1475 SAYILI İŞ KANUNU TASLAĞI HAKKINDA

1475 sayılı iş kanunu ciddi bir şekilde değişikliğe uğramaktadır. Sınıf hareketinin temsilcileri ciddi bir şekilde bu yasa üzerine tartışmalı ve karşı önlemleri nasıl alacağını belirlemeli, ona uygun mücadele biçimleri geliştirmelidirler.
Bunu iyi bir şekilde yapabilmek için, sözkonusu yasanın ele alınarak değerlendirilmesi de gerekmektedir.
Biz aşağıda bunu yapmaya çalışacağız.

"İŞ KANUNU
BİRİNCİ BÖLÜM
Genel Hükümler"le ilgili olarak:


İş yasasındaki "Tanımlar" bölümünde bugüne kadar A-tipik olarak görülen işler yasanın kapsamı içerisine alınıp düzenlenmiştir. Yani şimdi işverenler böyle çalışmanın yasal olduğundan hareketle daha yoğun bir şekilde bu işleri yaptıracaklardır.
Bu maddenin b şıkkında işyeri tanımı yapılırken, bugüne kadar yapılan tanımdan daha geniş bir çerçeve çizilerek, "aynı yönetim altında örgütlenen yerler" ibaresi ile bir yönetime bağlı tüm işyerleri de işyerinden sayılarak, işçinin somut bir mekanda çalışması, çalıştırılması yerine bu yönetime bağlı herhangi bir yerde veya herhangi bir şehirde çalıştırılma zorunluluğunu doğurabilecek bir yükümlülük getirilebilmekte ve böylece çalışılması gereken somut bir aandaki bir işyeri yerine çok daha esnek bir niteleme yapılarak, esnekliğin bu alana da yaygınlaştırılması gerçekleştirilmektedir. Bu durum eskiye göre işçiler açısından kötü bir durumdur.
Kanunun 3. maddesinde, ev işlerinde çalışanlardan hiç bahsedilmemektedir. Yüzbinlerce ev işlerini yapan özellikle kadın işçilerin ve kendi evlerinde ev işi yapanların durumları hakkında tek kelime yoktur. Sermayenin oluşturduğu 'bilim kurulu' için bu alanda çalışanlarının köleleştirilmiş olması, sigortasız, korumasız olması hiç bir önem taşımamaktadır. Bunun için de yasanın bu maddesinde, "d. Ev hizmetlerinde" bu kanun hükümlerinin uygulanmayacağı söylenmektedir.
Madde 5'te "Eşit davranma ilkesi ve cinsiyet ayırımı yasağı" başlığı altında, Eşit işe eşit ücret hakkı yeralmaktadır. Tam olarak şunlar yazılmaktadır:"a) İş ilişkisinde, dil, ırk, cinsiyet, siyasal düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ve benzeri sebeplere dayalı ayırım yapılamaz." Buna uyulmadığı koşullarda işçi 4 aylık ücret talebini ek olarak gündeme getirilebilir.
Tabii ki bu fıkraya uyulmadığını işçi ispatlamakla yükümlü kılınarak aslında yine iş yokuşa sürülmekte ve bu maddenin ilgili fıkrasının işlevsiz kılınması olasılığı büyümektedir.
Madde 8'de "Ödünç iş ilişkisi" başlığı altında, bir işveren isterse kendi işçisini bir başka işverene geçici olarak ödünç verebilir. Burada "işçinin rızasını almak suretiyle" eki olmasına rağmen, bu tamamen bir esneklik maddesidir. İşçi açısından kendisinin çalıştığı düzenli ve sağlam bir yeri yoktur. Hergün bir başka yerde "ödünç" verilen bir işçi olarak çalışma yükümlülüğü altında sokulmaktadır bu kanunla. Burada işçinin rızasının hiç bir kıymeti harbiyesinin olmadığı çok açık olarak bilinmelidir. Özellikle Sendikalı olmayan, örgütlü olmayan işçinin bu rızayı göstermediği taktirde kendisini sokakta işsiz bir şekilde bulacağı çok açık bir şekilde ortadadır.
Taslakta ödünç iş ilişkisi belirlenmiştir ve işveren bu noktada herhangi bir sınırlamaya tabi tutulmamaktadır. İsterse işveren bir işçiyi uzun bir süre bir başka işverene ödünç olarak verebilecektir. Bu esnek çalışmanın bir biçimidir ve zaten kısmen patronlar tarafından uygulanan bir iş ilişkisi biçimidir. Bu durum yasalaştığında her çalışanı bağlayan bir hüküm haline gelecektir ve uygulanma yükümlülüğü getirecektir.

"İKİNCİ BÖLÜM
İş Sözleşmesi, Türleri ve Feshi" bölümü ile ilgili olarak:

Madde 9'da "Tanım ve şekil" fıkrasında, iş sözleşmelerinin süresi 1 yıl ve daha uzun olanları için yazılı şekilde yapılması şart koşulmaktadır.
Yazılı sözleşme yapılmayan yerlerde işverenin bunu en geç iki ay içerisinde yapması ve yazılı bir belge olarak işçiye vermesi şart koşulmaktadır.
Madde 13'te, "Belirli ve belirsiz iş sözleşmesi ayırımının sınırları" başlıklı bölümde, "Belirli süreli iş sözleşmesi ile çalıştırılan işçi, ayırımı haklı kılan bir neden olmadıkça, salt iş sözleşmesinin süreli olmasından dolayı belirsiz büreli iş sözleşmesiyle çalıştırılan emsal işçiye göre farklı işleme tabi tutulamaz" denerek, süresiz iş akdi ile çalışmayan işçilerin, haklı bir neden olmadığı koşullarda, mesela, aynı işi yaptığı koşullarda süresiz iş akdi olan işçiye göre daha düşük ücretle çalıştırılmayacağı saptanmaktadır. Bu bir kısmi iyileştirme sayılabilir.
Madde 14'te 'kısmi süreli iş sözleşmesi' adı altında yıllarca uygulanan part-time denilen, ve bir başka biçimiyle esneklik olan bur uygulamanın yasalaşması girişimidir.
Madde 15'te "Çağrı üzerine çalışma" part-time çalışmanın bir başka biçimi olarak yasalaştırılmak istenmektedir. Bu da yine esnekliktir.
Madde 16'da "deneme süresi" 1 aydan 2 aya çıkarılmıştır. Hemen arkasında, "Ancak deneme süresi toplu iş sözleşmeleriyle dört aya kadar uzatılabilir" denerek bugüne kadar 1 ay olan deneme süresi 4 aya kadar da çıkarılabilinecektir.
Madde 17'de, "takım sözleşmesi ile oluşturulan iş sözleşmeleri" bölümünde, "Birden çok işçinin meydana getirdiği bir takımı temsilen bu işçilerden birinin, takım kılavuzu sıfatıyla işverenle yaptığı sözleşmeye takım sözleşmesi denir" denerek, aslında sendikalar ve işçilerin örgütleri yerine bir grup işçiyi temsilen birilerinin işverenle yapacağı sözleşmeler yol açılmaktadır.
Madde 18'de, "Süreli fesih" bölümünde, süreli fesih bildirimine uymayan işçiye de ücreti tutarında işverene para ödeme yükümlülüğü çıkarılmaktadır.
Madde 19'da, "Feshin geçerli sebebe dayandırılması" bölümünde, işverenin en az 6 ay çalışan bir işçinin çıkışını verirken geçerli bir sebebi ortaya koymasının şart koşulması, esasta bir şey değiştirmemektedir.
Tabii ki yasanın bugünkü haline göre kağıt üzerinde kısmi bir iyileştirme olarak görülebilecek olan bu 'değişiklik', gerçek yaşamın pratiğinde pek bir anlam ifade etmeyecektir.
Patronların yeteri kadar 'geçerli sebep' bulabileceğinden, daha doğrusu ayarlayabileceğinden hareket etmek gerekir.
Burada, fesih hakkının tek taraflı olarak işverene verilmiş olmasının reddi gerekir. Sendikalar ve işçi örgütleri çok net bir şekilde fesihler hakkında birlikte karar verme hakkını talep etmelidirler.
Zaten bu yasanın daha bir dizi maddesinde de tek taraflı olarak haklar sermayeye verilmiştir. Halbuki çokça Avrupa'ya uyumdan bahseden 'bilim' adamları, Avrupa'da işyeri temsilciliklerinin ya da sendika temsilcileri üzerinden "birlikte karar verme hak"larının olduğunu bilmezden gelmektedirler.
Patronlar tek başına işçi çıkarma hakkına sahip olmamalıdırlar. Disiplin Kurulları da bu konuda işverenlerle eşit haklara sahip olmalı ve disiplin kurulunun onayını almayan hiçbir çıkış geçerli olmamalıdır.
Bu maddenin a fıkrasında sendikal çalışma iş saatleri içerisinde işverenin rızasına bağlanmaktadır. Avrupa'ya uyarlama yapan 'bilim' adamları anlaşılan Avrupa'daki yasaları tersten okumuşlar. Sendikal çalışma sendikanın temsilcileri için iş saatlerinde de yapılabilmelidir. Bunu yapamayan bir temsilcinin sendikacılığı işyerinde ne anlam teşkil edebilir?
İşverenin haksız fesihinin mahkemede görülmesi şartlarında 6 işgünü içerisinde işe geri dönüş için başvurunun yapılması, yapılmadığı koşullarda fesihin haklı sayılması reddedilmesi gereken bir tavırdır.
İş mahkemesi bir işçinin geri işe dönmesi yönünde aldığı karar geçerliliğini en az üç ay korumalıdır.
Madde 24'te "Kıdem Tazminatı" ile ilgili olarak yapılan tespitler geri çevrilmelidir.
Kıdem tazminatı ile oynanamaz.
Kanunun bugüne kadar çalışanları ayrı tutması bir oyundur. Bu tehlikeli oyuna göre işçiler bölünerek, parçalanarak yasaya karşı duruş zayıflatılmak istenmektedir. Kıdem tazminatları bugüne kadar olduğu gibi ödenmelidir. Tazminatsız işten atmaların nedeni olan maddeler yasalardan temizlenip atılmalıdır.
Tazminatların ödenmesi için düşünülen fon, "Kıdem Tazminatı Fonu" reddedilmelidir. Zaten hergün dolar/euro karşısında eriyen liranın 15 yıl sonra ne olacağı meçhuldur. Ayrıca 15 yıl sonra hangi ücretle çalışılacağı meçhuldur. Bugün 10 yıl iyi bir ücretle çalışan bir işçi işten atıldıktan sonra son 6 ayını ya da üç ayını düşük ücretle çalışırsa işten ayrıldığında düşük ücrete göre 15 yıllık kıdem tazminatı alması mümkündür.
Ayrıca bugüne kadar işçilerden toplanan fonlarla neler yapıldığı görülmüştür, yaşanmıştır ve bir kez daha yaşanması rizkine girilemez.
Madde 32'de Özürlü işçi ve hükümlü çalıştırma yükümlülüğü yüzde 3'ten yüzde 2'ye indirilerek, özürlü insanlar cezalandırılmakta ve işverenler korunmaktadır.

"ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Ücret" ile ilgili olarak:

Madde 35, işveren işçinin ücretini 10 gün içerisinde ödemez ise işçi işyerinde çalışmayı reddebilir. Bunun çok sayıda işçi tarafından aynı anda yapılması Grev olarak nitelendirilemez ve işçiler çalışmadıkları bu süre boyunca ücret almaya hak kazanırlar.
Bu madde, aylarca ücretlerini alamayan milyonlarca işçinin olduğu günümüz koşullarında olumlu bir rol oynayacaktır. Sendikalara ve işçilere mücadele etme için alan yaratacaktır.
Madde 36'da 3 ay değil işçilerin ücretlerinin tamamıyla güvence altına alınması gerekmektedir. İşçiler ücretlerinin karşılığını işverenden alabilmesi için son kişiler olmamalıdırlar.
Patronların iflas koşullarında para ödeyememeleri durumu ortaya çıktığında İşsizlik Sgortası Fonu kapsamında ayrı bir ücret garanti fonunun oluşturulması yine sermayeyi koruma amaçlıdır. İşçinin üç aylık ücretini böylesi bir fonda alması geçici bir çözümdür. İflas ettiğini iddia eden işverenlerin ailelerinin mal varlığı denetlenmelidir. İflas etmiş iş adamı ama zengin eş, zengin aileler çok sayıda ortada dolaşmaktadır.
Böylesi bir durumu aşmak için, işverenlerin işlerinin iyi gittiği dönemde böyle bir fonun patronun karından kesilerek oluşturulması doğru olur.
Madde 41'de, "Asgari ücret" bölümünde Asgari ücret tespit komisyonunun oluşumu bu haliyle reddedilmelidir.
Asgari ücret komisyonu işçi sendikaları ve bir bilim kurulu tarafından oluşturulmalıdır. İşverenler nasıl olsa asgari ücretle çalışmayacaklar. O zaman onların ve onlarn parlamentonun değişik kurumlarındaki temsilcilerinden bir komisyonun oluşturulması reddedilmelidir. Bu ücreti alacak olan işçilerdir ve ancak sendikalar asgari ücretin boyutu hakkında bilimsel temelde ortaya çıkarılacak belirlemelerde bulunmalıdırlar.
Asgari ücret yoksulluk sınırı olarak belirlenen sınırın düzeyinde olmalıdır.
Madde 43'te, "Fazla çalışma ücreti" maddesinde tarafların kim olduğu belli değil. Taraflardan birisi sendika olmalıdır. Tek başına işverenler çalışma saatleri hakkında belirleme yapamamalıdırlar. Çalışma saatlerinin nasıl olacağı noktasında sendikalar birlikte karar verme hakkına sahip olmalıdırlar.
Haftalık çalışma saatleri 45 saat olacak ve bu 4 haftada 180 saat anlamna gelir. Patronlar günde en fazla 12 saat çalıştırılabilecekler ve fakat fazla mesai zammı vermek zorunda kalmıyacaklar.
Bu madde de de işverenlerin dediği ortaya konmuş, işveren istediği kişiyi istediği zamanda fazla mesai çalıştırabilecek ve fazla mesai ödemeyecek. İhtiyaç duyduğunda ise daha az çalıştıracak.
Örneğin iki hafta üst üste günde 12 saat çalışan bir işçi 180 saatin 120 saatini çalışmış olacak. Diğer iki haftada ise günde 6 saat çalışarak 60 saat çalışacak ve bir saat fazla mesai parasını almadan çalışmış olacaktır.
Ya da işçi 180 saatten fazla bir ayda çalışırsa, isterse bu fazla zamanı biriktirerek(buna havuz usulü de diyorlar) 6 ay içerisinde serbest zaman olarak kullanacaklar, yani 'tatil' yapabilecekler. Tabii ki bu koşulda da fazla mesai zammı alamıyacaklar. Patron zamsız mesai uygulamış olacaktır. Bu serbest zamanı kullanabilmesi ise yine patrona kalacaktır. Eğer işyerinde fazla işçi yoksa, fazla çalışmış olan işçiye serbest zamanı nasıl kullandıracaktır?
Avrupa'da işçi fazla çalıştığı mesainin zammını almakta ve isterse fazla zamanın kendisini serbest zaman olarak kullanmaktadır. Anlaşılan 'bilim' adamları tercihlerini yine işverenden yana yapmışlardır.
Bu madde yıllarca MESS patronlarının çalışma sürelerinde esneklik olarak savundukları şekilde düzenlenmiştir.
Fazla mesailer yüzde 50'den yüzde 25'e inidirilmiş.
Bu madde fazla mesai ödemelerini ortadan kaldırmaya yönelik bir girişimdir.
Fazla saatlerde işçinin onayını almak gerekir şeklindeki tespit yine göz boyamaya yöneliktir. Bu onay tek taraflı olarak işverenin elindedir. 'Fazla çalışmayan işten ayrılabilir' lafını duymak istemeyen 'gönüllü' mesaiye kalmak durumunda olacaktır.
Madde 55'te, Yıllık ücretli izne iki gün eklenmiş.

"DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
İşin Düzenlenmesi" bölümü ile ilgili olarak:

Madde 65'te, Çalışma süreleri maddesinde, "Ortalama çalışma süresi, fazla çalışmalar da dahil olmak üzere, haftada 48 saati aşamaz." şeklindeki tespit sadece tek haftayı mı yoksa 4 haftanın ortalama saatini mi belirlediği net değildir.
Madde 66'da Telafi çalışması ile ilgili yapılan tespitler tamamıyla MESS'in esneklik önerilerinden bir tanesidir. MESS bunu yıllarca talep etti. İşçi sendikalarının bir bölümü bunu işyerlerinde günlük çalşma içerisinde izinli olarak yaptırdıkları halde toplu iş sözleşmelerine koydurmadılar.
Şimdi MESS professörlerine hazırlattığı yasa taslağında bunları koydurtmuş. Reddedilmesi gereken en temel maddelerden birisidir bu madde.
Madde 67'de, Kriz koşullarında işsizlik sigortasının patronlarca kötüye kullanması gündeme gelmektedir.
Patronlar iyi kar ettikleri zamanlarda kazandıkları paralarla yat gezileri ve lüks eğlenceler düzenlerken, 'kötü' günlerinde işçilerin de finanse ettikleri işsizlik sigortasını kendi yararlarına, yani krizi aşmak için kullanabileceklerdir. Bunun önüne geçilmelidir. Patronlar kriz zamanlarında, iyi karlar yaptıkları zamanlarda biriktirdikleri paraları işçilere vererek krizi aşmaya çalışmalıdırlar.
Madde 72'de çalıştırma yaşı ve çocukların çalıştırma yasağı maddesinde 14 yaşını doldurmuş çocukların çalıştırılabileceği hükmü vardır. Bu reddedilmelidir. 16 yaşından küçükler çalıştırılamazlar. Devlet ve sermaye 16 yaşına kadar herkesin okulda okuma imkanını yaratmalıdırlar. 16 yaşından sonra ise meslek okullarına gitme şartı getirilmeli ve okullarda ilk yıl ağırlıklı olarak teorik eğitim görme ve giderek teorik-pratik bileşimli bir eğitim sistemi uygulanmalıdır.
Madde 76'da kadın işçilerin doğumdan önce ve sonrasında kullanılacak paralı izin 6 haftadan 7 haftaya çıkarılmak isteniyor.
Hamile kadının en azından son üç ay içerisinde ağır işlerde çalıştırılmaması, hafif işlerde çalıştırılması gerekmektedir.
Burada yalnız doktor raporu ile böyle bir şeyin olduğu tespit edilmektedir. Doktor raporu ancak hamilelik döneminin başından 6. aya kadar olan bölüm için geçerli sayılabilir.
Madde 77'de, İşçi özlük dosyasının işverenlerce düzenlenmesi ve istendiğinde yetkili memur ve mercilere vermekle yükümlü kılınması reddedilmelidir.
İşçinin özlük dosyası yalnızca işçiyi ilgilendirir ve bunun işçinin izni dışında üçünçü şahıs ve kurumlara gösterilmesi yasaklanmalıdır.
Bunun yasaklanmaması özlük haklarına saldırıdır. Dosya da işçiyi ilgilendiren ve işçi ile patron arasındaki sorunları içeren ve ama aynı zamanda işçinin denetleme hakkının olduğu, işçinin onayını almayan bir belgenin bu dosyaya konulamıyacağı tespit edilmelidir.
Yine Avrupanın bazı ülkelerinde bu yönde bir düzenleme vardır.
Madde 82'de İşçi sağlığı ve güvenliği kurulunun işverenlerce kurulacağı tespit edilmektedir. Bu yanlıştır.
İSİG kurulları sendikaların denetimine verilmelidir. Çünkü işçi sağlığı ve güvenliği birinci planda işçi için hayati önemdedir. Dolayısıyla işyerinde hangi önlemlerin alınması gerektiğini onlar belirlemelidirler.
İşveren ancak bu kurulun aldığı kararları uygulamakla yükümlü olmalıdır.
Avrupa'nın bazı ülkelerinde de bu böyle düzenlenmiştir.

