YONCA TEKNİK GREVİ

9 Mayıs 2002 tarihinde bir grup Çağrı dergisi çalışanı olarak Güney Kültür-Sanat-Edebiyat dergisi sorumlu yazıişleri müdürü İlyas Emir ile birlikte Yonca Teknik Tersanesinde iki aydan beri direnişte olan ve iki haftadan beri grevde olan Limter-İş Sendikasına bağlı grevci işçileri ziyaret ettik. Patron grev ilanından ve işbırakmadan sonra uydurma bir taşeron firma kurarak işçilerin bir bölümünü buraya kaydırarak bu firma üzerinden üretimine devam etmeye başlamış. Bu açıkça grevi işlevsiz kılmaya yönelik bir girişim. Fakat buna rağmen grevdeki işçiler işyeri önündeki grevlerini ve nöbetlerini kararlılıkla sürdürüyorlar. Her mücadelede olduğu gibi bu mücadelenin de büyük bir desteğe ihtiyacı var. Bu konuda burjuva medyanın patron yanlısı tavrı açıkça ortaya çıkıyor: Ortada patron tarafından işlenen açık bir hukuksuzluk ve suç varken bütün burjuva medyanın bu olay karşısındaki tavrı suskunluk oluyor. Ancak sorun burjuva medyanın bu anlaşılır tavrı değil, esas sorun bizzat bu sendikanın içinde yer aldığı konfederasyonun ve diğer sendikaların ve kurumların da gerekli desteği sunmamalırıdır. Biz buradan herkese ama öncelikle kendi okur çevremize bu mücadeleye her türlü desteği vermeye çağırıyoruz.

Biz grup olarak ziyaretimizde önce sendikaya gidip orda bulunan Limter-İş Genel Sekreteri Hacı Yapıcı ile ve yine orda bulunan bir grevci genç işçi arkadaşla söyleşi yaptık, arkasından grev yerini ziyaret ettik ve grevci işçilerle sohbet ettik, dayanışma ve destek mesajlarımızı ilettik. Bundan sonra da sürekli bu grevi ziyaret etmeye ve elimizden gelen desteği vermeye çalışacağız.

Aşağıda ziyaretimiz sırasında yaptığımız söyleşiyi aynen okuyucularımıza sunuyoruz.

Yeni Dünya İçin Çağrı

 

 

Limter-İş Genel Sekreteri Hacı Yapıcı ve grevdeki bir işçi  ile
Yonca Teknik grevi üzerine söyleşi (9 Mayıs 2002)

Yonca Teknik’teki direniş ve grevin nedenlerini ve gelişimini okurlarımıza kısaca anlatırmısınız?

