değerlendiriyor, yanlış dersler çıkarıyorlardı.
Sözkonusu dönemde gençlik içerisinde, özellikle öğrenci gençlik içerisinde büyük bir etkiye sahip olan Kemalizm hayranlığı; yine Kemalizmi savunma temelinde ortada cirit atan ve gelişen işçi-emekçi eylemliliğini ve öğrenci gençliğin antiemperyalist eylemliliğini bir kaldıraç olarak kullanmak isteyen darbe heveslilerinin etkisi büyüktü. "Sol" söylemle hareket eden bu kesimlerin gerçekte derdi sistemin yıkılması değil, sürmesi olduğundan bunlar için işçi sınıfının hareketliliğinden doğru dersler çıkarması düşünülemezdi.
Tüm bu akımların işçi sınıfının bu büyük direnişi karşısında yanlış değerlendirmelerde bulunması kaçınılmazdı. Ancak aynı dönemde kendini sözkonusu akımlardan ayıran birisi vardı: Kendini TİP'ten ve diğer gruplardan sözde ayıran Proleter Devrimci Aydınlık (PDA) hareketi içinde yeralan ancak PDA hareketinin merkezinde bulunan "Şafak" revizyonizmine karşı da mücadele yürüten İbrahim Kaypakkaya!
İbrahim Kaypakkaya, 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi'nin üzerinden bir yıl geçtikten sonra bu direnişi doğru bir şekilde değerlendirdi, dersler çıkardı; diğer marksist-leninist kadrolar ile birlikte bu dersler temelinde adımlar attı.
Sözkonusu değerlendirmesinde İbrahim Kaypakkaya, 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi'nden çıkarılması gereken derslerin en başına "işçi hareketi birinci olarak devrimin şiddete dayanacağını, bunun zorunlu ve kaçınılmaz olduğunu gösterdi" tespitini koydu. Bu tavır, modern revizyonist, reformist, pasifist "sol"un egemen olduğu; "barışçıl geçiş" teorilerinin Marksizm-Leninizm'e katkı olarak savunulduğu, parlamentarizmin yaygın bir şekilde savunulduğu koşullarda çok önemli, bir tespitti. Bu tespitiyle İbrahim Kaypakkaya, Marksizm-Leninizm'in "şiddete dayalı devrim" ilkesini parlak bir şekilde savundu.
İkinci olarak İbrahim Kaypakkaya, 15-16 Haziran'ın burjuva devlet teorilerine ağır bir darbe indirdiğini doğru bir şekilde tespit etti. Gerçekten de 15-16 Haziran ve ardından sıkıyönetim başta olmak üzere yaşanan gelişmeler, burjuva devlet aygıtına ve onun savunucusu orduya bel bağlamanın; Kemal Türkler gibi işçi "temsilcilerinin" orduyu "gözbebeği" ilan etmelerinin; "orduyu millici, antiemperyalist" göstermenin, bu temelde ordudan beklenti içine girmenin yanlışlığını görmek isteyenlere çok net bir şekilde gösterdi. İbrahim Kaypakkaya'nın ordudan beklenti içine girenlerin etkin olduğu bir dönemde bu tespiti yapması çok önemlidir.
İbrahim Kaypakkaya'nın 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi'den çıkardığı derslerden birisi de bu hareketin "gerçek kahramanın kitleler olduğunu gösterdiği" dersidir. Bu tespit, pasifizme, reformizme ve revizyonizme tepki olarak şekillenen fokocu anlayışların, işçi sınıfının gücünü kavramayan, sınıf mücadelesini "öncü savaşı" olarak kavrayan, işçi sınıfı içinde örgütlenmeyi küçümseyen anlayışların yanlışlığını ortaya koyan doğru bir tespittir. Bu tespit aynı zamanda İbrahim Kaypakkaya'nın ideolojik mücadelede merkeze sağ, pasifist, reformist-revizyonist sapmayı koymasına rağmen, sol maceracılığa karşı da mücadele yürüttüğünü gösteren, öğrenilmesi gereken bir tavırdır.
