1475 SAYILI İŞ KANUNU TASLAĞI HAKKINDA
1475 sayılı iş kanunu ciddi bir şekilde değişikliğe uğramaktadır.
Sınıf hareketinin temsilcileri ciddi bir şekilde bu yasa üzerine tartışmalı
ve karşı önlemleri nasıl alacağını belirlemeli, ona uygun mücadele
biçimleri geliştirmelidirler.
Bunu iyi bir şekilde yapabilmek için, sözkonusu yasanın ele alınarak
değerlendirilmesi de gerekmektedir.
Biz aşağıda bunu yapmaya çalışacağız.
"İŞ KANUNU
BİRİNCİ BÖLÜM
Genel Hükümler"le ilgili olarak:
İş yasasındaki "Tanımlar" bölümünde bugüne kadar A-tipik
olarak görülen işler yasanın kapsamı içerisine alınıp düzenlenmiştir.
Yani şimdi işverenler böyle çalışmanın yasal olduğundan hareketle
daha yoğun bir şekilde bu işleri yaptıracaklardır.
Bu maddenin b şıkkında işyeri tanımı yapılırken, bugüne kadar yapılan
tanımdan daha geniş bir çerçeve çizilerek, "aynı yönetim altında
örgütlenen yerler" ibaresi ile bir yönetime bağlı tüm işyerleri
de işyerinden sayılarak, işçinin somut bir mekanda çalışması, çalıştırılması
yerine bu yönetime bağlı herhangi bir yerde veya herhangi bir şehirde
çalıştırılma zorunluluğunu doğurabilecek bir yükümlülük getirilebilmekte
ve böylece çalışılması gereken somut bir aandaki bir işyeri yerine
çok daha esnek bir niteleme yapılarak, esnekliğin bu alana da yaygınlaştırılması
gerçekleştirilmektedir. Bu durum eskiye göre işçiler açısından kötü
bir durumdur.
Kanunun 3. maddesinde, ev işlerinde çalışanlardan hiç bahsedilmemektedir.
Yüzbinlerce ev işlerini yapan özellikle kadın işçilerin ve kendi evlerinde
ev işi yapanların durumları hakkında tek kelime yoktur. Sermayenin
oluşturduğu 'bilim kurulu' için bu alanda çalışanlarının köleleştirilmiş
olması, sigortasız, korumasız olması hiç bir önem taşımamaktadır.
Bunun için de yasanın bu maddesinde, "d. Ev hizmetlerinde"
bu kanun hükümlerinin uygulanmayacağı söylenmektedir.
Madde 5'te "Eşit davranma ilkesi ve cinsiyet ayırımı yasağı"
başlığı altında, Eşit işe eşit ücret hakkı yeralmaktadır. Tam olarak
şunlar yazılmaktadır:"a) İş ilişkisinde, dil, ırk, cinsiyet,
siyasal düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ve benzeri sebeplere
dayalı ayırım yapılamaz." Buna uyulmadığı koşullarda işçi 4 aylık
ücret talebini ek olarak gündeme getirilebilir.
Tabii ki bu fıkraya uyulmadığını işçi ispatlamakla yükümlü kılınarak
aslında yine iş yokuşa sürülmekte ve bu maddenin ilgili fıkrasının
işlevsiz kılınması olasılığı büyümektedir.
Madde 8'de "Ödünç iş ilişkisi" başlığı altında, bir işveren
isterse kendi işçisini bir başka işverene geçici olarak ödünç verebilir.
Burada "işçinin rızasını almak suretiyle" eki olmasına rağmen,
bu tamamen bir esneklik maddesidir. İşçi açısından kendisinin çalıştığı
düzenli ve sağlam bir yeri yoktur. Hergün bir başka yerde "ödünç"
verilen bir işçi olarak çalışma yükümlülüğü altında sokulmaktadır
bu kanunla. Burada işçinin rızasının hiç bir kıymeti harbiyesinin
olmadığı çok açık olarak bilinmelidir. Özellikle Sendikalı olmayan,
örgütlü olmayan işçinin bu rızayı göstermediği taktirde kendisini
sokakta işsiz bir şekilde bulacağı çok açık bir şekilde ortadadır.
Taslakta ödünç iş ilişkisi belirlenmiştir ve işveren bu noktada herhangi
bir sınırlamaya tabi tutulmamaktadır. İsterse işveren bir işçiyi uzun
bir süre bir başka işverene ödünç olarak verebilecektir. Bu esnek
çalışmanın bir biçimidir ve zaten kısmen patronlar tarafından uygulanan
bir iş ilişkisi biçimidir. Bu durum yasalaştığında her çalışanı bağlayan
bir hüküm haline gelecektir ve uygulanma yükümlülüğü getirecektir.
"İKİNCİ BÖLÜM
İş Sözleşmesi, Türleri ve Feshi" bölümü ile ilgili olarak:
Madde 9'da "Tanım ve şekil" fıkrasında, iş sözleşmelerinin
süresi 1 yıl ve daha uzun olanları için yazılı şekilde yapılması şart
koşulmaktadır.
Yazılı sözleşme yapılmayan yerlerde işverenin bunu en geç iki ay içerisinde
yapması ve yazılı bir belge olarak işçiye vermesi şart koşulmaktadır.
Madde 13'te, "Belirli ve belirsiz iş sözleşmesi ayırımının sınırları"
başlıklı bölümde, "Belirli süreli iş sözleşmesi ile çalıştırılan
işçi, ayırımı haklı kılan bir neden olmadıkça, salt iş sözleşmesinin
süreli olmasından dolayı belirsiz büreli iş sözleşmesiyle çalıştırılan
emsal işçiye göre farklı işleme tabi tutulamaz" denerek, süresiz
iş akdi ile çalışmayan işçilerin, haklı bir neden olmadığı koşullarda,
mesela, aynı işi yaptığı koşullarda süresiz iş akdi olan işçiye göre
daha düşük ücretle çalıştırılmayacağı saptanmaktadır. Bu bir kısmi
iyileştirme sayılabilir.
Madde 14'te 'kısmi süreli iş sözleşmesi' adı altında yıllarca uygulanan
part-time denilen, ve bir başka biçimiyle esneklik olan bur uygulamanın
yasalaşması girişimidir.
Madde 15'te "Çağrı üzerine çalışma" part-time çalışmanın
bir başka biçimi olarak yasalaştırılmak istenmektedir. Bu da yine
esnekliktir.
Madde 16'da "deneme süresi" 1 aydan 2 aya çıkarılmıştır.
Hemen arkasında, "Ancak deneme süresi toplu iş sözleşmeleriyle
dört aya kadar uzatılabilir" denerek bugüne kadar 1 ay olan deneme
süresi 4 aya kadar da çıkarılabilinecektir.
Madde 17'de, "takım sözleşmesi ile oluşturulan iş sözleşmeleri"
bölümünde, "Birden çok işçinin meydana getirdiği bir takımı temsilen
bu işçilerden birinin, takım kılavuzu sıfatıyla işverenle yaptığı
sözleşmeye takım sözleşmesi denir" denerek, aslında sendikalar
ve işçilerin örgütleri yerine bir grup işçiyi temsilen birilerinin
işverenle yapacağı sözleşmeler yol açılmaktadır.
Madde 18'de, "Süreli fesih" bölümünde, süreli fesih bildirimine
uymayan işçiye de ücreti tutarında işverene para ödeme yükümlülüğü
çıkarılmaktadır.
Madde 19'da, "Feshin geçerli sebebe dayandırılması" bölümünde,
işverenin en az 6 ay çalışan bir işçinin çıkışını verirken geçerli
bir sebebi ortaya koymasının şart koşulması, esasta bir şey değiştirmemektedir.
Tabii ki yasanın bugünkü haline göre kağıt üzerinde kısmi bir iyileştirme
olarak görülebilecek olan bu 'değişiklik', gerçek yaşamın pratiğinde
pek bir anlam ifade etmeyecektir.
Patronların yeteri kadar 'geçerli sebep' bulabileceğinden, daha doğrusu
ayarlayabileceğinden hareket etmek gerekir.
Burada, fesih hakkının tek taraflı olarak işverene verilmiş olmasının
reddi gerekir. Sendikalar ve işçi örgütleri çok net bir şekilde fesihler
hakkında birlikte karar verme hakkını talep etmelidirler.
Zaten bu yasanın daha bir dizi maddesinde de tek taraflı olarak haklar
sermayeye verilmiştir. Halbuki çokça Avrupa'ya uyumdan bahseden 'bilim'
adamları, Avrupa'da işyeri temsilciliklerinin ya da sendika temsilcileri
üzerinden "birlikte karar verme hak"larının olduğunu bilmezden
gelmektedirler.
Patronlar tek başına işçi çıkarma hakkına sahip olmamalıdırlar. Disiplin
Kurulları da bu konuda işverenlerle eşit haklara sahip olmalı ve disiplin
kurulunun onayını almayan hiçbir çıkış geçerli olmamalıdır.
Bu maddenin a fıkrasında sendikal çalışma iş saatleri içerisinde işverenin
rızasına bağlanmaktadır. Avrupa'ya uyarlama yapan 'bilim' adamları
anlaşılan Avrupa'daki yasaları tersten okumuşlar. Sendikal çalışma
sendikanın temsilcileri için iş saatlerinde de yapılabilmelidir. Bunu
yapamayan bir temsilcinin sendikacılığı işyerinde ne anlam teşkil
edebilir?
İşverenin haksız fesihinin mahkemede görülmesi şartlarında 6 işgünü
içerisinde işe geri dönüş için başvurunun yapılması, yapılmadığı koşullarda
fesihin haklı sayılması reddedilmesi gereken bir tavırdır.
İş mahkemesi bir işçinin geri işe dönmesi yönünde aldığı karar geçerliliğini
en az üç ay korumalıdır.
