Kızlık halleri!

Güçlünün güçsüzü, erkeklerin kadınları, büyüğün küçüğü ezmeyi "en doğal hakkı" gördüğü, faşizmin kılcal damarlarına dek toplumun içine nüfuz ettiği bir ülkede çocuk olmak zor.
Bu bozuk, faşist düzenin bir aynası da okullar... Okullar, yeni nesillerin sevgi ve bilgiyle beslendiği, öğrenmeyi öğrendiği, özgür ve sosyal insanlar olarak yetiştirildiği alanlardan çok, öğrencilerin, çok küçük yaştan itibaren onurlarının kırılması, kişiliklerinin ezilmesi pahasına faşist düzenin kalıplarına döküldükleri birer kışlalar mahiyetinde. Okullar kışla olunca, sözümona eğitim vermekle yükümlü "öğretmenler" de jandarma-onbaşı ruhlu oluyor haliyle. "Ağaç yaş iken eğilir" denilir, bizim ülkemizde gencecik fidanlar zorbalıkla eğilip-bükülüyor, hatta kırılıyor ve sonuçta sistemin ihtiyaç duyduğu biçimde "düzleniyor", kalıba sokuluyorlar. Psikolojik ve fiziki baskı ve şiddetin kol gezdiği okullarda şu ya da bu ölçüde her öğrenci bundan payını alıyor.
Bu ülkede çocuk olmak zor. Ama kız çocuğu olmak çok daha zor...
Bu baskı ve şiddet mekanizmasının dişlileri arasında onlar daha da bir eziliyor, erkek egemenliğinin ne demek olduğunu çok erken biçimde öğrenir oluyorlar.
Kız çocukların giyimleri-kıyafetleri, hal ve davranışları, bekâretleri-namusları vs. vs. eğitim kurumlarını çok ama çok ilgilendiriyor. Son yıllarda okullarda ve yurtlardaki bekâret kontrolü uygulaması nedeniyle bir dizi kız öğrencinin intihar girişiminde bulunması medyaya yansımıştı.
Erkek egemen bakış açısının yansıması olan bu olayların buzdağının suyun üzerinde görülen zirvesi olduğu bilinen birşeydi. Bunun gerisinde kız çocuklarının "terbiye" edilme adına çektikleri büyük acılar olduğu tahmin edilebilirdi. Tahmin etmemize de gerek yok, kendi öğrencilik dönemini anımsayan her kadın mutlaka kız öğrenci olması dolayısıyla karşılaştığı rencide edici bir olayı mutlaka hatırlayacaktır. Saç örgüsünün dağılması, kurdelenin kayması, eteğinin boyunun kısalığı vs. vs. "Ne biçim kızsın-utanmıyor musun?" azarını işitmek için bahanenin bini bir para değil mi?
Evet, kızlar öncelikle utanmalıdır! Utanmayı öğrenmelidir! Eğitim sisteminin yazılı olmayan müfredatında ilk maddeyi bu oluşturur! Utanmıyorsan, çocuksu saflığınla kendini erkek çocuklarla bir tutup, hopluyor-zıplıyorsan, gülüyor eğleniyorsan, yani doğal davranıyorsan, "eğitimciler" sana kız çocuğu olarak erkek çocuktan farklı olduğunu, "eksik" olduğunu öğretir, seni utandırmayı bilirler! Eğer anne-baba tarafından evinde öğretilmediyse, en gecinden okulda kız olmanın ne anlama geldiğini ve de dünyanın kaç bucak olduğunu öğrenirsin! Her çocuk gibi sahip olduğun yaşam sevincini kursağında bırakmayı, özgürlüğünü noktalamayı çok iyi bilirler! Ustadır bu noktada eğitim kurumları!!!
Öğretmenlerin hangi caniliklere, hangi onur kırıcı davranışlara kadir olduklarını gazetelere yansıyan iki olayla örneklemek istiyoruz.