İbrahim Kaypakkaya'nın çıkardığı derslerden birisi de "gerçekten devrimci bir örgütlenme, kanun dışı bir temel atarak çalışmaları bu temel üzerinden inşa etmenin gerekliliği" tespitidir. Bu tespitiyle İbrahim Kaypakkaya, o dönemde yaygın olan legalist-parlamentarist görüşlere darbe indirmiş, illegal bir temelde komünist partisinin inşa edilmesi gerektiğini net olarak ortaya koymuş, bunun gerçekleşmesi yönünde adım atmıştır.
1970 koşullarında yapılan bu ve benzeri tespitler, dönemin hakim akımlarının reformist, revizyonist, legalist, pasifist vb. görüşlerinden kendisini ayıran, devrimci-komünist çizginin kimi unsurlarıdır.

KİMİ DİĞER AYRIM NOKTALARI...

İbrahim Kaypakkaya yalnızca 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi konusunda değil, diğer bir dizi meselede de kendi döneminde sosyalizm/komünizm adına konuşanlardan çok ayrı bir yere sahiptir.
Örneğin O, 1972 koşullarında uluslararası marksist-leninist hareket içinde süren iki çizgi mücadelesinde başını Çin Komünist Partisi (ÇKP) ve Arnavutluk Emek Partisi'nin (AEP) çektiği marksist-leninist safta yer tutan, Türkiye'de modern revizyonizme karşı mücadeleye önderlik eden, bu noktada ikircikliğe düşmeyen tek komünist önderdir.
İbrahim Kaypakkaya, proletarya diktatörlüğü konusunda, proletarya diktatörlüğünün gerekliliği, görevleri konusunda esas olarak marksist-leninist görüşleri savunan tek komünist önderdir.
İbrahim Kaypakkaya, "Kemalizmin ilericilik, antiemperyalistlik", hatta "devrimcilik" olarak görüldüğü koşullarda Kemalizmin faşizm demek olduğunu cesaretle savunan, bu alanda buzu kıran komünist önderdir.
İbrahim Kaypakkaya, ulusal sorunda marksist-leninist teoriyi özümsemiş, bunu Türkiye somutuyla ustaca birleştirmeyi başarmış bir komünist önderdir. Türk şovenisti görüşlerin devrimcilik / komünistlik adına savunulduğu, hemen hemen hiç bir ulus hareketinin olmadığı koşullarda Türkiye'de ulusal sorunu marksist-leninist bir temelde ele alıp çözümleyen, çözüm yollarını gösteren İbrahim Kaypakkaya, bu alanda da buzu kıran, yolu açan komünist önderdir.
İbrahim Kaypakkaya, her renkten revizyonizmin Marksizm-Leninizm adına kitlelerin bilincini reformizmle kararttığı, özellikle Şafak revizyonizmi ile polemik içinde reform-devrim sorununda devrimci düşüncenin nasıl olması gerektiğini, reformlar için mücadelenin devrime tabi olarak ele alınması gerektiğini ortaya koyan komünist önderdir.
Kısaca İbrahim Kaypakkaya, Türkiye'de 1970'lerde devrimci marksizmi yeniden ayakları üzerine diken bir önderdir.
İbrahim Kaypakkaya Türkiye'de komünist bir çizginin oluşmasında temel taşları döşedi ve nihayet O, bu çizgi temelinde örgütsel adım atarak Türkiye'de komünist bir partinin kurulmasına önderlik etti.

İBRAHİM KAYPAKKAYA VE PROLETARYA PARTİSİ

İbrahim Kaypakkaya 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi değerlendirmesinde ortaya koyduğu gibi devrimde proletaryanın önderliği ve devrimin durmaksızın sürdürülmesi için proletaryanın öncü gücüne sahip olması gerektiğini; sosyalist bilincin işçi sınıfı hareketine dışarıdan taşınmak zorunda olduğunu; bunun için bir komünist partisinin gerekliliğini açık ve net bir şekilde formüle etmiştir. İbrahim Kaypakkaya, hakim sınıfların devletinin devrimci şiddetle yıkılması, yerine demokratik halk iktidarının kurulması, devrimin durmaksızın sürdürülerek proletarya diktatörlüğünün kurulması, sosyalizme geçilmesi, komünizm hedefiyle hareket edilebilmesi için illegal bir komünist partisi çekirdeğinin yaratılmasının gerekliliğini ve zorunluluğunu kavrayan, buna göre hareket eden komünist bir önderdir. Onun savunduğu parti anlayışı revizyonizmin legalist, laçka örgütlenme ve uygulamasından farklı, merkezinde meslekten devrimcilerin bulunduğu, sağlam bir illegal parti anlayışıdır. İbrahim Kaypakkaya, partinin marksist-leninist temeller üzerinde yükselmesi; kadroların derin bir teorik anlayışa sahip olması; örgütlü bir müfreze olması gerektiğini... açıkça ortaya koymuştur.
