IRAK
ABD'nin yeni savaş planları ve
"barışsever Avrupa"
ABD emperyalizmi Irak'a karşı bir askeri saldırı planlarını somutlaştırmada
hızla ilerliyor. Şimdiden ABD emperyalizmi bölgedeki müttefikleri
üzerinden Irak'ı tam bir çember içine almış durumda. ABD yaptığı ikili
anlaşmalara, gizli görüşmelere dayanarak Pakistan'dan, Afganistan,
Tacikistan ve Türkmenistan'a, Türkiye'den Ürdün ve İsrail'e, Kuveyt'ten
Filipinler'e kadar geniş bir alanda Irak etrafında bir siyasi, diplomatik,
askeri çember oluşturmuş durumdadır.
ABD'nin bölgede bulundurduğu askeri üsler, birlikler, deniz filoları
yeni ve taze güçlerle takviye edilerek büyük ölçüde güçlendirilmiştir.
Askeri açıdan ABD Irak'a karşı yeni bir saldırının hazırlıklarını
tamamlama konusunda önemli bir aşama kaydetmiştir. Askeri açıdan ele
alındığında artık sorun ABD'nin Irak'a askeri olarak müdahalede bulunup
bulunmayacağı sorunu değil, saldırıyı ne zaman ve ne şekilde başlatacağı
sorunudur.
Aslında ABD'nin Irak'a saldırıyı örgütlemek için kullandığı bölgedeki
güçlerden İsrail dışındaki hiç birisi şu an için Irak'a bir askeri
müdahalede bulunulması taraftarı değildir. Türkiye'nin de içinde bulunduğu
bu "gönülsüz müttefikler" bir yandan Ortadoğu'da bölgesel
bir güç olma iddiasından ve çabasından vazgeçmeyen Saddam rejiminin
yıkılmasını kendi çıkarları açısından arzulamaktadır. Fakat diğer
yandan bu isteklerinin ABD'nin önderliğindeki bir askeri müdahale
ile gerçekleştirilmesinin sonucu olarak bölgedeki istikrarsızlığın
artmasından, Irak'ın toprak bütünlüğünün dağılarak bölgede yeni devlet
oluşumlarının ortaya çıkmasından, bölgeye ve petrole ABD'nin tek egemen
güç haline gelmesinden çekinmektedirler.
Örneğin Türk hakim sınıfları, Saddam'ın yıkılmasını, onun yerine daha
zayıf ve TC'ye daha dostane yaklaşan bir rejimin kurulmasını, Irak'ın
kuzeyinde bugünkü Saddam rejimi şartlarında ayrı bir devlet olarak
yönetilen Irak Kürdistan'ı otonomi bölgesinin "yarı bağımsızlık"
statüsüne son verilmesini, Irak'la ticari ilişkilerinin gelişmesini
çok istemektedir. Hazırlığı harıl harıl yapılan ve Türk hakim sınıflarına
da katılması dayatılan Irak'a karşı yürütülecek askeri bir müdahale
sonucunda örneğin Kuzey Irak'taki "yarı resmi" Kürt devletinin
resmi hale gelmesinden çekinmektedirler. Bu çelişkili yaklaşımlarında
ağır basan yön, ABD emperyalizmine olan bağımlılık ilişkileri, içerisinde
yer almadıkları bir askeri müdahale sonucunda kendi çıkarlarının tamamen
dışta tutulacağı ihtimalidir. Bu yüzden, Türk ordusu, tümüyle istekli
olmasa da ABD önderliğinde yürütülecek askeri bir saldırıya yönelik
hazırlıklarını harıl harıl sürdürmektedir.
Irak'a karşı ABD'nin önderliğinde yürütülecek askeri saldırının esas
muhalifleri Ortadoğu bölgesi dışında bulunan fakat Ortadoğu'da yaşamsal
çıkarları bulunan ABD ve İngiltere dışındaki batılı emperyalist büyük
güçler ve dünya politikasının diğer ağır topları Rusya, Japonya ve
Çin'dir.
Aylardır ABD-İngiltere bloku ile geride kalan diğerleri, özellikle
de başını Almanya ve Fransa'nın çektiği AB arasında Irak'a karşı yürütülecek
tedbirler konusunda yoğun bir tartışma ve propaganda savaşı yaşanmaktadır.
ABD-İngiltere bloku, Irak'taki Saddam rejiminin hâlen elinde bulundurduğu
silahlarla "hür dünya" açısından bir tehlike oluşturduğunu,
Saddam'ın elinde bulundurduğu iddia edilen kimyasal, nükleer ve konvansiyonel
silahlarla bir saldırı tehdidi oluşturduğunu iddia etmektedir. Bu
iddiaya göre, Irak'ın kendilerine karşı bir "saldırı tehdidi"
oluşturduğundan ABD ve İngiltere "güncel olan bir saldırıya karşı
savunmaya yönelik, önleyici savaş" yürütmeyi uluslararası hukuk
açısından bir hak olarak görmektedirler.