"ALTINCI BÖLÜM
İş ve İşçi Bulma" bölümü ile ilgili olarak:

Madde 92'de özel istihdam bürolarının savunulması, işverenlerin ve onların profesörlerinden oluşan 'bilim' kurulunun sınıfa saldırılarında hangi boyuta ulaştıklarını göstermektedir.
Bu kiralık işçi ilişkisinden başka bir şey değildir.
Özel istihdam büroları adı altındaki taşeronların işçileri karın tokluğuna mahküm ettikleri ve bu işçilerin hiç bir hakkının olmadığı iş ilişkisinin resmileştirilmesi demektir. Bu kesinlikle reddedilmelidir. Bu ortaçağa geri dönüştür de. Yurtdışında da bu yönde uygulamalar var ve bu uygulamaların sendikaları bitirme, işyerlerinde kiralık işçilere grev kırıcılığı yaptırmaya kadar işi vardıkları görülmüştür.
Sadece bu maddeden dolayı bile bu yasa reddedilmelidir.
Madde 93'te bahsedilen ödünç iş ilişkisi hakkında daha önceden tavır takındık.
Bu madde de reddedilmelidir.

"SEKİZİNCİ BÖLÜM
Ceza Hükümleri" bölümü ile ilgili olarak:

Bu bölümde yeralan madde 102'de, İşyerini bildirmeyen işverene çalıştırdığı her işçi için yüz milyon lira gibi komik bir ceza öngörmektedir.
Bu ceza caydırıcı bir rol oynamayacaktır. Cezanın en azından işçi başına 5 milyar lira olarak saptanması halinde kaçak işçi çalıştırmaya karşı başarılı olunabilir.
Madde 103, Genel Hükümlere Aykırılık maddesinde, eşit davranma ilkesine ve cinsiyet ayırımı yapan patronlara karşı her işçi için 50 milyon lira ceza öngörmektedir.
Bu çok komik bir rakkamdır ve caydırıcı hiç bir özelliği yoktur; belki de tersine 'buyrun cinsiyet ayrımcılığına devam edin'le eş anlamlıdır. Çünkü cezası 50 milyon liradır.
Burada da gerçekten caydırıcı rolü olan bir ceza uygulanmalıdır; mesela her aykırı davranmanın cezası 50 milyar lira olmalıdır.

"DOKUZUNCU BÖLÜM
Çeşitli, Geçici ve Son Hükümler" bölümü ile ilgili olarak:

Madde 113'te İşçi Temsilcileri ile ilgili olarak şunlar söylenmektedir:
"İşyeri işçi temsilcileri ile ilgili olarak özel bir düzenleme getirilinceye kadar, işyerinde sendika temsilcilerinin bulunmadığı hallerde ve en az on kişinin çalıştığı işyerinde işçiler tarafından 2821 sayılı kanunun 34. maddesinde belirtilen sayıda seçilecek işçi temsilcileri görev yaparlar.
İşçi temsilcileri bu kanunda kendilerine verilen görevler ile 2821 sayılı kanunun 35 inci maddesinde öngörülen görevleri, işyerindeki işleri aksatmamak ve iş disiplinine aykırı olmamak koşulu ile yerine getirirler.
...."
Maddenin geri kalan iki paragraflık bölümünde temsilcilerin seçimi ve seçim kurulu hakkında bilgi ile alakalıdır.
Yukarıda aktardığımız bölümde en önemli sorun, temsilcilerin görevlerini "işyerindeki işleri aksatmamak ve iş disiplinine aykırı olmamak koşulu"na bağlanmasıdır.
Bu gerçekte görev yapmak isteyen bir temsilcinin elinin kolunun işverenlerce bağlanmasıdır.
Eğer temsilcileri işçiler seçiyorsa, ki öyle deniyor, o zaman işçinin sorunlarının çözümü de ancak iş saatları sırasında yapılmak zorundadır ve bu kısmen iş akışını olumsuz etkiler.
Eğer sendikaların örgütlü olmadığı işyerlerinde işçi temsilciliği gibi bir kurum gerçekten yaratılmak isteniyorsa, o zaman başından itibaren bu kurumun hak ve görevlerinin belirlenmiş olması gerekir.
Bize göre işçi temsilciliği kurumu, zaten bugün çok zayıf olan sendikaların örgütlenememesi koşullarında, örgütsüz işyerlerini örgütlemenin bir aracı olarak kullanılabilir.
Yalnız hak ve hukukları belli olmadığı koşullarda, bu kurum göstermelik bir kurum olarak da kalabilir ve işverenin işlerini yapan bir kurum haline de dönüşebilir.
Bunun engellenmesi için bu kurumun hak ve yetkilerinin en azından Avrupa'daki İşyeri Temsilciliklerinin hak ve yetkileri düzeyinde belirlenmesi gerekir.
Mesela, bu kurum, işe alınmalarda ve işten çıkarmalarda, izinlerin planlanmasında, ücretlendirmede, işyerindeki eğitimlerin içerikleri ve planlanmasında, işyeri sağlığı ve işgüvenliği konusunda, yapılacak işçin kapsamı hakkında, çalışma saatlerinin ve zamanlarının belirlenmesinde vb. birlikte karar verme hakkına sahip olmalıdır. İşçi temsilciliği istemeden işveren bu konularda tek başına karar alamamalıdır.
İşyerinin ekonomik planlamasında vb. bilgilendirilme hakkı olmalıdır.
İşçi temsilciliklerinin işten atılması yasaklanmalıdır vb.
Tüm bunlar olmadan bir işçi temsilciliği bir işe yarayamayacaktır.

* * *


Sonuç olarak,
Toparlanacak olunursa, bu yasa gerek esnekliğin fütursuz bir şekilde savunulması ve yasal güvence altına alınması, gerek kıdem tazminatlarının fona devredilerek hiç edilmesi tehlikesi ve gerekse de ödünç iş ve kiralık işçi maddelerinden dolayı sendikalar ve işçi örgütleri tarafından amasız reddedilmesi gerekir.
Bizim yasa içerisinde olan bazı relatif iyileştirmeleri de göstermeye çalışmamız, bu temel bakış açımızdan bir şey kaybettirmemektedir.
Sınıf hareketinin öncüleri ellerindeki imkanlarla bu yasanın çıkmaması ve daha iyi bir yasanın çıkarılması için yeni 15/16 Haziran direnişlerini örgütlemek için çalışma yapmakla görevlidirler.
Herkes bu görevini yerine getirmek için çalışmalıdır.

30 Haziran 2002



Değerli okuyucular, aşağıda bize Almanya'dan e-mail yoluyla "Trotz Alledem" (Herşeye Rağmen) dergisinden okurların ulaştırdıkları, Almanya'da bir süre önce yürütülen IG Metall işkolundaki grevler üzerine bir yazıyı olduğu gibi yayınlıyoruz. "Trotz Alledem" dergisinden arkadaşlara buradan teşekkürlerimizi iletiyoruz ve umuyoruz ve biliyoruz ki, bu tür bilgi-alışverişi ve uluslararası dayanışma örnekleri mücadelemizin gelişmesine büyük katkılarda bulunacaktır. Arkadaşlara okurlarımız adına da buradan dayanışmacı-devrimci selamlarımızı iletiyor ve diyoruz ki: Mücadeleniz mücadelemizdir! Yaşasın uluslararası dayanışma!
YDİ ÇAĞRI

Almanya'da 2002 Toplu İş Sözleşmeleri IG Metall
(Metal iş kolları sendikası) ağalarınca "tatlı" sonuca bağlandı