İbrahim Kaypakkaya, parti konusunda bu ve diğer doğru görüşlerini pratikte de uygulayan komünist bir önderdir. İçinde çalıştığı PDA'nın başını çeken revizyonistlere karşı ideolojik mücadele yürüten, bu mücadele sonucunda bu revizyonistlerin çizgiyi sol-radikal söylemle gizleyerek sürdürmeleri, dahası her türlü burjuva yöntemi kullanarak marksist-leninistleri tasfiye etme çabaları karşısında İbrahim Kaypakkaya Nisan 1972'de Türkiye Komünist Partisi / Marksist-Leninist'i (TKP/ML) kurdu. TKP/ML'nin kuruluşu, Mustafa Suphi TKP'sinden sonra Türkiye'de Marksizm-Leninizmin örgütsel olarak ilanı idi.
İbrahim Kaypakkaya, 1973'te katledildiğinde geride marksist-leninist bir çizginin ana hatlarını ve bu ana hatları geliştirme, kimi yanlışları aşma görev ve yükümlülüğüne sahip bir parti bıraktı. Marksist-leninistlerin görevi İbrahim Kaypakkaya'nın kurduğu partinin, onun çizgisinin doğrularını derinleştirip savunmak, yanlışlarını aşmaktı. Görev bu idi.
Aradan geçen 30 yıllık süreçte bu bağlamda bir dizi gelişme yaşandı. Parti içinde İbrahim'in marksist-leninist mirasının değerlendirilmesinde farklılıklar ortaya çıktı. Bu temelde ayrılıklar gündeme geldi.
Anda İbrahim Kaypakkaya'nın kurduğu partinin adını kullanarak siyaset sahnesinde boy gösteren, savunduklarıyla özde birbirinden fazlaca farkı olmayan bir kaç grup var. Bu grupların İbrahim Kaypakkaya'nın mirasını savunmakdan anladıkları İbrahim Kaypakkaya'nın devrimci özüne sahip çıkmak değil; onun lafzında, özellikle "Mao Zedung Düşüncesi" kaynaklı yanlış kimi genellemelerine sarılmak, yanlışları derinleştirmektir. Sadece bu kadar da değil! Bugün İbrahim Kaypakkaya'nın kurduğu partinin ismini kullanarak siyaset sahnesinde "İbrahim Kaypakkaya savunuculuğu" yapanlar İbrahim Kaypakkaya'nın bir dizi görüşünü revize etmekte (örneğin milli mesele, ittifaklar sorunu, reform-devrim ilişkisi vd.); dünya komünist hareketinin geçmişine, Stalin şahsında ustalara ve genelde Marksizm-Leninizm bilimine saldırmaktadırlar. Üstelik bütün bunlar "İbrahim Kaypakkaya savunuculuğu adına" yapılmaktadır. Böyle bir sahiplenme ve savunma gerçekte İbrahim Kaypakkaya'dan onun marksist-leninist görüşlerinden bir şey anlamamaktır.
Bugün başkalarından alınmış bir "Nisan Güneşi" lafzı ile TKP/ML'nin kuruluşunu kutlayanlar, gerçekte İbrahim Kaypakkaya'nın devrimci/komünist mirasından nasiplenmedikleri gibi, bu mirasın doğrularını günümüz koşullarında savunma yeteneğinden de uzaktırlar.
Türkiye'de komünist partisinin yeniden inşasında ilk adımı atan İbrahim Kaypakkaya'nın gerçek sürdürücüleri onun doğrularını savunan, derinleştiren ve sınıf mücadelesi pratiğine uygulayanlardır.