Bunlardan biri bir ilkokulda gerçekleşiyor. Tunceli'nin Pülümür ilçesindeki Dedekorkut İlköğretim Okulu'nda adet gören bir öğrenci tuvalete bir ped atıyor. Bu pedi bulan bir bayan öğretmen elinde kanlı pedle sınıfları dolaşıyor ve pedin kim tarafından atıldığını ortaya çıkarmaya çalışıyor. Öğretmen olduğunu unutup polis gibi davranan bu bayan, kız öğrencilere hakaret ve tehditler yağdırıyor. "Bu orkid kime ait hemen söylesin. Söylemezseniz iç çamaşırlarınızı kontrol edeceğim." diye bağıran öğretmen, çocuklardan ses çıkmayınca iyice zıvanadan çıkıyor. Öğrencilerin korkmasına ve hatta bazılarının ağlamaya başlamasına da aldırmayan öğretmen tehditlerini daha da artırıyor ve "Tamam öyleyse bu kanlı pedi sağlık ocağına göndereceğim kan tahlilinde kime ait olduğu ortaya çıkacak." diye çocuklara gözdağı veriyor. Çocuklardan yine ses çıkmayınca, bu sefer gerçekten de üç polis alıp geliyor ve bu polislerle bir sınıfta topladığı kız öğrencilerin yanına giderek onları "Eğer bu pedin kime ait olduğunu söylemezseniz polis bunu tespit eder, sonra pişman olursunuz." diyerek korkutmaya çalışıyor. (Alıntılar, 19 Nisan 2002 tarihli Cumhuriyet gazetesinden)
Bu olay, duyarlı bazı velilerin tepki göstermesiyle gazeteye yansıyor ve sonuçta ilgili öğretmen hakkında soruşturma açılıyor.
Çocuklarımızı ne türden öğretmenlere teslim ettiğimizi düşünün! Sözümona çocuk psikolojisi okumuş bunlar!
Zaten adet görmeyi başlıbaşına bir utanç meselesi olarak yaşayan bir ülkenin kız çocukları bunlar. Öğretmenler ise, kız ve erkek çocuklarını "adet" görmenin doğallığı noktasında aydınlatmak yükümlülüğünde olduklarını akıllarının köşesinden bile geçirmezken, kız öğrencileri utanca boğmaya çalışıyorlar. Onları "kızlık halleri"yle utandırmaya, korkutup-sindirmeye çalışıyorlar. Adet gördüğü için utanan ve "utanç verici" bu olayın izini herhangi bir biçimde yok etmeye çalışan bir kız öğrencinin psikolojisini bir parça anlamaya çalışmayan, kız öğrencilerin bu özel durumları için herhangi eğitici bir tedbir alınmasına, örneğin okul tuvaletlerine adet bezlerini atmak için çöp kutusu konulmasına ve çocukların da bu kutuları kullanması için eğitilmesine bir nebze olsun kafa yormayan bu öğretmen, bütün enerjisini polislik-dedektiflik çalışmasına veriyor. Ve bunda bir sakatlık olduğunu hiçbir şekilde farketmiyor! Kız çocuklarının onurlarını kırmayı, onları aşağılamayı ve de polisle vb. korkutmayı kendine görev sayıyor!
Nasıl oluyor demeyin! Esas, nasıl oluyor da hâlâ bu türden canilere, böylesi rezil eğitim sistemine çocuklarımızı -hem de "eti senin kemiği benim" diyerek- teslim edebiliyoruz, deyin! Ve de teslim etmeyin, etmeyelim!
Çocuklarımızın anlattıklarını dinlemeyi, ister kendi çocuğumuzun başına gelsin, isterse çocuğumuzun sınıf-okul arkadaşlarının başına gelsin, onur kırıcı her türden olayın peşini izlemeyi, tepki vermeyi, böylesi davranışlarda bulunan her öğretmenin cezalandırılması talebini yükseltmeyi kendimize görev bilelim!
Faşist, baskıcı, erkek şovenisti okul sistemine "gözümüz arkada kalmadan" çocuklarımızı teslim edemeyeceğimiz gün gibi açıktır. Kulağımız çocuğumuzda, gözümüz okul sisteminin üzerinde olmak zorundadır.
Bir diğer örnek liseden...
İstanbul Esenler'de lise birinci sınıfa giden bir kız öğrenci saçlarına röfle yaptırıyor. Kız öğrencinin röfleli saçlarını farkeden okul müdürü "yönetmeliğe aykırı, bu saçlarla okula gelemezsin." diyerek onu okuldan uzaklaştırıyor. Kız öğrenci bu uyarıyı dikkate almayıp saç rengini değiştirmeyince müdür de onu okula almamakta direniyor. Öğrencinin annesi okula gelip kızının okula alınmasını talep edince de kendisini sözümona yönetmelikle savunmaya çalışıyor: "Yönetmelikte saçların tek renk olması gerektiği belirtilmiş. Pınar'ı 15 gün uyardım, aldırmadı. Üstüne üstlük tırnakları da ojeli geldi. Yine de disipline vermedim. Bu davranışını sürdürünce, onu okula almadım." (Mart 2002 tarihli Hürriyet)
Saç röflesi yüzünden okula alınmayan Pınar ise, müdürün onur kırıcı davranışını şöyle dile getiriyor: "Benimle arkadaşlarımın önünde, 'süslü Fadime' diye alay etti."