ABD'nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne (BM GK) sunduğu karar
tasarısı bu mantık temel alınarak formüle edilmiştir. Fakat ABD'nin
Irak'a karşı "saldırıyı önleyici savaş" gerekçesini; İkinci
Dünya Savaşı'ndan sonra oluşan iki başlı dünya düzeni şartlarında
kaleme alınmış BM Şartı'nda öngörülen "saldırıyı önleyici savunma
savaşı" maddesine dayandırma çabası kolayca çürütülebilecek bir
demagojidir. BM Şartı'nın 51. Maddesi'ndeki bir pasajda "saldırıyı
önleyici savunma savaşı hakkında yazılan şudur:
"Bu Şart, BM'nin bir üyesine karşı yönelen bir silahlı saldırı
durumunda, Güvenlik Konseyi'nin dünya barışının ve uluslararası güvenliğin
korunmasına yönelik tedbirler almasına kadarki doğal hakkı olan tek
başına ya da kollektif olarak kendini savunma hakkını engellemez."
Burada BM'nin bir üyesinin "doğal hakkı" olarak tanımlanan
kendini savunma hakkı açıkça "bir silahlı saldırı" durumu
ile sınırlandırılmış ve yine "bir silahlı saldırı" durumunda
öz savunma, BM GK'nin karar vermesine kadar ki dönemi kapsayacağı
belirtilerek zaman olarak da bir sınırlama getirilmiştir.
Irak elinde bulundurduğu silah potansiyeli ile hiç bir zaman (çok
daha büyük bir silah potansiyeline sahip olduğu 1991'deki Körfez Savaşı
öncesinde de) binlerce kilometre uzaklıkta bulunan ABD'yi ve İngiltere'yi
tehdit eden "silahlı bir saldırı durumunda" olmamıştır.
1991'deki Körfez Savaşı'nda açıkça yenilmesinin getirdiği silahsızlandırılma
sürecinde ise, Irak'ın ABD'ye ya da İngiltere'ye "silahlı bir
saldırı" düzenleme ihtimalinin olmasını tartışmak zaten abesle
iştigal etmektir. Irak elinde bulundurduğu silah gücü ile ülke içerisindeki
muhalif güçlere ve Kuveyt, Ürdün gibi Ortadoğu'nun askeri açıdan güçsüz
devletlerine karşı bir askeri tehdit oluşturabilecek potansiyele sahiptir.
Fakat 1991'den bu yana Irak üzerinde uygulanan ambargo ve askeri kontrol
nedeniyle de bu potansiyeli kullanma imkânı da önemli ölçüde elinden
alınmış durumdadır.
Durum bu kadar açıkken öyleyse Irak'a karşı bir saldırının başını
çeken ABD'nin asıl derdi nedir?
ABD emperyalizmi BM Güvenlik Konseyi'ne sunduğu karar tasarısının
hukuki, siyasi ve askeri gerekçelerinin sağlam temellere dayanmadığını
kendisi de bilmektedir. Bu yüzden BM Güvenlik Konseyi'nden ABD'nin
istediği yönde ABD'ye ve müttefiklerine Irak'a saldırma yetkisi verecek
bir kararın çıkma ihtimalinin hemen hiç olmadığını bildiğinden, bu
yönde karar çıkmasa da Irak'a kendi müttefikleri ile birlikte bir
askeri harekât yapacağını önceden ilan etmiştir.
ABD, yürüteceği kesin olan askeri operasyona uluslararası bir kılıf
uydurmayı istemektedir, fakat bunun olmadığı şartlarda emperyalist
dünyanın geçerli olan hukuk kurallarını çiğneyeceğini açıkça ilan
ederek, tek başına kendisinin koyduğu hukuk kurallarından yola çıkarak
Irak'a saldırı yapacağını üzerine basa basa belirtmektedir.
ABD'yi Irak'a karşı bir askeri operasyona tek başına kalsa da yönlendiren
önde gelen üç neden vardır:
1- Bugünkü emperyalist dünyadaki güç dengelerinde ABD'nin ekonomik,
mali, askeri ağırlığı ABD'ye bir dünya hegemonyası kurma yönündeki
taleplerini gerçekleştirmek açısından çok büyük fırsatlar çıkarmıştır.
Bugünkü emperyalist dünyada, tek başına ABD ile ekonomik, mali, askeri
açıdan boy ölçüşebilecek büyüklükte başka bir emperyalist güç yoktur.
ABD dışındaki diğer emperyalist büyük güçlerden İngiltere zaten ABD'nin
arabasına binmiştir. Almanya, Fransa, Japonya, Rusya gibi emperyalist
büyük güçler ise ABD'nin tek başına dünya hegemonyası planlarını görseler
de, bunu engelleyecek yeterli bir güçleri yoktur. Bu durumun bilincinde
olan ABD emperyalizmi, diğer emperyalist güçler ile arasındaki çelişmelerin
artacağının bilincine de sahip olarak dünya hegemonyası için planlarını
adım adım uygulamaya sokmuştur.
