IRAK

ABD'nin yeni savaş planları ve
"barışsever Avrupa"

ABD emperyalizmi Irak'a karşı bir askeri saldırı planlarını somutlaştırmada hızla ilerliyor. Şimdiden ABD emperyalizmi bölgedeki müttefikleri üzerinden Irak'ı tam bir çember içine almış durumda. ABD yaptığı ikili anlaşmalara, gizli görüşmelere dayanarak Pakistan'dan, Afganistan, Tacikistan ve Türkmenistan'a, Türkiye'den Ürdün ve İsrail'e, Kuveyt'ten Filipinler'e kadar geniş bir alanda Irak etrafında bir siyasi, diplomatik, askeri çember oluşturmuş durumdadır.
ABD'nin bölgede bulundurduğu askeri üsler, birlikler, deniz filoları yeni ve taze güçlerle takviye edilerek büyük ölçüde güçlendirilmiştir. Askeri açıdan ABD Irak'a karşı yeni bir saldırının hazırlıklarını tamamlama konusunda önemli bir aşama kaydetmiştir. Askeri açıdan ele alındığında artık sorun ABD'nin Irak'a askeri olarak müdahalede bulunup bulunmayacağı sorunu değil, saldırıyı ne zaman ve ne şekilde başlatacağı sorunudur.
Aslında ABD'nin Irak'a saldırıyı örgütlemek için kullandığı bölgedeki güçlerden İsrail dışındaki hiç birisi şu an için Irak'a bir askeri müdahalede bulunulması taraftarı değildir. Türkiye'nin de içinde bulunduğu bu "gönülsüz müttefikler" bir yandan Ortadoğu'da bölgesel bir güç olma iddiasından ve çabasından vazgeçmeyen Saddam rejiminin yıkılmasını kendi çıkarları açısından arzulamaktadır. Fakat diğer yandan bu isteklerinin ABD'nin önderliğindeki bir askeri müdahale ile gerçekleştirilmesinin sonucu olarak bölgedeki istikrarsızlığın artmasından, Irak'ın toprak bütünlüğünün dağılarak bölgede yeni devlet oluşumlarının ortaya çıkmasından, bölgeye ve petrole ABD'nin tek egemen güç haline gelmesinden çekinmektedirler.
Örneğin Türk hakim sınıfları, Saddam'ın yıkılmasını, onun yerine daha zayıf ve TC'ye daha dostane yaklaşan bir rejimin kurulmasını, Irak'ın kuzeyinde bugünkü Saddam rejimi şartlarında ayrı bir devlet olarak yönetilen Irak Kürdistan'ı otonomi bölgesinin "yarı bağımsızlık" statüsüne son verilmesini, Irak'la ticari ilişkilerinin gelişmesini çok istemektedir. Hazırlığı harıl harıl yapılan ve Türk hakim sınıflarına da katılması dayatılan Irak'a karşı yürütülecek askeri bir müdahale sonucunda örneğin Kuzey Irak'taki "yarı resmi" Kürt devletinin resmi hale gelmesinden çekinmektedirler. Bu çelişkili yaklaşımlarında ağır basan yön, ABD emperyalizmine olan bağımlılık ilişkileri, içerisinde yer almadıkları bir askeri müdahale sonucunda kendi çıkarlarının tamamen dışta tutulacağı ihtimalidir. Bu yüzden, Türk ordusu, tümüyle istekli olmasa da ABD önderliğinde yürütülecek askeri bir saldırıya yönelik hazırlıklarını harıl harıl sürdürmektedir.
Irak'a karşı ABD'nin önderliğinde yürütülecek askeri saldırının esas muhalifleri Ortadoğu bölgesi dışında bulunan fakat Ortadoğu'da yaşamsal çıkarları bulunan ABD ve İngiltere dışındaki batılı emperyalist büyük güçler ve dünya politikasının diğer ağır topları Rusya, Japonya ve Çin'dir.
Aylardır ABD-İngiltere bloku ile geride kalan diğerleri, özellikle de başını Almanya ve Fransa'nın çektiği AB arasında Irak'a karşı yürütülecek tedbirler konusunda yoğun bir tartışma ve propaganda savaşı yaşanmaktadır.
ABD-İngiltere bloku, Irak'taki Saddam rejiminin hâlen elinde bulundurduğu silahlarla "hür dünya" açısından bir tehlike oluşturduğunu, Saddam'ın elinde bulundurduğu iddia edilen kimyasal, nükleer ve konvansiyonel silahlarla bir saldırı tehdidi oluşturduğunu iddia etmektedir. Bu iddiaya göre, Irak'ın kendilerine karşı bir "saldırı tehdidi" oluşturduğundan ABD ve İngiltere "güncel olan bir saldırıya karşı savunmaya yönelik, önleyici savaş" yürütmeyi uluslararası hukuk açısından bir hak olarak görmektedirler.