IG Metall Almanya'nın ikinci büyük sendikası konumundadır. Sınıf sendikası olmaktan fersah fersah uzaktadır. Tamamen bürokratlaşmış ve devletin en önemli mekanizmalarından biri haline gelmiştir. Emperyalist Alman devletinin hakimiyetini sürdürebilmesi için, IG Metall işçi sınıfının hareketini düzen sınırları içinde tutabilmek görevini üstlenmiş durumdadır. Bu görevinde yer yer de başarılı olabiliyor. Son yirmi yılda işçi sınıfının kazanılmış haklarından, yüzden fazlasının devlet ve kapitalistler tarafından gasp edilmesine karşı kayda değer herhangi bir mücadele IGMetall ve diğer sendikalar tarafından yürütülmüş değildir. Yine son yirmi yılda Toplu İş Sözleşmelerinde (ücret pazarlıklarında) talep edilen ücret zamlarının yarısı veya yarısının da altında hak "kazanabilmişlerdir". Toplu İş Sözleşmeleri (ücret pazarlıkları) süreçlerinde IG Metall'in performansının pek iyi olduğu söylenemez. Tüm bu olumsuzluklarına rağmen, sendikal mücadelede diğer sendikalara yol gösterici bir yapıya sahiptir. Özellikle de Toplu İş Sözleşmelerinde (ücret pazarlıklarında), diğer sendikalar IG Metall'in tavrına göre kendilerine strateji belirliyorlar. Almanya'daki bütün sendikalar Toplu İş Sözleşmeleri (ücret pazarlıkları) öncesi IG Metall'in ücret zammı sınırını belirlemesini beklerler. IG Metall'den sonra diğer sendikalar kendilerine yön verirler, ücret zammı talebini belirlerler. 2002 Toplu İş (ücret) Sözleşmeleri süreci de böyle başladı. IGMetall, ücret zammı miktarını belirlemek amacıyla işletmedeki sendika temsilcileriyle toplantılar düzenlediler. Bu toplantılarda %8 ile %11 arası ücret zammı talebi ileri sürülüyordu. 11 Eylül, savaşın etkisi ve kapitalistlerin ekonomisinin 'kötü' koşulları gerekçe gösterilerek, IGMetall ağaları, %6,5 ücret zammı talebiyle patronların karşısına çıkacaklarını duyurdular. Tabanın istekleri göstermelik dinlenmiş ve sendika ağaları sonuçta, bir kez daha, kendi bildiklerini okumuşlardı.
Biz, otomotiv sanayi dalında çalışanlar, sendika ağalarının tavrının başka türlü olmayacağını yazılı ve sözlü propaganda ettik. İşçi sınıfının gerçek hakkı olan %32,4'ü savunduk. 1993-2002 senesi arasında prodüktivitedeki %20 artışın Toplu İş Sözleşmelerine yansıması sıfır olmuştur, yine 1993 senesinden beri reel ücretteki kayıp %6,9 olmuştur, enflasyon %2,5'larda seyrediyor, yeni emeklilik yasasının (Riesteremeklilik) getirdiği ek yük %3'tür. Bunların toplamı; %32,4 eder.
Biz %32,4'lük ücret artışı talebimizi, işçi sınıfının kendi mücadelesini kendi eline almasını, örgütlülüğün önemine işaret eden, grev ve mücadele komiteleri aracılığıyla mücadeleyi kendi elimize almamız gerektigi görüşlerimizi Almanya'nın Baden-Württemberg eyaletindeki büyük otomobil fabrikalarında geniş bir şekilde yaygınlaştırdık. Toplu İş Sözleşmelerinin yürütüldügü salonların önüne giderek, orada pankart ve işletme gazetemizle değişik işletmelerden gelen işçilere görüşlerimizi taşıdık. Bu tür eylemlere katılanlar genellikle işletmelerde en aktif çalışma yürüten işçiler oluyor. Böylece kendi çalıştığımız işletmelerin dışındaki işçilerle de tanışma olanakları yakalayabildik. İşletme gazetemizi olumlu bulanlar, çogaltıp, kendi işletmelerinde dağıtacaklarını söylediler. İşçilere sendikanın talebi olan %6,5 ile yetinilmemesi; çalışma saatlerinin düşürülmesi; Cumartesi günleri çalışılmaması; fazla mesaiye ve esnek çalışmaya son verilmesi; 146. madde'nin kaldırılması gerektiğini anlattık. (Bu maddeye göre; grevde olan işletmenin mal göndermemesi sonucunda, herhangi bir işletmenin üretimi engellenirse, işçileri ücret ödemeden eve gönderebiliyorlar. İşçiler, 146. madde çerçevesinde herhangi bir kurumdan ücretlerini alamıyorlar. Eskiden 116. madde vardı. Bu maddeye göre grevden kaynaklı üretimin durması koşullarında işçiler, işçi dairesinden kısa çalışma yasası çerçevesinde ücretlerinin bir kısmını alabiliyorlardı. 146. madde; anti grev maddesi olarak tanımlanıyor.)
Almanya'da Toplu İş Sözleşmeleri bir müddet barışçıl yürütülüyor. Barışçıl denen dönemde uzlaşma sağlanamasa, bu kez "sınıf mücadelesi" başlıyor. İşveren ve sendika temsilcileri barışçıl dönemde işi bitirmeye büyük önem veriyorlar. Fakat bu dönemde işverenler uzlaşmaya yanaşmazlar. Sendika ağaları ise işçi sınıfının gerçek önderleri edasıyla mücadele alanlarında ajitasyon-propaganda yaparlar. Bu yalancı pehlivanları tanımayanlar, bunları gerçek işçi sınıfının önderleri sanırlar. (Hatta uyarı grevine dayanışma amacıyla gelen bir arkadaş, bu sahte pehlivanların konuşmalarını bütün samimiyetiyle alkışladı.) İlkin Toplu İş Sözleşmelerinin yapıldığı salonun önüne işçileri yığarlar. Barışçıl dönem daraldıkça görüşmelerin yapıldığı salonların önüne daha fazla işçi yığmaya başlarlar. Bununla keskin mücadele veriyorlarmış havası verirler. Oysa, esas manevraları mücadeleci işçilerin "taşkınlık" yapma imkanlarını engellemek içindir.
Barışçıl denen dönemde, işverenlerle yapılan pazarlıklarda katedilen yolda işverenler 13 ay süreli %3,3 vermeye razı edilebilmişlerdi. Sendika temsilcileriyse %4'ün biraz üzerine razı olacaklarını ilan ettiler. İşverenler, %4'ün yükünü taşıyamayacaklarını, bunun ülke ekonomisinin yükselişine engel olacağını açıkladılar. Ve Toplu İş Sözleşme görüşmeleri koptu. IG Metall ağaları grev tehditinde bulundular. Yeşiller/SPD koalisyon hükümeti sonbaharda yapılacak genel seçimler zarar görebilir düşüncesiyle, greve gidilmeden uzlaşma sağlanması için harekete geçtiler. İşverenler ise; grevin ülke ekonomisinin yükselişini ve yeni işyerlerinin açılmasını engelleyeceğini propaganda eden afişlerle reklam panolarını donattılar. Ok yaydan çıkmış ve "keskin sınıf mücadelesi" başlamıştı! IG Metall ağaları, her Toplu İş Sözleşme görüşmeleri dönemlerinde gelenekselleşen, bir saatlik uyarı grevlerini yaptılar. Bu grevlerde %6,5'ten bir kuruş dahi az anlaşmaya razı olmayacaklarını, direneceklerini propaganda ettiler. Greve gitmekten çekinmeyeceklerini, fakat işveren temsilcileriyle de her an görüşmeye hazır olduklarını söylemeyi de ihmal etmiyorlardı. Uyarı grevlerine katılım oldukça yüksekti. Bu duruma sendika ağaları oldukça şaşırıyorlardı. Geçmişteki uyarı grevlerine katılımın düzeyi düşük oluyordu. Uyarı grevlerinde işçilerin morali çok iyi idi. %6,5 ücret zammında direniyorlardı. Konuşmacıların sesi sık sık, %6,5'tan bir kuruş aşağı olmaz! sloganlarıyla kesiliyordu. Kitlenin bu coşkusu karşısında, gaza gelen işçi "önderleri" işverene, sermayeye ve koalisyon hükümetine eleştiri getirmekte hiç bir sakınca görmüyorlardı. İşverenlerden açık açık emeğin ve kaliteli işin karşılığını istiyorlardı. Aksi durumda bantları durduracaklarını ilan ediyorlardı. Sendika ağalarının bu ve benzeri konuşmaları işçilerin beğenisini kazanıyor ve işçiler tezahüratta bulunuyorlardı.
Biz, işletme gazetesi ve pankartımızla taleplerimizi tüm işçi arkadaşlara ulaştırmaya çalışıyorduk. Bir yandan değişik bölümlerde çalışan işçi arkadaşlarla bağ kurup işletme gazetesi ve taleplerimiz üzerine tek tek işçilerle konuşuyorduk. Bir yandan da sendika ağalarının konuşmalarına karşı gerçek taleplerimizi sloganlaştırıyorduk. İşletme gazetemiz oldukça ilgi çekiyordu. Gazeteyi tanıyorlardı fakat kimlerin gazeteyi yaygınlaştırdığını bilmiyorlardı. Yıllardır kafalarında giz olan bir sorunu çözmüşlerdi, rahat rahat gazete hakkındaki düşüncelerini açıklıyorlardı. Bazı işçiler gazetenin her sayısını elde ettiklerini ve özenle incelediklerini söylüyorlardı. Bazı işçiler de falan örgütün gazetesidir önyargısıyla gazeteyi almayı reddediyordu. Gazetenin düşündükleri örgütün değil işletmede çalışan işçilerin kendilerinin çıkardığı bir gazete olduğu açıklandıktan sonra gazeteyi alıyor ve sorular soruyorlardı. En çok karşılaştığımız sorular arasında "Sendika önderlerini çok eleştiriyorsunuz? Sendikalar olmasa bizler ne yaparız?" soruları geliyordu. Başka bir soru ise "Grev ve mücadele komiteleri, böyle bir şey nasıl örgütlenebilir?" idi. Her şeyden önce sendikayla sendika ağalarını birbirinden ayırarak tartışmaları yürüttük. Mesele bu şekilde anlatıldığında sorun yok! Hemen anlaşıyoruz. Bu kez kendileri sendika 'önderlerinin' maharetlerini anlatmaya başlıyorlar. Mutlaka bir şeylerin yapılması gerekliliğini kabul ediyorlar. Ama nasıl olacak, dendiğinde, işte bu iş zor diyorlar. Zorluğu hep birlikte, küçük te olsa örgütlenerek aşabileceğimizi söylüyor ve grev ve mücadele komitelerinin kurulmasının bugün için en doğru yöntem olduğunu anlatıyoruz. Grev ve mücadele komitelerinin işletmedeki sendikalı sendikasız tüm işçilerin seçeceği komitelerden oluşacağını ve aynı zamanda bizlerin talep ve isteklerini savunmayan komite üyelerini geri çekip yerine yenilerini seçebileceğimiz komiteler şeklinde yaptığımız açıklamamızı sempatiyle karşılıyorlardı. Kimileri de gazetenin içinde ne yazdığından habersiz olarak 'Benim komünistlere ihtiyacım yok!' önyargısıyla bizden uzaklaşıyorlardı.
Toplu İş Sözleşmeleri ve grev tartışmalarından dolayı, arkadaşlarla sürekli biraraya geliyor, durum değerlendirmesi yapıyorduk. İhtiyaca göre işletme gazetesi çıkarılıyor, gelişmelere müdahle edilmeye çalışılıyordu.
Toplu İş Sözleşme görüşmeleri tıkanmıştı. İşverenler ancak 13 ay süreli %3,3 verebileceklerini, fazlasının ülke ekonomisi için yıkım olacağını ve böyle giderse birçok işyerinin kaybedileceği korkuları veriliyordu. Sendika ağaları ise %4'ten aşağı olmaz! düşüncesiyle tekrardan görüşmelere açık oldukları mesajını veriyorlardı. Diğer yandan da grev için referanduma başvuracaklarını açıklıyorlardı. İşçilerin, Toplu İş Sözleşmeleri görüşmelerinin yapıldığı salonların önünde, uyarı grevleri ve işletmelerdeki işyeri toplantılarındaki eğilimleri grevden yana idi. Bunları yeterli bulmayan sendika ağaları Baden-Württemberg eyaleti sendika teşkilatı olarak bir de salon toplantısı düzenlediler. Buradaki konuşma ve propagandalar, uyarı grevleri ve Toplu İş Sözleşmeleri görüşmeleri esnasında yapılan konuşmaların hemen hemen aynısıydı. Bu salon toplantısında, greve gidileceğinin startı verildi. Salonda 3000 ile 3500 arası işçi ve aileleri vardı. İşçiler %6,5'ta kararlı olduklarını pankart, döviz ve sloganlarıyla gösteriyorlardı.
