EN BÜYÜK PATRON YERLİ PATRON
EN İYİ KAZIK YERLİ KAZIK

Belirli bir süredir bir “yerli malı haftası” kampanyası sürdürülüyor. Bu kampanyada bir yandan Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), Ulusal Sanayici ve İşadamları Derneği gibi bazı işveren kuruluşları yer alırken, diğer yandan Türk Tabipler Birliği, Türkiye Barolar Birliği, Türk Diş Hekimler Birliği gibi meslek kuruluşları, Atatürkçü Düşünce Derneği, Türkiye Muhtarlar Derneği, Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği gibi dernekler ve Türk-İş, HAK-İŞ, DİSK, Türkiye Kamu-Sen, Memur-Sen gibi sendikalar yer alıyorlar.

Kampanya; “Üretimi ve yatırımı artırmak için, işsizliğe dur demek için, ulusal devleti güçlendirmek için”, “Türkiye’de üretilen mallar yerli malıdır”, “Yerli malı kullan, yerli malı kullandır” gibi sloganlar temelinde yürümektedir. “Ulusal Tüketiciler Platformu” adı altında birleşen kampanyacılar tüm tüketicileri yerli malı kullandırmaya özendirmek amacı ile böyle bir kampanyayı başlatıyorlar.

İşveren örgütleri ile güya işçi örgütü olması gereken sendikalar aralarında ortak bir payda bulmuşlar: Tüketici olmak. Ortak amaç da “yerli malı tüketmek”!

Tüketim alanında da tümüyle iki karşıt çıkarları ve sınıfları temsil eden işçiler ile (yerli) patronların “yerli malı” tüketmesi konusunda birleştirilmesi çabası aslında tümüyle işçilerin (yerli) sömürücülerin çıkarlarına tabi kılınması demektir.

Patronların tüketim konusunda problemleri hiç yoktur. Ellerinde kişisel tüketimlerinde kullanacaklarından çok daha fazla gelir bulunur. Fazla olan geliri daha da fazlalaştırmak amacı ile sanayiye, ticarete, borsaya yatırırlar. Yatırılan paranın daha çok gelir getirmesi amacıyla işçilerin en düşük ücretlerle çalıştırılması için ellerinden gelen herşeyi yaparlar. İşçilerin ücretlerinin sürekli olarak düşük tutulması onların alım güçlerinin sürekli düşük düzeyde kalmasına, çok sınırlı olmasına ve ancak işçilerin kendisinin ve ailesinin minimum ihtiyacını sağlayabilecek bir düzeyde tüketim malları alması imkânını verir. Bu şartlarda işçilerin yaşayabilmesi için tek yolu vardır: En az gelirle, en ucuz ve en kalitesiz tüketim malı satın almak. İşçiler için malın yerlisi, yabancısı değil, ucuzu belirleyicidir.

Sermaye sahipleri için ise durum tam tersidir. Onların geçim derdi diye bir sorunları yoktur. Onların derdi kendi yaşam biçimlerine uygun olarak en lüks mala sahip olmak, en lüks yaşam biçimine ulaşmaktır. Türkiye’de lüks mal ise kural olarak dışarıdan getirilen, “yerli olmayan” maldır. Kapitalistler binlerce, yüzbinlerce işçinin kanından emerek elde ettikleri gelirleri ile lüks içinde yüzerler. Onların şatafatlı yaşantılarını korumak, devam ettirmek ve büyütmek için yapmayacakları iş, düzenbazlık, üçkağıt yoktur. Bu amaçla sermaye sahipleri yalnızca işletmesinde işçiyi sömürmekle yetinmez, sömürü payı çıktıktan sonra işçiye ödenen ücrete de göz diker, ona da nasıl el koyacağının hesaplarını yapar. Patron ister ki, işçiler ellerindeki az miktardaki gelirle kendi malını satın alsın, kendi malını işçiler tüketsin, o da kârına kâr katsın.

Tüketim alanındaki patronlarla işçiler arasındaki bu açık çelişkiye, çıkar çatışmasına rağmen sendikaların işveren örgütlerinin arabasına at olarak koşulmasının nedeni sendikaların işçinin çıkarını korumaya çalışmasında değil, (yerli) patronun çıkarını savunmada birleşmesinde yatmaktadır.

Bu zıtlık bazı sendika ağaları için de çok açık olduğundan, bunların bir bölümü, örneğin Tek Gıda-İş sendikası gibi sendikalar, “yerli malı kullan” kampanyasını işçilerin çıkarına uydurmak için “sendikalı işçilerin ürettiği ürünleri tüketiniz” biçiminde değiştirme ihtiyacı duymuş.

Hangi biçimde ve amaçla yapılırsa yapılsın “yerli malı tüketin” kampanyası işçilerin ve emekçilerin mümkün olan en az seviyede tüketim yapması için elinden gelen herşeyi yapan (yerli) kapitalistlerin çıkarına tabi kılınması, işçilerin kendi düşmanları ile kendi çıkarlarına karşı milliyetçilik temelinde birleştirilmeleri demektir.

Sınıf bilinçli işçiler ister yerli ister yabancı olsun tüm kapitalist sınıfa karşı düşmanlık kampanyası güderek, yerli ve yabancı sınıf kardeşleri ile ortak bir sınıf ittifakı kurarak tüketimini az da olsa artırabilir. Tüketimde kapitalist bir ülkede “yerli” veya “yabancı” malların satın alınması işçi sınıfı açısından hiçbirşey farkettirmez. Kaldı ki; Türkiye’de “yerli malı” olarak gösterilen malların büyük bir bölümü Türkiye’de üretilen ama ya sermayesinin çoğunluğu ya da önemli bir bölümü “yabancı” olan işletmelerin mallarıdır. Yürütülen bu kampanya ile emperyalist sermaye ve onun uşakları da bir çırpıda “yerli” yapılmaktadır.

Sendika ağalarının (yerli) sermayedarlarla bir kampanyada birleşmeleri için tabii ki çok neden vardır. Zira onlar işçi örgütlerinin başına çöreklenmelerine rağmen aslında gelirleri, yaşantı biçimleri ve dünya görüşleri ile burjuva sınıfının bir parçasıdırlar, işçi sınıfının değil!

“Sendikalı işçilerin ürettiği ürünleri tüketin” biçiminde yürütülen diğer bir kampanya ise işçilerin güya “tüketim” silahı ile patronları işletmelerinde sendikalaşmaya iknaya ya da zorlamaya çalışacağını sanan, kendi mantık çerçevesinde bile yanlışlığı kanıtlanmış olan bir anlayıştır. Çünkü işveren için tayin edici olan üretim esnasında elde edeceği artıdeğerdir ve bu artıdeğeri ne kadar çok sendikasız işçisi varsa o kadar çok elde edebilir. Bu yüzden sendikasız işçi çalıştırmanın şampiyonluğunu yapan işverenler özellikle, yabancı sermaye ile daha fazla işbirliği yapan sermaye kesimlerine göre daha az bir mali güce sahip olan “yerli” kapitalistlerdir.

Bu nedenle doğru olan “yerli malı kullan” kampanyasında sendika ağalarına karşı bilinçli tavır takınmak, bu kampanyayı reddetmektir.

Mayıs 2002