ABD'nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne (BM GK) sunduğu karar tasarısı bu mantık temel alınarak formüle edilmiştir. Fakat ABD'nin Irak'a karşı "saldırıyı önleyici savaş" gerekçesini; İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra oluşan iki başlı dünya düzeni şartlarında kaleme alınmış BM Şartı'nda öngörülen "saldırıyı önleyici savunma savaşı" maddesine dayandırma çabası kolayca çürütülebilecek bir demagojidir. BM Şartı'nın 51. Maddesi'ndeki bir pasajda "saldırıyı önleyici savunma savaşı hakkında yazılan şudur:
"Bu Şart, BM'nin bir üyesine karşı yönelen bir silahlı saldırı durumunda, Güvenlik Konseyi'nin dünya barışının ve uluslararası güvenliğin korunmasına yönelik tedbirler almasına kadarki doğal hakkı olan tek başına ya da kollektif olarak kendini savunma hakkını engellemez."
Burada BM'nin bir üyesinin "doğal hakkı" olarak tanımlanan kendini savunma hakkı açıkça "bir silahlı saldırı" durumu ile sınırlandırılmış ve yine "bir silahlı saldırı" durumunda öz savunma, BM GK'nin karar vermesine kadar ki dönemi kapsayacağı belirtilerek zaman olarak da bir sınırlama getirilmiştir.
Irak elinde bulundurduğu silah potansiyeli ile hiç bir zaman (çok daha büyük bir silah potansiyeline sahip olduğu 1991'deki Körfez Savaşı öncesinde de) binlerce kilometre uzaklıkta bulunan ABD'yi ve İngiltere'yi tehdit eden "silahlı bir saldırı durumunda" olmamıştır. 1991'deki Körfez Savaşı'nda açıkça yenilmesinin getirdiği silahsızlandırılma sürecinde ise, Irak'ın ABD'ye ya da İngiltere'ye "silahlı bir saldırı" düzenleme ihtimalinin olmasını tartışmak zaten abesle iştigal etmektir. Irak elinde bulundurduğu silah gücü ile ülke içerisindeki muhalif güçlere ve Kuveyt, Ürdün gibi Ortadoğu'nun askeri açıdan güçsüz devletlerine karşı bir askeri tehdit oluşturabilecek potansiyele sahiptir. Fakat 1991'den bu yana Irak üzerinde uygulanan ambargo ve askeri kontrol nedeniyle de bu potansiyeli kullanma imkânı da önemli ölçüde elinden alınmış durumdadır.
Durum bu kadar açıkken öyleyse Irak'a karşı bir saldırının başını çeken ABD'nin asıl derdi nedir?
ABD emperyalizmi BM Güvenlik Konseyi'ne sunduğu karar tasarısının hukuki, siyasi ve askeri gerekçelerinin sağlam temellere dayanmadığını kendisi de bilmektedir. Bu yüzden BM Güvenlik Konseyi'nden ABD'nin istediği yönde ABD'ye ve müttefiklerine Irak'a saldırma yetkisi verecek bir kararın çıkma ihtimalinin hemen hiç olmadığını bildiğinden, bu yönde karar çıkmasa da Irak'a kendi müttefikleri ile birlikte bir askeri harekât yapacağını önceden ilan etmiştir.
ABD, yürüteceği kesin olan askeri operasyona uluslararası bir kılıf uydurmayı istemektedir, fakat bunun olmadığı şartlarda emperyalist dünyanın geçerli olan hukuk kurallarını çiğneyeceğini açıkça ilan ederek, tek başına kendisinin koyduğu hukuk kurallarından yola çıkarak Irak'a saldırı yapacağını üzerine basa basa belirtmektedir.
ABD'yi Irak'a karşı bir askeri operasyona tek başına kalsa da yönlendiren önde gelen üç neden vardır:
1- Bugünkü emperyalist dünyadaki güç dengelerinde ABD'nin ekonomik, mali, askeri ağırlığı ABD'ye bir dünya hegemonyası kurma yönündeki taleplerini gerçekleştirmek açısından çok büyük fırsatlar çıkarmıştır. Bugünkü emperyalist dünyada, tek başına ABD ile ekonomik, mali, askeri açıdan boy ölçüşebilecek büyüklükte başka bir emperyalist güç yoktur. ABD dışındaki diğer emperyalist büyük güçlerden İngiltere zaten ABD'nin arabasına binmiştir. Almanya, Fransa, Japonya, Rusya gibi emperyalist büyük güçler ise ABD'nin tek başına dünya hegemonyası planlarını görseler de, bunu engelleyecek yeterli bir güçleri yoktur. Bu durumun bilincinde olan ABD emperyalizmi, diğer emperyalist güçler ile arasındaki çelişmelerin artacağının bilincine de sahip olarak dünya hegemonyası için planlarını adım adım uygulamaya sokmuştur.