Hacı Yapıcı: Sendikamız 12 Eylül’de kapatıldıktan sonra 1992’de DİSK’in açılmasıyla birlikte yeniden faaliyetlerini sürdürmek üzere girişimlere başladı. 1995 yılında daha çok fiili anlamda örgütlenmesini gerçekleştirmek için kongresini toplayıp çalışmalarını sürdürdü. Biz 1998’de yönetime geldik. Bundan önceki dönemde bizden önceki yönetici arkadaşların yine yoğun bir örgütleme çalışmaları vardı tersaneler bölgesinde. Bu çalışmalar yürütülürken bir taraftan da Türk-İş’e bağlı Dok-Gemi-İş Sendikasının geçmişte olduğu gibi sürekli Limter-İş’in faaliyetlerini engelleme girişimleri işverenlerle birlikte devam etti. Geçmişte barajımıza yönelik yapılan itirazlar sonucu bir dönem 1998’e kadar Limter-İş Sendikasının barajı düşmüştü, yani Türkiye çapındaki işkolu barajı. Biz 1998’den sonra yönetime geldikten sonra tekrar Aliağa ve İstanbul Tuzla tersanelerinde örgütlenme çalışmaları başlattık, üyelik kampanyaları başlattık ve nitekim 1999’un Ocak ayında tekrar %10 işkolu barajını aştık. Tabi işkolu barajı işyerlerindeki tek tek örgütlenme açısından önemliydi. 1998’de daha barajı aşmadan Aliağa’da birtakım gelişmeler olmuştu. 19 firmadan birçoğunda aslında çoğunluğu almamıza rağmen barajımız olmadığı için yetki başvurusunda bulunamadık. 1999’da barajı aşmamızdan sonra Nisan ayında Yonca Teknik Tersanesi’nde bir örgütlenme faaliyetimiz başlamıştı. Mayıs sonlarına doğru bu örgütlenme üyeliğe dönüştü. Bütün arkadaşlar sendikamıza üye oldular. Bu çalışmalar devam ederken işverenin üyelik çalışmalarından bir şekilde haberdar olmasından sonra işçiler işveren tarafından baskı ve tehdit altında kalmaya başladı. Sendikadan istifa etmeleri konusunda baskı altında kaldılar. Nitekim arkadaşlarımıza karşı kararlı bir duruş sergilediler. İşin örgütleyicisi olan arkadaşlarımızdan 8 kişi işten atıldı. Bunun üzerine 60 günlük bir direniş yaşadık 1999’da. Bu direniş hem Ağustos depremine tekabül etti hem de işveren alttan alta içerideki arkadaşlarımızın bilincini bulandırarak onları sendika üyeliğinden istifa ettirdi, baskıyla, tehditle, yalanla. Bunun arkasından mahkemelik olduk tabi. Mahkemeye başvuru yapıldıktan sonra direnişteki arkadaşlarımızla yaptığımız toplantıda ve Ağustos depremine denk gelmesi nedeniyle direnişimize ara verdik ama hukuki sürecimiz devam ediyordu. Bu süreçten sonra İstanbul’daki iş mahkemelerini kazandık. Bunun üzerine diğer bütün hukuki yollardan sendikamız gerçek anlamda davaları kazandı. En son Yargıtaya gitti. Yargıtayda yaklaşık üç sene sonra Yonca Teknik Tersanesi’ndeki yetkimiz kesinleşerek geri geldi. Bunun üzerine Bakanlıktan tekrar yetkili olduğumuza dair kağıdımızı aldıktan sonra, toplusözleşme taslağı hazırladık, bunu işverene sunduk ve bu andan sonra yetkili bir sendika olarak tekrar hukuki sürecimiz başlamış oldu. Ama işveren bu toplusözleşme taslağını bizimle görüşüp tartışmak yerine yine kanunsuzca işlerini sürdürmeye devam etti. Bizim bu yetkimiz geldikten sonra orda çalışan bütün arkadaşlarımızı alt işletmelere bölerek taşeron işletmeler kurarak, onların üzerine kaydırdı, çeşitli oyunlar yaptı. Biz bütün bunları açığa çıkardık. Nitekim işverenle görüşmeye çalışmalarımız hiçbir sonuç vermedi, en son arabulucu tayin edilmişti, arabulucuyla da herhangi bir görüşmeye katılmadı, bunun üzerine rapor tutuldu ve artık uyuşmazlık raporuyla birlikte grev kararı almak zorunda kaldık. Bunun belli yasal süreçleri devam etti. Bu süreç içerisinde de işveren bizimle görüşmeyi yapmak yerine bizim içerdeki devam eden üyelik çalışmalarından bir şekilde haberdar olarak 30 arkadaşımızı tekrar kapının önüne koydu. Yani yasal olarak gelen bir yetkiyi tanımadı. Biz görüşme talebimizi defalarca kez kendisine iletmemize rağmen kendisi yeniden işçi atarak bütün hukuksuzluğunu devam ettirdi. Bunun üzerine biz tekrar 28 Şubat’ta direniş başlattık işyeri önünde. Bu direnişimiz devam ederken bir taraftan da hukuki olarak grev kararımızın uygulama tarihini bekledik, bu süreç dolduktan sonra grev kararımızı aldık kapıya astık, daha sonra grev uygulamasına geçtik. 26 Nisan 2002’de yasal olarak grev pankartımızı işyerinin önüne astık. İşveren başka firmalara kaydırdığı diğer işçileri çalıştırmak istedi. Biz hukuki olarak bunun geçersiz olduğunu, bu işçilerin burda görünmediğini, grev olan bir yerde çalışılamayacağını söyledik ve bütün evraklarımızla birlikte gerekli yerlere başvurduk. Nitekim yapılan görüşmeler üzerine işverenin bu işçileri orda çalıştıramayacağı Tuzla Kaymakamlığı tarafından da kesinleştirildi ve 26 Nisan’da hiçbir işçi içeri girmedi ve üretim tamamen durdu. Bu süreçten sonra herhangi bir gelişme olmadı. Üretimin durmasına rağmen işveren bizimle görüşme konusunda herhangi bir girişimde bulunmadı. Bugün tekrar işveren uydurma belgelerle bölge çalışmaya, emniyete ve kaymakama düzenlediği uydurma belgeleri sunarak bu taşeron işçilerini tekrar kendisinin kurduğu Yonca Yurtsan Onuk Adi Ortaklığı adı altında bir şirket üzerinden işe soktu.