2- Ortadoğu, hem ekonomik hem de askeri açıdan tüm emperyalist dünya
için stratejik öneme sahip bir bölgedir. Ama Ortadoğu'nun onyıllardır
süren istikrarsız ortamı emperyalist büyük güçleri, özellikle de dünya
hegemonyası amacını anlaşılır bir dille ilan etmiş ABD'yi rahatsız
etmektedir. Şu an için bölgedeki iki temel istikrarsızlık kaynağından
biri olarak görülen Irak'taki Saddam rejiminin yıkılması ABD açısından
mutlak bir gerekliliktir (diğer önemli istikrarsızlık unsuru Filistin
sorunudur).
Bu yüzden de ABD ve Bush hükümeti Irak'a karşı yürütecekleri askeri
operasyonun amacını "Saddam rejiminin yıkılması" olarak
ortaya koymuştur.
3- Önem bakımından en ön sıralarda yer alan ve emperyalist dünya açısından
stratejik bir hammadde olan petrole kimin hakim olacağı sorunudur.
Irak'ın bugünkü sınırları içerisinde dünyanın ikinci büyük petrol
rezervleri bulunmaktadır. Bu büyük rezerve hakim olan dünya ekonomisi
alanında konumunu muazzam ölçüde güçlendirmekle kalmayacak, aynı zamanda
askeri açıdan da stratejik bir enerji kaynağının en önemli musluklarından
birinin kontrolünü eline kesin olarak geçirmiş olacaktır.
Ortadoğu'nun tam da bu önemli konumu onu diğer emperyalist büyük güçler
içinde önemli bir dalaş alanı haline getirmektedir. Diğer emperyalist
büyük güçlerin ABD'yi diplomatik alanda "terbiyeli" bir
dille, ellerinde bulundurdukları medya üzerinden ama açıkça "emperyalist",
"hegemonyacı" şeklinde dozajını giderek artıran bir biçimde
suçlamalarının ana nedeni, ABD'nin yürüteceği bir askeri harekâtla
bu bölgedeki çıkarlarının ve etkilerinin büyük bir zarar göreceği
gerçeğidir.
ABD hükümeti ile örneğin Almanya'daki Sosyaldemokrat-Yeşiller koalisyon
hükümetinin diplomatik ilişkilerinin nerede ise donma noktasına gelmesinin
ana nedeni de budur.
ABD ve İngiltere dışındaki diğer emperyalist büyük güçlerin "barışsever"
pozlarına girmesinin nedeni de budur.
Fakat 1999 yılında, bugün ABD'nin dayandığı gerekçelerle (daha doğrusu
bahanelerle) Kosova'ya silahlı ortak saldırı düzenleyenlerin barışseverliği,
kuzu postuna bürünmüş kurdun sahtekârlığından öteye geçmemektedir.
Emperyalist dünyada gerçek barış olmaz. Emperyalizm savaşın kaynağıdır.
Emperyalist, kapitalist sistem varlığını sürdürdükçe savaşlar da olacaktır.
Savaşın fiilen olmadığı dönemlere "barış" deniyor. Oysa
bu süreçler yeni savaşlara hazırlık dönemidir. İşçi ve emekçilerin
emperyalistlerin yürüttüğü savaşlarda hiçbir çıkarı yoktur. Onlar
emperyalist, gerici, haksız savaşlara karşı çıkmak zorundadır. Haksız
savaşlara karşı, devrimci iş savaşı, sınıf savaşını yürütmek, işçi
sınıfının önündeki görevdir. Savaşı önlemenin, gerçek barışı yaratmanın
yolu buradan geçmektedir.
23 Ekim 2002
ALMANYA
SEÇİMLER YAPILDI...
Kalınan yerden aynen devam!Almanya'da 22 Eylül'de genel seçimler yapıldı
ve SPD (Sosyal Demokrat Parti) kıl payıyla, toplam 6 bin oy farkla
CDU / CSU'yu (Hıristiyan Birlik Partileri) geçerek oy kaybına rağmen
birinci parti olarak kalmayı başarabildi. SPD'nin geçen dönemki koalisyon
ortağı Yeşiller oylarını artırarak SPD-Yeşiller hükümet ortaklığının
devamını sağlamayı başardılar. Tek tek partilerin aldığı oy oranı
şöyle: SPD yüzde 38.5, CDU / CSU yüzde 38.5, Yeşiller yüzde 8.6, FDP
yüzde 7.4. Yüzde 4 oranında oy alan PDS, %5'lik barajı geçemediğinden
parlamento dışı kaldı. PDS, doğrudan seçilen iki milletvekiliyle Alman
Parlamentosu'nda temsil edilecek.