2- Ortadoğu, hem ekonomik hem de askeri açıdan tüm emperyalist dünya için stratejik öneme sahip bir bölgedir. Ama Ortadoğu'nun onyıllardır süren istikrarsız ortamı emperyalist büyük güçleri, özellikle de dünya hegemonyası amacını anlaşılır bir dille ilan etmiş ABD'yi rahatsız etmektedir. Şu an için bölgedeki iki temel istikrarsızlık kaynağından biri olarak görülen Irak'taki Saddam rejiminin yıkılması ABD açısından mutlak bir gerekliliktir (diğer önemli istikrarsızlık unsuru Filistin sorunudur).
Bu yüzden de ABD ve Bush hükümeti Irak'a karşı yürütecekleri askeri operasyonun amacını "Saddam rejiminin yıkılması" olarak ortaya koymuştur.
3- Önem bakımından en ön sıralarda yer alan ve emperyalist dünya açısından stratejik bir hammadde olan petrole kimin hakim olacağı sorunudur. Irak'ın bugünkü sınırları içerisinde dünyanın ikinci büyük petrol rezervleri bulunmaktadır. Bu büyük rezerve hakim olan dünya ekonomisi alanında konumunu muazzam ölçüde güçlendirmekle kalmayacak, aynı zamanda askeri açıdan da stratejik bir enerji kaynağının en önemli musluklarından birinin kontrolünü eline kesin olarak geçirmiş olacaktır.
Ortadoğu'nun tam da bu önemli konumu onu diğer emperyalist büyük güçler içinde önemli bir dalaş alanı haline getirmektedir. Diğer emperyalist büyük güçlerin ABD'yi diplomatik alanda "terbiyeli" bir dille, ellerinde bulundurdukları medya üzerinden ama açıkça "emperyalist", "hegemonyacı" şeklinde dozajını giderek artıran bir biçimde suçlamalarının ana nedeni, ABD'nin yürüteceği bir askeri harekâtla bu bölgedeki çıkarlarının ve etkilerinin büyük bir zarar göreceği gerçeğidir.
ABD hükümeti ile örneğin Almanya'daki Sosyaldemokrat-Yeşiller koalisyon hükümetinin diplomatik ilişkilerinin nerede ise donma noktasına gelmesinin ana nedeni de budur.
ABD ve İngiltere dışındaki diğer emperyalist büyük güçlerin "barışsever" pozlarına girmesinin nedeni de budur.
Fakat 1999 yılında, bugün ABD'nin dayandığı gerekçelerle (daha doğrusu bahanelerle) Kosova'ya silahlı ortak saldırı düzenleyenlerin barışseverliği, kuzu postuna bürünmüş kurdun sahtekârlığından öteye geçmemektedir.
Emperyalist dünyada gerçek barış olmaz. Emperyalizm savaşın kaynağıdır. Emperyalist, kapitalist sistem varlığını sürdürdükçe savaşlar da olacaktır. Savaşın fiilen olmadığı dönemlere "barış" deniyor. Oysa bu süreçler yeni savaşlara hazırlık dönemidir. İşçi ve emekçilerin emperyalistlerin yürüttüğü savaşlarda hiçbir çıkarı yoktur. Onlar emperyalist, gerici, haksız savaşlara karşı çıkmak zorundadır. Haksız savaşlara karşı, devrimci iş savaşı, sınıf savaşını yürütmek, işçi sınıfının önündeki görevdir. Savaşı önlemenin, gerçek barışı yaratmanın yolu buradan geçmektedir.

23 Ekim 2002



ALMANYA

SEÇİMLER YAPILDI...


Kalınan yerden aynen devam!Almanya'da 22 Eylül'de genel seçimler yapıldı ve SPD (Sosyal Demokrat Parti) kıl payıyla, toplam 6 bin oy farkla CDU / CSU'yu (Hıristiyan Birlik Partileri) geçerek oy kaybına rağmen birinci parti olarak kalmayı başarabildi. SPD'nin geçen dönemki koalisyon ortağı Yeşiller oylarını artırarak SPD-Yeşiller hükümet ortaklığının devamını sağlamayı başardılar. Tek tek partilerin aldığı oy oranı şöyle: SPD yüzde 38.5, CDU / CSU yüzde 38.5, Yeşiller yüzde 8.6, FDP yüzde 7.4. Yüzde 4 oranında oy alan PDS, %5'lik barajı geçemediğinden parlamento dışı kaldı. PDS, doğrudan seçilen iki milletvekiliyle Alman Parlamentosu'nda temsil edilecek.