Madde 24'te "Kıdem Tazminatı" ile ilgili olarak yapılan
tespitler geri çevrilmelidir.
Kıdem tazminatı ile oynanamaz.
Kanunun bugüne kadar çalışanları ayrı tutması bir oyundur. Bu tehlikeli
oyuna göre işçiler bölünerek, parçalanarak yasaya karşı duruş zayıflatılmak
istenmektedir. Kıdem tazminatları bugüne kadar olduğu gibi ödenmelidir.
Tazminatsız işten atmaların nedeni olan maddeler yasalardan temizlenip
atılmalıdır.
Tazminatların ödenmesi için düşünülen fon, "Kıdem Tazminatı Fonu"
reddedilmelidir. Zaten hergün dolar/euro karşısında eriyen liranın
15 yıl sonra ne olacağı meçhuldur. Ayrıca 15 yıl sonra hangi ücretle
çalışılacağı meçhuldur. Bugün 10 yıl iyi bir ücretle çalışan bir işçi
işten atıldıktan sonra son 6 ayını ya da üç ayını düşük ücretle çalışırsa
işten ayrıldığında düşük ücrete göre 15 yıllık kıdem tazminatı alması
mümkündür.
Ayrıca bugüne kadar işçilerden toplanan fonlarla neler yapıldığı görülmüştür,
yaşanmıştır ve bir kez daha yaşanması rizkine girilemez.
Madde 32'de Özürlü işçi ve hükümlü çalıştırma yükümlülüğü yüzde 3'ten
yüzde 2'ye indirilerek, özürlü insanlar cezalandırılmakta ve işverenler
korunmaktadır.
"ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Ücret" ile ilgili olarak:
Madde 35, işveren işçinin ücretini 10 gün içerisinde ödemez ise işçi
işyerinde çalışmayı reddebilir. Bunun çok sayıda işçi tarafından aynı
anda yapılması Grev olarak nitelendirilemez ve işçiler çalışmadıkları
bu süre boyunca ücret almaya hak kazanırlar.
Bu madde, aylarca ücretlerini alamayan milyonlarca işçinin olduğu
günümüz koşullarında olumlu bir rol oynayacaktır. Sendikalara ve işçilere
mücadele etme için alan yaratacaktır.
Madde 36'da 3 ay değil işçilerin ücretlerinin tamamıyla güvence altına
alınması gerekmektedir. İşçiler ücretlerinin karşılığını işverenden
alabilmesi için son kişiler olmamalıdırlar.
Patronların iflas koşullarında para ödeyememeleri durumu ortaya çıktığında
İşsizlik Sgortası Fonu kapsamında ayrı bir ücret garanti fonunun oluşturulması
yine sermayeyi koruma amaçlıdır. İşçinin üç aylık ücretini böylesi
bir fonda alması geçici bir çözümdür. İflas ettiğini iddia eden işverenlerin
ailelerinin mal varlığı denetlenmelidir. İflas etmiş iş adamı ama
zengin eş, zengin aileler çok sayıda ortada dolaşmaktadır.
Böylesi bir durumu aşmak için, işverenlerin işlerinin iyi gittiği
dönemde böyle bir fonun patronun karından kesilerek oluşturulması
doğru olur.
Madde 41'de, "Asgari ücret" bölümünde Asgari ücret tespit
komisyonunun oluşumu bu haliyle reddedilmelidir.
Asgari ücret komisyonu işçi sendikaları ve bir bilim kurulu tarafından
oluşturulmalıdır. İşverenler nasıl olsa asgari ücretle çalışmayacaklar.
O zaman onların ve onlarn parlamentonun değişik kurumlarındaki temsilcilerinden
bir komisyonun oluşturulması reddedilmelidir. Bu ücreti alacak olan
işçilerdir ve ancak sendikalar asgari ücretin boyutu hakkında bilimsel
temelde ortaya çıkarılacak belirlemelerde bulunmalıdırlar.
Asgari ücret yoksulluk sınırı olarak belirlenen sınırın düzeyinde
olmalıdır.
Madde 43'te, "Fazla çalışma ücreti" maddesinde tarafların
kim olduğu belli değil. Taraflardan birisi sendika olmalıdır. Tek
başına işverenler çalışma saatleri hakkında belirleme yapamamalıdırlar.
Çalışma saatlerinin nasıl olacağı noktasında sendikalar birlikte karar
verme hakkına sahip olmalıdırlar.
Haftalık çalışma saatleri 45 saat olacak ve bu 4 haftada 180 saat
anlamna gelir. Patronlar günde en fazla 12 saat çalıştırılabilecekler
ve fakat fazla mesai zammı vermek zorunda kalmıyacaklar.
Bu madde de de işverenlerin dediği ortaya konmuş, işveren istediği
kişiyi istediği zamanda fazla mesai çalıştırabilecek ve fazla mesai
ödemeyecek. İhtiyaç duyduğunda ise daha az çalıştıracak.
Örneğin iki hafta üst üste günde 12 saat çalışan bir işçi 180 saatin
120 saatini çalışmış olacak. Diğer iki haftada ise günde 6 saat çalışarak
60 saat çalışacak ve bir saat fazla mesai parasını almadan çalışmış
olacaktır.
Ya da işçi 180 saatten fazla bir ayda çalışırsa, isterse bu fazla
zamanı biriktirerek(buna havuz usulü de diyorlar) 6 ay içerisinde
serbest zaman olarak kullanacaklar, yani 'tatil' yapabilecekler. Tabii
ki bu koşulda da fazla mesai zammı alamıyacaklar. Patron zamsız mesai
uygulamış olacaktır. Bu serbest zamanı kullanabilmesi ise yine patrona
kalacaktır. Eğer işyerinde fazla işçi yoksa, fazla çalışmış olan işçiye
serbest zamanı nasıl kullandıracaktır?
Avrupa'da işçi fazla çalıştığı mesainin zammını almakta ve isterse
fazla zamanın kendisini serbest zaman olarak kullanmaktadır. Anlaşılan
'bilim' adamları tercihlerini yine işverenden yana yapmışlardır.
Bu madde yıllarca MESS patronlarının çalışma sürelerinde esneklik
olarak savundukları şekilde düzenlenmiştir.
Fazla mesailer yüzde 50'den yüzde 25'e inidirilmiş.
Bu madde fazla mesai ödemelerini ortadan kaldırmaya yönelik bir girişimdir.
Fazla saatlerde işçinin onayını almak gerekir şeklindeki tespit yine
göz boyamaya yöneliktir. Bu onay tek taraflı olarak işverenin elindedir.
'Fazla çalışmayan işten ayrılabilir' lafını duymak istemeyen 'gönüllü'
mesaiye kalmak durumunda olacaktır.
Madde 55'te, Yıllık ücretli izne iki gün eklenmiş.
"DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
İşin Düzenlenmesi" bölümü ile ilgili olarak:
Madde 65'te, Çalışma süreleri maddesinde, "Ortalama çalışma
süresi, fazla çalışmalar da dahil olmak üzere, haftada 48 saati aşamaz."
şeklindeki tespit sadece tek haftayı mı yoksa 4 haftanın ortalama
saatini mi belirlediği net değildir.
Madde 66'da Telafi çalışması ile ilgili yapılan tespitler tamamıyla
MESS'in esneklik önerilerinden bir tanesidir. MESS bunu yıllarca talep
etti. İşçi sendikalarının bir bölümü bunu işyerlerinde günlük çalşma
içerisinde izinli olarak yaptırdıkları halde toplu iş sözleşmelerine
koydurmadılar.
Şimdi MESS professörlerine hazırlattığı yasa taslağında bunları koydurtmuş.
Reddedilmesi gereken en temel maddelerden birisidir bu madde.
Madde 67'de, Kriz koşullarında işsizlik sigortasının patronlarca kötüye
kullanması gündeme gelmektedir.
Patronlar iyi kar ettikleri zamanlarda kazandıkları paralarla yat
gezileri ve lüks eğlenceler düzenlerken, 'kötü' günlerinde işçilerin
de finanse ettikleri işsizlik sigortasını kendi yararlarına, yani
krizi aşmak için kullanabileceklerdir. Bunun önüne geçilmelidir. Patronlar
kriz zamanlarında, iyi karlar yaptıkları zamanlarda biriktirdikleri
paraları işçilere vererek krizi aşmaya çalışmalıdırlar.
Madde 72'de çalıştırma yaşı ve çocukların çalıştırma yasağı maddesinde
14 yaşını doldurmuş çocukların çalıştırılabileceği hükmü vardır. Bu
reddedilmelidir. 16 yaşından küçükler çalıştırılamazlar. Devlet ve
sermaye 16 yaşına kadar herkesin okulda okuma imkanını yaratmalıdırlar.
16 yaşından sonra ise meslek okullarına gitme şartı getirilmeli ve
okullarda ilk yıl ağırlıklı olarak teorik eğitim görme ve giderek
teorik-pratik bileşimli bir eğitim sistemi uygulanmalıdır.
Madde 76'da kadın işçilerin doğumdan önce ve sonrasında kullanılacak
paralı izin 6 haftadan 7 haftaya çıkarılmak isteniyor.
Hamile kadının en azından son üç ay içerisinde ağır işlerde çalıştırılmaması,
hafif işlerde çalıştırılması gerekmektedir.
Burada yalnız doktor raporu ile böyle bir şeyin olduğu tespit edilmektedir.
Doktor raporu ancak hamilelik döneminin başından 6. aya kadar olan
bölüm için geçerli sayılabilir.
Madde 77'de, İşçi özlük dosyasının işverenlerce düzenlenmesi ve istendiğinde
yetkili memur ve mercilere vermekle yükümlü kılınması reddedilmelidir.
İşçinin özlük dosyası yalnızca işçiyi ilgilendirir ve bunun işçinin
izni dışında üçünçü şahıs ve kurumlara gösterilmesi yasaklanmalıdır.