Seçim kampanyası döneminde gündemde olan sorunların başında işsizlik
sorunu geliyordu. 1998 seçimlerinde işbaşına gelen SPD-Yeşiller koalisyon
hükümeti işsizlik sorununa çözüm getireceğini, 4 milyon olan işsizlerin
sayısını 3.5 milyona indireceğini vaat etmişti.
Seçim öncesinde açıklanan rakamlar hükümetin bu konudaki başarısızlığını
gözler önüne seriyordu. 4.1 milyon işsiz sayısıyla Almanya, İkinci
Dünya Savaşı sonrasının rekor işsizlik düzeyine ulaşmıştı. Muhalefet,
bu konuda bastırırken, başarısızlığını dil ucuyla teslim eden -başka
ne yapabilirdi ki?!- Başbakan Schröder, esas olarak iki konuya yüklendi:
ABD'nin Irak'a saldırı tehdidine karşı tavır (bu "Savaşa hayır!"
tavrı olarak gösterildi) ve ikinci olarak da tam seçim öncesinde hükümetin
"imdadına yetişen" sel felaketiydi. Başbakan Schröder, Kuzey
Almanya'daki sel felaketinden zarar görenlere acil ve bürokratik olmayan
yoldan yardım sağlanmasıyla puan toplamayı başardı. Bunlara ek olarak
dış borçlanmanın en alt düzeyde tutulması (vergi ve tasarruf politikası),
terörizme karşı mücadele-iç güvenlik ve göçmenler sorunu da seçim
kampanyasında dile gelen konulardı.
Seçimin dikkat çekici sonuçlarından biri, Almanya'da yaşayan ve Alman
vatandaşı olan Türkiye kökenlilerin bu seçimlerde önemli bir rol oynamasıydı.
Seçmen davranışlarının analizinde Türkiye kökenli seçmenlerin büyük
çoğunlukla oylarını SPD'ye verdiği ve böylelikle 6 bin oy farkla seçimleri
kazanan SPD'nin bu zaferini Türkiye kökenli seçmenlere borçlu olduğu
ortaya konuldu. Hürriyet-Milliyet gibi gazeteler de bunu "Türk
farkı", "Başbakan Türklere borçlu" vb. gibi manşetlerle
kullanmadan edemediler tabii ki. (Kolay mı? Koskocaman Almanya'nın
kaderini belirler olmuştuk!!!) CDU / CSU partilerinin seçim kampanyası
süresince açıktan ırkçı-yabancı düşmanı bir siyaset gütmesi, iktidara
gelirse Almanya'ya "zarar veren yabancıları" gözünü bile
kırpmadan sınırdışı edeceği tehditlerinin göçmenleri tedirgin ettiği
ve onları SPD'ye yönlendirdiği gayet açıktır. Diğer taraftan, SPD
ve Yeşiller, Hürriyet ve Milliyet'in Avrupa sayfalarında Türkçe dilinde
Türkiye kökenli seçmenlere yönelik ilanlar da yayınlatarak bu seçmen
kitlesine hitap etmeye önem vermiştir. Bu seçimlerin sonuçlarında
Türkiye kökenli seçmenlerin önemli bir rolü olduğu bilince çıktığı
ölçüde, gelecek seçimlerde bu kesimin oylarını çalmak için partilerin
daha fazla gayret göstereceği açıktır. Şüphesiz CDU / CSU da bu yönde
girişimi eksik etmeyecektir. Somuta baktığımızda, 22 Eylül seçimlerinde
500 bin Türkiye kökenlinin oy kullandığı ve bunların yüzde 80'inin
oyunu SPD'ye verdiği tespit ediliyor. Daha önceki yıllara bakıldığında
Türkiye kökenli seçmenlerin sayısı 1998 seçimlerinde 160 bin, 1994
seçimlerinde ise 40 bin olarak kaydediliyor. Türkiye kökenli seçmen
sayısındaki artış, doğrudan Alman vatandaşlığına geçiş noktasındaki
artışla ilgilidir ve göçmenlerin bir zamanlar "ekmek kapısı"
olarak gördükleri Almanya'yı giderek artan ölçüde "vatan"
olarak benimsediklerinin de göstergesidir.
Seçim sonuçlarının önemli bir noktası da, seçimlere katılım oranıdır.
