25 Kasım 2002:
GÖZALTINDA, OKULDA, EVDE, SOKAKTA...
Kadınlara yönelik şiddete son!
Kadınlara
Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü'nün çıkışı 1960 yılına, Dominik
Cumhuriyet'inde Trujilo diktatörlüğüne karşı mücadele eden Mirabel
kardeşlerin katledilişine karşı protestoya dayanıyor. Karayipli ve
Latin Amerikalı kadınların mücadelesi sınırları aştı ve 25 Kasım uluslararası
alanda kadınlara yönelik her türlü şiddetin protesto edildiği bir
mücadele günü olageldi.
Egemenler, kendilerine muhalif hareketlerin üzerine devlet terörüyle
giderken, kadınlara yönelik cinsel şiddeti de daima özel bir bastırma-sindirme
yöntemi olarak kullanmaktadırlar. Bu, ülkemizde de böyledir.
Latin Amerikalı muhalif kadın hareketlerinin izinde ülkemizde de 25
Kasım özelde devlet şiddeti ve terörüne karşı protestonun yükseldiği
bir gün niteliğini almıştır.
Gözaltında
taciz ve tecavüze,
cinsel şiddete son!
Ülkemizde gözaltına alınan, karakola ya da hapise düşen komünist-devrimci-demokrat
kadınların hangi iğrençliklerle karşı karşıya kaldıkları artık gün
ışığına çıkıyor. "Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki
Yardım Bürosu"nun çalışmalarını başlattığı 1997'den bu yana 154
kadın cinsel işkenceye maruz kaldıklarını açıklamış ve suç duyurusunda
bulunmuşlardır. Bu ülkede, gözaltında, karakolda, işkencehanelerde
elle-gözle-dille cinsel tacizden tecavüz tehdidine, zoraki bekâret
kontrolünden sözümona "arama" amaçlı çırılçıplak soymaya
kadar her türlü cinsel işkence gündemdedir. Bu tür cinsel işkencelere
mâruz kalan kadınların sayısının gerçekte çok daha yüksek olduğu açıktır.
Ancak, buna rağmen 154 kadının yaptığı suç duyurusu, bu konudaki tabunun
yıkılması, kadınların cesaretle büyük suskunluğu yırtarak mücadeleye
atılması anlamına gelmektedir.
Bunun devleti ve devlet şakşakçılarını ne kadar tedirgin ettiği de
pratikte görülmektedir. "Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze
Karşı Hukuki Yardım Bürosu" girişimcilerinden Avukat Eren Keskin,
bu konudaki açıklamaları ve kadınlara yönelik taciz ve tecavüzün sistemli
bir devlet politikası olduğunu kanıtlarıyla kamuoyuna sunması nedeniyle
bilinçli bir yıldırma-sindirme kampanyasının hedefi olmuştur. Hakkında
onlarca dava açılmış olması yetmezmiş gibi, bir de erkek şovenisti-faşist
sistemin savunucularının (örneğin Fatih Altaylı) iğrenç sözlü saldırılarına
maruz kalmıştır.
Ancak tüm erkek egemen zihniyetin savunucularının çabası boşunadır!
Buz artık kırılmıştır. Hiçbir tehdit ve yıldırma çabası, bu ülkenin
karakollarında, işkencehanelerinde olan-bitenlerin, korucu ve askerlerin
Kürt kadınlarına yönelik cinsel saldırılarının tüm çıplaklığıyla haykırılmasına
engel olamayacaktır.
Devlet güçlerinin cinsel terörüne karşı mücadelemiz daha da güç kazanarak
sürecektir!
Cinsel şiddet savaşta!
Emperyalistler ve yardakçıları "terörizme karşı mücadele"
adı altında petrol ve genel anlamda emperyalist çıkarları uğruna dünya
çapında saldırganlıklarını sürdürüyorlar. Afganistan'dan sonra şimdi
Irak'a saldırı da gündemde. Bu emperyalist-gerici savaşlarda ezilenlerin
hiçbir çıkarı yok, sadece ve sadece kaybedecekleri var. Savaş, sadece
yoksulların yoksulluklarının daha da arttırılması, ölüm ve göç anlamına
gelmiyor... Kadınlara yönelik erkek şiddetinin daha da tırmandırılması
anlamına da geliyor. Savaşlarda kadınlara taciz ve tecavüz "olağanlaşıyor"
ve kitlesel bir görünüm alıyor. Bu anlamda bu yılki 25 Kasım'da savaşa
karşı tavır da önem kazanıyor. Biz savaş istemiyoruz. Irak'a saldırılmasına
ve bu saldırganlığa bizim de alet edilmemize karşıyız. Genelde ezilenlerin,
özelde de ezilen emekçi kadınların sırtlarındaki yüklerin arttırılmasından
başka birşey ifade etmeyen emperyalist-gerici savaşlara hayır!