Grev, ama nasıl bir grev? IG Metall sendika ağaları 'küresel dünyadaki' güneşin altında çoktan yerlerini almışlardı. Esnek çalışma, esnek iş saatleri, esnek iş zamanı, esnek işten çıkarma, esnek iş kontratı, derken bir de başımıza; ESNEK GREV çıktı. Evet yanlış okumuyorsunuz IG Metall sendika ağaları ESNEK GREV dedikleri yönteme başvuracaklarını duyurdular. ESNEK GREV'e göre; ilk gün A işletmesinde greve gidilecek, ikinci gün B işletmesinde, üçüncü gün C işletmesinde greve gidilecek. Bu da kendi içinde detaylara ayrılıyor; ilk gün otomobil üreten fabrikalarda grev olacak, ikinci gün otomobil üreten fabrikaya parça hazırlayan küçük işletmelerde greve gidilecek. Üçüncü gün ise başka bir otomobil üreten fabrikada greve gidilecek. Bu çark böyle devam edecek. Sendika ağalarının neden böylesi bir ESNEK GREV taktiğine başvurdukları sorusuna verdikleri cevapları ise: 146. Paragraftan kaynaklı soğuk lokavt uygulamasını engellemekmiş.
Grevler başlamadan önce, en çok tartıştığımız konulardan biri; esnek grev ve soğuk lokavt konuları oldu. Soğuk lokavt uygulanması hallerinde, mutlaka ücretler ödenmeyecektir kuralının olmadığını degişik eyaletlerdeki işçi arkadaşlar pratik mücadelelerinde tespit etmişler. Biz, araştırmalarımızla bunu öğrendik. İşverenin "İş yok, evlerinize gidebilirsiniz" uyarılarına ragmen işyerinde kalınıp iş istendigi koşullarda 146. madde işlemiyor. Yasada boşluk ve çelişkiler var. Yani, soğuk lokavt gerekçesiyle; ESNEK GREV yöntemine başvurmak, işçileri aldatmaktan başka bir anlama gelmiyor. ESNEK GREV'le amaçlanan sermayeye zarar vermemektir. Bir günlük, bilemedin bir haftalık grevin işverene etkisi çok zayıftır. İşveren, hemen hemen tüm işçi temsilcilerini ellerinde bulunduruyor. Bir kaç Cumartesi, biraz da fazla mesai yapmayı karar aldılar mı aradaki üretim açığını kolayca kapatabilirler. Bizler işletme gazetesi üzerinden ve sözlü yollardan talep edilen haklar elde edilinceye kadar greve devam edilmesi gerektiğini savunduk ve propaganda ettik.
Grev bölgeleri olarak, Baden-Würtemberg ve Berlin-Brandenburg eyaletlerini tespit edildi. Her iki bölgede de grev için referanduma gidildi. Baden-Würtemberg'deki işletmelerin %90'ı greve evet dedi. Berlin-Brandenburg'da ise %89,72'si greve evet dedi. Greve başlama günü olarak 6 Mayıs tespit edildi.
Bizler işletmelerde çalışma yürütenler olarak, işletme gazetesi grev özel sayısı çıkararak, bunları işletmelerde geniş şekilde dağıttık. Grevlerin başlamasına kısa bir zaman kala, tüm çalışanların değil de, sadece sendika temsilcilerinin grev gözcüsü olarak katılacağı duyuruldu. İşçisiz grev olmayacağı, tüm işçilerin greve katılması gerektiği yönünde çağrı yaptık. Sendika ağalarının işçileri evde bırakmak istemelerini şiddetle eleştirdik. Arkadaşların büyük çoğunluğu daha hiç grev görmemişlerdi, küçük bir azınlık ise 18 yıl önce grevi yaşamışlardı. İşyerlerindeki sendika temsilcilerinin hepsi grev gözcülüğü yapmakla görevlendirilmişlerdi. Greve gelemeyecek olan sendika temsilcileri ise tehdit edilmişlerdi.
Greve Daimler-Chrysler (Mercedes) Sindelfingen'den start verildi. Üretime katılan üç vardiyanın sendika temsilcilerinin hepsi, kendi vardiyalarında greve katılacaklardı. Greve gece vardiyasıyla başlandı. Biz, bir grup arkadaş gece vardiyasında olmamamıza rağmen, grev alanına gittik. Aramızdaki arkadaşlardan biri, 1984 yılındaki çalışma saatlerinin kısaltılması için yapılan grevi yaşamıştı. O gün yaşadıklarını bizlere anlatıyordu; beklediklerinin üzerinde grev kırıcıları varmış. Sert tartışmalar, karşılıklı tartaklamalara kadar işi vardırmışlar. Bütün engelleme ve ikna çalışmalarına rağmen beklenenin üzerinde işçi fabrikaya girebilmiş. İçeri girebilen işçilerle üretim yapabilme imkanı olmadığından dolayı; grev kırıcılarına genel temizlik yaptırmışlar. Gece vardiyasından bir saat önce merkez giriş kapısında olduk. Olur ya, grev kırıcıları falan gelirse, onları engellemek veya ikna etmek düşüncesindeydik. Tüm işyeri sendika temsilcileri merkez giriş kapısında buluşup, buradan diğer yan giriş kapılarına dağılacaklardı. Bu nedenden dolayı, biz de merkez giriş kapısına gitmeyi seçtik. Duruma göre diğer yan giriş kapılara da gidecektik. Gece vardiyasının başlamasına bir saat on beş dakika vardı. Grevi yaşamış olan arkadaş bizleri uyarıyor: her an grev kırıcıları gelebilirler! İlerleyen dakikalarda böylesi bir tehlikenin olmadığını anlamakta zorluk çekmiyoruz. İşçi temsilcilerinden birisi (işverenin ikinci derecede uşağı) fabrikaya bir takım malzeme getirmek üzere girmeye çalışıyor. Turnike giriş kartı turnikeyi açmıyor. İşyeri güvenlik personelini yardıma çağırıyor. Güvenlik personeli özel kapıdan işçi temsilcisini içeri alıyor. İşçiler sesli bir şekilde espri yapıyorlar: "İşte ilk grev kırıcısı, bırakmayın. Engel olun!" Öğreniyoruz ki, işveren, işçilerin turnike kapısını açan kartlarını kilitlemiş. Bu olayla birlikte kafamızdaki grev kırıcıları gelebilir kuşkusu da dağılıyor. Grev kırıcıları gelecek olsalar bile içeri giremezler. Gece vardiyasında iki binin üzerinde işçi var. Doğal olarak bunların işyeri sendika temsilcileri de azdır. Merkezi giriş kapısında sendika önderleri, işçi temsilcileri ve işyeri sendika temsilcilerinin toplamının sayısı altmış kadardı. Bu grev 18 yıl aradan sonra ilk grev olması özelliğini taşıdığından dolayı, basının özel ilgi alanı konumunda idi. Burada bulunan tek tek insanlarla konuşma, tartışma imkanı bulduk. Temsilciler düzeyinde grevlerin yaptırımcı gücünün olmayacağı düşüncemiz ilgi topladı, tartışmalar bu yöne kaydırıldı. Bir kaç işçi temsilcisi; "İşçiler bir gün evlerinde dinlensinler diye düşündük" saçmalığını ileri sürdü. Buna, işyeri işçi temsilcileri daha çok bozuldular. Yoğunlaştığımız başka bir konu şöyleydi: Biz %6,5'un çok fazlasını hak ediyoruz. Fakat grevin başlamasıyla birlikte %6,5'tan geri adım atmamak gerekiyor. Bu noktada işçiler daha radikal çıkışlar yaptılar; "%6,5'un altında anlaşma olursa, sendika üyeliğime son veririz dediler vs. Sendikalardan ayrılmanın sendika ağalarının işine yarayacağını, sendikal mücadeleyi zayıflatacağını, bu nedenlerden dolayı sendikadan ayrılmanın doğru olmayacağını savunduk. Birlikte götürdüğümüz işyeri gazetesinin grev özel sayısını dağıttık. Toplu İş Sözleşme görüşmelerini yürüten sendika ağası Bertholt Huber'in basın şovundan sonra, merkez giriş kapısına toplananların yarısından çoğu dağıldı. Saat 11.30'dan sonra grev gözcüleri de dağıldılar. Bir grup işyeri sendika temsilcileriyle sohbetimizi, yakındaki bir kitle derneğinde devam ettirdik. Gece vardiyasının grevi, toplam dört saat sürdü. Grev gündüz erken vardiyasıyla devam edecekti.
6 Mayıs, grevin ilk günü. Gece vardiyasından daha fazla katılım var. 200 kişi civarında. Pankart ve dövizlerde de artış var. Soğuk ve sıcak içecekler sendika tarafından organize edilmiş. Erken vardiyasında da işçiler "evlerinde istirahata çekilmişler". Grev, temsilciler düzeyinde yürüyor. Biz gece vardiyasında yürüttüğümüz tartışmaları burada da yürütüyoruz. Tartışmalardan olumlu yanıtlar alıyoruz. İşletme gazetemiz elden ele dolaşıyor. İşyeri temsilcileri ve sendika ağalarının esas ilgi alanı, medya ile röportaj yapmaktı. İşçiler arasında dostça arkadaşlık ilişkileri rahatlıkla gözlenebiliyordu. Davul-zurna eşliğinde göçmenler ve Almanlar birlikte halay çekiyorlar. İşçiler ikiye bölünüyorlar; işveren futbol takımı ve işçi futbol takımı. Maç başlıyor, işveren futbol takımının tek bir taraftarı yok. Bütün seyirciler işçi futbol takımının taraftarı. Maç esnasında da esprili, hoş bir zaman geçiriliyor. İşçiler birbirleriyle biraz daha kaynaşıyor. Bir grup işçi gitar eşliğinde ilerici marşlar söylüyorlar. Fakat marşlara çok az işçi eşlik ediyor. Biz, merkez giriş kapıdan diğer kapıları dolaşmak üzere yola çıkıyoruz. Diğer giriş kapılarında adeta sembolik grev gözcüleri oluşturulmuş. Grev gözcülerinin esas görevi, giriş-çıkışları kontrol etmekti. Grevden ziyade boş vakit geçirmek türünden oyunlar oynanıyor, sohbetler ediliyordu. Merkez giriş kapısına oranla diğer kapılarda daha az grev gözcüsü ve işçi var. Biz her gittiğimiz giriş kapısında tartışma ortamı yaratıyorduk ve işletme gazetemizi dağıtıyorduk. Tepkiler olumlu oluyordu.
7. giriş kapısı diger kapılardan biraz daha canlı. Burada tartışmalar daha heyecanlı yürütülüyordu. Toplu İş Sözleşmeleri ve uyarı grevleri döneminde taşıdığımız pankartımızı, 7. kapıda da açıyoruz. IG Metall üyesi işçi temsilcisi pankartımızın asılmasını engelliyor. Greve zarar verir düşüncesiyle tartışmıyoruz. Bu kez pankartımızı, grev alanının dışı sayılabilecek bir yere asıyoruz. Aynı işçi temsilcisi, "Bizim grev ve mücadele komitemiz var: IG Metall! Sizin grev ve mücadele komitenize ihtiyacımız yok!" dedi ve pankartımızın iplerini kesmeye başladı. Greve zarar vermemek düşüncesiyle pasif bir direniş gösterdik. Sesli olarak, yapılanın düşünce özgürlüğü ve demokrasiyle bağdaşmadığını yüksek sesle söyledik. Ve tartışmayı uzatmadık. Üçüncü giriş kapısı en cansız olan kapıydı. Buradaki grev gözcüleri bir an evvel toplanıp evlerine gitmek istiyorlardı. Biz ve dışımızdaki dayanışma amacıyla orada bulunanları grev kırıcısı gibi karşıladılar: "Boşuna içeri girmeye çalışmayın. Siz girmek isteseniz dahi işletme güvenlik personeli sizi içeri almaz. Hadi çekin gidin!" diyorlardı. Kendilerine, grev kırıcısı olmadığımızı, dayanışma amacıyla burada bulunduğumuzu söylememize rağmen, "Biz zaten toplanıp gidiyoruz, siz de giderseniz iyi olur" uyarısını yaptılar. Bu uyarıya rağmen kaldık ve tartışma başlattık. Öğleden sonra 14.30'da tüm giriş kapılarındaki grevler sona erdirildi. Grevin ilk gününde işletmelerdeki grevlerde, 63 bin işçinin olduğu açıklandı. Grev günü boyunca grev kırıcıları olmadı ve grevler çok sakin geçti.