 

Böyle bir şirket daha önce var mıydı?

Hacı Yapıcı: Bunların iddiasına göre 1998’den beri bu firmalarla sözleşmeleri olduğunu ve işçilerin bu firma üzerinde faaliyet gösterdiğini, sendikanın Yonca Yatırım Teknik AŞ.’de greve çıktığını dolayısıyla bu işçileri engelleyemeyeceği konusunda Bölge Çalışma Müdürlüğü’nden bir şekilde bir evrak düzenletmişler, bunun aslında hiçbir hukuki dayanağı yok. Bizim onlarca kez bir dosya halinde bütün kurumlara verdiğimiz işverenin bütün sahtekarlıklarını ortaya çıkaran evraklara rağmen işverenin böyle bir talebiyle tekrar bu işçilerin içeride çalıştırılabileceği üzerine karar çıkarttırmışlar. Biz bunun üzerine aslında bunun yasa dışı olduğunu bu işçilerin sonradan kağıt üzerinde kaydırıldığı konusunda taleplerimizi ilettik, dayattık. Emniyet Müdürlüğü ile bir görüşmemiz oldu. 26 Nisan’da bu işçiler buraya giremez kararını veren Kaymakam nasıl olduysa birdenbire fikir değiştirerek, sadece işverenin sunduğu bir beyan üzerine fikir değiştirerek bu işçilerin tekrar çalıştırılabileceği talimatını vermiş. Emniyet müdürlüğü ile yaptığımız görüşmede bunun tamamen yukardan gelen bir baskı altında yapıldığını, aslında sendikanın bu konuda haklı olduğunu, ama ellerinden birşey gelemiyeceğini, kendilerine verilen emirleri yerine getirdiklerini hitap ettiler, o bakımdan da bu işçilerin engellenmemesini istediler. Biz sabahleyin atılan ve grevde olan diğer üyelerimizle birlikte işyerimize gittik ve bunların içeriye giremeyeceğini tekrar dile getirdik. Servisler geldiğinde servislerin önünü kestik, engelledik. Yaptığımız görüşmeler sonucunda ilgili komiser arkadaşlarımızın herhangi bir fiili olay yaratmamasını, kendilerinin de bu işçileri içeriye sokmayacakları konusunda uğraştıklarını, çaba harcadıklarını belirtti. Bunun üzerine arkadaşlarımız herhangi bir taşkınlığa yol açmadan tersanenin dışında kapıda beklerken emniyet müdürü tekrar olay yerine geldi, ellerindeki belgelerle birlikte, bu Yonca Yurtsan Onuk Adi Ortaklığı’nda görünen işçilerin içeriye girebileceğini, Bölge Çalışma Müdürlüğünden kesinleştiği konusundaki belgeyi göstererek, bunların kimlik kontrolü yapılarak içeri girmesini emretti. Biz kapıda kimlik kontrolü yaparak orda görünen işçilerin içeriye girmelerine engel olamadık.  Bütün bu sahte düzenlenmiş belgelere hukuki bir dayanak oluşturulduğu için burda ciddi olarak işçilerin girme konusunda herhangi bir engelleme olmadı. Grevdeki arkadaşlarımız gayet soğukkanlı ve net davrandılar. Tuzla emniyeti işverenden yana olmadığını defalarca kez vurgulamasına rağmen, işçi arkadaşlarımızın önünü keserek işçileri polis denetiminde içeriye soktular. Bu arada geçtiğimiz pazartesi günü bizim isteğimiz üzerine Çalışma Bakanlığı’ndan müfettişler işyerini denetlemeye gelmişlerdi grev esnasında. Burdan çıktıktan sonra sendikamızın genel başkanı ve avukatlarla birlikte kısa bir görüşmemiz olmuştu gelen müfettişlerle ve bize işverenin kendilerine birtakım belge sunduğunu hitap etti, bunun üzerine sendikanın da kendi dayandığı belgelerle birlikte Cuma günü, yani bugün Bölge Çalışma Müdürlüğünde bir toplantı yapılacağını,  bunun sonucunda da gerekli çalışmaları yapıp rapor tutacaklarını, ona göre herhangi bir uygulama varsa onun devam edeceğini söylemişlerdi. Aslında biz bu görüşmeyi bekliyorduk. Dün akşam geç saatlerde emniyet tarafından bize telefon açıldı, Bölge Çalışmadan böyle bir yazı olduğuna dair, dolayısıyla bugünkü bizim görüşmemiz beklenmeden bunlar polis denetiminde hazırladıkları sahte belgelerle işçileri içeriye soktular. Şu anda zaten genel başkanımız ve avukatımız Bölge Müdürlüğünde müfettişlerle birlikte toplantı yapıyorlar. Bu toplantının sonucuna göre biz elimizdeki bütün hukuki  dayanakları belgeleri kendilerine sunuyoruz. Burdan çıkacak karar doğrultusunda tekrar çalışmalarımızı sürdüreceğiz.