Şiddet evde, okulda,
işyerinde, sokakta!
Evde, işyerinde, sokakta, gözaltında, karakolda, savaşta... Kadınları
her gün her an tehdit eden şiddet, cinsel taciz ve tecavüz nasıl bir
dünyada yaşadığımızı sürekli bilinçte tutmamızı emrediyor: Bu dünya
erkek egemen bir dünya! Erkek, hukuksal-ekonomik ve toplumsal olarak
güçlü ve bu gücüne güvenerek kadına fiziki şiddet uygulamaktan geri
kalmıyor. Ve aynı gerekçelerle kadın, bu şidddet ve bağımlılık zincirini
kırıp çıkamıyor. En kaba hatlarıyla durum bu!
Başbakanlık Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü'nün raporlarına
göre ülkemizde kadınların % 97'si aile içi şiddete maruz kalıyor.
Erkeklerin % 45'i, itaat etmeyen kadını "dövme hakkı" olduğuna
inanıyor. Ve erkeklerin % 23'ü eşine tecavüz ediyor. Bu rakamlar kadınlara
yönelik şiddetin, ev içi şiddetin boyutlarının ne kadar ürkütücü düzeyde
olduğunu gösteriyor. Kadınlar, kocaları, babaları, ağabeyleri tarafından
tokatlanıyor, yumruklanıyor ve hatta birçok durumda hastanelik oluncaya
kadar dövülüyorlar. Evdeki şiddet neredeyse beşikte başlıyor ve birçok
durumda bir ömür boyu sürüyor...
Ev içi şiddetin boyutu böyleyken, şiddete uğrayan kadınların başvurabilecekleri,
yardım alabilecekleri bir yer yok gibi! Polise başvursalar ne olacak?
Kimi kime şikayet edeceksiniz? Eşlerine şiddet uygulayanların en başında
büyük ihtimalle polisler gelir. Bizzat Emniyet Müdürlüğü'nün yaptırdığı
bir araştırma polisin işe yaramazlığını doğruluyor:
"Polisin geldiği sosyal çevrede aile içi şiddet olağan bir durum
olarak karşılanıyor. Bunun sonucunda karakola başvuran kadınların
ancak yüzde 43'ü, şikayetleriyle ilgili işlem yapıldığını belirtti.
Çünkü kadınlar, şikayet sonunda adli bir neticeye ulaşılamayacağı,
boşuna zaman ve emek harcamaması şeklinde telkinlerde bulunulmak suretiyle
şikâyetinden vazgeçmesi konusunda polis tarafından ikna edilmektedir.
Aile içi şiddet nedeniyle karakola gelen/karakola getirilen eşler
ise genellikle polis tarafından barıştırılmaktadır. Eşler arasında
rıza dışı cinsel ilişki hukukumuzda aile efradına fena muamele olarak
nitelendirilmiş ve takibi şikayete bağlı suç olarak değerlendirilmiştir.
Sosyal çevrenin ve hukukun bu çizgide şekillenen bakış açısı polise
de yansımakta ve karakollarda şiddet uygulayan eş hakkında işlem yapılmaması
gibi hususların alt yapısını oluşturmaktadır." (Ankara Üniversitesi
Adli Psikoloji Programı Yüksek Lisans Öğrencisi Komiser Yardımcısı
Hidayet Taşdöven'in araştırması)
Sözkonusu araştırmaya göre, karakollara yansıyan şikayetlerin sadece
yüzde 43'ü işleme tabi tutuluyor, kadınların % 57'si ise 'bir şekilde"
ikna edilerek eşleriyle barıştırılıyor. İşleme konulanların âkibetinin
de pek parlak olduğu söylenemez. Bunlar çoğunlukla formalite olarak
kalıyor, olayın peşi izlenmiyor.
Erkek egemen toplumumuzda erkek polisin kadına karşı erkek şiddeti
konumundaki tavrının bir örneğini en son Adana'daki Ayşegül Porsuk'u
62 yerinden bıçaklama sırasında yaşadık. Olay yerindeki polis olayı
merak ve heyecanla izlemekle yetindi!