Mayıs 2002



BURSA ULUSLARARASI SENDİKA
KONFERANSINDAN İZLENİMLER

Mart ayı sonlarında; BSB (Bursa Sendikalar Birliği) ve ÇA--TEK (Çağdaş Teknolojiyi Tanıtım,Yayıncılık ve Danışmanlık Limited Şirketi) tarafından oktaklaşa "Dünya'da, Türkiye' de Kriz ve Etkileri" konulu bir uluslararası konferans düzenlendi.
ÇA--TEK temsilcisi Hasan Aslan konferansın açılış konuşmasında mevcut olumsuzlukları sıralayarak aradaki farklılıkları derinleştirip ayrı durmak değil birlik olmak gerektiğini belirtti.
Hasan Aslan konuşmasında, sermayenin uluslararası topyekün saldırılarının kendisini tüm dünyada ve Türkiye'de açlık, yoksulluk ve işsizlik şeklinde gösterdiğini, ulusal gelirin % 80'inin 65 milyon içinde 3 milyon kişinin aldığını örnek vererek adaletsizliğin boyutunu göstermeye çalıştı. Krizden bu yana 700 bine yakın işçinin işten atıldığını açıklayan konuşmacı, küresel saldırılara karşı küresel bir mücadele verilmesinin şart olduğunu ve bu mücadelede sendikalara önemli görevler düştüğüne vurgu yaparak Türkiye'de BSB'nin küresel saldırılara karşı küresel mücadelenin en iyi örneği olduğunu ve geliştirip güçlendirilmesi gerektiğini belitti.
Konferansa Almanya'dan VER.Dİ (Almanya'da hizmet sektöründe örgütlü işçilerin sendikası) ve İG Metal, Kimya İşçileri Sendikası ve Uluslararası Eğitim Bürosu; Türkiye'den DİSK, Türk-İş ve KESK'e bağlı BSB içinde yer alan sendika temsilcileri; Bursa'daki çeşitli işletmelerden işçiler olmak üzere toplam 300 kişi katıldı. Katılanlar içinde kadınların oranı oldukça düşüktü. Bu da BSB'nin bu konferansa kadın işçileri katmak için bir özel çaba vermediğini gösteriyordu.
Sermayenin küresel saldırılarına karşı eylemler üzerine belgesellerin de gösterildiği konferans süresince ondan fazla kişi konuştu. Konuşmacılardan Türkiye'deki sendika ve işyeri temsilcileri ülkemizde krizin ağır sonuçlarının şimdiden görüldüğünü çarpıcı örnekler vererek anlattılar. Sermayenin saldırılarına karşı ciddi bir mücadelenin olmadığını, son yıllarda sendikal örgütlülüğe yönelen saldırılara karşı yapılan direniş ve grevlerin tam başarıya ulaşamamasının nedenlerirden birinin işçi sınıfı içinde yeterli birlik ve dayanışmanın olmadığını, bu olumsuzluğun altedilmesi için çaba sarfedilmesi gerektiğini belirttiler.
Uluslararası sermayenin küresel saldırılarının en barbar yüzünün çok açık görüldüğü alanlardan biri de "Serbest Endüstri Bölgeleri" olduğunu, buralarda normal yasaların ve iş yasalarının geçerli olmadığını Bakanlar Kurulunun karar ve kararnameleriyle oluşturulan Endüstri Bölgeleri Yüksek Koordinasyon Kurulu tarafından yönetildiklerini, burada her türlü direniş, grev ve lokavtın yasak olduğunu, bu bölgelerde değil bildiri-broşör dağıtmak, reklam ve tanıtım yazısının dahi dağıtılmasının yasak olduğunu
anlattılar.1987'den bu yana Mersin, Antalya, İstanbul, İzmir, Samsun, Kayseri, Adana ve Bursa olmak üzere toplam sekiz ilde uluslararası tekeller, ülkedeki büyük tekellerle işbirliği içinde 15 yıldır egemen sınıflarının hükümet ve devlet yetkililerinin "bağımsızlık", "vatan millet sakarya" milliyetçilik nutukları eşliğinde kurdukları Serbest Endüstri Bölgeleri'ndeki firmalar her türlü vergi ve gümrükten muaf olduklarını, kazançlarını serbestçe başka yerlere götürebildiklerini; hukuki, idari v.b. denetimlerden uzak, ülkenin her yanına yayılma ve aynı zamanda yerleştiği bölgede de kendi bölgesini yüksek duvarlarla ayırmış adeta işgal bölgeleri durumunda olduklarını belirttiler.