Bunun yasaklanmaması özlük haklarına saldırıdır. Dosya da işçiyi ilgilendiren
ve işçi ile patron arasındaki sorunları içeren ve ama aynı zamanda
işçinin denetleme hakkının olduğu, işçinin onayını almayan bir belgenin
bu dosyaya konulamıyacağı tespit edilmelidir.
Yine Avrupanın bazı ülkelerinde bu yönde bir düzenleme vardır.
Madde 82'de İşçi sağlığı ve güvenliği kurulunun işverenlerce kurulacağı
tespit edilmektedir. Bu yanlıştır.
İSİG kurulları sendikaların denetimine verilmelidir. Çünkü işçi sağlığı
ve güvenliği birinci planda işçi için hayati önemdedir. Dolayısıyla
işyerinde hangi önlemlerin alınması gerektiğini onlar belirlemelidirler.
İşveren ancak bu kurulun aldığı kararları uygulamakla yükümlü olmalıdır.
Avrupa'nın bazı ülkelerinde de bu böyle düzenlenmiştir.
"ALTINCI BÖLÜM
İş ve İşçi Bulma" bölümü ile ilgili olarak:
Madde 92'de özel istihdam bürolarının savunulması, işverenlerin ve
onların profesörlerinden oluşan 'bilim' kurulunun sınıfa saldırılarında
hangi boyuta ulaştıklarını göstermektedir.
Bu kiralık işçi ilişkisinden başka bir şey değildir.
Özel istihdam büroları adı altındaki taşeronların işçileri karın tokluğuna
mahküm ettikleri ve bu işçilerin hiç bir hakkının olmadığı iş ilişkisinin
resmileştirilmesi demektir. Bu kesinlikle reddedilmelidir. Bu ortaçağa
geri dönüştür de. Yurtdışında da bu yönde uygulamalar var ve bu uygulamaların
sendikaları bitirme, işyerlerinde kiralık işçilere grev kırıcılığı
yaptırmaya kadar işi vardıkları görülmüştür.
Sadece bu maddeden dolayı bile bu yasa reddedilmelidir.
Madde 93'te bahsedilen ödünç iş ilişkisi hakkında daha önceden tavır
takındık.
Bu madde de reddedilmelidir.
"SEKİZİNCİ BÖLÜM
Ceza Hükümleri" bölümü ile ilgili olarak:
Bu bölümde yeralan madde 102'de, İşyerini bildirmeyen işverene çalıştırdığı
her işçi için yüz milyon lira gibi komik bir ceza öngörmektedir.
Bu ceza caydırıcı bir rol oynamayacaktır. Cezanın en azından işçi
başına 5 milyar lira olarak saptanması halinde kaçak işçi çalıştırmaya
karşı başarılı olunabilir.
Madde 103, Genel Hükümlere Aykırılık maddesinde, eşit davranma ilkesine
ve cinsiyet ayırımı yapan patronlara karşı her işçi için 50 milyon
lira ceza öngörmektedir.
Bu çok komik bir rakkamdır ve caydırıcı hiç bir özelliği yoktur; belki
de tersine 'buyrun cinsiyet ayrımcılığına devam edin'le eş anlamlıdır.
Çünkü cezası 50 milyon liradır.
Burada da gerçekten caydırıcı rolü olan bir ceza uygulanmalıdır; mesela
her aykırı davranmanın cezası 50 milyar lira olmalıdır.
"DOKUZUNCU BÖLÜM
Çeşitli, Geçici ve Son Hükümler" bölümü ile ilgili olarak:
Madde 113'te İşçi Temsilcileri ile ilgili olarak şunlar söylenmektedir:
"İşyeri işçi temsilcileri ile ilgili olarak özel bir düzenleme
getirilinceye kadar, işyerinde sendika temsilcilerinin bulunmadığı
hallerde ve en az on kişinin çalıştığı işyerinde işçiler tarafından
2821 sayılı kanunun 34. maddesinde belirtilen sayıda seçilecek işçi
temsilcileri görev yaparlar.
İşçi temsilcileri bu kanunda kendilerine verilen görevler ile 2821
sayılı kanunun 35 inci maddesinde öngörülen görevleri, işyerindeki
işleri aksatmamak ve iş disiplinine aykırı olmamak koşulu ile yerine
getirirler.
...."
Maddenin geri kalan iki paragraflık bölümünde temsilcilerin seçimi
ve seçim kurulu hakkında bilgi ile alakalıdır.
Yukarıda aktardığımız bölümde en önemli sorun, temsilcilerin görevlerini
"işyerindeki işleri aksatmamak ve iş disiplinine aykırı olmamak
koşulu"na bağlanmasıdır.
Bu gerçekte görev yapmak isteyen bir temsilcinin elinin kolunun işverenlerce
bağlanmasıdır.
Eğer temsilcileri işçiler seçiyorsa, ki öyle deniyor, o zaman işçinin
sorunlarının çözümü de ancak iş saatları sırasında yapılmak zorundadır
ve bu kısmen iş akışını olumsuz etkiler.
Eğer sendikaların örgütlü olmadığı işyerlerinde işçi temsilciliği
gibi bir kurum gerçekten yaratılmak isteniyorsa, o zaman başından
itibaren bu kurumun hak ve görevlerinin belirlenmiş olması gerekir.
Bize göre işçi temsilciliği kurumu, zaten bugün çok zayıf olan sendikaların
örgütlenememesi koşullarında, örgütsüz işyerlerini örgütlemenin bir
aracı olarak kullanılabilir.
Yalnız hak ve hukukları belli olmadığı koşullarda, bu kurum göstermelik
bir kurum olarak da kalabilir ve işverenin işlerini yapan bir kurum
haline de dönüşebilir.
Bunun engellenmesi için bu kurumun hak ve yetkilerinin en azından
Avrupa'daki İşyeri Temsilciliklerinin hak ve yetkileri düzeyinde belirlenmesi
gerekir.
Mesela, bu kurum, işe alınmalarda ve işten çıkarmalarda, izinlerin
planlanmasında, ücretlendirmede, işyerindeki eğitimlerin içerikleri
ve planlanmasında, işyeri sağlığı ve işgüvenliği konusunda, yapılacak
işçin kapsamı hakkında, çalışma saatlerinin ve zamanlarının belirlenmesinde
vb. birlikte karar verme hakkına sahip olmalıdır. İşçi temsilciliği
istemeden işveren bu konularda tek başına karar alamamalıdır.
İşyerinin ekonomik planlamasında vb. bilgilendirilme hakkı olmalıdır.
İşçi temsilciliklerinin işten atılması yasaklanmalıdır vb.
Tüm bunlar olmadan bir işçi temsilciliği bir işe yarayamayacaktır.
* * *
Sonuç olarak,
Toparlanacak olunursa, bu yasa gerek esnekliğin fütursuz bir şekilde
savunulması ve yasal güvence altına alınması, gerek kıdem tazminatlarının
fona devredilerek hiç edilmesi tehlikesi ve gerekse de ödünç iş ve
kiralık işçi maddelerinden dolayı sendikalar ve işçi örgütleri tarafından
amasız reddedilmesi gerekir.
Bizim yasa içerisinde olan bazı relatif iyileştirmeleri de göstermeye
çalışmamız, bu temel bakış açımızdan bir şey kaybettirmemektedir.
Sınıf hareketinin öncüleri ellerindeki imkanlarla bu yasanın çıkmaması
ve daha iyi bir yasanın çıkarılması için yeni 15/16 Haziran direnişlerini
örgütlemek için çalışma yapmakla görevlidirler.
Herkes bu görevini yerine getirmek için çalışmalıdır.
30 Haziran 2002
Değerli okuyucular, aşağıda bize Almanya'dan e-mail yoluyla "Trotz
Alledem" (Herşeye Rağmen) dergisinden okurların ulaştırdıkları,
Almanya'da bir süre önce yürütülen IG Metall işkolundaki grevler üzerine
bir yazıyı olduğu gibi yayınlıyoruz. "Trotz Alledem" dergisinden
arkadaşlara buradan teşekkürlerimizi iletiyoruz ve umuyoruz ve biliyoruz
ki, bu tür bilgi-alışverişi ve uluslararası dayanışma örnekleri mücadelemizin
gelişmesine büyük katkılarda bulunacaktır. Arkadaşlara okurlarımız adına
da buradan dayanışmacı-devrimci selamlarımızı iletiyor ve diyoruz ki:
Mücadeleniz mücadelemizdir! Yaşasın uluslararası dayanışma!
YDİ ÇAĞRI
Almanya'da 2002 Toplu İş Sözleşmeleri IG Metall
(Metal iş kolları sendikası) ağalarınca "tatlı" sonuca bağlandı
IG Metall Almanya'nın ikinci büyük sendikası konumundadır. Sınıf
sendikası olmaktan fersah fersah uzaktadır. Tamamen bürokratlaşmış
ve devletin en önemli mekanizmalarından biri haline gelmiştir. Emperyalist
Alman devletinin hakimiyetini sürdürebilmesi için, IG Metall işçi
sınıfının hareketini düzen sınırları içinde tutabilmek görevini üstlenmiş
durumdadır. Bu görevinde yer yer de başarılı olabiliyor. Son yirmi
yılda işçi sınıfının kazanılmış haklarından, yüzden fazlasının devlet
ve kapitalistler tarafından gasp edilmesine karşı kayda değer herhangi
bir mücadele IGMetall ve diğer sendikalar tarafından yürütülmüş değildir.
Yine son yirmi yılda Toplu İş Sözleşmelerinde (ücret pazarlıklarında)
talep edilen ücret zamlarının yarısı veya yarısının da altında hak
"kazanabilmişlerdir". Toplu İş Sözleşmeleri (ücret pazarlıkları)
süreçlerinde IG Metall'in performansının pek iyi olduğu söylenemez.