22 Eylül seçimlerinde toplam 61 milyon 388 bin 671 seçmenden 48 milyon
574 bin 607'si sandık başına gitmiştir. Sandık başına giden seçmenlerden
de 1. oyda 746 bin 615'i (%1.53) ve 2. oyda 594 bin 307'si (%1.2)
geçersiz oy kullanmıştır. Sonuçta seçime katılım oranı (geçersiz oyları
saymazsak) % 79.13'dür ve bu her ihtimalde 1998 seçimlerine göre bir
gerileme anlamına gelmektedir. 1998 seçimlerinde seçime katılım oranı
% 82.2 düzeyinde olmuştur. Seçime katılım oranındaki düşüş, son yıllarda
Almanya'nın politikacıların yiyiciliklerinin ortaya çıktığı skandallarla
sarsılması ve politikacıların inanırlıklarını her geçen gün biraz
daha yitirmesiyle ilgilidir. 16 yıllık Kohl hükümetinden sonra nihayet
iktidara gelmeyi başaran sosyaldemokratların işçi ve emekçilere hiçbir
iyileşme sunamadıkları; ücretlerin düşürülmesi, işsizliğin artması,
ekonomik krizin bütün yükünün vergiler yoluyla emekçilere bindirilmesi,
"sosyal devlet"in her geçen gün biraz daha budanarak kuşa
çevrilmesi durumunun aynen devam ettiği geçtiğimiz 4 yıllık süreçte
ortaya çıktı. Almanya'da da işçi ve emekçiler açısından seçilecek
alternatif bir partinin olmadığı ortadaydı.
Seçime katılım oranında düşüş olması aynı zamanda seçmenlerin yüzde
20'den fazla bir kesiminin, seçimlere katılmama tavrıyla seçimlerden
birşey beklemediklerini de göstermektedir.
22 Eylül seçimleri öncesinde Almanya'daki komünist gazete Herşeye
Rağmen ve kimi sol partilerle-antifaşist örgütler seçimleri boykota
çağırdılar. Herşeye Rağmen çıkardığı özel seçim gazetesinde alternatifi
sınıf mücadelesinin yükseltilmesi olarak gösteriyor ve "Biz,
gündemimizin ilk maddesine daha başında, devrimi yazmıştık!"
diyordu.
İlginç olan son yıllarda seçime katılan Almanya Marksist-Leninist
Partisi'nin (MLPD) 22 Eylül seçimlerinde seçim boykotu taktiğini benimsemiş
olmasıydı. Ancak, bu taktik değişikliğini neye bağladıkları konusunda
hiçbir açıklama yapmıyor ve son yıllarda seçimlere katılma çağrısı
yapanlar kendileri değilmiş gibi davranıyorlardı.
Böylece Almanya'da bir genel seçim daha sona erdi ve SPD-Yeşiller
ikinci dönem hükümet olmayı başardılar. Şimdi seçim meydanlarında
verilen vaatlerin unutturulup işçi ve emekçi düşmanı politikaya kalındığı
noktadan devam edilmesi gündemde... Ama ondan da önce, koltuk sevdasına
kırılan bazı potların düzeltilmesi var tabii ki... Seçim kampanyası
sırasında savaş karşıtı tavırla göze girmeye çalışan SPD, gayretkeşlik
içerisinde emperyalist dostu ABD'yi kızdıracak tavırlara da girdi.
Neyse ki bu arada seçimler bitmişti ve ilk iş olarak ABD ile yeniden
arayı düzeltmek gündeme alındı.
Şimdi koalisyon görüşmeleri tamamlanmış durumda. Şurası şimdiden çok
açık: Almanya'daki işçi ve emekçileri zor günler bekliyor. Ekonomik
kriz içinde bulunan Almanya, dış borçlanma, ücret düşürme politikası
ve vergilere devam hattını izlemeye devam edecek. Önümüzdeki dönemde
işçi ve emekçi kitleler açısından önemli bir değişiklik arzeden Hartz
Komisyonu kararlarının uygulamaya geçirilmesi gündemde. Volkswagen
(VW) menajeri Peter Hartz önderliğinde oluşturulan ve adını da bu
kişiden alan Hartz Komisyonu'nun programı, işsizliğe karşı mücadele
adı altında dayatılmak isteniyor. Hartz Komisyonu'nun ortaya koyduğu
çözümlerin hemen hepsi işçi ve emekçilerin kazanılmış haklarına saldırı
teşkil ediyor. Bu kararların geçmesi durumunda örneğin iş ve işçi
bulma kurumları taşeron firmalarla daha fazla birlikte çalışacak ve
iş ve işçi bulma kurumu bu taşeron firmalara geçici olarak, deneme
süresince ya da bedavadan işçi sunacak. İşsizlik yardımı alan işsizler
ise bu firmalara bedava çalışmayı reddettiğinde işsizlik yardımı kesilecek.
Bu, dolaylı yoldan işsizlik yardımının ortadan kaldırılması ve aynı
zamanda ücretlerin işsizlik yardımı seviyesine düşürülmesidir. Komisyonun
ortaya koyduğu diğer çözümler de tek kelimeyle tüyler ürpertici. VW
menajerlerinin başkanlığını yaptığı komisyonlardan işçi ve emekçi
yararına bir çözüm beklemek de zaten abesle iştigal olurdu.