 

Böyle bir dönemde greve çıkmak her bakınmdan kolay bir iş değil. Maddi zorlukların üstesinden nasıl geliyorsunuz? Şimdiye kadar direniş ve greviniz için DİSK’ten veya diğer sendikalar ve kurumlardan maddi manevi destik aldınız mı?

Hacı Yapıcı: Grevde olan arkadaşlarımızın tabi ekonomik olarak durumları çok kötü, başka herhangi bir yerden gelirleri yok. Sendikamız ilk defa bir toplusözleşme yapacak burda, daha öncesinden toplusözleşme yaptığı herhangi bir işyeri yok. Dolayısıyla herhangi bir aidat geliri de almıyoruz. Genel başkan dışındaki bütün yöneticiler bilfiil bu havzada çalışarak faaliyetlerini sürdürmeye çalışıyorlar. Bu konuda herhangi bir giriş çıkış olmadığı için sendikanın bir örgütlenme fonu yok, zaten geliri yok, kiraları, diğer masrafları ancak bazı duyarlı işçilerin ve sendika yöneticilerinin çabalarıyla karşılanıyor. Buna rağmen DİSK’ten de herhangi bir yardım alamıyoruz. DİSK’te de böyle bir örgütlenme fonu yok, dolayısıyla bizim gibi örgütlenmeye çalışan maddi açıdan sıkıntı çeken sendikalar sadece kendi güçlerine dayanarak faaliyetlerini sürdürüyorlar. Tabi direnişin başladığı günden beri bir çok sıkıntı çektik, bu konuda direnişteki ve sonradan greve çıkan arkadaşlarımız gerçekten çok büyük özveri içerisinde güvenerek inanarak bu çalışmasını yürütüyor. Biz bu süreçte maddi olarak ancak dayanışma kalemi bastırmıştık. Bu kalemleri sendikalara, diğer kurumlara dağıtarak direnişten bu yana bunu sürdürmeye çalışıyoruz. Tabi bu da aslında çok ciddi bir destek sağlamıyor, ama en azından çalışmalarımızın yürütülmesi bakımından kısmi de olsa bizi rahatlatıyor. Zaman zaman arkadaşlara küçük miktarlarda da olsa yardım etmeye çalışıyoruz. Yemek masrafları, sendikanın giderleri, grevin giderleri, hukuki olarak yapılan müracatlarda korkunç paralar gidiyor, bunların giderleri ancak bu tür şeylerle karşılanıyor. Onun dışında ciddi olarak bir dayanışma örneği görmedik diğer sendikalardan, kurumlardan. Gelen oldu ama çok küçük miktarlarda. Tabi bunu biraz da şuna bağlıyoruz, aslında biz çok yoğun bir dönemde greve çıktık, 1 Mayıs döneminde greve çıktık, diğer sendikaların böyle bir çalışması vardı ve işin açıkçası sendikaların tam dibe vurduğu bir süreçte biz bu mücadeleyi yürütüyoruz. Bütün sendikalarda içler acısı bir durum var. Onun için çok ciddi bir destek, dayanışma göremedik. Bundan sonra sanırım belki biraz daha iyi olabilir. Ama dediğim gibi herhangi bir fon falan yok, tamamen sendika yöneticilerinin ve işçilerin kendi çabaları doğrultusunda devam ediyor.