Tüm bu olumsuzluklarına rağmen, sendikal mücadelede diğer sendikalara
yol gösterici bir yapıya sahiptir. Özellikle de Toplu İş Sözleşmelerinde
(ücret pazarlıklarında), diğer sendikalar IG Metall'in tavrına göre
kendilerine strateji belirliyorlar. Almanya'daki bütün sendikalar
Toplu İş Sözleşmeleri (ücret pazarlıkları) öncesi IG Metall'in ücret
zammı sınırını belirlemesini beklerler. IG Metall'den sonra diğer
sendikalar kendilerine yön verirler, ücret zammı talebini belirlerler.
2002 Toplu İş (ücret) Sözleşmeleri süreci de böyle başladı. IGMetall,
ücret zammı miktarını belirlemek amacıyla işletmedeki sendika temsilcileriyle
toplantılar düzenlediler. Bu toplantılarda %8 ile %11 arası ücret
zammı talebi ileri sürülüyordu. 11 Eylül, savaşın etkisi ve kapitalistlerin
ekonomisinin 'kötü' koşulları gerekçe gösterilerek, IGMetall ağaları,
%6,5 ücret zammı talebiyle patronların karşısına çıkacaklarını duyurdular.
Tabanın istekleri göstermelik dinlenmiş ve sendika ağaları sonuçta,
bir kez daha, kendi bildiklerini okumuşlardı.
Biz, otomotiv sanayi dalında çalışanlar, sendika ağalarının tavrının
başka türlü olmayacağını yazılı ve sözlü propaganda ettik. İşçi sınıfının
gerçek hakkı olan %32,4'ü savunduk. 1993-2002 senesi arasında prodüktivitedeki
%20 artışın Toplu İş Sözleşmelerine yansıması sıfır olmuştur, yine
1993 senesinden beri reel ücretteki kayıp %6,9 olmuştur, enflasyon
%2,5'larda seyrediyor, yeni emeklilik yasasının (Riesteremeklilik)
getirdiği ek yük %3'tür. Bunların toplamı; %32,4 eder.
Biz %32,4'lük ücret artışı talebimizi, işçi sınıfının kendi mücadelesini
kendi eline almasını, örgütlülüğün önemine işaret eden, grev ve mücadele
komiteleri aracılığıyla mücadeleyi kendi elimize almamız gerektigi
görüşlerimizi Almanya'nın Baden-Württemberg eyaletindeki büyük otomobil
fabrikalarında geniş bir şekilde yaygınlaştırdık. Toplu İş Sözleşmelerinin
yürütüldügü salonların önüne giderek, orada pankart ve işletme gazetemizle
değişik işletmelerden gelen işçilere görüşlerimizi taşıdık. Bu tür
eylemlere katılanlar genellikle işletmelerde en aktif çalışma yürüten
işçiler oluyor. Böylece kendi çalıştığımız işletmelerin dışındaki
işçilerle de tanışma olanakları yakalayabildik. İşletme gazetemizi
olumlu bulanlar, çogaltıp, kendi işletmelerinde dağıtacaklarını söylediler.
İşçilere sendikanın talebi olan %6,5 ile yetinilmemesi; çalışma saatlerinin
düşürülmesi; Cumartesi günleri çalışılmaması; fazla mesaiye ve esnek
çalışmaya son verilmesi; 146. madde'nin kaldırılması gerektiğini anlattık.
(Bu maddeye göre; grevde olan işletmenin mal göndermemesi sonucunda,
herhangi bir işletmenin üretimi engellenirse, işçileri ücret ödemeden
eve gönderebiliyorlar. İşçiler, 146. madde çerçevesinde herhangi bir
kurumdan ücretlerini alamıyorlar. Eskiden 116. madde vardı. Bu maddeye
göre grevden kaynaklı üretimin durması koşullarında işçiler, işçi
dairesinden kısa çalışma yasası çerçevesinde ücretlerinin bir kısmını
alabiliyorlardı. 146. madde; anti grev maddesi olarak tanımlanıyor.)
Almanya'da Toplu İş Sözleşmeleri bir müddet barışçıl yürütülüyor.
Barışçıl denen dönemde uzlaşma sağlanamasa, bu kez "sınıf mücadelesi"
başlıyor. İşveren ve sendika temsilcileri barışçıl dönemde işi bitirmeye
büyük önem veriyorlar. Fakat bu dönemde işverenler uzlaşmaya yanaşmazlar.
Sendika ağaları ise işçi sınıfının gerçek önderleri edasıyla mücadele
alanlarında ajitasyon-propaganda yaparlar. Bu yalancı pehlivanları
tanımayanlar, bunları gerçek işçi sınıfının önderleri sanırlar. (Hatta
uyarı grevine dayanışma amacıyla gelen bir arkadaş, bu sahte pehlivanların
konuşmalarını bütün samimiyetiyle alkışladı.) İlkin Toplu İş Sözleşmelerinin
yapıldığı salonun önüne işçileri yığarlar. Barışçıl dönem daraldıkça
görüşmelerin yapıldığı salonların önüne daha fazla işçi yığmaya başlarlar.
Bununla keskin mücadele veriyorlarmış havası verirler. Oysa, esas
manevraları mücadeleci işçilerin "taşkınlık" yapma imkanlarını
engellemek içindir.
Barışçıl denen dönemde, işverenlerle yapılan pazarlıklarda katedilen
yolda işverenler 13 ay süreli %3,3 vermeye razı edilebilmişlerdi.
Sendika temsilcileriyse %4'ün biraz üzerine razı olacaklarını ilan
ettiler. İşverenler, %4'ün yükünü taşıyamayacaklarını, bunun ülke
ekonomisinin yükselişine engel olacağını açıkladılar. Ve Toplu İş
Sözleşme görüşmeleri koptu. IG Metall ağaları grev tehditinde bulundular.
Yeşiller/SPD koalisyon hükümeti sonbaharda yapılacak genel seçimler
zarar görebilir düşüncesiyle, greve gidilmeden uzlaşma sağlanması
için harekete geçtiler. İşverenler ise; grevin ülke ekonomisinin yükselişini
ve yeni işyerlerinin açılmasını engelleyeceğini propaganda eden afişlerle
reklam panolarını donattılar. Ok yaydan çıkmış ve "keskin sınıf
mücadelesi" başlamıştı! IG Metall ağaları, her Toplu İş Sözleşme
görüşmeleri dönemlerinde gelenekselleşen, bir saatlik uyarı grevlerini
yaptılar. Bu grevlerde %6,5'ten bir kuruş dahi az anlaşmaya razı olmayacaklarını,
direneceklerini propaganda ettiler. Greve gitmekten çekinmeyeceklerini,
fakat işveren temsilcileriyle de her an görüşmeye hazır olduklarını
söylemeyi de ihmal etmiyorlardı. Uyarı grevlerine katılım oldukça
yüksekti. Bu duruma sendika ağaları oldukça şaşırıyorlardı. Geçmişteki
uyarı grevlerine katılımın düzeyi düşük oluyordu. Uyarı grevlerinde
işçilerin morali çok iyi idi. %6,5 ücret zammında direniyorlardı.
Konuşmacıların sesi sık sık, %6,5'tan bir kuruş aşağı olmaz! sloganlarıyla
kesiliyordu. Kitlenin bu coşkusu karşısında, gaza gelen işçi "önderleri"
işverene, sermayeye ve koalisyon hükümetine eleştiri getirmekte hiç
bir sakınca görmüyorlardı. İşverenlerden açık açık emeğin ve kaliteli
işin karşılığını istiyorlardı. Aksi durumda bantları durduracaklarını
ilan ediyorlardı. Sendika ağalarının bu ve benzeri konuşmaları işçilerin
beğenisini kazanıyor ve işçiler tezahüratta bulunuyorlardı.
Biz, işletme gazetesi ve pankartımızla taleplerimizi tüm işçi arkadaşlara
ulaştırmaya çalışıyorduk. Bir yandan değişik bölümlerde çalışan işçi
arkadaşlarla bağ kurup işletme gazetesi ve taleplerimiz üzerine tek
tek işçilerle konuşuyorduk. Bir yandan da sendika ağalarının konuşmalarına
karşı gerçek taleplerimizi sloganlaştırıyorduk. İşletme gazetemiz
oldukça ilgi çekiyordu. Gazeteyi tanıyorlardı fakat kimlerin gazeteyi
yaygınlaştırdığını bilmiyorlardı. Yıllardır kafalarında giz olan bir
sorunu çözmüşlerdi, rahat rahat gazete hakkındaki düşüncelerini açıklıyorlardı.
Bazı işçiler gazetenin her sayısını elde ettiklerini ve özenle incelediklerini
söylüyorlardı. Bazı işçiler de falan örgütün gazetesidir önyargısıyla
gazeteyi almayı reddediyordu. Gazetenin düşündükleri örgütün değil
işletmede çalışan işçilerin kendilerinin çıkardığı bir gazete olduğu
açıklandıktan sonra gazeteyi alıyor ve sorular soruyorlardı. En çok
karşılaştığımız sorular arasında "Sendika önderlerini çok eleştiriyorsunuz?
Sendikalar olmasa bizler ne yaparız?" soruları geliyordu. Başka
bir soru ise "Grev ve mücadele komiteleri, böyle bir şey nasıl
örgütlenebilir?" idi. Her şeyden önce sendikayla sendika ağalarını
birbirinden ayırarak tartışmaları yürüttük. Mesele bu şekilde anlatıldığında
sorun yok! Hemen anlaşıyoruz. Bu kez kendileri sendika 'önderlerinin'
maharetlerini anlatmaya başlıyorlar. Mutlaka bir şeylerin yapılması
gerekliliğini kabul ediyorlar. Ama nasıl olacak, dendiğinde, işte
bu iş zor diyorlar. Zorluğu hep birlikte, küçük te olsa örgütlenerek
aşabileceğimizi söylüyor ve grev ve mücadele komitelerinin kurulmasının
bugün için en doğru yöntem olduğunu anlatıyoruz. Grev ve mücadele
komitelerinin işletmedeki sendikalı sendikasız tüm işçilerin seçeceği
komitelerden oluşacağını ve aynı zamanda bizlerin talep ve isteklerini
savunmayan komite üyelerini geri çekip yerine yenilerini seçebileceğimiz
komiteler şeklinde yaptığımız açıklamamızı sempatiyle karşılıyorlardı.