Grevden sonraki gün, işletme gazetesini giriş kapılarında ve içeride dağıttık. İşyerinde tartışmaların esas konusu grevdi. Biz tartışmaları, grevi kitlesel katılımlı bir greve dönüştürme ve %6,5 talebinden taviz vermeme ortamına çektik. Bunların yanı sıra; madde 146'ya hayır, çalışma saatlerinin 35 saate düşürülmesi ve pazartesinden cumaya kadar iş saati ve cumartesi günleri çalışmaya son gibi talepleri yaygınlaştırmaya çalıştık.
6 Mayıs günü başka bir grev de Stuttgart yakınlarındaki Porsche otomobil fabrikasında vardı. Buradaki greve katılım daha fazla ve daha militancaydı. Sendikanın işçilere evlerinizde kalın çağrısına rağmen, işçilerin çoğunluğu (2000-2500) aktif bir şekilde grevde yerlerini almışlardı.
Üçüncü 'büyük grev' de Audi otomobil fabrikasında gerçekleştirildi. Burası en pasif olanıydı. Bu bölgede çıkarılan işletme gazetesini, Audi grevinde yaygınlaştırdık. Diğer grevlere oranla daha cansız tartışmalar yürütüldü. Burada da grev, işyeri sendika temsilcileri düzeyinde yürütüldü. Audi'ye yedek parça üreten, küçük bir işletmede grev gerekçe gösterilerek öğleden sonra işçiler evlerine gönderilerek, soğuk grevi uygulamış oldular.
Küçük çaplı grevlerin varlığı dahi his edilemedi. Basında bile az haber değeri bulabildi.
İlk grev turları etkisini göstermemişti. İşverenler olumlu adım atmıyorlardı. Sendika ağalarıysa, %4'ten biraz fazla verilmesi koşullarında tekrar pazarlığa başlayabileceklerini duyuruyorlardı. Nafile, işverenlerden cevap gelmiyordu. Sendika ağaları gönülsüzce greve devam etmek zorundaydılar. Gerçekte grevin olmasını hiç mi hiç istemiyorlardı. Bir günlük grevin kendilerine kaça mal olduğunu hesaplamaya başlamışlardı bile.
Büyük otomobil fabrikalarında 13 Mayıs'ta da tam gün grev yapılacağını duyurdular.
6 Mayıs'ta uyguladıkları yöntemi 13 Mayıs'ta da uyguladılar. Biz de biraz daha deneyimli ve hazırlıklı olarak, Daimler-Crysler (Mercedes)'in Sindelfingen'deki fabrikasının önünde greve katıldık. 13 Mayıs grevinde daha fazla işçilerin katılımı dikkatleri çekiyordu. Basın ve sendika kurmayları tam teşekkül grev alanındaydılar. Grevde mücadeleci coşku vardı. Davullu-zurnalı halay (Almanya'da da davullu-zurnalı-halaylı grev olurmuymuş demeyin, Türkiyeli göçmenler tam teşekkül gelmişlerdi) ve maç esas aktiviteyi oluşturuyordu. Sloganlar daha çeşitli ve sık aralıklarla atılıyordu. Dövizler renklenmiş ve çeşitlenmişti. Sendika ağalarının konuşmaya başlamasıyla, işçiler de tepkilerini dışa vurdular. Sahnenin önünde biriken, bizim de aralarında bulunduğumuz, küçük bir azınlık sendika ağalarının konuşmalarını sık aralıklarla kesti. Küçük azınlık biraz daha büyümeye başladı. Sloganlar daha gür çıkıyordu. %6,5'in altında anlaşmanın kabul edilemeyeceği, 146. maddenin kaldırılması ve 116. maddenin tekrardan yasallaşması istekleri coşkulu bir şekilde sloganlaşıyordu. Sendika ağalarının, "Biz uzlaşmak zorundayız, uzlaşmadan sonuca varamayız" açıklaması büyük bir tepkiyle karşılandı. İşçiler hep bir ağızdan, "Her türlü kokuşmuş uzlaşmalara hayır!" diye dakikalarca slogan attılar. Sendika ağaları konuşmalarını sürdüremiyorlardı. İşçilerin ara vermesini fırsat bilip, hemen konuşmalarını sürdürmeye çalışıyorlardı. İşçilerin cevabı yine aynı oluyordu. İşçiler kartonlara yazdıkları taleplerini sendika ağalarına veriyorlardı. Biz de işletme gazetemizi, tabanın ne düşündüğünü öğrensinler diye ne kadar sendika ağası varsa hepsine ayrı ayrı dağıttık. 13 Mayıs grevi için sendika ağaları motosiklet şovu düzenlemişlerdi. İşçilerin dikkatini tümüyle motosiklet şovuna endeksleşmişlerdi. Motosikletlere belli bir giriş kapısından start verilmişti, şov tüm kapılarda yapılacaktı. Şovu birinci kapıda sonuçlandıracaklardı. İşçiler slogan atmaya başladığında, hemen motosikletlerin geleceği duyurusu yapılıyordu. Bununla işçileri susturmanın bir yolunu bulmuşlardı. Bu grevde net görülen bir gelişme vardı: İşçiler aktifleşiyor ve %6,5 talebi ile de yetinmiyorlardı. Eylemde sendika ağalarının ve sermayenin karşısına değişik taleplerle çıkıyorlardı. Bu durum sendika ağalarını düşündürüyor ve korkutuyordu. Grevin uzaması durumunda, işçilerin daha fazla aktifleşebileceği, sendika ağalarının hiç de istemediği ve istemeyeceği bir durumdu. Sendika ağalarının, işletmelerde çalışanları grevden uzak tutması, buna bir örnek değil midir? 13 büyük işletmede toplam 53 bin işçi greve çıkmıştı. Audi Neckersulm'de de giriş kapılarının önünde işletme gazetesini dağıtıyor, tartışmalar yürütüyorduk. Burada da işçiler bir önceki grev gününe oranla daha aktiflerdi. Sendikanın ESNEK GREV yöntemini eleştiriyorlar, %6,5'ten geri adım atılmasını asla kabul etmeyeceklerini savunuyorlardı. Son gittiğimiz kapıdaki arkadaşlar, tartışma yanlısıydı, biz de onların isteğine cevap vermiş, birlikte tartışma yürütüyorduk. Bir ara birinin ani bir hareketle arkadaşımızın elinden gazeteyi çekiştirdiğini fark ettik. Hemen müdahale ettik. Arkadaşlarla birlikte adamın ne yapmak istediğini öğrenmek istedik. Adam sendikaya karşı olan yazıları dağıtmaya, işçilerin kafalarının karıştırılmasına müsade etmeyeceğini söylüyordu. Buna işçilerin kendilerinin karar vermesi gerektiğini, bizim sendikaya değil sendika ağalarına karşı eleştirilerimizin olduğunu, savunduklarımız arasında yanlış gördüğü konular varsa, onlar üzerine tartışmaya hazır olduğumuzu, hatta gazetemizde de yayınlamaya hazır olduğumuzu söyledik. Bize engel olmak isteyen kişi işçi temsilcisi konumunda olan biriydi. Tartışmaya katılanların büyük çoğunluğu, tartışmaların seyri içinde saldırıyı doğru bulmadıklarını açıkladılar. Biz işletme gazetesini dağıtmaya devam ettik. Grevler boyunca tek bir grev kırıcısı görülmemişti. İşçiler sendikanın talebi olan %6,5'un arkasında kararlı bir şekilde duruyorlardı. Fakat, ne yazık ki, sendika ağalarının kendileri kendi taleplerinin arkasında duracak durumda değillerdi. Biz, Toplu İş Sözleşmeleri başlamadan, işletme gazetesi üzerinden ve işyerlerindeki tartışmalarımızda, sendika ağalarının kendi önerdikleri ücret artışı zammını elde etmek için doğru dürüst mücadele yürütmeyeceklerini propaganda etmiştik. Mücadeleyi kendi ellerimize almamız gerektiğini ısrarla ve kararlılıkla savunmuştuk.
Beklenen oldu. 15 Mayıs günü sendika ağaları, 22 ay süreli %4 ile bilinen kokuşmuş uzlaşmalarını gerçekleştirdiler. Bu kokuşmuş uzlaşma, işyeri sendika temsilcilerinde şok etkisi yarattı. İşyerlerinde, işçilerle direkt karşı karşıya gelenler, esasda işyeri işçi temsilcileridir. İşçiler, işyeri işçi temsilcilerine hesap soruyorlardı. Kokuşmuş uzlaşmanın sağlandığı gün, işyerlerindeki işçi temsilcileri ve bazı işyeri sendika temsilcileri ortalıkta görünmedikleri gibi telefonlara da çıkmadılar. Daimler-Crysler (Mercedes)'in Sindelfingen'deki fabrikasında işyeri toplantısında işyeri temsilcileri salona girdiklerinde yuhalandı ve ıslıklandılar.
Toplu İş Sözleşmelerinin sürdüğü evrede, işverenler sendikası 12 ay süreli %3,3 ücret artışı yapmaya hazır olduklarını açıklamışlardı. Bizim kahraman sendika ağaları olmaz dediler. Ve işçi sınıfını greve çağırdılar. Şimdi, grevle elde edilen, 22 ay süreli %4 ücret artışı, işverenler sendikasının önerdiği; 12 ay süreli %3,3'ten yüksek midir? Biz, işletme gazetemizde anlaşmayı analiz ederek, greve devam edilmesi gerektiğinin bilincini işçilere taşıdık. %4 ile anlaşmaya varıldığı açıklamasının büyük bir yalan olduğunu teşhir ettik: %4 bu yıl için geçerli, gelecek yıl için ise %3,1 ücret artışı yapılacak. Bu yıl için öngörülen %4'ün %0,9'u ERA'ya ("Telafi Çerçeve Anlaşması"), yani aynı bölümde çalışan kafa ve kol emekçilerin ücretlerinin yeniden denkleştirilmesine ayrılacak. İşçilerin eline geçecek olan %3,1'dir. İkinci yıl için: ERA'ya ("Telafi Çerçeve Anlaşması") %0,5 ayrılıyor. İkinci yıl için ücret artışı için %3,1'de uzlaşılmıştı. İkinci yıl için ise işçilerin cebine girecek para %2,6'dır. Grevden önce önerilen 13 ay süreli %3,3 ücret artışıyla daha "karlı" olacaktık. Sendika ağalarının kimin hesabına Toplu İş Sözleşmeleri yürüttükleri açık değil mi?
Greve çıkabilmek için referandumla işçilerin onayını almak gerekiyordu. Aynı zamanda grevin sona erdirilebilmesi için de referanduma gidilmesi gerekiyordu. Greve çıkabilmek için sendikalı işçilerin %75'inin evet demesi gerekiyor. Grevi sonuçlandırmak için de sadece %25'lik evet oyu gerekiyor. Biz, yukarıdaki gerekçelerimizle işçileri greve devam için oy vermeye çağırdık. Resmi sonuçlara göre (bölümlere ve fabrikalara göre yüzdeler değişiyor) %50'nin üzerinde işçi, grevin sonuçlanmasından yana oy kullandığı açıklaması yapıldı. Bu sonuçların gerçeği yansıtmadığı, seçimlerde karışıklıklar yaratıldığı, bir çok işyeri sendika temsilcisi tarafından söylendi. Ve böylece sendika ağaları kokuşmuş uzlaşmalarını işçilere de onaylatarak, ruhlarını kurtarmış oldular.
Biz, işletme çalışanları olarak, Eylül 2001'den başlayarak işletme gazeteleri üzerinden ve sözlü olarak, Toplu İş Sözleşmelerinde talebimizin ve tavrımızın ne olması gerektiğini işledik. Toplu İş Sözleşmelerinin başlamasıyla çalışmamızın odak noktasını işletme çalışması oluşturdu. Bu çalışma döneminde yazdıklarımızın ve savunduklarımızın pratik mücadele içerisinde kendini ispatlaması, çalışmalara katılan arkadaşlara güven verdi. Dışımızda, eleştirilerimizi sert bulan, eleştirilerimizde sendika ağalarına karşı haksızlık yaptığımızı söyleyenler ise kendilerinin daha iyi düşünmeleri gerektiğini kabullendiler.