 

Bundan sonraki süreçte neler yapacaksınız?

Hacı Yapıcı: Biz üç yıllık bir hukuk mücadelesi sonucunda yetikimizi aldık. Birtakım bedeller ödedik. 97’nin sonlarında sendikamız iki defa molotoflandı, yakılmak istendi; 99’da eğitim uzmanımız Süleyman Yeter gözaltında işkenceyle öldürüldü, bunun arkasından sendika yöneticilerimiz, üyelerimiz, işçilerimiz gerek çalıştıkları yerde, gerek evlerinde sürekli baskı ve tehdit altında kaldılar, sürekli gözaltılar oldu ve onlarca kez davalar açıldı, hala devam ediyor bu davalar. Yani böyle bir süreçten geliyoruz. Bütün bunlara rağmen biz kendi sendikal anlayışımızdan, yani sınıf sendikacılığı ilkelerinden taviz vermeden bütün bu baskı ve zorluklara rağmen bu mücadeleyi sürdürmeye devam ettik. Bunun elbette ki ileride kazanımlarını elde edeceğiz. Bu konuda sendikamızın gerçekten kararlı bir tutumu var. Bu Yonca grevi bir ilk olacaktı tersaneler açısından, biz bitmiş olarak da görmüyoruz. Aslında şu anda yeni başladı bizim için bu süreç. Bugün o işçilerin oraya girmesi bizlere çok şey kaybettirmeyecek, olabileceğini zaten kestirebiliyorduk sonuç olarak. Biz çalışmalarımızı aynı kararlılıkla sürüdüreceğiz. İçeride çalışan arkadaşlarımızı tekrar ikna etmeye çalışacağız. Onun dışında havzadaki diğer tersanelerdeki örgütlenme çalışmalarımızı devam ettireceğiz. Hukuki olarak işverenlerin yaptığı bu sahtekarlıkları açığa çıkarmak için gerekli olan bütün çalışmaları devam ettireceğiz. Yani kısacası, bu havzada -burada 10 bine yakın işçi var- bir tane dahi sendikasız işçi kalmayana kadar bizim kararlı mücadelemiz sürecek.

 

Siz sohbet sırasında işverenin askeriyenin de desteğini alarak böyle rahat hareket ettiğinden bahsetmiştiniz. Bunu biraz anlatırmısınız?