Başta da dediğimiz gibi Almanya'da işçi ve emekçi kitleleri zorlu
yıllar bekliyor. Yapılması gerekenin ne olduğu ise baştan belli. Herşeye
Rağmen gazetesinde de dendiği gibi: Alternatif sınıf mücadelesinin
yükseltilmesidir!
Ekim 2002
HİNDİSTAN
Tüm laik ve demokratik Hindistanlılara çağrı!
Gujarat, faşist deneyler için bir laboratuvar değildir!
Gujarat'ı kurtaralım, Hindistan'ı kurtaralım!
Hindistan'da önemli gelişmeler yaşanıyor.
Bir yandan ülke içinde Müslüman azınlıkla, Hindu çoğunluk arasındaki
çelişmeler körüklenip çatışmalar çıkartılıyor. Diğer yandan Keşmir
konusunda Pakistanla nükleer savaşa da dönüşebilecek bir savaş için
kışkırtmalar sürdürülüyor. Keşmir'de Hint işgali güçlendiriliyor,
Pakistan sınırına yığınak güçlendiriliyor. Hindu şovenisti faşist
hükümet ayakta kalabilmek için katliamlar ve savaş kışkırtıcılığından
medet umuyor.
ABD emperyalizmi "terörizme karşı savaş"ta Hindistan'ın
andaki Hindu faşist hükümetini önemli müttefiklerden biri olarak görüyor
ve destekliyor. Nepal'de halk savaşının bastırılması işi de Hint hükümetine
ihale edilmiş gibi görünüyor.
Bu gelişmelere karşı başta komünistler olmak üzere bir çok gücü kapsayan
geniş bir muhalefet hareketi de gelişiyor.
Aşağıda, 28 Eylül'de Hindistan'ın Ahmedabad kentinde yapılan ülke
çapındaki yürüyüş ve kurultaya ilişkin 22 örgütün çağrısını ve Hindistan
Komünist Partisi (Marksist-Leninist) Kızıl Bayrak Merkez Komitesi'nin
ülkede durum üzerine kararını yayınlıyoruz.
Yeni Dünya İçin ÇAĞRI
İyice düşünülmüş bir anti-Müslüman pogromlar dizisi başlatmak için
önce Godhra kıyımını kullandılar. Ardından, tüm ülkeyi teslimiyete
zorlamak, erken seçimi dayatmak ve seçim konuşmalarından bereketli
bir mahsul almak için Gujarat soykırımını kullanmak istediler. Fakat
evdeki faşist hesaplar çarşıya uymuyor. Gujarat ve Hindistan, Modi-Advani
ölüm makinesinin korkunç planlarına karşı koyuyor. Gerçekte, BJP'nin
(Hindistandaki Hindu Faşist Partinin ismi / ÇN) Amerikan efendileri
hariç, tüm uygar dünya Gujarat soykırımını hep bir ağızdan lanetledi.
Modi hükümetinin (Guajarat eyalet hükümetinin başkanının adı) azledilmesi
çağrısı, tüm laik ve demokratik Hindistanlıların en öne çıkan savaş
çağrısı haline geldi.
Protesto ve olaya duyulan öfke sözleri bir yığın olumlu eylemle de
desteklendi. Yürekli gazeteciler ve davasına inançlı aktivistler VHP-BJP
terör makinesine meydan okuyarak soykırımın karanlık planını ve sistemli
infazını teşhir edip, binlerce kurbanın dile gelmez acısına ışık tuttular.
Ülkenin her köşesinden emekçi halk ve laik aydınlar kolkola vererek
yardım ve rehabilitasyon kampanyası örgütlediler. Seçim Komisyonu,
Modi hükümetinin erken seçim doğrultusundaki zararlı çağrısına uymayı
reddetti. Ve şimdi Anayasa Mahkemesi Seçim Komisyonu'nun bu konudaki
birincil otoritesini bir kez daha onayladı.
Şimdi Modi ve adamlarının Gujarat'ı herhangi bir şekilde yönetmeye
hiçbir hakkı yoktur. Başkan Yönetiminin yürürlüğe konması ve güvenilir
ve RSS-dışı bir guvernör tarafından uygulanması, şu anın en büyük
ihtiyacıdır. Verilen rehabilitasyon sözü, ya geri dönecek hiçbir yeri
olmayan ya da terör ve isyanın hüküm sürdüğü eski evlerinin kalıntılarına
geri dönmeleri fiziki olarak engellenen binlerce Müslüman aile için
zalim bir şakaya dönüşmekten kurtarılmak zorundadır. Ve en önemlisi,
siyasi güvenin yeniden tesis edilmesi için, Modiler, Togadialar ve
Zadafialar da dahil tüm katillerin tutuklanıp derhal cezalandırılmaları
gereklidir.