Kimileri de gazetenin içinde ne yazdığından habersiz olarak 'Benim
komünistlere ihtiyacım yok!' önyargısıyla bizden uzaklaşıyorlardı.
Toplu İş Sözleşmeleri ve grev tartışmalarından dolayı, arkadaşlarla
sürekli biraraya geliyor, durum değerlendirmesi yapıyorduk. İhtiyaca
göre işletme gazetesi çıkarılıyor, gelişmelere müdahle edilmeye çalışılıyordu.
Toplu İş Sözleşme görüşmeleri tıkanmıştı. İşverenler ancak 13 ay süreli
%3,3 verebileceklerini, fazlasının ülke ekonomisi için yıkım olacağını
ve böyle giderse birçok işyerinin kaybedileceği korkuları veriliyordu.
Sendika ağaları ise %4'ten aşağı olmaz! düşüncesiyle tekrardan görüşmelere
açık oldukları mesajını veriyorlardı. Diğer yandan da grev için referanduma
başvuracaklarını açıklıyorlardı. İşçilerin, Toplu İş Sözleşmeleri
görüşmelerinin yapıldığı salonların önünde, uyarı grevleri ve işletmelerdeki
işyeri toplantılarındaki eğilimleri grevden yana idi. Bunları yeterli
bulmayan sendika ağaları Baden-Württemberg eyaleti sendika teşkilatı
olarak bir de salon toplantısı düzenlediler. Buradaki konuşma ve propagandalar,
uyarı grevleri ve Toplu İş Sözleşmeleri görüşmeleri esnasında yapılan
konuşmaların hemen hemen aynısıydı. Bu salon toplantısında, greve
gidileceğinin startı verildi. Salonda 3000 ile 3500 arası işçi ve
aileleri vardı. İşçiler %6,5'ta kararlı olduklarını pankart, döviz
ve sloganlarıyla gösteriyorlardı.
Grev, ama nasıl bir grev? IG Metall sendika ağaları 'küresel dünyadaki'
güneşin altında çoktan yerlerini almışlardı. Esnek çalışma, esnek
iş saatleri, esnek iş zamanı, esnek işten çıkarma, esnek iş kontratı,
derken bir de başımıza; ESNEK GREV çıktı. Evet yanlış okumuyorsunuz
IG Metall sendika ağaları ESNEK GREV dedikleri yönteme başvuracaklarını
duyurdular. ESNEK GREV'e göre; ilk gün A işletmesinde greve gidilecek,
ikinci gün B işletmesinde, üçüncü gün C işletmesinde greve gidilecek.
Bu da kendi içinde detaylara ayrılıyor; ilk gün otomobil üreten fabrikalarda
grev olacak, ikinci gün otomobil üreten fabrikaya parça hazırlayan
küçük işletmelerde greve gidilecek. Üçüncü gün ise başka bir otomobil
üreten fabrikada greve gidilecek. Bu çark böyle devam edecek. Sendika
ağalarının neden böylesi bir ESNEK GREV taktiğine başvurdukları sorusuna
verdikleri cevapları ise: 146. Paragraftan kaynaklı soğuk lokavt uygulamasını
engellemekmiş.
Grevler başlamadan önce, en çok tartıştığımız konulardan biri; esnek
grev ve soğuk lokavt konuları oldu. Soğuk lokavt uygulanması hallerinde,
mutlaka ücretler ödenmeyecektir kuralının olmadığını degişik eyaletlerdeki
işçi arkadaşlar pratik mücadelelerinde tespit etmişler. Biz, araştırmalarımızla
bunu öğrendik. İşverenin "İş yok, evlerinize gidebilirsiniz"
uyarılarına ragmen işyerinde kalınıp iş istendigi koşullarda 146.
madde işlemiyor. Yasada boşluk ve çelişkiler var. Yani, soğuk lokavt
gerekçesiyle; ESNEK GREV yöntemine başvurmak, işçileri aldatmaktan
başka bir anlama gelmiyor. ESNEK GREV'le amaçlanan sermayeye zarar
vermemektir. Bir günlük, bilemedin bir haftalık grevin işverene etkisi
çok zayıftır. İşveren, hemen hemen tüm işçi temsilcilerini ellerinde
bulunduruyor. Bir kaç Cumartesi, biraz da fazla mesai yapmayı karar
aldılar mı aradaki üretim açığını kolayca kapatabilirler. Bizler işletme
gazetesi üzerinden ve sözlü yollardan talep edilen haklar elde edilinceye
kadar greve devam edilmesi gerektiğini savunduk ve propaganda ettik.
Grev bölgeleri olarak, Baden-Würtemberg ve Berlin-Brandenburg eyaletlerini
tespit edildi. Her iki bölgede de grev için referanduma gidildi. Baden-Würtemberg'deki
işletmelerin %90'ı greve evet dedi. Berlin-Brandenburg'da ise %89,72'si
greve evet dedi. Greve başlama günü olarak 6 Mayıs tespit edildi.
Bizler işletmelerde çalışma yürütenler olarak, işletme gazetesi grev
özel sayısı çıkararak, bunları işletmelerde geniş şekilde dağıttık.
Grevlerin başlamasına kısa bir zaman kala, tüm çalışanların değil
de, sadece sendika temsilcilerinin grev gözcüsü olarak katılacağı
duyuruldu. İşçisiz grev olmayacağı, tüm işçilerin greve katılması
gerektiği yönünde çağrı yaptık. Sendika ağalarının işçileri evde bırakmak
istemelerini şiddetle eleştirdik. Arkadaşların büyük çoğunluğu daha
hiç grev görmemişlerdi, küçük bir azınlık ise 18 yıl önce grevi yaşamışlardı.
İşyerlerindeki sendika temsilcilerinin hepsi grev gözcülüğü yapmakla
görevlendirilmişlerdi. Greve gelemeyecek olan sendika temsilcileri
ise tehdit edilmişlerdi.
Greve Daimler-Chrysler (Mercedes) Sindelfingen'den start verildi.
Üretime katılan üç vardiyanın sendika temsilcilerinin hepsi, kendi
vardiyalarında greve katılacaklardı. Greve gece vardiyasıyla başlandı.
Biz, bir grup arkadaş gece vardiyasında olmamamıza rağmen, grev alanına
gittik. Aramızdaki arkadaşlardan biri, 1984 yılındaki çalışma saatlerinin
kısaltılması için yapılan grevi yaşamıştı. O gün yaşadıklarını bizlere
anlatıyordu; beklediklerinin üzerinde grev kırıcıları varmış. Sert
tartışmalar, karşılıklı tartaklamalara kadar işi vardırmışlar. Bütün
engelleme ve ikna çalışmalarına rağmen beklenenin üzerinde işçi fabrikaya
girebilmiş. İçeri girebilen işçilerle üretim yapabilme imkanı olmadığından
dolayı; grev kırıcılarına genel temizlik yaptırmışlar. Gece vardiyasından
bir saat önce merkez giriş kapısında olduk. Olur ya, grev kırıcıları
falan gelirse, onları engellemek veya ikna etmek düşüncesindeydik.
Tüm işyeri sendika temsilcileri merkez giriş kapısında buluşup, buradan
diğer yan giriş kapılarına dağılacaklardı. Bu nedenden dolayı, biz
de merkez giriş kapısına gitmeyi seçtik. Duruma göre diğer yan giriş
kapılara da gidecektik. Gece vardiyasının başlamasına bir saat on
beş dakika vardı. Grevi yaşamış olan arkadaş bizleri uyarıyor: her
an grev kırıcıları gelebilirler! İlerleyen dakikalarda böylesi bir
tehlikenin olmadığını anlamakta zorluk çekmiyoruz. İşçi temsilcilerinden
birisi (işverenin ikinci derecede uşağı) fabrikaya bir takım malzeme
getirmek üzere girmeye çalışıyor. Turnike giriş kartı turnikeyi açmıyor.
İşyeri güvenlik personelini yardıma çağırıyor. Güvenlik personeli
özel kapıdan işçi temsilcisini içeri alıyor. İşçiler sesli bir şekilde
espri yapıyorlar: "İşte ilk grev kırıcısı, bırakmayın. Engel
olun!" Öğreniyoruz ki, işveren, işçilerin turnike kapısını açan
kartlarını kilitlemiş. Bu olayla birlikte kafamızdaki grev kırıcıları
gelebilir kuşkusu da dağılıyor. Grev kırıcıları gelecek olsalar bile
içeri giremezler. Gece vardiyasında iki binin üzerinde işçi var. Doğal
olarak bunların işyeri sendika temsilcileri de azdır. Merkezi giriş
kapısında sendika önderleri, işçi temsilcileri ve işyeri sendika temsilcilerinin
toplamının sayısı altmış kadardı. Bu grev 18 yıl aradan sonra ilk
grev olması özelliğini taşıdığından dolayı, basının özel ilgi alanı
konumunda idi. Burada bulunan tek tek insanlarla konuşma, tartışma
imkanı bulduk. Temsilciler düzeyinde grevlerin yaptırımcı gücünün
olmayacağı düşüncemiz ilgi topladı, tartışmalar bu yöne kaydırıldı.