Müdür kendini yönetmelikle savunadursun, olayın yansıdığı gazetede yönetmeliğin saç rengine karışmadığı bilgisi veriliyor. Gerçi saç rengine karışmıyormuş ama, yönetmeliğin yine de karıştığı bir şeyler var:
"Lise ve dengi okullarda kız öğrencilerin kılık ve kıyafetlerini düzenleyen yönetmelik şöyle: Vücut hatlarını belli etmeyecek şekilde, yırtmaçsız, kolsuz ve diz kapağını örtecek boyda bir forma giyerler. Okul içinde baş açık, saçlar temiz ve düzgün taranmış olup uzun olması halinde örülür veya arkaya toplanarak bağlanır." Yine bu yönetmeliğe göre kız öğrencilerin pantolon giymesine izin yoktur.
Bu tür yönetmelikler, tam da faşist-erkek şovenisti eğitim sisteminin yaklaşımını dile getirmektedir. İstenilen askeri bir disipline uyan, tek tip kemalist insan yaratmaktır. Bu tek tip insan anlayışında kadınların ve erkeklerin sistemce belirlenmiş rollerine uygun biçimlere büründürülmesi zorunluluğu da vardır. Bu nedenle müdür ya da öğretmen için kızın röfleli saçları onun öğrenme isteği ve yeteneklerinden çok daha önemli hale gelmektedir. Ve bu olayda da aynı "pedagojik yöntem"le arkadaşları önünde küçük düşürülerek kız öğrencinin onuru kırılmaya çalışılmıştır.
Her gün okullarda buna benzer yüzlerce olay yaşandığı gayet açıktır. Şüphesiz okullarda onuru kırılan, baskı ve şiddete maruz kalan salt kız öğrenciler de değildir. Erkek öğrenciler de çeşitli baskı ve şiddete maruz kalmaktadırlar. Bunların hepsine karşı mücadele etmek tüm anne-babaların, duyarlı tüm demokrat-devrimcilerin görevidir. Ancak, kız öğrencilerin yaşadıkları baskıların birçoğu toplumsal olarak kanıksanmış olan baskılar olması nedeniyle birçok durumda anne-babaların bilincinde dahi değildir. Bunları bilince çıkarmak, kız öğrencilerin maruz kaldığı özel baskılara karşı duyarlı olunmasını ve tepki gösterilmesini sağlamak bu açıdan çok daha gerekli hale gelmektedir. Çocuklarımız için eşit, parasız, özgür, demokratik eğitim ortamı talebini yükseltirken, bu talebin özelde kız öğrenciler üzerindeki cinsiyetçi baskıların sorgulanmasını içermesi gerektiğini bir an için olsun unutmamak zorundayız.
Kahrolsun faşist, erkek şovenisti eğitim sistemi!

Haziran 2002


Kadınların özgürlük sözlü bohçaları!

Kadınların bohçaları meşhurdur. Önce kendi çeyizlerini bohçalarlar, sonra da çocuklarınınkilerini... En kıymetli öteberilerini özenle bohçalarında saklarlar... Bıçak kemiğe dayandığında da bohçalarını toplayıp giderler... Kimi bohçasını toplayıp kocaya kaçar, kimi kocadan bıkmıştır, bohçayı toplayıp "baba evi"ne gider... Ve bu bohça hikayesi sürer gider...
Şimdi yine bohçalarıyla gündemdeler. Fakat bu bohça başka!
Kadın Tavrını Geliştirme İnisiyatifi (KATAGİ), Diyarbakır, Elazığ, Adana, Batman, Bolu, Gebze, Mersin, İzmir, Tarsus, Bursa, İskenderun, Bilecik, Antakya, Eskişehir, Samsun, Ankara, İstanbul ve daha bir çok şehirden başlayıp Konya'da sona erecek bir "Bohçalı Kadın Yürüyüşü" düzenleme kararı aldı. Başını sosyolog Pınar Selek ve mücadele arkadaşlarının çektiği bu kadın yürüyüşü 6 Temmuz'da yola çıkacak ve bohçalarını "kadın sözleriyle" doldura doldura 12 Temmuz'da Konya'ya varacak. Burada bohça açılacak ve yol boyunca toplanan "kadın sözleri" uç uca eklenerek ortaya "Anadolu ve Mezopotamya'daki Kadınların Manifestosu" çıkarılacak. Hedef bu!