Seçim kampanyası döneminde gündemde olan sorunların başında işsizlik sorunu geliyordu. 1998 seçimlerinde işbaşına gelen SPD-Yeşiller koalisyon hükümeti işsizlik sorununa çözüm getireceğini, 4 milyon olan işsizlerin sayısını 3.5 milyona indireceğini vaat etmişti.
Seçim öncesinde açıklanan rakamlar hükümetin bu konudaki başarısızlığını gözler önüne seriyordu. 4.1 milyon işsiz sayısıyla Almanya, İkinci Dünya Savaşı sonrasının rekor işsizlik düzeyine ulaşmıştı. Muhalefet, bu konuda bastırırken, başarısızlığını dil ucuyla teslim eden -başka ne yapabilirdi ki?!- Başbakan Schröder, esas olarak iki konuya yüklendi: ABD'nin Irak'a saldırı tehdidine karşı tavır (bu "Savaşa hayır!" tavrı olarak gösterildi) ve ikinci olarak da tam seçim öncesinde hükümetin "imdadına yetişen" sel felaketiydi. Başbakan Schröder, Kuzey Almanya'daki sel felaketinden zarar görenlere acil ve bürokratik olmayan yoldan yardım sağlanmasıyla puan toplamayı başardı. Bunlara ek olarak dış borçlanmanın en alt düzeyde tutulması (vergi ve tasarruf politikası), terörizme karşı mücadele-iç güvenlik ve göçmenler sorunu da seçim kampanyasında dile gelen konulardı.
Seçimin dikkat çekici sonuçlarından biri, Almanya'da yaşayan ve Alman vatandaşı olan Türkiye kökenlilerin bu seçimlerde önemli bir rol oynamasıydı. Seçmen davranışlarının analizinde Türkiye kökenli seçmenlerin büyük çoğunlukla oylarını SPD'ye verdiği ve böylelikle 6 bin oy farkla seçimleri kazanan SPD'nin bu zaferini Türkiye kökenli seçmenlere borçlu olduğu ortaya konuldu. Hürriyet-Milliyet gibi gazeteler de bunu "Türk farkı", "Başbakan Türklere borçlu" vb. gibi manşetlerle kullanmadan edemediler tabii ki. (Kolay mı? Koskocaman Almanya'nın kaderini belirler olmuştuk!!!) CDU / CSU partilerinin seçim kampanyası süresince açıktan ırkçı-yabancı düşmanı bir siyaset gütmesi, iktidara gelirse Almanya'ya "zarar veren yabancıları" gözünü bile kırpmadan sınırdışı edeceği tehditlerinin göçmenleri tedirgin ettiği ve onları SPD'ye yönlendirdiği gayet açıktır. Diğer taraftan, SPD ve Yeşiller, Hürriyet ve Milliyet'in Avrupa sayfalarında Türkçe dilinde Türkiye kökenli seçmenlere yönelik ilanlar da yayınlatarak bu seçmen kitlesine hitap etmeye önem vermiştir. Bu seçimlerin sonuçlarında Türkiye kökenli seçmenlerin önemli bir rolü olduğu bilince çıktığı ölçüde, gelecek seçimlerde bu kesimin oylarını çalmak için partilerin daha fazla gayret göstereceği açıktır. Şüphesiz CDU / CSU da bu yönde girişimi eksik etmeyecektir. Somuta baktığımızda, 22 Eylül seçimlerinde 500 bin Türkiye kökenlinin oy kullandığı ve bunların yüzde 80'inin oyunu SPD'ye verdiği tespit ediliyor. Daha önceki yıllara bakıldığında Türkiye kökenli seçmenlerin sayısı 1998 seçimlerinde 160 bin, 1994 seçimlerinde ise 40 bin olarak kaydediliyor. Türkiye kökenli seçmen sayısındaki artış, doğrudan Alman vatandaşlığına geçiş noktasındaki artışla ilgilidir ve göçmenlerin bir zamanlar "ekmek kapısı" olarak gördükleri Almanya'yı giderek artan ölçüde "vatan" olarak benimsediklerinin de göstergesidir.