Hacı Yapıcı: Tabi, şimdi Yonca Teknik Tersanesi sahil güvenliğe, askeriyeye çalışan bir işyeri. Bunlar hücumbotları falan yapıyorlar, işleri çok iyi. Hatta birçok yeni sipariş aldığını biliyoruz. İşverenlerin bazı gazeteleri var, burda yaptığımız araştırmalarda, Norveç’e verilen bazı botlar vardı, buraya GİSAŞ ve Deniz Ticaret Odası’nın yaptığı müdahaleler sonrasında Bakanlık düzeyinde, Denizcilik Bakanlığı düzeyinde, bu Norveç’e verilen gemilerin, botların aslında Türkiye’de yapılabileceğini, Yonca’nın da bu konuda tecrübeli olduğu konusunda demeçleri vardı. Ve onun üzerine karar durmuştu, daha sonra bu siparişlerden bir kısmı Yonca’ya verilmiş, öyle bir haber aldık. Dolayısıyla elinde bayağı bir iş var, yetişmesi gereken siparişleri var. Tabi bugünkü işçilerin içeriye alınmasının en büyük nedenlerinden, kaynaklarından birisi de bu. Kesinlikle yukarıdan, Genelkurmay düzeyinden, askeriye tarafından buraya müdahale edildiğini düşünüyoruz işin açıkçası. Çünkü emniyetin yaptığı açıklamalarda “yukardan gelen emir” ile söylenmek istenen bu tarzdaydı.

 

Bizzat grevde yer alan birisi olarak yaşadığınız sorunları biraz anlatırmısın?

Grevdeki bir işçi: Sonuçta bugün biz arkadaşlarımıza -arkadaş demeye de dilim varmıyor onlara- kırıcılar diyelim, kişiliksizler diyelim, haklılığımızı ifade ettik, vurmadık kırmadık ama gözlerimizle, hareketlerimizle bir takım şeyleri belli etmeye çalıştık  polisin de yanımızda olduğu bir durumda. Biz şunu biliyoruz ki, bu dava sadece bizim değil, sadece Yonca Teknik’ten atılan 26 kişinin davası değil, genelde çalışanların, emekçilerin hepsinin davası. Bugün bu havzada 10 bin tane adam çalışıyor, bu 10 bin kişi bugün bu faaliyetlerden, bu haklardan niçin yararlanmasın. Burda önemli olan sahiplenmek. Bu da sadece bizlerle olmaz, 26 kişiyle olmaz. Bizim maddi ve manevi imkanlara ihtiyacımız var. Çünkü hepimiz kiracıyız, çoluk-çocuk bakıyoruz, günü gelir yol paramız olmaz, burda bir sürü zorluklarla mücadele ediyoruz, aslında böyle satır satır, kelime kelime sıralamak isterdim ama, sendikalı olmak da sendikalaşmak da bu zamanda zor. Söyleyeceklerim bunlar, teşekkür ederim.

 

Bundan sonrası konusunda neler düşünüyorsun?

Grevdeki işçi: En azından direnişteki arkadaşlar, grevdeki arkadaşlar adına şunu söyleyebilirim, biz gidebileceğimiz yere kadar gideceğiz. Gücümüz nereye yetiyorsa.

 

Grev kırıcılarını ikna etme yönünde çalışmalarınız oluyor mu?

Grevdeki işçi: Biz akşam arkadaşların yanına gittik, konuşmalar oldu, kiminin evine gittik, kimini kahvelere çağırdık. Yine biz iyiniyetle dedik ki bize sahip çıkın. Bize dediler ki, biz kendi aramızda buluşup konuşmamız lazım, ona göre hareket etmemiz lazım. Bilmiyorum o konuşmaları yaptılar mı, ama biz bu akşam da yine gideceğiz, birkaç kez daha gideceğiz, iyiniyetle gideceğiz, çünkü bizim kazanımımız onların da kazanımı olacak, bunların böyle bilinmesi lazım. Onlar bize katılsalar biz iki günde, üç günde bu işi çözeriz. Onlar anlaşmaya kesin gelecekler, çünkü başka yolu yok. İşverenin bir silahı var, o da ne, çalışmak isteyen arkadaşlar. Onları da biz kendi tarafımıza aldığımız zaman o silahını elinden almış olacağız. Onun için bu akşam da dahil yine ikna turlarına çıkacağız.

Bize ayırdığınız zaman için teşekkür ederiz.

11.05.2002