Şiddete artık dayanamayıp evden ayrılan kadınlara ya akrabalarına,
tanıdıklarına ya da az sayıdaki sığınma evine müracaat etmek kalıyor
ki, ev içi şiddetin boyutlarıyla karşılaştırıldığında Türkiye'de hizmet
veren kadın sığınma evlerinin kapasitesi tek kelimeyle gülünçtür.
Mor Çatı Kadın Dayanışma Vakfı ve Ankara Kadın Dayanışma Vakfı'nın
açtığı bağımsız kadın sığınma evlerinin kapanmasından sonra, geriye
sadece Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu'na bağlı konuk evleri
kalmış bulunuyor. İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Eskişehir, Antalya,
Adana ve Samsun'daki toplam 8 kadın konuk evinin kapasitesi 170 kişilik!
Kime, nasıl yetecek? Bu konuk evlerinde verilen hizmetlerin kalitesinin
son derece düşük olduğunu ve buna rağmen buraya başvuruyorsa kadınlar,
bunun sadece ve sadece onların çaresizliklerinden kaynaklandığını
gözönünde tutmak gerek.
Ekonomik olarak bağımlılık ve toplumsal olarak güçsüzlük kadınları
şiddet ortamlarını terkedemez duruma düşürüyor.
Fakat, sineye çekmekle birşey değişmez! Kadınların büyük çoğunluğunun
şiddete mâruz kaldığı bir ülkede, erkek şiddetine karşı mücadelenin
örgütlenmesi acil görevlerdendir. Ev içi şiddet tek tek kadınların
özel sorunu değil, hepimizin sorunudur. Mahallemizde, çevremizde kadınlara
yönelik şiddete izin vermeyeceğimiz bir ortamın oluşturulması için
çalışmak, kadınlara yönelik şiddet olaylarının üstüne giderken, şiddete
mâruz kalan kadınlara dayanışma ve desteğimizi sunmak zorundayız.
Haklı dayak olmayacağı bilinciyle, erkek şiddetine karşı örgütlenerek
güçlenmek zorundayız.
365 gün erkek egemen şiddetin ve baskının hüküm sürdüğü yerde "bir
gün" bize elbette yetmez... 25 Kasım; kadınlara yönelik şiddete,
erkek şiddetine her alanda ve her gün mücadele edebilmek için örgütlenmeye
çağrı olarak kavranmak zorundadır! Güçlerimizi birleştirmek ve erkek
egemen sisteme karşı mücadelemizi yükseltmek zorundayız.
Özgürleşmenin ve yaşanılası bir dünya kurmanın başka yolu yok...
Kasım 2002
Ezenin Gücü
Ezilenin Sabrından Gelir!
25 Kasım kadınlara yönelik şiddete karşı mücadele günüdür.
Dünyanın her yerinde kadınlar, çeşitli biçim ve boyutlarda şiddete
maruz kalıyorlar. Babaları, ağabeyleri kocalarından... dayak yiyor,
aşağılanıyorlar. Daha çocuk yaşlarda iken erkek yakınları, evlilikte
ise kocaları onlara tecavüzü ve her türden cinsel saldırıyı kendilerinde
hak olarak görebiliyorlar.
İran, Suudi Arabistan, Arabistan ve Pakistan gibi dini faşizmin iktidarda
olduğu ülkelerde kadınlar en temel haklarından yoksun. Şeriat kanunlarına
göre biçimlenmiş örf ve adetlere uymayan kadınlar, döülüyor, kırbaçlanıyor,
taşlanarak katlediliyorlar.
Filipinler, Hindistan, Tayland'ta kız çocuklarının henüz çok küçük
yaşlarda iken fuhuş ve Seks sektörüne satılması kitlesel bir hal almış
durumda.
Türkiye'de de değişen birşey yok. Biçimi ve boyutu değişse de kadınlara
yönelik şiddet hep var. Kadınlar sokakta, pazarda, otobüste, elle
ve dille tacize uğruyor. Hava karardığında dışarı çıkmaya, yada erkeklere
özgü kabul edilen alanlara girmeye cesaret ettikleri ölçüde cinsel
saldırının boyutu daha da artıyor. Kadınlar devlet eliyle zoraki bekaret
ve gebelik konrolüne tabi tutuluyorlar.
Gün geçmiyor ki kadına yönelen şiddet ile ilgili bir haber okumayalım,
duymayalım. Senaryo her zamanki gibi hep aynı: Dövülen, bıcaklanan,
kurşunlanan kadınlar ve yaptıklarını göğüslerini gererek üstlenen
erkekler. Savunma hep aynı: "Haketmişti", "Pişman değilim",
"Namusumu temizledim".