Seçim sonuçlarının önemli bir noktası da, seçimlere katılım oranıdır. 22 Eylül seçimlerinde toplam 61 milyon 388 bin 671 seçmenden 48 milyon 574 bin 607'si sandık başına gitmiştir. Sandık başına giden seçmenlerden de 1. oyda 746 bin 615'i (%1.53) ve 2. oyda 594 bin 307'si (%1.2) geçersiz oy kullanmıştır. Sonuçta seçime katılım oranı (geçersiz oyları saymazsak) % 79.13'dür ve bu her ihtimalde 1998 seçimlerine göre bir gerileme anlamına gelmektedir. 1998 seçimlerinde seçime katılım oranı % 82.2 düzeyinde olmuştur. Seçime katılım oranındaki düşüş, son yıllarda Almanya'nın politikacıların yiyiciliklerinin ortaya çıktığı skandallarla sarsılması ve politikacıların inanırlıklarını her geçen gün biraz daha yitirmesiyle ilgilidir. 16 yıllık Kohl hükümetinden sonra nihayet iktidara gelmeyi başaran sosyaldemokratların işçi ve emekçilere hiçbir iyileşme sunamadıkları; ücretlerin düşürülmesi, işsizliğin artması, ekonomik krizin bütün yükünün vergiler yoluyla emekçilere bindirilmesi, "sosyal devlet"in her geçen gün biraz daha budanarak kuşa çevrilmesi durumunun aynen devam ettiği geçtiğimiz 4 yıllık süreçte ortaya çıktı. Almanya'da da işçi ve emekçiler açısından seçilecek alternatif bir partinin olmadığı ortadaydı.
Seçime katılım oranında düşüş olması aynı zamanda seçmenlerin yüzde 20'den fazla bir kesiminin, seçimlere katılmama tavrıyla seçimlerden birşey beklemediklerini de göstermektedir.
22 Eylül seçimleri öncesinde Almanya'daki komünist gazete Herşeye Rağmen ve kimi sol partilerle-antifaşist örgütler seçimleri boykota çağırdılar. Herşeye Rağmen çıkardığı özel seçim gazetesinde alternatifi sınıf mücadelesinin yükseltilmesi olarak gösteriyor ve "Biz, gündemimizin ilk maddesine daha başında, devrimi yazmıştık!" diyordu.
İlginç olan son yıllarda seçime katılan Almanya Marksist-Leninist Partisi'nin (MLPD) 22 Eylül seçimlerinde seçim boykotu taktiğini benimsemiş olmasıydı. Ancak, bu taktik değişikliğini neye bağladıkları konusunda hiçbir açıklama yapmıyor ve son yıllarda seçimlere katılma çağrısı yapanlar kendileri değilmiş gibi davranıyorlardı.
Böylece Almanya'da bir genel seçim daha sona erdi ve SPD-Yeşiller ikinci dönem hükümet olmayı başardılar. Şimdi seçim meydanlarında verilen vaatlerin unutturulup işçi ve emekçi düşmanı politikaya kalındığı noktadan devam edilmesi gündemde... Ama ondan da önce, koltuk sevdasına kırılan bazı potların düzeltilmesi var tabii ki... Seçim kampanyası sırasında savaş karşıtı tavırla göze girmeye çalışan SPD, gayretkeşlik içerisinde emperyalist dostu ABD'yi kızdıracak tavırlara da girdi. Neyse ki bu arada seçimler bitmişti ve ilk iş olarak ABD ile yeniden arayı düzeltmek gündeme alındı.
Şimdi koalisyon görüşmeleri tamamlanmış durumda. Şurası şimdiden çok açık: Almanya'daki işçi ve emekçileri zor günler bekliyor. Ekonomik kriz içinde bulunan Almanya, dış borçlanma, ücret düşürme politikası ve vergilere devam hattını izlemeye devam edecek. Önümüzdeki dönemde işçi ve emekçi kitleler açısından önemli bir değişiklik arzeden Hartz Komisyonu kararlarının uygulamaya geçirilmesi gündemde. Volkswagen (VW) menajeri Peter Hartz önderliğinde oluşturulan ve adını da bu kişiden alan Hartz Komisyonu'nun programı, işsizliğe karşı mücadele adı altında dayatılmak isteniyor. Hartz Komisyonu'nun ortaya koyduğu çözümlerin hemen hepsi işçi ve emekçilerin kazanılmış haklarına saldırı teşkil ediyor. Bu kararların geçmesi durumunda örneğin iş ve işçi bulma kurumları taşeron firmalarla daha fazla birlikte çalışacak ve iş ve işçi bulma kurumu bu taşeron firmalara geçici olarak, deneme süresince ya da bedavadan işçi sunacak. İşsizlik yardımı alan işsizler ise bu firmalara bedava çalışmayı reddettiğinde işsizlik yardımı kesilecek. Bu, dolaylı yoldan işsizlik yardımının ortadan kaldırılması ve aynı zamanda ücretlerin işsizlik yardımı seviyesine düşürülmesidir. Komisyonun ortaya koyduğu diğer çözümler de tek kelimeyle tüyler ürpertici. VW menajerlerinin başkanlığını yaptığı komisyonlardan işçi ve emekçi yararına bir çözüm beklemek de zaten abesle iştigal olurdu.