Aynı şekilde Amerika-Türkiye işbirliği çerçevesinde ilk olarak Bursa'da 'Nitelikli Sanayi Bölgeleri'nin kurulması çalışmaları olduğunu açıkladılar.
'Uluslaraarası Eğitim Bürosu' temsilcisi de konuşmasında, Meksika'da serbest ticaret bölgelerinin olduğunu ve buralarda Sri Lanka'lı ailelerin tek gözlü kulübe evlerde her türlü sağlıklı yaşam koşullarından yoksun bir şekilde çok düşük ücretlerle (çocuklar da dahil) çalıştırıldığını ve burada yaşanabilir bir ev ve kreş talebiyle kitlesel eylemler yapıldığını, bu eylemlere yerli Meksika'lı işçilerin de kendi talepleri gibi sahip çıktıklarını çünkü sıranın kendilerine geleceğinin bilincinde olduklarını belirtti.
Almanya'dan VER.di sendikasından bir temsilci, en demokratik ülke olmakla övünen Almanya'da işçilerin kazanılmış haklarının gaspının her geçen gün arttığını belirtti. Kendisi de Almanya'da bir Türkiye'li göçmen işçi olan konuşmacı göçmenlerin tabi oldukları tüm hak yoksunluklarına ve ayrımcılıklara rağmen yine de mücadele ile belli hakları elde ettiklerini ve bunları kısmen devlete ve sendikalara kabul ettirebildiklerini anlattı. Oysa Türkiye'de Süleyman Demirel gibi sermayenin ve gerici düzenin bir temsilcisi tarafından sadece sözde bile olsa dile getirilen "Kürt realitesi" karşısında kendisine işçi sınıfının sendikaları olma misyonunu biçen sendikaların suskun kalmalırını anlayamadığını söyleyerek Türkiye'deki sendikaları bu konuda eleştirdi. Türkiye'de sendikaların Kürt sorunu konusunda bir sendikanın mutlaka yerine getireceği asgari görevlerini yerine getirmedikleri gibi, bir çoğu devletçi şövenist tavırlar içine girdiklerini ve sorumluluklarını gözardı ettiklerini söyledi. Konuşmacı Almanya'da işsizler arasında göçmen işçilerin işsizlik oranının her geçen gün arttığını; sendikaların sermayanin sosyal demokrat geçinen gerici partilerinin kuyruğuna takılarak emperyalist sermayeye hizmet etmekte olduğunu, bunun aşılması için tabanda devrimci bir örgütlenmenin şart olduğunu, sınıf bilinçli işçilerin sendikaları fethetmeleri için uluslararası devrimci sendika hareketinin deneyimlerinden öğrenerek tek tek ülkelerde olduğu gibi uluslararası devrimci sendika haretinin yaratılması çalışmalarını yoğunlaştırmaları gerektiğini vurguladı. Ayrıca önemli bir sorun olan işsizlerin sendikalarda örgütlenmesi meselesinin Almanya'da nasıl hayata geçirildiğini ve bu konudaki deneyimleri aktardı.
İG Metal (Almanya) sendikasından bir temsilci sendikalarında genç işçi ve çırakların nasıl örgütlendiklerini geniş bir şekilde anlatarak önemli deneyimler aktardı. Türkiye'deki sendikaların genç işçilerin örgütlenmesindeki yetersizlikleri göz önünde tutulduğunda bu deneyimlerin önemi daha da artmaktadır.
EP dönem sözcüsü krizin yükünün işçi ve emekçilerin sırtına yüklendiğini ve sendikaların buna karşı mücadelede üzerine düşeni yapamadıklarını belirtti.