Basına yansıyan, kadına yönelik barbarca saldırının son örneği geçtiğimiz
günlerde Adana'da yaşandı. Adana sokaklarında, polislerin gözü önünde,
Ayşegül Porsuk adında genç bir kadın 9 yıldır evli olduğu kocası tarafından
45 dakika boyunca tam 64 yerinden bıçaklandı. Olay yerinde bulunan
polis sadece izlemekle yetindi. Her konuda son derece hızlı (!) Türk
polisi her nedense (Nedeni tabii ki belli; "kocasıdır, döverde,
severde!") gözü dönmüş kocanın elinden bıcağı almadı. İtfaiye
olay yerine gelip su sıkıncaya kadar Ayşegül Porsuk bıcak darbeleri
altında can çekişti!
Haklarını arayan memura, işçiye, öğrenciye cop kullanmakta oldukca
atik davranan polis, müdahale etmemiş olmasını, kocanın bıcağı aslında
saplamadığı, saplar gibi yaptığı şeklinde gerekçelendirdi. Zira kadındaki
64 bıçak darbesinin nasıl gerçekleştiği de bir muamma idi!
Ayşegül Porsuk vücuduna saplanan birçok bıcak darbesi sonucu karaciğerinden
ve bacak damarlarından ameliyat olarak ve vücudunun çeşitli yerlerine
onlarca dikiş atılarak kurtulabilen kadınlardan biri oldu... Ayşegül
Porsuk şiddete maruz kalan kadınların ne ilki ne de sonu. Hergün onlarca
kadın sokaklarda, işyerlerinde ve evinde kapalı kapılar ardında böylesi
vahşi saldırılarla karşı karşıya kalıyor.
Saldırıya uğrayan kadınlar çoğu zaman ya suçluluk duygusuyla susuyor,
ya da susturuluyor. Çünkü temelde egemen olan anlayış, erkeğin kadına
saldırısını hak gören anlayıştır. Kadın en başından suçludur! O "fitne
fücur"dur, odur erkeği tahrik eden baştan çıkaran! Kadın kocasından
dayak yediyse bunu hak etmiştir, tecavüze, sarkıntılığa, cinsel tacize
uğramışsa "aranmıştır."
Kadına yönelik şiddet salt emperyalizme bağımlı Türkiye gibi ülkelere
özgü bir şey değil. Almanya, ABD, Japon'ya gibi emperyelist ülkelerde
de kadınların konumunu belirleyen toplumsal, ekonomik eşitsizlik ve
erkek egemenliğidir. Emperyalist metropollerde kadınlara uygulanan
şiddet çeşitli biçimleriyle gündemdedir. Kadın hak ve özgürlüklerin
çok geniş olduğu söylenen bu ülkelerde, kadın sığınma evlerinin aşağılanan,
horlanan, şiddete ve tecavüze maruz kalan kadınlarla dolu olması bu
şiddetin en açık göstergesidir.
Erkeğin egemenliği bütün sömürücü toplumlarda varlığını korumaktadır.
Çoğu zaman ileri sürüldüğü gibi kadınların şiddete maruz kalmalarının
nedeni, onların fiziki güçsüzlüğü vb. değil, ekonomik, yasal ve toplumsal
olarak belirlenmiş eşit olmayan konumlarıdır. Bu nedenle kadınlara
yönelen şiddete karşı mücadele, kadınların ekonomik, yasal ve toplumsal
eşitsizliğini ortadan kaldırma mücadelesi olmak zorundadır.
Kadınlara yönelik şiddetin kaynağı erkek egemen emperyalist sistemdir.
Cinsler, uluslar ve sınıflar arasındaki eşitsizliğin kaynağı bu sistemdir.
Mücadele son tahlilde bu kaynağı kurutma mücadelesi olmak zorundadır.
Bu bilinçle kadınlara yönelen her türlü şiddete karşı kararlı bir
mücadele yürütülmelidir. Şurasını bilmeliyiz ki; ezenin gücü çoğu
kez ezilenin sabrından gelir!
25 Kasım'ların geçip şiddetin kalmasını istemiyorsak örgütlenelim.
Önümüzde biz kadınlara yönelik şiddete yer olmayan bir geleçek duruyor.
Kahrolsun Erkek Egemenliği!
Yaşasın Kadınların Örgütlenmesi!
Emekçi Kadınlar Kurtuluşumuz İçin Örgütlü Mücadeleye!
Ekim 2002
Bir Grup YDİ ÇAĞRI okuru kadın.