Başta da dediğimiz gibi Almanya'da işçi ve emekçi kitleleri zorlu yıllar bekliyor. Yapılması gerekenin ne olduğu ise baştan belli. Herşeye Rağmen gazetesinde de dendiği gibi: Alternatif sınıf mücadelesinin yükseltilmesidir!

Ekim 2002



HİNDİSTAN

Tüm laik ve demokratik Hindistanlılara çağrı!
Gujarat, faşist deneyler için bir laboratuvar değildir!
Gujarat'ı kurtaralım, Hindistan'ı kurtaralım!

Hindistan'da önemli gelişmeler yaşanıyor.
Bir yandan ülke içinde Müslüman azınlıkla, Hindu çoğunluk arasındaki çelişmeler körüklenip çatışmalar çıkartılıyor. Diğer yandan Keşmir konusunda Pakistanla nükleer savaşa da dönüşebilecek bir savaş için kışkırtmalar sürdürülüyor. Keşmir'de Hint işgali güçlendiriliyor, Pakistan sınırına yığınak güçlendiriliyor. Hindu şovenisti faşist hükümet ayakta kalabilmek için katliamlar ve savaş kışkırtıcılığından medet umuyor.
ABD emperyalizmi "terörizme karşı savaş"ta Hindistan'ın andaki Hindu faşist hükümetini önemli müttefiklerden biri olarak görüyor ve destekliyor. Nepal'de halk savaşının bastırılması işi de Hint hükümetine ihale edilmiş gibi görünüyor.
Bu gelişmelere karşı başta komünistler olmak üzere bir çok gücü kapsayan geniş bir muhalefet hareketi de gelişiyor.
Aşağıda, 28 Eylül'de Hindistan'ın Ahmedabad kentinde yapılan ülke çapındaki yürüyüş ve kurultaya ilişkin 22 örgütün çağrısını ve Hindistan Komünist Partisi (Marksist-Leninist) Kızıl Bayrak Merkez Komitesi'nin ülkede durum üzerine kararını yayınlıyoruz.
Yeni Dünya İçin ÇAĞRI


İyice düşünülmüş bir anti-Müslüman pogromlar dizisi başlatmak için önce Godhra kıyımını kullandılar. Ardından, tüm ülkeyi teslimiyete zorlamak, erken seçimi dayatmak ve seçim konuşmalarından bereketli bir mahsul almak için Gujarat soykırımını kullanmak istediler. Fakat evdeki faşist hesaplar çarşıya uymuyor. Gujarat ve Hindistan, Modi-Advani ölüm makinesinin korkunç planlarına karşı koyuyor. Gerçekte, BJP'nin (Hindistandaki Hindu Faşist Partinin ismi / ÇN) Amerikan efendileri hariç, tüm uygar dünya Gujarat soykırımını hep bir ağızdan lanetledi. Modi hükümetinin (Guajarat eyalet hükümetinin başkanının adı) azledilmesi çağrısı, tüm laik ve demokratik Hindistanlıların en öne çıkan savaş çağrısı haline geldi.
Protesto ve olaya duyulan öfke sözleri bir yığın olumlu eylemle de desteklendi. Yürekli gazeteciler ve davasına inançlı aktivistler VHP-BJP terör makinesine meydan okuyarak soykırımın karanlık planını ve sistemli infazını teşhir edip, binlerce kurbanın dile gelmez acısına ışık tuttular. Ülkenin her köşesinden emekçi halk ve laik aydınlar kolkola vererek yardım ve rehabilitasyon kampanyası örgütlediler. Seçim Komisyonu, Modi hükümetinin erken seçim doğrultusundaki zararlı çağrısına uymayı reddetti. Ve şimdi Anayasa Mahkemesi Seçim Komisyonu'nun bu konudaki birincil otoritesini bir kez daha onayladı.
Şimdi Modi ve adamlarının Gujarat'ı herhangi bir şekilde yönetmeye hiçbir hakkı yoktur. Başkan Yönetiminin yürürlüğe konması ve güvenilir ve RSS-dışı bir guvernör tarafından uygulanması, şu anın en büyük ihtiyacıdır. Verilen rehabilitasyon sözü, ya geri dönecek hiçbir yeri olmayan ya da terör ve isyanın hüküm sürdüğü eski evlerinin kalıntılarına geri dönmeleri fiziki olarak engellenen binlerce Müslüman aile için zalim bir şakaya dönüşmekten kurtarılmak zorundadır. Ve en önemlisi, siyasi güvenin yeniden tesis edilmesi için, Modiler, Togadialar ve Zadafialar da dahil tüm katillerin tutuklanıp derhal cezalandırılmaları gereklidir.