Bir kaç işçi temsilcisi; "İşçiler bir gün evlerinde dinlensinler
diye düşündük" saçmalığını ileri sürdü. Buna, işyeri işçi temsilcileri
daha çok bozuldular. Yoğunlaştığımız başka bir konu şöyleydi: Biz
%6,5'un çok fazlasını hak ediyoruz. Fakat grevin başlamasıyla birlikte
%6,5'tan geri adım atmamak gerekiyor. Bu noktada işçiler daha radikal
çıkışlar yaptılar; "%6,5'un altında anlaşma olursa, sendika üyeliğime
son veririz dediler vs. Sendikalardan ayrılmanın sendika ağalarının
işine yarayacağını, sendikal mücadeleyi zayıflatacağını, bu nedenlerden
dolayı sendikadan ayrılmanın doğru olmayacağını savunduk. Birlikte
götürdüğümüz işyeri gazetesinin grev özel sayısını dağıttık. Toplu
İş Sözleşme görüşmelerini yürüten sendika ağası Bertholt Huber'in
basın şovundan sonra, merkez giriş kapısına toplananların yarısından
çoğu dağıldı. Saat 11.30'dan sonra grev gözcüleri de dağıldılar. Bir
grup işyeri sendika temsilcileriyle sohbetimizi, yakındaki bir kitle
derneğinde devam ettirdik. Gece vardiyasının grevi, toplam dört saat
sürdü. Grev gündüz erken vardiyasıyla devam edecekti.
6 Mayıs, grevin ilk günü. Gece vardiyasından daha fazla katılım var.
200 kişi civarında. Pankart ve dövizlerde de artış var. Soğuk ve sıcak
içecekler sendika tarafından organize edilmiş. Erken vardiyasında
da işçiler "evlerinde istirahata çekilmişler". Grev, temsilciler
düzeyinde yürüyor. Biz gece vardiyasında yürüttüğümüz tartışmaları
burada da yürütüyoruz. Tartışmalardan olumlu yanıtlar alıyoruz. İşletme
gazetemiz elden ele dolaşıyor. İşyeri temsilcileri ve sendika ağalarının
esas ilgi alanı, medya ile röportaj yapmaktı. İşçiler arasında dostça
arkadaşlık ilişkileri rahatlıkla gözlenebiliyordu. Davul-zurna eşliğinde
göçmenler ve Almanlar birlikte halay çekiyorlar. İşçiler ikiye bölünüyorlar;
işveren futbol takımı ve işçi futbol takımı. Maç başlıyor, işveren
futbol takımının tek bir taraftarı yok. Bütün seyirciler işçi futbol
takımının taraftarı. Maç esnasında da esprili, hoş bir zaman geçiriliyor.
İşçiler birbirleriyle biraz daha kaynaşıyor. Bir grup işçi gitar eşliğinde
ilerici marşlar söylüyorlar. Fakat marşlara çok az işçi eşlik ediyor.
Biz, merkez giriş kapıdan diğer kapıları dolaşmak üzere yola çıkıyoruz.
Diğer giriş kapılarında adeta sembolik grev gözcüleri oluşturulmuş.
Grev gözcülerinin esas görevi, giriş-çıkışları kontrol etmekti. Grevden
ziyade boş vakit geçirmek türünden oyunlar oynanıyor, sohbetler ediliyordu.
Merkez giriş kapısına oranla diğer kapılarda daha az grev gözcüsü
ve işçi var. Biz her gittiğimiz giriş kapısında tartışma ortamı yaratıyorduk
ve işletme gazetemizi dağıtıyorduk. Tepkiler olumlu oluyordu.
7. giriş kapısı diger kapılardan biraz daha canlı. Burada tartışmalar
daha heyecanlı yürütülüyordu. Toplu İş Sözleşmeleri ve uyarı grevleri
döneminde taşıdığımız pankartımızı, 7. kapıda da açıyoruz. IG Metall
üyesi işçi temsilcisi pankartımızın asılmasını engelliyor. Greve zarar
verir düşüncesiyle tartışmıyoruz. Bu kez pankartımızı, grev alanının
dışı sayılabilecek bir yere asıyoruz. Aynı işçi temsilcisi, "Bizim
grev ve mücadele komitemiz var: IG Metall! Sizin grev ve mücadele
komitenize ihtiyacımız yok!" dedi ve pankartımızın iplerini kesmeye
başladı. Greve zarar vermemek düşüncesiyle pasif bir direniş gösterdik.
Sesli olarak, yapılanın düşünce özgürlüğü ve demokrasiyle bağdaşmadığını
yüksek sesle söyledik. Ve tartışmayı uzatmadık. Üçüncü giriş kapısı
en cansız olan kapıydı. Buradaki grev gözcüleri bir an evvel toplanıp
evlerine gitmek istiyorlardı. Biz ve dışımızdaki dayanışma amacıyla
orada bulunanları grev kırıcısı gibi karşıladılar: "Boşuna içeri
girmeye çalışmayın. Siz girmek isteseniz dahi işletme güvenlik personeli
sizi içeri almaz. Hadi çekin gidin!" diyorlardı. Kendilerine,
grev kırıcısı olmadığımızı, dayanışma amacıyla burada bulunduğumuzu
söylememize rağmen, "Biz zaten toplanıp gidiyoruz, siz de giderseniz
iyi olur" uyarısını yaptılar. Bu uyarıya rağmen kaldık ve tartışma
başlattık. Öğleden sonra 14.30'da tüm giriş kapılarındaki grevler
sona erdirildi. Grevin ilk gününde işletmelerdeki grevlerde, 63 bin
işçinin olduğu açıklandı. Grev günü boyunca grev kırıcıları olmadı
ve grevler çok sakin geçti.
Grevden sonraki gün, işletme gazetesini giriş kapılarında ve içeride
dağıttık. İşyerinde tartışmaların esas konusu grevdi. Biz tartışmaları,
grevi kitlesel katılımlı bir greve dönüştürme ve %6,5 talebinden taviz
vermeme ortamına çektik. Bunların yanı sıra; madde 146'ya hayır, çalışma
saatlerinin 35 saate düşürülmesi ve pazartesinden cumaya kadar iş
saati ve cumartesi günleri çalışmaya son gibi talepleri yaygınlaştırmaya
çalıştık.
6 Mayıs günü başka bir grev de Stuttgart yakınlarındaki Porsche otomobil
fabrikasında vardı. Buradaki greve katılım daha fazla ve daha militancaydı.
Sendikanın işçilere evlerinizde kalın çağrısına rağmen, işçilerin
çoğunluğu (2000-2500) aktif bir şekilde grevde yerlerini almışlardı.
Üçüncü 'büyük grev' de Audi otomobil fabrikasında gerçekleştirildi.
Burası en pasif olanıydı. Bu bölgede çıkarılan işletme gazetesini,
Audi grevinde yaygınlaştırdık. Diğer grevlere oranla daha cansız tartışmalar
yürütüldü. Burada da grev, işyeri sendika temsilcileri düzeyinde yürütüldü.
Audi'ye yedek parça üreten, küçük bir işletmede grev gerekçe gösterilerek
öğleden sonra işçiler evlerine gönderilerek, soğuk grevi uygulamış
oldular.
Küçük çaplı grevlerin varlığı dahi his edilemedi. Basında bile az
haber değeri bulabildi.
İlk grev turları etkisini göstermemişti. İşverenler olumlu adım atmıyorlardı.
Sendika ağalarıysa, %4'ten biraz fazla verilmesi koşullarında tekrar
pazarlığa başlayabileceklerini duyuruyorlardı. Nafile, işverenlerden
cevap gelmiyordu. Sendika ağaları gönülsüzce greve devam etmek zorundaydılar.
Gerçekte grevin olmasını hiç mi hiç istemiyorlardı. Bir günlük grevin
kendilerine kaça mal olduğunu hesaplamaya başlamışlardı bile.
Büyük otomobil fabrikalarında 13 Mayıs'ta da tam gün grev yapılacağını
duyurdular.
6 Mayıs'ta uyguladıkları yöntemi 13 Mayıs'ta da uyguladılar. Biz de
biraz daha deneyimli ve hazırlıklı olarak, Daimler-Crysler (Mercedes)'in
Sindelfingen'deki fabrikasının önünde greve katıldık. 13 Mayıs grevinde
daha fazla işçilerin katılımı dikkatleri çekiyordu. Basın ve sendika
kurmayları tam teşekkül grev alanındaydılar. Grevde mücadeleci coşku
vardı. Davullu-zurnalı halay (Almanya'da da davullu-zurnalı-halaylı
grev olurmuymuş demeyin, Türkiyeli göçmenler tam teşekkül gelmişlerdi)
ve maç esas aktiviteyi oluşturuyordu. Sloganlar daha çeşitli ve sık
aralıklarla atılıyordu. Dövizler renklenmiş ve çeşitlenmişti. Sendika
ağalarının konuşmaya başlamasıyla, işçiler de tepkilerini dışa vurdular.
Sahnenin önünde biriken, bizim de aralarında bulunduğumuz, küçük bir
azınlık sendika ağalarının konuşmalarını sık aralıklarla kesti. Küçük
azınlık biraz daha büyümeye başladı. Sloganlar daha gür çıkıyordu.
%6,5'in altında anlaşmanın kabul edilemeyeceği, 146. maddenin kaldırılması
ve 116. maddenin tekrardan yasallaşması istekleri coşkulu bir şekilde
sloganlaşıyordu. Sendika ağalarının, "Biz uzlaşmak zorundayız,
uzlaşmadan sonuca varamayız" açıklaması büyük bir tepkiyle karşılandı.
İşçiler hep bir ağızdan, "Her türlü kokuşmuş uzlaşmalara hayır!"
diye dakikalarca slogan attılar. Sendika ağaları konuşmalarını sürdüremiyorlardı.