Yürüyüşü düzenleyenler adına yaptığı açıklamalarda Pınar Selek, bu yürüyüşün kadınların özgürlük istemine ilişkin bir kampanya şeklinde anlaşılması gerektiğini vurguluyor ve özelde Türkiye'nin birçok alanından örgütsüz kadınlara ulaşabilmeyi hedeflediklerini vurguluyor:
"Buluşmalara, toplantılara gelebilen kadınlar ancak örgütlü ve kendilerini ifade edebilen kadınlar. Dolayısıyla bizim, Türkiye'deki bütün kadınların ortak sözünü bir araya getirmemiz, bütün kadınların sorunlarını öğrenebilmemiz ve onların da bizim sorunlarımızı öğrenmesini sağlamamız gerekiyor."
Bohça sembolü çok güzel ve böyle bir kampanyayla örgütlü kadınlarla örgütsüz kadınları buluşturma fikri gayet iyi bir fikir.
Bu ülkenin çok çeşitli yerlerinde benzer sorunlar yaşayan emekçi kadınların kendi yazdıkları sözlerle sorunlarının ortaklığını yakalamaları için iyi bir fırsat. Gerçi KATAGİ, yaptığı çağrıda bir bütün olarak kadınlara sesleniyor, ama pratikte kadınların büyük çoğunluğunu oluşturan ezilen-emekçi kadın kitlelerinin sorunlarının dile getirilmeye yönelik olduğu da açık. Buna rağmen biz, bu ayrımın yapılmasını önemli ve gerekli görüyoruz.
Medyanın da ilgisini çekmesi büyük ihtimal olan bu kampanyaya devlet güçlerinin ne ölçüde izin vereceği ama, bir başka konu...
Pınar Selek şimdiden öldürülme tehlikesine karşı uyarılmış durumda. Mısır Çarşısı'ndaki patlama olayıyla ilgili olarak hakkında süren davanın son duruşmasında itirafçı sanık Alaattin Öget'in Pınar Selek'i "Dikkat et, öldürüleceksin!" diye uyardığı gazetelere yansıdı. Bunların bu ülkede özgürlük ve demokrasi için mücadele veren her kişinin karşılaşabileceği bir yıldırma-korkutma politikası olduğu bilinen bir şey.
Pınar Selek ve mücadele arkadaşları "Birbirimize doğru yola çıkacağız. İlk defa bu kadar uzun yürüyeceğiz. Yakında tüm Türkiye, kadınların özgürlüğe tutkun sesini duyacak. Siz de bu sese ses katmak isterseniz, bize haber gönderin." çağrısını yapıyorlar.
Demokrasinin yalnız lafının edildiği ülkemizde emekçi kadınların seslerini duyurmaya yönelik olan bu eyleme, çağrıya olumlu yanıt vermek görevdir.
Emekçi kadınların özgürlük mücadelesi bayrağını dünden bugüne, mücadeleden mücadeleye taşımaya çalışanların başında devrimci ve komünist kadınlar gelmektedir. Onlar özgürlük ve demokrasi hareketinin en geri noktalarda seyrettiği günlerde dahi bu mücadele bayrağına sımsıkı sarılmış, mücadeleyi daha ileri noktalara taşımak için en büyük bedelleri vermeyi göze almışlardır. Hapislerde yatmış, işkencede direnmiş, açlık grevlerinde, silahlı direnişte yaşamlarını yitirmiş, egemenliklerin tüm zorbalıklarına rağmen yılmamış, sinmemişlerdir. Ne işkence, ne gözaltında ve hapiste cinsel taciz ve tecavüz onları haklı davalarına sahip çıkmaktan alıkoymamıştır. Devrimci ve komünist kadınlar, emekçi kadınların özgürlük mücadelesinin erkek egemen kapitalist düzenin yıkılmasından geçtiği gerçeğini haykırmaktan vazgeçmemiş, bu hedefe varmak için bugün kavranacak esas halka olarak örgütlenme çalışmasına hız vermeyi önlerine görev olarak koymuşlardır. Dünya komünist ve devrimci kadın hareketinin deneyimlerinden de öğrenerek hedeflerini ve mücadele biçimlerini belirleyenlerin, ülkemizdeki devrimci-demokratik ve komünist hareketin talepleri ve mücadele hedefleri açısından söyleyecek çok sözleri vardır. Bu sözler söylenmeli, özelde devrimci ve komünist kadınların mücadele içinde yaşadıkları sorunların kendi ifadeleriyle ortaya çıkacak olan "manifesto"da yeralması için çalışılmalıdır.
Bu anlamda:
Bohçalar dolsun. Ama bohçalarda komünist ve devrimci kadınların da sözleri olsun!

Haziran 2002