Bu bağlamda, devrimci komünistlerden sosyalistlere ve Gandhicilere kadar geniş bir demokratik yelpazeyi temsil eden aşağıda imzası olan örgütlerimiz, bu ana talepleri yükseltmek ve tartışmak ve Modi-Advani kliğinin komünal faşist planlarına karşı demokratik direnişin sesini güçlendirmek için 28 Eylül'de Ahmedabad'da bir kurultay düzenliyoruz. Maharashtra ve Rajasthan gibi komşu eyaletlerden ve Delhi'den ve ülkenin diğer köşelerinden aktivistlerin ve duyarlı yurttaşların, bu kurultaya katılmakta Ahmedabad'dan ve Gujarat'ın diğer yerlerinden işçilere ve aktivistlere katılması ve adalet ve demokrasi için antifaşist eylem birliği yürüyüşü yapması beklenmektedir.
Gujarat'taki bu yoğunlaşan faşist komünal şiddetin, artan küreselleşme saldırısının yol açtığı toptan yıkım arka planında gerçekleştiğinin bilincindeyiz. Gujarat'ın bir demokrasi mezarlığına ve faşizm laboratuvarına indirgenmesine izin verilemez. Gujarat, bir mezarlığın netameli barış ve nizamını reddediyor. Gujarat, sade kadın ve erkek vatandaşın laiklik ve komünal uyum ipine sarılarak yaşamlarını yeniden kurabilecekleri ve bir karşılıklı saygı ve güven ortamında adalet ve demokrasi mücadelelerine yeniden başlayabilecekleri canlı ve uygar bir toplumun gürültü ve hareketliliğine imreniyor.
Haydi kolkola verip kurultayı ve yürüyüşü güven tazeleyici bir başarı kılalım.
HKP (ML) Kurtuluş, HKP (ML) Kızıl Bayrak, HKP (ML) Birlik İnisiyatifi, HKP (Gujarat), HKP (M) Gujarat, Hindistan Cumhuriyetçi Partisi, SUCI, Yeni Sosyalist Hareket, Lal Nishan Partisi (Leninvadi), Gujarat Lok Sangharsh Samiti, Prashant, Punaruthan, Sethu, Gujarat Shramik Sabha, Lal Nishan Partisi, HMKP, HKÖ (ML), HKL, INSAF, Yuva, Bharat Sendikal Dayanışma Merkezi, Gujarat Shramik Sanghatan
(Hindistan KP(ML) Kızıl Bayrak Merkez Komitesi 28-30 Haziran'da Bangalore'daki toplantısında ulusal durum üzerine aşağıdaki kararı almıştır.)

Ulusal durum üzerine karar


Ulusal düzlemde çok hızlı gelişmelerin olduğu günlerden geçiyoruz. Uttar Pradesh eyaletinde L. K. Advani'nin başbakan vekili, Benoy Katiyar'ın BJP parti başkanı atanması, VHP'nin Yargıtay kararına uymayacağını ilan etmesi, VHP ve şimdi de RSS partisinin Jammu & Keşmir'i komünal düzeyde bölme talebi, Gujarat'ta süregiden etnik temizlik ve yine orada Narendra Modi'nin hükümet etme ısrarı -tüm bunlar Sangh Parivar partisinin Hindutva (Hinduların kesin egemenliği ÇN.) gündemini açıkça sürdüreceğine ve gelecek seçimlerde bu temelde mücadele edeceğine işaret ediyor. Sangh Parivar'ın hamlelerinin ardında iyi bir planlama ve yöntem var.
Gujarat'taki etnik temizlik, bir dizi seçim yenilgisinin ardından başlatıldı. NDA partisinin başı beladaydı. Godhra'daki olay sadece bir bahaneydi. Tüm bulgular, soykırımların Godhra'dan çok önce planlanmış olduğunu gösteriyor. Eyalet mekanizması komünalleştirilerek VHP, Bajrang Dal gibi güçlerin vahşi kıyımlar yapıp kadınlara saldırma ve kundakçılık yapmalarına izin verilerek Müslümanlar birçok bölgeden sürüldü, ekonomik bakımdan çökertildi ve 150 000'den fazla kişi sığınmacı yapıldı. Bu ailelerden pek çoğunun geri dönmesinin koşulları hâlâ yaratılmış değil. Soykırımlara elebaşılık yapanlardan hesap sorulmadı. Ülke çapında tüm demokratik güçlerin, muhalefet partilerinin ve hatta NDA'nın bazı utangaç müttefiklerinin taleplerine rağmen, Narendra Modi'nin hükümet etmeye devam etmesine izin veriliyor. BJP'nin Goa toplantısı RSS'in Hindutva gündemini enerjik bir şekilde sürdürme yönündeki Bangalore kararını yineledi.