HALKLARIN ULUSLARARASI MÜCADELE LİGİ (HUML)
15 -16 HAZİRAN'DA GREVCİ İŞÇİLERLE BİRLİKTEYDİ

15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi 32. yıldönümünde ülke çapında çeşitli etkinliklerle anıldı. Bu anmaların en önemlilerinden birisi aylardır patronların saldırılarına karşı kararlıca direniş yürüten ve grevde olan Limter-İş sendikasına bağlı Yonca Teknik Tersanesi işçilerinin anmalarıydı. Yonca Teknik işçileri sendikalaştıkları için işten atıldılar, haklarını aramak için hukuki yollara başvurdular, olmadı, direnişe geçtiler ve bunlardan da sonuç alamayınca grev kararı aldılar. Ancak devletin de desteğini arkasına alan Yonca Teknik patronu hukukdışı yollara da başvurarak önce sendikalaşan işçileri işten attı ve uydurma bir taşeron firma aracılığıyla grev kırıcısı işçileri işe alarak üretimine devam etti. Patron işçilerin güya anayasal hakkı olan sendika hakkını hiçe saydığı gibi, yine güya anayasal bir hak olan grev hakkını da böyle bir oyunla işlevsiz kılmaya çalıştı.
Evet kapitalist düzenin anayasası böyle işliyor işte, kağıt üzerinde anayasa karşısında tüm vatandaşlar eşittir, ancak gerçek yaşamda bazı vatandaşlar "daha da eşittir"! Gerçek şu ki üretim araçlarına sahip olanlar ile, işgücünden başka satacak birşeyi olmayanlar arasında bir eşitlik olamaz. Sınıflı toplumda sınıflarüstü bir devlet olamaz. Bu basit gerçeği mücadele içindeki işçiler kendi pratiklerinde kendi deneyimleri ile gördüler.