Bu bağlamda, devrimci komünistlerden sosyalistlere ve Gandhicilere
kadar geniş bir demokratik yelpazeyi temsil eden aşağıda imzası olan
örgütlerimiz, bu ana talepleri yükseltmek ve tartışmak ve Modi-Advani
kliğinin komünal faşist planlarına karşı demokratik direnişin sesini
güçlendirmek için 28 Eylül'de Ahmedabad'da bir kurultay düzenliyoruz.
Maharashtra ve Rajasthan gibi komşu eyaletlerden ve Delhi'den ve ülkenin
diğer köşelerinden aktivistlerin ve duyarlı yurttaşların, bu kurultaya
katılmakta Ahmedabad'dan ve Gujarat'ın diğer yerlerinden işçilere
ve aktivistlere katılması ve adalet ve demokrasi için antifaşist eylem
birliği yürüyüşü yapması beklenmektedir.
Gujarat'taki bu yoğunlaşan faşist komünal şiddetin, artan küreselleşme
saldırısının yol açtığı toptan yıkım arka planında gerçekleştiğinin
bilincindeyiz. Gujarat'ın bir demokrasi mezarlığına ve faşizm laboratuvarına
indirgenmesine izin verilemez. Gujarat, bir mezarlığın netameli barış
ve nizamını reddediyor. Gujarat, sade kadın ve erkek vatandaşın laiklik
ve komünal uyum ipine sarılarak yaşamlarını yeniden kurabilecekleri
ve bir karşılıklı saygı ve güven ortamında adalet ve demokrasi mücadelelerine
yeniden başlayabilecekleri canlı ve uygar bir toplumun gürültü ve
hareketliliğine imreniyor.
Haydi kolkola verip kurultayı ve yürüyüşü güven tazeleyici bir başarı
kılalım.
HKP (ML) Kurtuluş, HKP (ML) Kızıl Bayrak, HKP (ML) Birlik İnisiyatifi,
HKP (Gujarat), HKP (M) Gujarat, Hindistan Cumhuriyetçi Partisi, SUCI,
Yeni Sosyalist Hareket, Lal Nishan Partisi (Leninvadi), Gujarat Lok
Sangharsh Samiti, Prashant, Punaruthan, Sethu, Gujarat Shramik Sabha,
Lal Nishan Partisi, HMKP, HKÖ (ML), HKL, INSAF, Yuva, Bharat Sendikal
Dayanışma Merkezi, Gujarat Shramik Sanghatan
(Hindistan KP(ML) Kızıl Bayrak Merkez Komitesi 28-30 Haziran'da Bangalore'daki
toplantısında ulusal durum üzerine aşağıdaki kararı almıştır.)
Ulusal durum üzerine karar
Ulusal düzlemde çok hızlı gelişmelerin olduğu günlerden geçiyoruz.
Uttar Pradesh eyaletinde L. K. Advani'nin başbakan vekili, Benoy Katiyar'ın
BJP parti başkanı atanması, VHP'nin Yargıtay kararına uymayacağını
ilan etmesi, VHP ve şimdi de RSS partisinin Jammu & Keşmir'i komünal
düzeyde bölme talebi, Gujarat'ta süregiden etnik temizlik ve yine
orada Narendra Modi'nin hükümet etme ısrarı -tüm bunlar Sangh Parivar
partisinin Hindutva (Hinduların kesin egemenliği ÇN.) gündemini açıkça
sürdüreceğine ve gelecek seçimlerde bu temelde mücadele edeceğine
işaret ediyor. Sangh Parivar'ın hamlelerinin ardında iyi bir planlama
ve yöntem var.
Gujarat'taki etnik temizlik, bir dizi seçim yenilgisinin ardından
başlatıldı. NDA partisinin başı beladaydı. Godhra'daki olay sadece
bir bahaneydi. Tüm bulgular, soykırımların Godhra'dan çok önce planlanmış
olduğunu gösteriyor. Eyalet mekanizması komünalleştirilerek VHP, Bajrang
Dal gibi güçlerin vahşi kıyımlar yapıp kadınlara saldırma ve kundakçılık
yapmalarına izin verilerek Müslümanlar birçok bölgeden sürüldü, ekonomik
bakımdan çökertildi ve 150 000'den fazla kişi sığınmacı yapıldı. Bu
ailelerden pek çoğunun geri dönmesinin koşulları hâlâ yaratılmış değil.
Soykırımlara elebaşılık yapanlardan hesap sorulmadı. Ülke çapında
tüm demokratik güçlerin, muhalefet partilerinin ve hatta NDA'nın bazı
utangaç müttefiklerinin taleplerine rağmen, Narendra Modi'nin hükümet
etmeye devam etmesine izin veriliyor. BJP'nin Goa toplantısı RSS'in
Hindutva gündemini enerjik bir şekilde sürdürme yönündeki Bangalore
kararını yineledi.