İşte tam bu sırada 14 Mayıs'ta Jammu'da meydana gelen ve masum kişilerin ölümüne yol açan bombalama olayı savaş çığırtkanlığını körüklemek için kullanılıp, Pakistan ile yeni bir savaş ve Hindistan yarımadasında bir nükleer soykırım tehlikesi yaratıldı. Bu aynı zamanda dikkatleri Gujarat'taki komünal faşist kampanyadan çelmeye ve şovenist arzuları kışkırtarak destek kazanmaya yönelik ustaca bir manevraydı. Savaş hamlesi, Sangh Parivar'ın komünal gündemi doğrultusunda halkın demokratik özlemlerine karşı çıkarak Jammu & Keşmir'deki (J&K) durumu kötüleştirmek için kulllanıldı.
Savaş kışkırtıcılığıyla ve askeri güçleri Pakistan sınırına yığarak Vajpayee hükümeti Hindistan yarımadasında ABD emperyalizminin hegemonyacı stratejisine hizmet etme politikasını sürdürdü. "Barış simsarı" gibi davranan Bush ve Tony Blair, Hindistan-Pakistan ilişkilerini kötüleştirip iki tarafı da silaha boğarak kendi güçlerini J&K'da doğrudan konuşlandırmanın koşullarını yaratıyorlar. Bugüne kadar güdülen politikaların tüm ilerici yanlarını saptıran Vajpayee hükümeti ülkeyi her bakımdan emperyalizme hizmet etme yönünde hızla köleleştiriyor. Bu iğrenç bir ihanettir.
Bu gelişmeyi, küreselleşme altında "ikinci kuşak reformları" daha da hızlandırarak ülkenin köleleştirilmesinin yoğunlaştırılmasından ayıramayız. WTO (Dünya Ticaret Örgütü, ÇN.) koşulları alelacele dayatılıyor. Genetik olarak aktifleştirilmiş Bt. pamuğu gibi tohumlara, tarla denemesi olmadan izin veriliyor. Patent yasaları çarçabuk uygulamaya koyuluyor. Tüm bunlar halkın günlük yaşamına yönelik, hayatı zehir eden yeni saldırılardır ve ulusal çıkarlara ihanettir.
BJP açısından, başkan adayı arayışı, Sangh Parivar'ın devlet aygıtının tüm kollarını komünalleştirerek tüm iktidar konumlarına kendi adaylarını koyma şeklindeki Hindu Rashtra konseptini dayatmaya yönelik master planın bir parçasıydı. BJP, Kautilya taktikleriyle ve kaçamaklarla, Abdul Kalam'ı NDA adayı olarak göstermeyi kararlaştırdı. Abdul Kalam'ın militarist görüşleri ve nükleer silahlanmayı savunması, Sangh Parivar'ın bu konulardaki görüşleriyle uyum içindeydi. Onun "apolitikliği" anayasadaki laik demokratik değerlerin altını oymak için işlerine geliyor. Öte yandan bu, onların Gujarat'ta yaptıkları etnik temizlik ve komünal faşist kampanyalar için bir örtü. Abdul Kalam'ı aday göstermekle BJP, Kongre partisini ve diğer hakim sınıf partilerini NDA partilerinin yanında kendi adayının arkasına almayı başardı. Bu Sangh Parivar için büyük bir kazançtır.
Küreselleşmenin müthiş bir hızla dayatıldığı, en vahşi biçimlerde komünal faşist kampanyaların yer aldığı, savaş çığırtkanlığının çılgınca kışkırtıldığı ve emperyalist tahakkümün yoğunlaştırılması için koşulların hızla yaratıldığı Hindistan'ın bugünkü durumunda, başkanlık seçiminde ulusal konsensüsten söz etmek saçmalıktır. Herkesin üzerinde birleştiği bir aday lafı Sangh Parivar'ın bir hilesiydi.
Başlangıçta, CPI(M)'nin başını çektiği cephe yalpaladı ve Sangh Parivar'ın manevrasının ardında yatan şeyi görmeyi başaramadı. Gerçekte bu başarısızlık Sangh Parivar'ın tüm hakim sınıf partilerini kendi adayı etrafında kutuplaştırmasına yardım etti. Bugünkü kritik durumda tüm sol güçlerin görevi, daha işin başında laik demokratik değerleri savunan bir aday göstermek ve Sangh Parivar'a karşı bir kutuplaşma için çalışmaktı. Bu bağlamda, geç de olsa, bağımsızlık mücadelesinde kahraman bir savaşçı ve laik demokratik değerlerin kararlı savunucusu Dr. Lakshmi Sehgal'in başkanlık seçimlerindeki adaylığı olumlu bir adımdır. Bugün sol güçlerin görevi ulusal çıkarları ve halkın çıkarlarını koruma ve ülkeyi küreselleşmeden ve komünal faşizmden koruma anlamında artmıştır.

Eylül 2002