İşçilerin ara vermesini fırsat bilip, hemen konuşmalarını sürdürmeye
çalışıyorlardı. İşçilerin cevabı yine aynı oluyordu. İşçiler kartonlara
yazdıkları taleplerini sendika ağalarına veriyorlardı. Biz de işletme
gazetemizi, tabanın ne düşündüğünü öğrensinler diye ne kadar sendika
ağası varsa hepsine ayrı ayrı dağıttık. 13 Mayıs grevi için sendika
ağaları motosiklet şovu düzenlemişlerdi. İşçilerin dikkatini tümüyle
motosiklet şovuna endeksleşmişlerdi. Motosikletlere belli bir giriş
kapısından start verilmişti, şov tüm kapılarda yapılacaktı. Şovu birinci
kapıda sonuçlandıracaklardı. İşçiler slogan atmaya başladığında, hemen
motosikletlerin geleceği duyurusu yapılıyordu. Bununla işçileri susturmanın
bir yolunu bulmuşlardı. Bu grevde net görülen bir gelişme vardı: İşçiler
aktifleşiyor ve %6,5 talebi ile de yetinmiyorlardı. Eylemde sendika
ağalarının ve sermayenin karşısına değişik taleplerle çıkıyorlardı.
Bu durum sendika ağalarını düşündürüyor ve korkutuyordu. Grevin uzaması
durumunda, işçilerin daha fazla aktifleşebileceği, sendika ağalarının
hiç de istemediği ve istemeyeceği bir durumdu. Sendika ağalarının,
işletmelerde çalışanları grevden uzak tutması, buna bir örnek değil
midir? 13 büyük işletmede toplam 53 bin işçi greve çıkmıştı. Audi
Neckersulm'de de giriş kapılarının önünde işletme gazetesini dağıtıyor,
tartışmalar yürütüyorduk. Burada da işçiler bir önceki grev gününe
oranla daha aktiflerdi. Sendikanın ESNEK GREV yöntemini eleştiriyorlar,
%6,5'ten geri adım atılmasını asla kabul etmeyeceklerini savunuyorlardı.
Son gittiğimiz kapıdaki arkadaşlar, tartışma yanlısıydı, biz de onların
isteğine cevap vermiş, birlikte tartışma yürütüyorduk. Bir ara birinin
ani bir hareketle arkadaşımızın elinden gazeteyi çekiştirdiğini fark
ettik. Hemen müdahale ettik. Arkadaşlarla birlikte adamın ne yapmak
istediğini öğrenmek istedik. Adam sendikaya karşı olan yazıları dağıtmaya,
işçilerin kafalarının karıştırılmasına müsade etmeyeceğini söylüyordu.
Buna işçilerin kendilerinin karar vermesi gerektiğini, bizim sendikaya
değil sendika ağalarına karşı eleştirilerimizin olduğunu, savunduklarımız
arasında yanlış gördüğü konular varsa, onlar üzerine tartışmaya hazır
olduğumuzu, hatta gazetemizde de yayınlamaya hazır olduğumuzu söyledik.
Bize engel olmak isteyen kişi işçi temsilcisi konumunda olan biriydi.
Tartışmaya katılanların büyük çoğunluğu, tartışmaların seyri içinde
saldırıyı doğru bulmadıklarını açıkladılar. Biz işletme gazetesini
dağıtmaya devam ettik. Grevler boyunca tek bir grev kırıcısı görülmemişti.
İşçiler sendikanın talebi olan %6,5'un arkasında kararlı bir şekilde
duruyorlardı. Fakat, ne yazık ki, sendika ağalarının kendileri kendi
taleplerinin arkasında duracak durumda değillerdi. Biz, Toplu İş Sözleşmeleri
başlamadan, işletme gazetesi üzerinden ve işyerlerindeki tartışmalarımızda,
sendika ağalarının kendi önerdikleri ücret artışı zammını elde etmek
için doğru dürüst mücadele yürütmeyeceklerini propaganda etmiştik.
Mücadeleyi kendi ellerimize almamız gerektiğini ısrarla ve kararlılıkla
savunmuştuk.
Beklenen oldu. 15 Mayıs günü sendika ağaları, 22 ay süreli %4 ile
bilinen kokuşmuş uzlaşmalarını gerçekleştirdiler. Bu kokuşmuş uzlaşma,
işyeri sendika temsilcilerinde şok etkisi yarattı. İşyerlerinde, işçilerle
direkt karşı karşıya gelenler, esasda işyeri işçi temsilcileridir.
İşçiler, işyeri işçi temsilcilerine hesap soruyorlardı. Kokuşmuş uzlaşmanın
sağlandığı gün, işyerlerindeki işçi temsilcileri ve bazı işyeri sendika
temsilcileri ortalıkta görünmedikleri gibi telefonlara da çıkmadılar.
Daimler-Crysler (Mercedes)'in Sindelfingen'deki fabrikasında işyeri
toplantısında işyeri temsilcileri salona girdiklerinde yuhalandı ve
ıslıklandılar.
Toplu İş Sözleşmelerinin sürdüğü evrede, işverenler sendikası 12 ay
süreli %3,3 ücret artışı yapmaya hazır olduklarını açıklamışlardı.
Bizim kahraman sendika ağaları olmaz dediler. Ve işçi sınıfını greve
çağırdılar. Şimdi, grevle elde edilen, 22 ay süreli %4 ücret artışı,
işverenler sendikasının önerdiği; 12 ay süreli %3,3'ten yüksek midir?
Biz, işletme gazetemizde anlaşmayı analiz ederek, greve devam edilmesi
gerektiğinin bilincini işçilere taşıdık. %4 ile anlaşmaya varıldığı
açıklamasının büyük bir yalan olduğunu teşhir ettik: %4 bu yıl için
geçerli, gelecek yıl için ise %3,1 ücret artışı yapılacak. Bu yıl
için öngörülen %4'ün %0,9'u ERA'ya ("Telafi Çerçeve Anlaşması"),
yani aynı bölümde çalışan kafa ve kol emekçilerin ücretlerinin yeniden
denkleştirilmesine ayrılacak. İşçilerin eline geçecek olan %3,1'dir.
İkinci yıl için: ERA'ya ("Telafi Çerçeve Anlaşması") %0,5
ayrılıyor. İkinci yıl için ücret artışı için %3,1'de uzlaşılmıştı.
İkinci yıl için ise işçilerin cebine girecek para %2,6'dır. Grevden
önce önerilen 13 ay süreli %3,3 ücret artışıyla daha "karlı"
olacaktık. Sendika ağalarının kimin hesabına Toplu İş Sözleşmeleri
yürüttükleri açık değil mi?
Greve çıkabilmek için referandumla işçilerin onayını almak gerekiyordu.
Aynı zamanda grevin sona erdirilebilmesi için de referanduma gidilmesi
gerekiyordu. Greve çıkabilmek için sendikalı işçilerin %75'inin evet
demesi gerekiyor. Grevi sonuçlandırmak için de sadece %25'lik evet
oyu gerekiyor. Biz, yukarıdaki gerekçelerimizle işçileri greve devam
için oy vermeye çağırdık. Resmi sonuçlara göre (bölümlere ve fabrikalara
göre yüzdeler değişiyor) %50'nin üzerinde işçi, grevin sonuçlanmasından
yana oy kullandığı açıklaması yapıldı. Bu sonuçların gerçeği yansıtmadığı,
seçimlerde karışıklıklar yaratıldığı, bir çok işyeri sendika temsilcisi
tarafından söylendi. Ve böylece sendika ağaları kokuşmuş uzlaşmalarını
işçilere de onaylatarak, ruhlarını kurtarmış oldular.
Biz, işletme çalışanları olarak, Eylül 2001'den başlayarak işletme
gazeteleri üzerinden ve sözlü olarak, Toplu İş Sözleşmelerinde talebimizin
ve tavrımızın ne olması gerektiğini işledik. Toplu İş Sözleşmelerinin
başlamasıyla çalışmamızın odak noktasını işletme çalışması oluşturdu.
Bu çalışma döneminde yazdıklarımızın ve savunduklarımızın pratik mücadele
içerisinde kendini ispatlaması, çalışmalara katılan arkadaşlara güven
verdi. Dışımızda, eleştirilerimizi sert bulan, eleştirilerimizde sendika
ağalarına karşı haksızlık yaptığımızı söyleyenler ise kendilerinin
daha iyi düşünmeleri gerektiğini kabullendiler.
HALKLARIN ULUSLARARASI MÜCADELE LİGİ (HUML)
15 -16 HAZİRAN'DA GREVCİ İŞÇİLERLE BİRLİKTEYDİ
15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi 32. yıldönümünde ülke çapında çeşitli
etkinliklerle anıldı. Bu anmaların en önemlilerinden birisi aylardır
patronların saldırılarına karşı kararlıca direniş yürüten ve grevde
olan Limter-İş sendikasına bağlı Yonca Teknik Tersanesi işçilerinin
anmalarıydı. Yonca Teknik işçileri sendikalaştıkları için işten atıldılar,
haklarını aramak için hukuki yollara başvurdular, olmadı, direnişe
geçtiler ve bunlardan da sonuç alamayınca grev kararı aldılar. Ancak
devletin de desteğini arkasına alan Yonca Teknik patronu hukukdışı
yollara da başvurarak önce sendikalaşan işçileri işten attı ve uydurma
bir taşeron firma aracılığıyla grev kırıcısı işçileri işe alarak üretimine
devam etti. Patron işçilerin güya anayasal hakkı olan sendika hakkını
hiçe saydığı gibi, yine güya anayasal bir hak olan grev hakkını da
böyle bir oyunla işlevsiz kılmaya çalıştı.
Evet kapitalist düzenin anayasası böyle işliyor işte, kağıt üzerinde
anayasa karşısında tüm vatandaşlar eşittir, ancak gerçek yaşamda bazı
vatandaşlar "daha da eşittir"! Gerçek şu ki üretim araçlarına
sahip olanlar ile, işgücünden başka satacak birşeyi olmayanlar arasında
bir eşitlik olamaz. Sınıflı toplumda sınıflarüstü bir devlet olamaz.
Bu basit gerçeği mücadele içindeki işçiler kendi pratiklerinde kendi
deneyimleri ile gördüler.