DAYANIŞMA GECESİ


İşçiler geçmiş deneyimlerinden de, kendi mücadele tarihlerinden de öğreniyorlar. Türkiye işçi sınıfı mücadelesinin en şanlı direnişlerinden birisi hiç kuşkusuz 15-16 Haziran direnişidir. 15-16 Haziran'ın 32. yıldönümünü Yonca Teknik'te grevde olan işçiler "Geçmişten Geleceğe 15-16 Haziran" başlıklı bir dayanışma gecesi ile ve bir gün sonra yapılan grevdeki işçilerle dayanışma amaçlı basın açıklaması ile andılar.
14 Haziran'da Kadıköy Caferağa Spor Salonu'nda gerçekleştirilen geceye yaklaşık bin beşyüz emekçi katıldı. Müzik, folklör ve sinevizyon gösterisi ile gece oldukça coşkulu geçti. Sinevizyon gösterisinde işçi sınıfının mücadele tarihinden kesitler gösterildi. Konuşmalar ve dinletiler arasında sık sık sloganlar atıldı. Tuzla Deri-İş'e bağlı işçilerin slogan atarak salona topluca girmeleri seyircilerde büyük coşku yarattı.
İyi hazırlanmış olan gecenin olumsuz yanlarından birisi DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi'nin geceye katılması ve bir konuşma yapmasıydı. Süleyman Çelebi konuşmasında 15-16 Haziran'ı anlatırken o dönemin DİSK başkanı Kemal Türkler'in 16 Haziran günü sıkıyönetim ilanından sonra işçilere hitaben yaptığı ünlü radyo konuşmasından övgüyle bahsetti. Kemal Türkler'in işçilerin eylemlerini bitirmeye çağırmasını ve "şanlı Türk ordusuna" karşı gelmemeye çağırmasını ve işçilerin buna uymasını bir disiplin örneği olarak gösterdi. Kemal Türkler o ünlü konuşmasında işçilere ne demişti? "...Anayasamız her türlü toplantı ve yürüyüşlerin silahsız ve saldırısız olacağını emreder. Bizler anayasaya sımsıkı bağlı işçiler olduğumuz için hiçbir hareketimiz anayasaya aykırı olamaz. Ne var ki bizim aramızda çeşitli maksatlar güden kişiler, çeşitli kılıklara bürünerek girebilirler. Hatta kötüsü, gözbebeğimiz şerefli Türk Ordusu'nun bir mensubuna kötü maksatlarla taş atabilir, tahrikler yapabilirler. Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Genel Başkanı olarak sizi uyarıyorum." (Aktaran H.Yeşil, "İşçi Sınıfı Üzerine Yazılar", Dönüşüm Yayınları, s.82)
İşçilerden böylesi bir direnişi, böyle bir kahramanca mücadeleyi beklemeyen DİSK yöneticileri, işçilerin tarihi eylemleri karşısında korkuya kapılarak takındıkları tavır budur. Bu övünülecek bir tavır değil, işçi sınıfının önderi olma adına utanılacak bir tavırdır. DİSK'in kendi varlığını tehdit eden yasalara karşı bir eylem takvimi çıkararak işçileri yasaları protesto etmeye çağırdığı doğrudur. Ancak DİSK'in Merter sitesinde işyeri temsilcileriyle ve başkanlarıyla karar altına aldığı eylem takviminde sermayenin devletinin işçilerin karşısına çıkardığı kolluk güçlerinin kurduğu engelleri, barikatları aşmak ve direnişi militanca her türlü engele rağmen sürdürmek yoktu. DİSK'in 14 Haziran 1970'de Merter'de aldığı karar şöyleydi: 1. 15 ve 16 Haziran günleri işbırakma; 2. 17 Haziran'da Taksim'de miting. Bunlar tabi ki yasal çerçevede ve barışçıl olacaktı çünkü DİSK'e egemen olan anlayış mücadeleyi mevcut yasalar çerçevesinde düzen sınırları içinde yürütmekti, düzenin sınırlarını zorlamak akıllarının ucundan bile geçmiyordu. Ama işçiler ne DİSK'i dinlediler ne de Türk-İş'i, onlar hakları için gerektiğinde devletin kolluk güçlerine rağmen ve onlara karşı da kararlıca mücadelelerini sürdüreceklerini gösterdiler.
O günkü DİSK'e göre düzenle daha da barışık hale gelen bugünkü DİSK'in Genel Başkanı Süleyman Çelebi'nin bu gerçekleri çarpıtarak kendince yorumlaması doğaldır, ancak işçilerin gerçek temsilcisi olma iddiasını taşıyanların bu çarpıtmalar karşısında işçilere gerçekleri anlatmamaları anlaşılmaz.
Geceye Çağrı dergisi adına verdiğimiz dayanışma mesajının okunmaması anlam veremediğimiz bir diğer olumsuzluktu.
Biz Yeni Dünya İçin Çağrı dergisi olarak işçilere yönelik yayınlarımızla ve dergilerimizle geceye katıldık, ancak yayın standı açma izni verilmediğinden bu yayınları salonda merdiven kenarlarına koyarak ve elden gezdirerek insanlara ulaştırdık. Ayrıca Halkların Uluslararası Mücadele Ligi (HUML) Türkiye Seksiyonunun çıkarmış olduğu "15-16 Haziran'ın Dersi: Kavgaya Katıl" başlıklı bildiri ve Lig'in tanıtım broşürleri yaygın bir biçimde dağıtıldı. Lig adına hazırlanan bir mesaj da mikrofon üzerinden okundu.

BASIN AÇIKLAMASI

Gecenin yapıldığı günden bir gün sonra 15 Haziran 2002 Cumartesi günü, 15-16 Haziran'ı anma ve Yonca Teknik Tersanesinde grevde olan işçilerle dayanışma amaçlı bir basın açıklaması yapıldı. DİSK'in resmi olarak üstlendiği bu basın açıklamasına HUML olarak "İLPS" imzalı iki pankartla ve "15-16 Haziran'ın Dersi: Kavgaya Katıl!" başlıklı bidiriyle kitlesel katılım gerçekleştirildi.
Basın açıklaması grevin sürdüğü Yonca Teknik Tersanesi önünde yapılacaktı. Oraya gitmek için Tuzla İçmeler Köprüsü üzerinde Halkların Uluslararası Mücadele Ligi adına iki pankart açılarak grev yerine doğru yürüyüşe geçildi. Bu yürüyüşe Tuzla Deri-İş'e bağlı işçiler kitlesel katılım sağladı. Yeni Dünya İçin Çağrı okurları da bu yürüyüşte yerlerini aldılar. Yürüyüş boyunca "İşçilerin Birliği Sermayeyi Yenecek!", "Yaşasın Enternasyonal Dayanışma!", "İşçiler Birleşin İktidara Yerleşin!" vb. sloganlar atıldı.
Basın açıklamasının yapılacağı Tersane önüne varıldığında, orada birikmiş olan kitle yeni gelenleri sloganlarla karşıladılar.
Basın açıklaması yapmak isteyen işçiler bir kez daha sermayenin ve onun devletinin işçi düşmanı yüzleri ile karşılaştılar. Devletin güvenlik güçleri basın açıklamAsı yapmak isteyen kitlenin önünü keserek basın açıklaması yaptırmayacağını ilan ediyordu. İşçiler en basit haklarını kullanmak istediklerinde sadece patronları değil her seferinde patronların yanında yer alan devletin kolluk güçlerini de karşılarında buluyorlardı. Sendikalaşmak istediler böyle oldu, greve çıktılar böyle oldu, ve şimdi çok basit bir açıklama yapmak istiyorlar ve yine saldırı. Taksim'de, Kızılay'da ve başka yerlerde Milli Takımın 'zaferini kutlamak' için sokaklara dökülen, gösteriler yapan, faşistlerin kurt işaretleriyle ve şövenist sloganlarıyla etrafa tehditler savurarak içinde yer aldığı kitlelere devlet 'yasadışı gösteri'dir diye saldırmıyor, saldırmak şöyle dursun devletin temsilcileri bizzat bu gösteriler içinde yer alıyor. Ama işçiler en temel hakları için bir gösteri yapmak istediklerinde yasadışıdır diye üstlerine coplar yağıyor.
Polisin "basın açıklaması yaptırmayız, bu yasadışı bir gösteridir, dağılın" diyerek işçilerin üzerine yürümesi karşısında işçiler "Baskılar Bizi Yıldıramaz!" gibi sloganlarla kararlıca direndiler ve bir adım geri atmadılar. Bunun üzerine polis coplarla kitleye saldırdı. Kitle yine geri adım atmayınca, basın açıklamasının işçilerin önünün polis barikatıyla kesildiği yerde yapılmasına polis gözyummak zorunda kaldı. İlk konuşmayı DİSK Genel Sekreteri Musa Çam yaptı ve 15-16 Haziran'ın önemine değindi. İkinci konuşmayı Halkların Uluslararası Mücadele Ligi Türkiye Seksiyonu adına Deri-İş Başkan Yardımcısı Musa Servi yaptı. Musa Servi konuşmasında 15-16 Haziran bağlamında işçilerin birliğinin önemine dikkat çekti, Türkiye'de sendikaların olumsuz durumunu anlattı ve anti-emperyalist mücadeleyi birleştirme bağlamında Lig'in önemli bir araç olduğuna vurgu yaptı.
Basın Açıklamasının yapıldığı sırada HUML adına hazırlanmış olan "15-16 Haziran'ın Dersi: Kavgaya Katıl!" başlıklı bildiri tüm işçilere dağıtıldı.

18 Haziran 2002