KESK Bursa Şubeler Platformu temsilcisi kamu emekçilerinin mücadelesini ve KESK'in bugünkü durumunu anlatan uzun konuşması içerisinde kamu emekçilerinin büyük fedakarlıklarla kazandığı mevzilerin daha ileriye taşınabilmesi için 2 milyona yakın kamu emekçisinin tamamının (şu an 300 bin üyesi var) kazanılması mücadelesinin demokrasi uğruna mücadele ile birleştirilmesi gerektiğini, hükümet ve devlet güdümlü sendikaların bunu başaramayacağını vurguladı.
Almanya'dan Arjantin'e gitmiş bir temsilci bir ülkenin IMF ve Dünya Bankası direktifleriyle
yönetildiğinde o ülkeyi nasıl bir gelecek beklediğini Arjantin'de yaşananların bunu çok iyi gösterdiğini belirterek Türkiye'de sendikal hareketin bundan çıkaracağı önemli dersler olduğunu söyledi.
Bizim eksiklik olarak gördüğümüz bir nokta krizden en çok etkilenenlerin kadın işçi ve emekçiler olduğu bilindiğinde hem toplantıya katılan kadınların azlığı hem de konuşmacı olarak kadın sendika temsilcilerin olmaması idi.
Konferansda konuşmacıların çokluğu ve yapılan konuşmaların uzun tutulması nedeni ile konferans, birilerinin konuştuğu ve çoğunluğun dinlediği bir panel havasına büründü. Bizce böyle bir konferansta en verimli yöntem az sayıda konuşmacının olması ve yapılan konuşmaların da kısa tutulması, buna karşın tartışma bölümünün uzun tutularak, kendi görüşlerini paylaşmak isteyen ve her söylenenle hemfikir olmayan katılımcılara bunu rahatca dile getirebilecekleri bir tartışma ortamı ve olanağının yaratılmasıdır.
Konferans genel değerlendirildiğinde dünyada ve Türkiye'de sendikal hareketin sermayenin uluslararası saldırılarına karşı ciddi bir karşı koyuşu örgütleyemediği, tek tek ülkelerde sendikaların yok olmayla karşı karşıya kaldıkları, uluslararası alanda mücadele deneyimlerinin karşılıklı aktarılmasının öneminin büyük olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu önemin bilincinde olanlar olarak biz bu konferansı bazı eksikliklerine rağmen esasta başarılı olarak değerlendiriyoruz. Gelecekte bu ve buna benzer konferansların sadece bir ilde değil daha geliştirilmiş ve yaygınlaştırılmış haliyle gerçekleştirilerek devam ettirilmesinin genelde dünya ve özelde Türkiye işçi sınıfının devrimci sendika hareketine önemli katkıları olacağını düşünüyoruz.
Biz Yeni Dünya İçin Çağrı dergisi olarak bu tür toplatılara verdiğimiz önemden dolayı bu toplantıya bir grup çalışanımızla katıldık. Salonun önünde açtığımız yayın standı ve bu toplantıda dağıttığımız Çağrı'da çıkmış olan önemli işçi sınıfının sorunlarına ilişkin yazılardan derlenmiş olan broşürümüz konferansa katılanlar tarafından büyük bir ilgiyle karşılandı. Konferans aralarında yüzlerce broşür ve dergi dağıttık, onlarca kitap sattık.
Konferansın başından sonuna kadar polisin tavrı oldukça rahatsız edici ve provokatifti. Salona giriş ve çıkışlarda yakın masafeden insanları tek tek kameraya çekiyor, özellikle yayın masasında duranları provoke edici bir şekilde rahatsız ediyordu. Buna karşı Tertip Komitesi adına herhangi bir müdahalede bulunulmaması bir eksiklikti. Polis daha sonra konferans bitiminde çıkanların kimliklerini kontrol etti, kimilerini takibe aldı ve bizi hiçbir neden göstermeden arabamızla birlikte karakola götürerek didik didik aradıktan sonra serbest bıraktı. Polisin bu tavrı devletin bu tür toplantılara verdiği önemi gösteriyor. Egemen sınıflar ve onların devleti kendileri için tehlikeli olabilecek en küçük bir çabayı bile denetim altına almak ve engellemek için her türlü taciz, baskı ve tehdite başvuruyor ve önümüzdeki dönemde de başvuracaktır. Ancak onların bu tavırları bu tür faaliyetleri engelleyemeyecektir.

Mart 2002