İşte tam bu sırada 14 Mayıs'ta Jammu'da meydana gelen ve masum kişilerin
ölümüne yol açan bombalama olayı savaş çığırtkanlığını körüklemek
için kullanılıp, Pakistan ile yeni bir savaş ve Hindistan yarımadasında
bir nükleer soykırım tehlikesi yaratıldı. Bu aynı zamanda dikkatleri
Gujarat'taki komünal faşist kampanyadan çelmeye ve şovenist arzuları
kışkırtarak destek kazanmaya yönelik ustaca bir manevraydı. Savaş
hamlesi, Sangh Parivar'ın komünal gündemi doğrultusunda halkın demokratik
özlemlerine karşı çıkarak Jammu & Keşmir'deki (J&K) durumu kötüleştirmek
için kulllanıldı.
Savaş kışkırtıcılığıyla ve askeri güçleri Pakistan sınırına yığarak
Vajpayee hükümeti Hindistan yarımadasında ABD emperyalizminin hegemonyacı
stratejisine hizmet etme politikasını sürdürdü. "Barış simsarı"
gibi davranan Bush ve Tony Blair, Hindistan-Pakistan ilişkilerini
kötüleştirip iki tarafı da silaha boğarak kendi güçlerini J&K'da doğrudan
konuşlandırmanın koşullarını yaratıyorlar. Bugüne kadar güdülen politikaların
tüm ilerici yanlarını saptıran Vajpayee hükümeti ülkeyi her bakımdan
emperyalizme hizmet etme yönünde hızla köleleştiriyor. Bu iğrenç bir
ihanettir.
Bu gelişmeyi, küreselleşme altında "ikinci kuşak reformları"
daha da hızlandırarak ülkenin köleleştirilmesinin yoğunlaştırılmasından
ayıramayız. WTO (Dünya Ticaret Örgütü, ÇN.) koşulları alelacele dayatılıyor.
Genetik olarak aktifleştirilmiş Bt. pamuğu gibi tohumlara, tarla denemesi
olmadan izin veriliyor. Patent yasaları çarçabuk uygulamaya koyuluyor.
Tüm bunlar halkın günlük yaşamına yönelik, hayatı zehir eden yeni
saldırılardır ve ulusal çıkarlara ihanettir.
BJP açısından, başkan adayı arayışı, Sangh Parivar'ın devlet aygıtının
tüm kollarını komünalleştirerek tüm iktidar konumlarına kendi adaylarını
koyma şeklindeki Hindu Rashtra konseptini dayatmaya yönelik master
planın bir parçasıydı. BJP, Kautilya taktikleriyle ve kaçamaklarla,
Abdul Kalam'ı NDA adayı olarak göstermeyi kararlaştırdı. Abdul Kalam'ın
militarist görüşleri ve nükleer silahlanmayı savunması, Sangh Parivar'ın
bu konulardaki görüşleriyle uyum içindeydi. Onun "apolitikliği"
anayasadaki laik demokratik değerlerin altını oymak için işlerine
geliyor. Öte yandan bu, onların Gujarat'ta yaptıkları etnik temizlik
ve komünal faşist kampanyalar için bir örtü. Abdul Kalam'ı aday göstermekle
BJP, Kongre partisini ve diğer hakim sınıf partilerini NDA partilerinin
yanında kendi adayının arkasına almayı başardı. Bu Sangh Parivar için
büyük bir kazançtır.
Küreselleşmenin müthiş bir hızla dayatıldığı, en vahşi biçimlerde
komünal faşist kampanyaların yer aldığı, savaş çığırtkanlığının çılgınca
kışkırtıldığı ve emperyalist tahakkümün yoğunlaştırılması için koşulların
hızla yaratıldığı Hindistan'ın bugünkü durumunda, başkanlık seçiminde
ulusal konsensüsten söz etmek saçmalıktır. Herkesin üzerinde birleştiği
bir aday lafı Sangh Parivar'ın bir hilesiydi.
Başlangıçta, CPI(M)'nin başını çektiği cephe yalpaladı ve Sangh Parivar'ın
manevrasının ardında yatan şeyi görmeyi başaramadı. Gerçekte bu başarısızlık
Sangh Parivar'ın tüm hakim sınıf partilerini kendi adayı etrafında
kutuplaştırmasına yardım etti. Bugünkü kritik durumda tüm sol güçlerin
görevi, daha işin başında laik demokratik değerleri savunan bir aday
göstermek ve Sangh Parivar'a karşı bir kutuplaşma için çalışmaktı.
Bu bağlamda, geç de olsa, bağımsızlık mücadelesinde kahraman bir savaşçı
ve laik demokratik değerlerin kararlı savunucusu Dr. Lakshmi Sehgal'in
başkanlık seçimlerindeki adaylığı olumlu bir adımdır. Bugün sol güçlerin
görevi ulusal çıkarları ve halkın çıkarlarını koruma ve ülkeyi küreselleşmeden
ve komünal faşizmden koruma anlamında artmıştır.