DAYANIŞMA GECESİ
İşçiler geçmiş deneyimlerinden de, kendi mücadele tarihlerinden de
öğreniyorlar. Türkiye işçi sınıfı mücadelesinin en şanlı direnişlerinden
birisi hiç kuşkusuz 15-16 Haziran direnişidir. 15-16 Haziran'ın 32.
yıldönümünü Yonca Teknik'te grevde olan işçiler "Geçmişten Geleceğe
15-16 Haziran" başlıklı bir dayanışma gecesi ile ve bir gün sonra
yapılan grevdeki işçilerle dayanışma amaçlı basın açıklaması ile andılar.
14 Haziran'da Kadıköy Caferağa Spor Salonu'nda gerçekleştirilen geceye
yaklaşık bin beşyüz emekçi katıldı. Müzik, folklör ve sinevizyon gösterisi
ile gece oldukça coşkulu geçti. Sinevizyon gösterisinde işçi sınıfının
mücadele tarihinden kesitler gösterildi. Konuşmalar ve dinletiler
arasında sık sık sloganlar atıldı. Tuzla Deri-İş'e bağlı işçilerin
slogan atarak salona topluca girmeleri seyircilerde büyük coşku yarattı.
İyi hazırlanmış olan gecenin olumsuz yanlarından birisi DİSK Genel
Başkanı Süleyman Çelebi'nin geceye katılması ve bir konuşma yapmasıydı.
Süleyman Çelebi konuşmasında 15-16 Haziran'ı anlatırken o dönemin
DİSK başkanı Kemal Türkler'in 16 Haziran günü sıkıyönetim ilanından
sonra işçilere hitaben yaptığı ünlü radyo konuşmasından övgüyle bahsetti.
Kemal Türkler'in işçilerin eylemlerini bitirmeye çağırmasını ve "şanlı
Türk ordusuna" karşı gelmemeye çağırmasını ve işçilerin buna
uymasını bir disiplin örneği olarak gösterdi. Kemal Türkler o ünlü
konuşmasında işçilere ne demişti? "...Anayasamız her türlü toplantı
ve yürüyüşlerin silahsız ve saldırısız olacağını emreder. Bizler anayasaya
sımsıkı bağlı işçiler olduğumuz için hiçbir hareketimiz anayasaya
aykırı olamaz. Ne var ki bizim aramızda çeşitli maksatlar güden kişiler,
çeşitli kılıklara bürünerek girebilirler. Hatta kötüsü, gözbebeğimiz
şerefli Türk Ordusu'nun bir mensubuna kötü maksatlarla taş atabilir,
tahrikler yapabilirler. Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu
Genel Başkanı olarak sizi uyarıyorum." (Aktaran H.Yeşil, "İşçi
Sınıfı Üzerine Yazılar", Dönüşüm Yayınları, s.82)
İşçilerden böylesi bir direnişi, böyle bir kahramanca mücadeleyi beklemeyen
DİSK yöneticileri, işçilerin tarihi eylemleri karşısında korkuya kapılarak
takındıkları tavır budur. Bu övünülecek bir tavır değil, işçi sınıfının
önderi olma adına utanılacak bir tavırdır. DİSK'in kendi varlığını
tehdit eden yasalara karşı bir eylem takvimi çıkararak işçileri yasaları
protesto etmeye çağırdığı doğrudur. Ancak DİSK'in Merter sitesinde
işyeri temsilcileriyle ve başkanlarıyla karar altına aldığı eylem
takviminde sermayenin devletinin işçilerin karşısına çıkardığı kolluk
güçlerinin kurduğu engelleri, barikatları aşmak ve direnişi militanca
her türlü engele rağmen sürdürmek yoktu. DİSK'in 14 Haziran 1970'de
Merter'de aldığı karar şöyleydi: 1. 15 ve 16 Haziran günleri işbırakma;
2. 17 Haziran'da Taksim'de miting. Bunlar tabi ki yasal çerçevede
ve barışçıl olacaktı çünkü DİSK'e egemen olan anlayış mücadeleyi mevcut
yasalar çerçevesinde düzen sınırları içinde yürütmekti, düzenin sınırlarını
zorlamak akıllarının ucundan bile geçmiyordu. Ama işçiler ne DİSK'i
dinlediler ne de Türk-İş'i, onlar hakları için gerektiğinde devletin
kolluk güçlerine rağmen ve onlara karşı da kararlıca mücadelelerini
sürdüreceklerini gösterdiler.
O günkü DİSK'e göre düzenle daha da barışık hale gelen bugünkü DİSK'in
Genel Başkanı Süleyman Çelebi'nin bu gerçekleri çarpıtarak kendince
yorumlaması doğaldır, ancak işçilerin gerçek temsilcisi olma iddiasını
taşıyanların bu çarpıtmalar karşısında işçilere gerçekleri anlatmamaları
anlaşılmaz.
Geceye Çağrı dergisi adına verdiğimiz dayanışma mesajının okunmaması
anlam veremediğimiz bir diğer olumsuzluktu.
Biz Yeni Dünya İçin Çağrı dergisi olarak işçilere yönelik yayınlarımızla
ve dergilerimizle geceye katıldık, ancak yayın standı açma izni verilmediğinden
bu yayınları salonda merdiven kenarlarına koyarak ve elden gezdirerek
insanlara ulaştırdık. Ayrıca Halkların Uluslararası Mücadele Ligi
(HUML) Türkiye Seksiyonunun çıkarmış olduğu "15-16 Haziran'ın
Dersi: Kavgaya Katıl" başlıklı bildiri ve Lig'in tanıtım broşürleri
yaygın bir biçimde dağıtıldı. Lig adına hazırlanan bir mesaj da mikrofon
üzerinden okundu.
BASIN AÇIKLAMASI
Gecenin yapıldığı günden bir gün sonra 15 Haziran 2002 Cumartesi
günü, 15-16 Haziran'ı anma ve Yonca Teknik Tersanesinde grevde olan
işçilerle dayanışma amaçlı bir basın açıklaması yapıldı. DİSK'in resmi
olarak üstlendiği bu basın açıklamasına HUML olarak "İLPS"
imzalı iki pankartla ve "15-16 Haziran'ın Dersi: Kavgaya Katıl!"
başlıklı bidiriyle kitlesel katılım gerçekleştirildi.
Basın açıklaması grevin sürdüğü Yonca Teknik Tersanesi önünde yapılacaktı.
Oraya gitmek için Tuzla İçmeler Köprüsü üzerinde Halkların Uluslararası
Mücadele Ligi adına iki pankart açılarak grev yerine doğru yürüyüşe
geçildi. Bu yürüyüşe Tuzla Deri-İş'e bağlı işçiler kitlesel katılım
sağladı. Yeni Dünya İçin Çağrı okurları da bu yürüyüşte yerlerini
aldılar. Yürüyüş boyunca "İşçilerin Birliği Sermayeyi Yenecek!",
"Yaşasın Enternasyonal Dayanışma!", "İşçiler Birleşin
İktidara Yerleşin!" vb. sloganlar atıldı.
Basın açıklamasının yapılacağı Tersane önüne varıldığında, orada birikmiş
olan kitle yeni gelenleri sloganlarla karşıladılar.
Basın açıklaması yapmak isteyen işçiler bir kez daha sermayenin ve
onun devletinin işçi düşmanı yüzleri ile karşılaştılar. Devletin güvenlik
güçleri basın açıklamAsı yapmak isteyen kitlenin önünü keserek basın
açıklaması yaptırmayacağını ilan ediyordu. İşçiler en basit haklarını
kullanmak istediklerinde sadece patronları değil her seferinde patronların
yanında yer alan devletin kolluk güçlerini de karşılarında buluyorlardı.
Sendikalaşmak istediler böyle oldu, greve çıktılar böyle oldu, ve
şimdi çok basit bir açıklama yapmak istiyorlar ve yine saldırı. Taksim'de,
Kızılay'da ve başka yerlerde Milli Takımın 'zaferini kutlamak' için
sokaklara dökülen, gösteriler yapan, faşistlerin kurt işaretleriyle
ve şövenist sloganlarıyla etrafa tehditler savurarak içinde yer aldığı
kitlelere devlet 'yasadışı gösteri'dir diye saldırmıyor, saldırmak
şöyle dursun devletin temsilcileri bizzat bu gösteriler içinde yer
alıyor. Ama işçiler en temel hakları için bir gösteri yapmak istediklerinde
yasadışıdır diye üstlerine coplar yağıyor.
Polisin "basın açıklaması yaptırmayız, bu yasadışı bir gösteridir,
dağılın" diyerek işçilerin üzerine yürümesi karşısında işçiler
"Baskılar Bizi Yıldıramaz!" gibi sloganlarla kararlıca direndiler
ve bir adım geri atmadılar. Bunun üzerine polis coplarla kitleye saldırdı.
Kitle yine geri adım atmayınca, basın açıklamasının işçilerin önünün
polis barikatıyla kesildiği yerde yapılmasına polis gözyummak zorunda
kaldı. İlk konuşmayı DİSK Genel Sekreteri Musa Çam yaptı ve 15-16
Haziran'ın önemine değindi. İkinci konuşmayı Halkların Uluslararası
Mücadele Ligi Türkiye Seksiyonu adına Deri-İş Başkan Yardımcısı Musa
Servi yaptı. Musa Servi konuşmasında 15-16 Haziran bağlamında işçilerin
birliğinin önemine dikkat çekti, Türkiye'de sendikaların olumsuz durumunu
anlattı ve anti-emperyalist mücadeleyi birleştirme bağlamında Lig'in
önemli bir araç olduğuna vurgu yaptı.
Basın Açıklamasının yapıldığı sırada HUML adına hazırlanmış olan "15-16
Haziran'ın Dersi: Kavgaya Katıl!" başlıklı bildiri tüm işçilere
dağıtıldı.
18 Haziran 2002
